#Olay ve #Susamam

Bir günde iki şimdiden klasik olacak rap şarkısının gelişini blogda paylaşmamak olmazdı. Hem Ezhel hem de Şanıser ve çetesinin (daha iyi nasıl tanımlayabilirim bilemedim) aynı anda böyle şarkıları ortama salması kesinlikle bir şeylere işaret. Şarkıları dinlediğimden bu yana kafamda dönen birkaç şeyi de buraya not almak istedim.

Eğer internette daimi olarak saçmalayanları bir kenara bırakacak olursak iki şarkının da istedikleri etkiyi bıraktıklarını ve hakettikleri sevgiyi ve övgüyü aldıklarını görmekten fazlasıyla memnun oldum. Elbette biri daha klasik rap, diğeri ise trap; birinde Ezhel’in söz yazma şekli var, diğerinde farklı birçok tarz. O yüzden ikisini kıyaslamak ne kadar anlamlı bilemiyorum. Fakat her ikisi de kendi tarzları içerisinde hem teknik hem de söz olarak çok sağlam olmuş.

Ancak ikisini birleştiren en önemli nokta elbette sözlerin içeriği ve söyledikleri. Elbette buradaki rapçilerin büyük bir kısmı zaten politik duruşa sahip olan ve dinleyenlerinin fazlasıyla farkında olduğu isimler. Ezhel, Şanıser, Aga B, Tahribad-ı İsyan ve diğerleri politik duruşlarını ve mesajlarını hâlihazırda şarkılarında yazan isimler. Fakat bu kadar konsantre, gayet sert ve net bir şekilde ve aynı günde karşımıza çıkmaları da aslında belirli bir eşiğin işaretçisi olarak okunabilir. Özellikle de her iki şarkının yakın dönemi ve onun etkisini özetleyen, buna yeter diyen bir havaya sahip olması ortak bir ruh hâlini işaret ediyor. Bu ruh hâlinin toplumda da bir karşılığı var ki, iki şarkı da dev bir ilgiyle karşılandı.

Buradan bir politik analiz falan çıkartacak değilim. Sadece sevdiğim rapçilerin böyle sağlam işlerle çıkması ve ikisinin de ortak bir ruhu paylaşıyor olması dikkatimi çekti. Bunun nasıl bir karşılığı olur ya da bu şarkıların devamında ne gelir zaman gösterecek.

Cogito 92 – Türkiyeli Kadın Felsefeciler

Sanırım Türkçe dergiler arasında en sevdiğim yayın Cogito. Ancak bir süredir takip edemediğim için “Türkiyeli Kadın Felsefeciler” sayısından yeni haberim oldu. Görür görmez de sipariş verdim. Böyle özel bir sayı çıkarttıkları için Cogito ekibine teşekkür ederim.

Sayının linki için sitelerine bakarken son birkaç sayının da tam benlik olduğunu fark etmek açıkcası hiç iyi olmadı. Bu kadar sevdiğim bir dergiyi böyle uzaktan takip etmemem lazım. Sonra böyle birikiyor hepsi bir anda.

Medyapod Podcast Summit 2019

Türkiye’nin ilk podcast ağlarından birisi olan ve benim de Tuhaf Gelecek Podcast ile bir parçası olduğum Medyapod, Türkiye’deki podcast üretenleri ve dinleyenleri bir araya getirecek bir Summit düzenliyor. Bu etkinlikte birçok tanıdık ismin katılacağı paneller ve atölyeler olacak ve podcast üreten ve dinleyen herkes bir araya gelme şansı bulacak.

Ben de 6 Mayıs’ta ShortCAST‘ten Emre Saklıca ile birlikte “Podcastin Anatomisi” başlığı altında bir atölye gerçekleştiriyor olacağım. Atölye podcaste ve podcast üretimine giriş niteliğinde olacak ve özellikle kendi çabalarıyla podcast üretmek isteyenler için faydalı olmasını amaçlıyoruz.

6-7 Mayıs’ta İstanbul’da, Kadir Has Üniversitesi’nde gerçekleşecek etkinliğe katılım ücretsiz, fakat kayıt olmanız gerekiyor. Hem programı incelemek hem de kayıt olmak için etkinliğin web sayfasını ziyaret edebilirsiniz: http://medyapod.com/summit/

Podcast Summit’te görüşmek üzere.

Geleceği İcat Etmek: Postkapitalizm ve Çalışmanın Olmadığı Bir Dünya

Geleceği İcat Etmek, kapak.
Geleceği İcat Etmek, kapak.

Geleceği İcat Etmek, şu ana kadar çevirdiğim kitaplar arasında en önemli ve kesinlikle Türkçede erişilebilir hâle getirdiğim için mutlu olduğum kitap diyebilirim. Özellikle başlatmaya çalıştığı tartışmalar, günümüz siyaset algısını ve onun eksiklerini ele alışı bakımından oldukça değerli bir kitap.

Kitap genel olarak günümüzde yaşadığımız ekonomik, politik ve toplumsal sorunları ve kapitalizmin içerisinde bulunduğu krizi ele alma konusunda sol siyasetin neden bir sıkıntı içerisinde olduğunu ve bunu aşmak için nasıl yeni bir bakış açısı kurabileceği sorununu ele alıyor. Burada özellikle hegemonya kavramının önemine ve bunu şu anda altında yaşadığımız neoliberal kapitalizmin nasıl kurduğuna bakıyor ve solun böyle bir hegemonya kurmak için neler yapması ve neleri değiştirmesi gerektiğini anlatmaya ve bulmaya çalışıyor. Kitabın özellikle solun ve genel olarak insanların geleceğe dair politik hayal gücünden yoksun kaldığına ve bunu aşmak için çalışmamız gerektiğine dair yaptığı vurgu oldukça önemli.

Elbette kitapta eleştirilerimin olduğu ve eksik bulduğum noktalar var. Özellikle kitabın daha anarşist ve anti-otoriter düşüncelere olan dışlayıcı tavrı —her ne kadar sonlara doğru yumuşatmaya çalışsalar da— biraz sorunlu. Bununla birlikte kitabın yetersiz kaldığı ve cevaplayamadığı kimi önemli meseleler de var. Fakat ikincisinin genel olarak bir kitap olmanın getirdiği sınırlardan ve yazarların uzmanlık alanları dışına çıkmamayı tercih etmelerinden kaynaklandığını tahmin ediyorum.

Özetle kitap eksiklerine rağmen kesinlikle değerli ve hemen herkesin okuması ve üzerine tartışması gereken bir eser. Özellikle günümüzde politik hayal gücü anlamına nasıl sıkıntılı bir dönemde olduğumuzu düşünürseki kesinlikle Geleceği İcat Etmek gibi bizi farklı gelecekleri, hepsinden öte kapitalizmden sonrasını, düşünmeye itecek çalışmalara ihtiyacımız var.


Kitabı Bulabileceğiniz Kimi Linkler

Kitabın Goodreads sayfasına da buradan ulaşabilirsiniz.


Kitapla İlgili Yazılar ve Diğer İçerikler


Kitabın tanıtım yazısı ise şöyle:

Herkesin Seveceği Ütopya: Çalışmanın Olmadığı Bir Dünya
 
Siyaset teorisi, dijital ekonomi ve sosyoloji alanlarında uzmanlaşan iki yazar ve akademisyenin, Nick Srnicek ile Alex Williams’ın ortak imzasını taşıyan Geleceği İcat Etmek: Postkapitalizm ve Çalışmanın Olmadığı Bir Dünya, kapitalizmin olmadığı bir gelecek tahayyülüne sahip çıkarak sol siyaseti somut adımlar atmaya davet ediyor. 

Delidolu’nun “Ne Yapmalı?” temalı kurmaca dışı eserler koleksiyonunda yerini alan kitap, “Güncel sol siyaseti bugünün teknolojik dünyasında nasıl etkili kılabiliriz?” sorusuna yanıt ararken hem küresel neoliberalizmi hem de “çalışma” fikrini mercek altına alıyor. 
 
Toplumsal hareketler üzerine en güncel teorik çerçeveden beslenen bu kapsamlı çalışma, siyaset bilimi, iktisat, iletişim ve sosyoloji başta olmak üzere sosyal bilimlerin çeşitli alanlarında eğitim alan öğrenciler ile bu alanlarda çalışan akademisyenlerin yanı sıra güncel siyasetle ilgilenen kitapseverlere ve aktivistlere de hitap ediyor. 
 
Teknolojideki ilerlemeler ve dijitalleşme yaşamlarımızı radikal bir biçimde dönüştürürken gelecek üzerine düşünmenin ve yeni bir dünya icat etmenin vakti geldi de geçiyor bile. Srnicek ve Williams, bu göreve talip olan sol siyasetlerin, teknolojiyle ilgili önyargıları ve hapsoldukları yerel savunma siyasetleri nedeniyle sınırlı kaldıklarını ifade ederek küresel kapitalizmin ancak evrensel bir vizyonla alt edilebileceğini söylüyor. Antikapitalist mücadeleye ve günümüzün toplumsal hareketlerine dair güncel bir bakış vadeden bu çalışma, kapitalizmin olmadığı bir dünya hayalini her zamankinden daha geçerli ve güçlü kılıyor. 
 
“İnsanlığın geleceği, teknolojik dönüşümdeki özgürleşmeye sıkı sıkıya bağlıdır. Geçerliliğini korumak ve siyasal açıdan etkili kalmak isteyen her hareketin teknolojik dünyamızdaki imkân ve gelişmeleri yakalaması gerekir. Sol şimdiki hâliyle ne günümüzde kalabilir ne de geçmişe dönebilir. 
 
Yeni ve daha iyi bir gelecek kurmak için yeni bir hegemonya inşa etmemiz ve bunun için de gerekli adımları atmamız gerekiyor. Kolektif hayal gücümüzü kapitalizmin koyduğu sınırların ötesine taşımak zorundayız. Bugün ne kadar sağlam görünürse görünsün, neoliberalizmin geleceği de güvende değildir. 
 
Şimdiye dek tanık olduğumuz bütün toplumsal sistemler gibi neoliberalizm de sonsuza kadar sürmeyecektir. Bugün bize düşen, neoliberalizmden sonrasını icat etmektir.”

http://www.delidolu.com.tr/gelecegi-icat-etmek/

24 Haziran Sonrası Üzerine Birkaç Not

Malum dördüncü yılda altıncı seçimi geride bıraktık. Burada kalkıp seçim sonuçları üzerine analiz falan yapmak gibi bir derdim yok. Sadece seçim öncesi, gecesi ve sonrası gözlemlediğim bir şeyi kısaca anlatmak istiyorum. Belki Twitter’da yazarım bunu dedim ama burada anlatacağım sebeplerden dolayı bu konuları orada -en azından bir süre- konuşmamaya karar verdim.


Her ne kadar muhalefet kesimi kampanya süreci boyunca birlik, kardeşlik, barışma argümanlarını sıkça kullansa da; hükümetin uzun zamandır yürüttüğü kutuplaşma politikası, dört yılda altı seçimin getirdiği sürekli kampanya hali ve sosyal medyanın da getirdiği kamplaşma, sürekli laf sokup trollük yapmayı başarı zannetme gibi şeylerden dolayı aslında bu konularda ciddi bir körleşme ve eleştirelliğin yitirilmesi durumu yaşıyoruz. Seçimlerin ilanından sonraki süreçte, aslında eleştirilebilecek birçok şey “aman susup zarar vermeyelim de belki bu sefer iktidar değişir” kafasıyla görmezden gelindi. Bunlardan ilk aklıma gelen belki de Meral Akşener gibi gayet aşırı milliyetçi bir düşünce yapısından gelen birisinin merkez, liberal gibi allanıp pullanması. Ki kendisinin aslında hiç değişmediğini “Beni HDP’lilerle bir tuttular” sızlanmasında görmek mümkündü.

Bunlar elbette kampanya süreçlerinde öyle ya da böyle gözardı edilebilir ama durumun ne kadar tehlikeli bir hâl aldığının asıl göstergeleri seçim gecesinde ve sonrasında ortaya çıktı. İnsanların ciddi bir şekilde güvendiği insanların hepsinin kayıplara karışması, “şöyle yaparız, böyle yaparızların” hepsinin buhar olup uçması, alternatif diye kurdukları sistemin açılmadan yıkılması gibi şeyler dürüst olmak gerekirse bu büyüye kapılmayan herkesin az biraz beklediği durumlardı. Ama bunlarla birlikte aslında sürekli iktidar tarafına ve onun destekçilerine getirilen eleştirilerin birer birer karşı tarafta da ortaya çıkması işin asıl dikkate değer kısmı.

Bahsettiğim özetle taraftarlık psikolojisinin mantıklı ve eleştirel düşünmenin önüne geçmesi. Burada da verilecek iki temel örnek var. İlki insanların taraftarlık güdüsüyle geliştirdikleri o büyük güvenin yıkılması karşısında soluksuz bir şekilde komplo teorilerine bel bağlaması. Kaçırılmalar, iç savaş tehditleri gibi şeyler gece boyu havada uçuştu. Aklı başında hiç kimsenin ciddiye almaması gereken şeyler sosyal medyada makul teoriler gibi paylaşılıyordu.

İkincisi ise, tüm bu komplo teorilerine son vermek için işini yapmaya çalışan bir gazetecinin linç edilmesi ve kendisine edilmedik lafın bırakılmaması. Gece boyunca herkesin beklediği soruya bir şekilde cevap alıp onu yanıtlayan İsmail Küçükkaya, İnce’nin beceriksizliğinin ve iletişim kurma yeteneğindeki eksiklerin günah keçisi haline getirildi. Olan bitende tüm hata İnce’deyken; konu bir Twitter ünlüsünün gayet homofobiye oynayan “ben de senin mesajlarını yayınlayayım mı” tehditiyle ve bazı karşı havuzcuların “ben de biliyordum ama haddimi bilip sustum” demesiyle ve güzel bir linç ile tatlıyla bağlandı. Herkes tüm taraftarlık ve yenilgi psikolojisinin hırsını çıkaracak birilerini bulmuştu sonuçta.

Daha bunun gibi irili ufaklı bir sürü şey sayabilirim. Ama sonuçta ortada dev bir sorun var: Ülke şu anda siyaset üzerine mantıklı düşünebilecek kapasitede değil, en azından çoğunluk için böyle bir şey söz konusu değil. Az sayıda da olsa bu yazıyı göreceğini bildiğim mantıklı insanlar var, onlar alınganlık yapmasın rica ediyorum. Ama durum bu. Şu anda kutuplaşmanın doruklarına doğru gidiyoruz ve mevcut sonuçlara göre ülkenin yüzde 65’nin aşırı sağ popülizme oy verdiği bir yerde de bunun kendi kendine azalmasını beklemek saflık olur. Hele bir de dokuz ay sonra bir seçim daha varken.


Bundan sonrası üzerine düşüneceklerin çok işi var. En başta bu popülist yaklaşımla tatmin olan taraftar psikolojisiyle mücadelenin yollarına bakmak gerekiyor. Bu elbette sadece bize özgü bir sorun değil, tüm dünya bu dalga ile sürükleniyor şu anda. Belki popülizmle erken tanışan ülkelerden birisi olarak çözümü de ilk bulan biz oluruz, bilemem. Ama bu çözülmedikçe kısıtlı ortamlar dışında bu konuları sağlıklı ve eleştirel bir şekilde ele alıp konuşmak mümkün değil.

Bununla birlikte siyaseti ve dünyamızı sadece gündelik siyasetten ibaret görmekten uzun vadeli düşünmeye ayıracak enerji kalmıyor. Elbette gündelik siyasetin ve o siyasetçilerin bir etkisi var ama kendimizi bu çukurda kaybederken yakın gelecekte önümüze çıkacak sorunları düşünmeye, onlar için kafa yormaya enerji ve zaman kalmıyor. Üstelik mevcut gündelik siyaset tamamen popülizm merkezli yönetildiğinden, yakın zamanda hayati bir tehdit olacak olan iklim krizi gibi meselelere zaten hiçbir zaman yer kalmıyor. Çünkü bu tarz siyasette uzun vadeli düşünmeye yer yok. En uzun vadeli sözler genelde çılgın projeler oluyor.


Bunları Twitter yerine burada anlatmak istemem de biraz bunlardan kaynaklanıyor. Bunları daha sağlıklı, eleştirel ve mantıklı bir şekilde konuşabileceğimiz yerlere ihtiyacımız var. Herkese laf sokup RT’lere doyamadığımız, sırf laf sokma adına en saçma ve mantıksız şeyleri popüler hâle getirdiğimiz yerlerde bu olmuyor, olmaz. O yüzden burada yazmayı tercih ettim. Konuşmak isterseniz yorumlar ve email adresim herkese açık; hem karakter sınırı da yok. Ama bunların dışında, en azından bir süre bu tarz konuları, özellikle de gündelik siyasetle ilgili şeyleri sosyal medya ortamlarında olabildiğince konuşmamaya çalışacağım. Çünkü bu kadar yoğun popülizme maruz kalmak bir süre sonra sinirlerime ve akıl sağlığıma zarar vermeye başlayacak gibi hissediyorum. Bunun yerine enerjimi daha uzun vadeli, ileriye ve sorunların köküne yönelik çabalara vermeyi tercih edeceğim. Bu şekilde daha faydalı olacağıma inanıyorum.

Herkese Söyle: Sosyal Medyada Neden Paylaşımda Bulunuruz?

herkese-soyle

Sosyal medya ve internet üzerine konuşan çok fazla insan var. Ama en çok görünür olanlar genellikle onun nasıl bir toplumsal felaket getireceğinden bashedip onu kontrol altına almaya çalışanlar ya da onu basit bir reklam panosu olarak görüp onu kullanan insanlar üzerinden en çok parayı nasıl kazanacaklarını düşünenler. Böyle bir ortam içerisinde, maalesef internet ve sosyal medyanın kendisi üzerine dürüst ve derin bir şekilde konuşma şansımız çok fazla olmuyor.

Alfred Hermida’nın kitabı bu anlamda güzel bir alternatif sunuyor. Kendisi bir akademisyen ve gazeteci olan Hermida, kitabında bir yandan sosyal medyanın hemen her yanını ele alırken, diğer yandan da paylaşmanın, bilgiyi paylaşmanın ve yaymanın, insan doğasının en önemli yanlarından birisi olduğunu gösteriyor. İkinci kısım özellikle önemli, çünkü sosyal medya üzerine yapılan birçok yorum, bu noktayı gerçekten kavradığınız anda anlamsızlaşıyor. Bizler sosyal medya bizde bağımlılık yaptığından ya da şirketler bizim verimizi sömürsün diye beklediğimizden değil; medeniyetimizin temelinde bilgiyi paylaşma dürtümüz olduğundan dolayı paylaşıyoruz. Ve şu anda sosyal medya ve internet ile yaptığımız da, diğer iletişim teknolojileriyle yaptıklarımızdan farksız.

Bu kitabı çevirdiğim ve Türkçeye kazandırdığımız için oldukça memnunum. Umuyorum bu kitap, her ne kadar 2014 yılında yazıldığı için bazı noktalarda güncellemeye ihtiyacı var gibi görünse de, Türkiye’de sosyal medya üzerine daha mantıklı ve sağlıklı bir tartışma ortamı kurulmasının yolunu açar. Çünkü şu anda sosyal medya üzerine en çok sesi çıkanlar; onu kontrol altına almaya çalışanlar ve ondan para kazanmaya çalışanlar. Oysa sosyal medya ve internet bundan çok daha fazlası. Hermida’nın deyimiyle, internet ve sosyal medya gezegenin sinir sistemi olma yolunda ilerliyor. Ama sesi çok çıkanların kontrolü ele geçirmesine izin verirsek, bu asla mümkün olmayacak.


Kitabın dağıtımı başladı. Eğer internet üzerinden almak isterseniz aşağıda birkaç mağazanın linki var.

Pandora

idefix

Kitapyurdu

Kitabın Goodreads profiline de buradan ulaşabilirsiniz.

Kitapla ilgili yazılan kritikleri ve yazıları da aşağıya toplayacağım. Eğer yeni yazıları merak ediyorsanız arada bir burayı kontrol edebilirsiniz.

Kitabın konusuyla alakalı blog postlarımdan ve yazdığım yazılardan bir derlemeyi de aşağıda bulabilirsiniz.


Kitabın arka kapak yazısı da şöyle:

Peter Mansbridge @PeterMansbridge

“Hepimiz sosyal medyanın dünyanımızı değiştirdiğini biliyoruz ama Herkese Söyle, bu değişimin ne anlama geldiğini analiz etmek üzerine yapılan ilk ciddi deneme. Sokak protestolarından ilişkilere, haberlerin ele alınışından aradaki diğer her şeye, Alfred Hermida’nın büyüleyici yeni kitabı “Biz ne yarattık ve sayesinde daha iyi bir yerde miyiz?” sourusunu cevaplıyor. #bukitabıokumakisteyeceksiniz”

David Walmsley @WalmsleyGlobe
The Globe and Mail Genel Yayın Yönetmeni

“Herkese Söyle okuyucusuna çoğu insanın başdöndürücü ve kavranması zor kabul ettiği çevrenin içine girme şansını veriyor—sürekli evrilen medyanın kaos ve fırsatları arasındaki yansımaların ve bağlamın dünyasına. Hermida’nın çalışması çağlar boyu yapılan hataların kalıbını çıkarıyor ve hangi davranışların zamana direnebildiğine dair ipuçları veriyor. Kitabı yazarın ana ilgi alanı olan neden paylaşıyoruz ve bu neden önemli konusunu anlamada oldukça faydalı bir rehber olarak görüyorum.”

Margaret Heffernan @M_Heffernan
A Bigger Prize: We Can Do Better than the Competition kitabının yazarı

“Paylaşmak insan olmaktır. Bu gerçek o kadar bariz ki, çoğu zaman rekabetçi oyunlara ve bölgesel savunmacılığa kendimizi kaptırıp görmezden geliyoruz. Ama bir şirketi, takımı ya da aileyi yöneten kimsenin, işbirlikçi ve iletişimci içgüdülerimizi teşvik etmeden ve özgürleştirmeden başarılı olma şansı yok. Hermida bunu anlıyor ve yaptığımız ve inşa ettiğimiz her şeyde bunu görüyor. Teknoloji yeni olabilir ama mesaj daimi: Enformasyon —tıpkı güç gibi— etkisini en iyi paylaşıldığında gösterir.”

Michael Tippett @Mtippett
Hootsuite Labs, Yeni Ürünler Direktörü

“Alfred Hermida, Herkese Söyle kitabında kullanıcı tarafından üretilen içerik ve sosyal medya ile ters yüz edilen habercilik paradigmasını inceliyor. Araştırmaları bize post-internet döneminde en çok bozulmaya uğrayan endüstrilerden biri hakkında çok önemli içgörüler sunuyor. Haberleri günümüzde nasıl ürettiğimiz ve onlara nasıl eriştiğimiz konusunu önemseyen herkes için mutlaka okunması gereken bir kitap.”

Kristine Stewart @KristineStewart

“Artık herkesin parmaklarının ucunda ‘yayın yapmak’ için kendi forumlarına sahip olduğu bir çağda enformasyonun iletişiminin ve yayılımının nasıl değiştiğini kavrayan ve bunu akıcı bir şekilde anlatan bir bakış.”

Anti-entelektüalizmin kanadında yükselen kendini bilmezlik

23 Haziran’da yapılan referandum sonucunda, Birleşik Krallık Avrupa Birliği’nden ayrılmaya ve yoluna ‘bağımsız’ bir şekilde devam etmeye karar verdi. Elbette bu karar daha ilk saatlerinden itibaren büyük bir karmaşanın kapısını araladı. Tüm dünyada borsalar çalkalandı, İngiliz poundu her para birimi karşısında değer yitirdi; İskoçya, Birleşik Krallık’tan ayrılıp AB’de kalmak için ikinci kez referanduma gitme planlarına ve Kuzey İrlanda da yine AB’de kalabilmek için bağımsız İrlanda ile birleşme referandumunu düşünmeye başladı.

Bunun yanı sıra sonuca gerçekten sevinenler de vardı. İngiltere’nin aşırı sağcı ve ırkçı kanadının liderleri Nigel Farage ve Boris Johnson, ABD’nin ırkçı başkan adayı Donald Trump, Vladimir Putin, Avrupa’daki aşırı sağcı grupların liderleri bunlar arasında. Her ne kadar AKP’de Başbakan Yıldırım ve AB bakanı Çelik “Biz Avrupa’yla birlikteyiz” tadında açıklamalar yapsa da, AKP kanadında ve medyasında İngiltere’yi örnek almak ve AB ile ilişkileri kesmek gibi konular konuşulmaya başladı. Özetle, Dünya genelindeki aşırı sağcılar Birleşik Krallığın bu kararının yanında. Her ne kadar bu yönde oy veren birçok İngiliz bile şimdiden pişman olmuş olsa da.

Bu yazıda direkt olarak referandumu ve etkilerini konuşmayacağım. Bu konuda daha fazla okumak isteyenleri Charlie Stross ve Laurie Penny’nin yazılarına yönlendirebilirim (ikisi de İngilizce). (Merak edenler için her iki yazıya da fikren katılıyorum.)

Benim ele almak istediğim nokta ise bu referandum ile birlikte daha da görünür hale gelen bir hastalık: anti-entelektüalizm. Yakından tanıdığımız ve başımızdaki birçok derdin sebebi olan bu hastalığın tüm dünyaya yayıldığını görmek beni ciddi bir şekilde korkutuyor. Bu yüzden bu sorunun ciddi bir şekilde ele alınması ve buna karşı bir çözüm üretilmeye başlanması gerektiğine inanıyorum.

* * *

Anti-entelektüalizm aslında hepimizin fazlasıyla yakından tanıdığı bir sorun. Kimi temel belirtileri şunlar:

Konularında yetkin ve kendisini adamış insanların siyasi amaçlar uğruna hiçe sayılması, hedef gösterilmesi ve susturulmaya çalışılması;

Toplumun gözünde entelektüellerin sürekli olarak küçümsenerek değersizleştirilmesi;

Toplumun dinleyeceği kimse kalmadığında onlara su katılmamış propaganda pompalanması;

Siyasi güç sahiplerine yakın olmak dışında hiçbir kabiliyeti olmayan insanların uzman olarak pazarlanmaya başlanması;

Her türlü kültür, sanat, bilim ve felsefe üretimini önemsizleştirmek ya da siyasi gücün isteğine göre şekillendirmek için çalışılması.

Fazlasıyla tanıdık, değil mi? Ülkemizde bu sorun uzun zamandır yaşanmakta olsa da, anti-entelektüalizme karşı ne kadar mücadele ediyoruz kendimize bir sormak lazım. Türkiye’de siyasetin hemen her kesiminde anti-entelektüalizmi kullanma peşinde olanlar var, bu yüzden de bir sorun değil de sanki ‘doğal bir şey’miş gibi davranılıyor. Bu yüzden de gerçekten konuya eğilmiyor, sorunu ortadan kaldırmak için elle tutulur bir şeyler yapamıyoruz. Sonuçta sürekli “halk/millet/milli irade” edebiyatı yaparak insanları kendi menfaatlerine uygun propagandalara boğmak herkes için daha kolay. Neden insanların gerçekten konusunun uzmanı kişileri dinlemelerine izin verilsin ki?

Anti-entelektüalist taktiğin en can alıcı yöntemlerinden birisi de kendisini daima elitizme ve elitlere karşıymış gibi sunmak. Hali hazırda elit ve elitizm toplumsal sözlüğümüzde kötü bir anlam edinmiş durumda. Bununla birlikte; anti-entelektüalistler ‘kültürel ve sosyal elit’ kesimleri toplumun asıl düşmanları gibi göstererek, kendilerini (mevcut sistemin ‘ekonomik elit’ kesimini; şirket patronlarını, profesyonel siyasetçileri, sistemin üst sınıfında yer alanları, ‘yüzde bir’i…) halkın yanındaymış gibi göstermeyi başarıyorlar. Eğer anti-entelektüalist retoriği en çok kullanan kesimlere dikkatli bir şekilde bakarsak, bunların hiçbirinin halkla alakası olmadığını ve onları düşünmediğini kolayca görebiliriz. (Burada tek istisna kapitalist üst sınıftan olmayıp kendisini halkçı/solcu zanneden gizli milliyetçiler olabilir. Onlar da bu elitizm düşmanlığını ve anti-entelektüalizmi kullanmayı pek severler ama genelde tek başarabildikleri ekonomik elitlere daha fazla güç sağlamaktır. Ama onlar için özel bir başlık açıp kendimi yormayacağım.)

Bunun Birleşik Krallık referandumuyla alakası nedir diye soracak olursanız, İngiltere sağı bu referandumu tam da bu şekilde kazandı. Ucuz propagandalarını anti-entelektüalizm ve ‘İngilizlere özgürlük’ sosuyla sundular ve bununla birçok kesimi istedikleri gibi manipüle etmeyi başardılar. Bu anti-entelektüalist tavrın özeti ise Gove’un televizyonda verdiği bir röportajda kurduğu “İngiliz halkı uzmanlardan bıktı artık” cümlesiydi. Bu entelektüel ve uzman düşmanlığı ve bunun milliyetçi bir sos ile sunulması insanların gerçek dışı propagandalara hiç düşünmeden atlaması ve sonrasında pişman olacakları şeyler yapması için yetti de arttı bile.

İngiliz sağcıları belki Türkiye’dekiler kadar çok güce sahip olmadıkları için anti-entelektüalizmin tüm aşamalarını uygulayamadılar ama ellerinden gelen kadarı bile en büyük şovu gerçekleştirmelerine ve referandumu kazanmalarına yetti. İnsanların gözü kara bir şekilde davranmasını ve yalnızca kendi siyasi menfaatleri için hareket etmesini, en temelde onları ‘uzmanlardan bıktıklarına’ inandırarak sağladılar.

Benzer bir taktiği şu anda ABD’de başkanlığa oynayan Trump da kullanıyor. Hiçbir şekilde gerçeklere dayanmayan propagandasını salt milliyetçi ve entelektüel düşmanı bir alt metinle sunuyor. Sadece bu taktikle bile ABD’de çok ciddi bir kesimi etrafına toplamayı başardı. Elbette şu anki hava ABD için iyimser görünüyor, kazanabilmesine ihtimal veren yok ama birçok insan Brexit’in de olmayacağına neredeyse emindi.

* * *

Peki nasıl oluyor da neredeyse tüm aşırı sağcı hareketlerin daima kullandığı bu anti-entelektüalizm virüsü her seferinde bu kadar etkili olabiliyor?

Anti-entelektüalizm en temelde sahte bir özgürlük ve bağımsızlık atmosferinin yaratılmasına hizmet ediyor. Genellikle sağın severek kullandığı komploların ve tezlerin vazgeçilmezi olan “Bize muhalefet eden herkes iç ve dış mihraklar tarafından yönetiliyor” için de oldukça güzel bir altyapı sağlıyor. Karşılarındaki her türlü eleştiriyi değersizleştirmelerine yardım ediyor. Anti-entelektüalizmin başlıca sloganlarından birisinin “İnsanlar kendi kararını vermeli” olması da tam olarak bu yüzden. Tüm entelektüelleri ve birikimli insanları hiçe sayarak, onları değersizleştirerek ve bununla beraber insanlara sahte bir özgüven aşılayarak onların kendilerini desteklemelerini sağlayabiliyorlar. Aslında anti-entelektüalizm insan psikolojisiyle oynamaktan daha fazlası değil ama sistematik ve güçlü bir şekilde uygulandığında, özellikle de beraberinde bir medya desteği sağlanırsa, çok büyük etkileri olabiliyor.

Sadece Türkiye’de son zamanlarda olanlara, ülke siyasetçilerinin konuşmalarına bakarak anti-entelektüalizmin başarılı olduğu bir ülkenin neye benzediğini görebilirsiniz. Sahte entelektüeller ve tamamen ele geçirilmiş bir medya artık anti-entelektüalizmin gelebileceği son noktadır. Bunun bir sonrası artık otoriter bir sistem ve konuşmaktan vazgeçmeyen entelektüellerin hapis ve diğer türlü şiddet biçimleriyle susturulmasıdır. Yani anti-entelektüalizm aslında otoriter bir devlete geçişte olmazsa olmazdır.

Bu yüzden de anti-entelektüalizm ile savaşmak ve onun etkisini minimuma indirmek için mücadele etmek olmazsa olmazdır. Toplumu bu sahte özgürlük ve bağımsızlık algısından kurtarmak ve gerçekten ne söylediğini bilen insanların sesinin duyulabilir hale gelmesi için çabalamak gerek. Peki bunu nasıl başarabiliriz?

* * *

Türkiye’de anti-entelektüalizm toplumsal bir ‘normal’ haline gelmiş durumda ve yalnızca sağ siyasette değil, her kesimde ve siyasi harekette örneklerine rastlayabilirsiniz. İnsanlar entelektüel olarak anılmaktan korkuyor, ‘entel’ bir hakaret olarak kullanılıyor. Bizim özelimizde anti-entelektüalizmin tedavisi şart toplumsal bir hastalık haline geldiğini söylemek mümkün. Tedavinin ilk aşaması ise içimizdeki anti-entelektüelleri öldürmek. Yani anti-entelektüel alışkanlıklarımızdan ve tavırlarımızdan kurtulmak.

İkinci olarak yapmamız gereken entelektüellerin sesinin daha çok duyulmasını sağlamak. Bunun yolu da herhangi bir konu tartışılacağı zaman alakasız siyasi temsilcilerin çenesini kapatmaktan ve o konuda uzman olan insanların konuşmasına izin vermekten geçiyor. Buna bağlı olarak her konuyu siyasi menfaat temelinde değerlendirme ve sadece buna uygun konuşan ‘uzmanlara’ konuşma hakkı tanıma kabadayılığına da son verilmesi gerekiyor.

Üçüncü aşamada ‘her konuda analiz kasmazsa ölecek’ hastalığından kurtulmamız gerekiyor. Herkes yalnızca ideolojik ezberleriyle ve ‘gerçekten’ durup düşünmeden her konuda konuşması gerekirmiş gibi davranıyor. Bu kadar gürültü içerisinde de konuyu gerçekten bilen insanların sesi duyulmuyor. Bu da doğal olarak entelektüalizmin kaybolmaya başlamasına neden oluyor.

İnsanların, slogan atan politikacıların sözünden giderek entelektüelleri küçümsemenin özgürlük ve bağımsızlık olmadığını anlaması gerekiyor. Bunun böyle olmadığını göstermek da herkesin görevi. İnsanlara bir politik lideri takip etmenin özgürlük değil, aksine tam anlamıyla zihninin köleleştirilmesi olduğunu; gerçekten alanında uzman insanları dinleyip kendi kararını vermesinin özgürlüğünden feragat etmek olmadığını anlatmamız gerekiyor. İnsanların düşünmekten, kendi kararlarını vermekten korkmamasını sağlamamız lazım. Bunu da kimseyi aşağılamadan ve kimseye hakaret etmeden yapmamız gerekiyor. Diğer türlüsü yalnızca daha fazla anti-entelektüalist tepki doğurur.

* * *

Anti-entelektüalizm şu anda tüm dünyayı tehdit eden bir hastalık ve biz maalesef hastalığın ileri seviyelerindeyiz. Ancak bu kurtulma şansımız olmadığı anlamına gelmiyor. Hatta şöyle söyleyeyim, bu hastalıktan hem ülke hem de dünya olarak kurtulmak zorundayız. Çünkü her geçen gün daha büyük sorunlar ve felaketlere doğru sürükleniyoruz ve mevcut sistemler ve yapılar böyle kalmaya devam ettiği sürece de birkaç on yıl içerisinde aklımıza bile gelmeyecek şeylerle karşılaşacağız. Eğer bunu durdurmak ve hem gezegeni hem de kendimizi kurtarmak istiyorsak, mücadeleyi bu alana yönlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Paypal’ın Türkiyeden Ayrılmak Zorunda Kalması Üzerine Birkaç Kelam

Bu yazımı ilk olarak Tuhaf Gelecek newsletterın 02.06.2016 tarihli bölümünde yayınladım. Eğer newslettera abone olmak ve daha önce yazdıklarımı okumak isterseniz buraya tıklayın.

Ülke olarak dünyanın geri kalanına kendimizi kapatma çabamız da tüm hızıyla devam ediyor. 30 Haziran gecesi düşen Paypal’ın Türkiye’de artık işlem yapamayacak olması da bunun en son örneği. Birçokları için belki hiç önemi yok, kendi sözüm ona “milli” yöntemlerini desteklemek (bkz. Vestel telefon satsın diye düzenleme yapmak) ya da başka planları olabilir. Ama böyle bir hareketinin nasıl etkileri olacağını hiç düşünmeden bu kadar aptalca hareket edebilmelerine gerçekten şaşırıyorum.

(Paypal’ın lisansının verilmemesinin temel sebebinin Türkiye verilerinin hepsini Türkiye’de sunucu açıp burada tutması gibi bir zorunluluğun getirilmesiyle açıklıyorlar. Buna benzer yaptırımlar genellikle Rusya vb ülkeler, o verileri devlet olarak kendi kontrolleri altında tutabilmek için talep eder. Bunun gibi zorlamalar genel olarak “splinternet” adıyla anılır ve küresel ve dağıtık internet yapısının devletler tarafından kontrol edilebilmesi için uydurulmuş bir yöntemdir. Örneğin bu yöntemi kullanarak aynı yaptırımlar yakında sosyal medya sitelerine ve kullandığımız diğer uluslararası araçlara da uygulanabilir ve bunların da Türkiye’den kullanılamaz hale gelmesine sebep olabilir.)

Sadece kendi adıma konuşacak olursam, benim hem birçok para kazanma yolum hem de harcamalarım riske girdi. Yurtdışına freelance olarak yaptığım işlerin büyük bir kısmı yalnızca Paypal üzerinden ödeme yapabiliyor. Yani bir daha bu yerlerle iş yapıp yapamayacağım meçhul. Bunun dışında bağımsız yayınlar ve projeler yapma planlarımın da büyük bir kısmı riske girdi. Yapsam bile bunlardan bir şey kazanmam şu noktada imkansıza yakın görünüyor. Bunun yanı sıra henüz durumun belirsizliği yaptığım birçok kültür harcamasını da bir daha yapıp yapamayacağım konusunu riske soktu. Bandcamp’ten sanatçı keşfetmek, yeni keşfettiğim yazarların self-published işlerini almak ya da yeni dergileri desteklemek gibi şeyleri bundan sonra yapabilecek miyim belli değil.

Bunun yanı sıra benim gibi yurtdışına freelance iş yapan birçok yazar, çevirmen, sanatçı vb.; şu an Youtube üzerinden geçimini sağlayan Türkiyeli Youtuberlar; indiegogo ile yeni projelerine destek arayanlar; yurtdışıyla iş yapan birçok küçük ve orta boy işletmeler şu an ne yapacak belli değil. Dünyanın en güvenli para alışverişi yollarından birisini ülkede iş yapamaz hale getirmek nasıl bir zekanın işi bilmiyorum. Dünyanın geri kalanının haberi bile olmadığı ve bu yüzden güvenmeyeceği yolları kullanmamızı mı belkiyorlar acaba? Alternatifler var, yerliler var diyenler acaba dünyanın geri kalanını da bunları kullanmaya zorlayabileceklerini mi düşünüyorlar?

Elbette bu değil durum. Arka planda yatan fikir her şeyin şu ülkenin sınırları içerisinde kalması ve belki de en sonunda dünyanın geri kalanıyla tüm ilişkimizin kopması. Zihinlerinin derinlerine işleyen aptal milliyetçilikleri tüm bunların sebebi aslında. Yabancı olan her şeye hiç kafa yormadan yapılan düşmanlık, dünyanın geri kalanını sürekli küçümseyip düşman görürken kendisi hiçbir şey üretmeme hali ve tüm bunlara rağmen dünyadan kopmadan bir şeyler yapmaya çalışanları zerre umursamayan zihin yapısının eseri bunlar. Kendileri ve çevreleri böyle şeylere hiç ihtiyaç duymadığı için ülkenin geri kalanının da kendileri gibi olmasını bekledikleri için oluyor bunlar.

Herhalde bizlerden de bekledikleri zerre kültür ve bilgi birikimi olmayan, kendini geliştirmeyi gereksiz gören ve dünyanın geri kalanıyla tek ilişkisi başkalarının parasını yiyerek yurtdışında tatil yapmak olan kütüklere dönüşmemiz. Bunu bir de güzel bir milliyetçilik sosuna bularsak tadından yenmez zaten. Kimin ihtiyacı var kültürün ve sanatın gelişmesine, yaratıcı insanların kendilerine fırsatlar yaratmasına ya da onların aklına bile gelmeyecek şeyleri düşünüp yaratmasına. Kendi kendimize Kuzey Kore gibi takılır, tüm dünyanın bize hayran olduğunu ve kıskandığını zanneden şizofrenik bir rüyada yaşamaya devam ederiz nasılsa.

Kent Bizim: 1970’lerden Günümüze Avrupa’da İşgalevcilik ve Otonom Hareketler

Kent Bizim: 1970'lerden Günümüze Avrupa'da İşgalevcilik ve Otonom Hareketler [The City Is Ours: Squatting and Autonomous Movements in Europe from the 1970s to the Present] - Kafka Kitap
Kent Bizim: 1970’lerden Günümüze Avrupa’da İşgalevcilik ve Otonom Hareketler [The City Is Ours: Squatting and Autonomous Movements in Europe from the 1970s to the Present] – Kafka Kitap
 İşgalevleri ve işgalevciler hareketi, belki de benim anarşist fikirlerle ve Avrupa’daki anarşist hareketlerle tanışmamda en büyük etkisi olan hareketlerdi. Henüz punk ve DIY kültürlerini yeni yeni tanıdığım zamanlarda, internette yaptığım araştırmalar beni Avrupa’daki işgalevlerine ve anarşist hareketlere götürmüştü. O zamandan bu yana da mümkün olduğunca bu hareketleri takip etmeye ve onlar hakkında okumaya devam ettim.

Elbette tüm bunları yaparken, bir gün Avrupa’da işgalevcilik ve otonom hareketler üzerine en kapsamlı eserlerden birisini Türkçe’ye kazandırmak gibi bir şansın elime geçeceğini tahmin bile etmezdim. Ancak bir şekilde bu gerçek oldu ve Kafka Kitap, “Kent Bizim” isimli kitabı benim çevirimle yayınlıyor. Türkçede işgalevciler ve işgalevcilik konusundaki en kapsamlı (ve yanlış hatırlamıyorsam ilk) kitap olacak olan “Kent Bizim”, Avrupa’daki birçok büyük şehirde işgalevciliğin ve işgalevlerinin nasıl geliştiğini, anarşist ve otonom hareketler başta olmak üzere politik atmosferi nasıl etkilediğini ve neden tüm bunların günümüzde çok daha önemli ve dikkate alınması gereken konular olduğunu çok güzel bir şekilde anlatıyor. Ben çevirimle, Barış Çoban da editörlüğüyle bunu mümkün olan en güzel şekilde sizlere aktarmak için çalıştık.

Eğer bu yazıyı 1 Haziran 2016’dan sonra okuyorsanız, kitabı şu anda kitabevlerinde ve online satış sitelerinde bulabilirsiniz. Kitabı internette satın alabileceğiniz yerlerin bir kısmının linkleri aşağıda.

Kitabın bir parçası olduğu “Alternatif Medya ve Toplumsal Hareketler” serisinin websitesine buradan ulaşabilirsiniz.

Ayrıca eğer Goodreads’i kullanıyorsanız, kitabın sayfası da burada.

Kitapla ilgili internette yazılmış olan kritikler ve diğer alakalı yazılarla ilgili linkleri de düzenli olarak derleyip aşağıya koyacağım.

Ayrıca blogumda ya da başka yerlerde kitapla veya konusuyla alakalı yazmış olduğum yazıları da aşağıda bulabilirsiniz.

Son olarak, kitabın konusu ve ele aldığı tarihin müzikle, özellikle de punk/hardcore/crust punk ile derin bir bağı var. Çeviri boyunca çoğu zaman bu müzikleri, özellikle de o ülkelerden ve işgalevlerinden grupları dinledim. Sizlere de okumanızda veya kendinizi kitaba hazırlamanızda yardımcı olması için ufak bir derleme yaptım. Onu da (çok yakında) aşağıda dinleyebilirsiniz.

[Burada müzik olacak.]

Kitabın arka kapak yazısı ise şu şekilde:

İşgalevciler ve otonom hareketler yaklaşık yarım yüzyıldır Avrupa’daki radikal siyasetin ön cephelerinde -kentsel dönüşüm ve soylulaştırma karşıtı mücadelelerden büyük çaplı barış ve çevre kampanyalarına ve kıtayı kasıp kavuran kemer sıkma politikalarına karşı protestolara kadar- mücadele etmektedir. Sekiz farklı şehirdeki yerel hareketlerin -Amsterdam ve Berlin gibi otonom ayaklanmaların meşhur başkentlerinin yanı sıra Poznan ve Atina gibi haklarında çok az bildiğimiz şehirlerin de- tarihini derleyen Kent Bizim, Avrupa’daki işgalevciliğin ve otonom hareketlerin geniş ve kompleks bir resmini çizmektedir. Her bölüm bir kente odaklanmakta, fotograflar ve illüstrasyonlar eşliğinde, o kentin temiz bir kronolojik anlatısını ve analizini sunmaktadır. Bölümler, bu hareketlerin tarihi içerisindeki en önemli olaylara ve gelişmelere odaklanmaktadır. Dahası, bu yerel hareketleri farklı kılan yanlarını ortaya çıkartmakta ve siyaset ve altkültür arasındaki ilişki, nesiller arası dönüşümler, çatışmalar ve şiddetin rolü ve politik taktiklerdeki değişimler gibi meseleleri de ele almaktadır. Tüm bölümler, akademik araştırmayla rahatça anlaşılabilir dili bir araya getiren, politik olarak aktif yazarlar tarafından kaleme alınmıştır. En yeni sosyal hareketlerin tarihine ilgi duyan okuyucular, bu kitapta üzerine kafa yoracakları birçok şey bulacaktır. Katkıda bulunanlar Nazima Kadir, Gregor Kritidis, Claudio Cattaneo, Enrique Tudela, Alex Vasudevan, Needle Kolektifi ve the Bash Street Kids, René Karpantschof, Flemming Mikkelsen, Lucy Finchett-Maddock, Grzegorz Piotrowski ve Robert Foltin.

Bart van der Steen, Leiden Üniversitesi’nde tarih okuduktan sonra, 1980’lerde Amsterdam ve Hamburg’daki işgalevciler ve otonom hareket üzerine çalıştığı Floransa Avrupa Üniversite Enstitüsü’nde doktorasını tamamladı. 2012 yılında “Between Street Fight and Stadtguerrilla: The Autonomous Movement in Amsterdam and Hamburg During the 1980s” başlıklı doktora tezini bitirdi.

Ask Katzeff Kopenhag üniversitesinde okudu ve burada alternatif küreselleşme hareketlerinin siyaseti ve pratikleri üzerine uzmanlaştı. Kendisi akademik dergiler Arbejderhistorie ve Øjeblikket’in editörleri arasındadır ve bunun yanı sıra Kopenhag Üniversitesi’nde doktora araştırma görevlisi olarak çalışmakta ve çalışmalarının odağında 1970’lerden günümüze Avrupa’da kent gelişimi ve işgalevcilik arasındaki ilişki yer almaktadır.

Leendert van Hoogenhuijze Leiden Üniversitesi’nde tarih okudu ve yılda bir yayınlanan Flemenkçe sosyalist dergi Kritiek’in editörlerinden birisidir.

[Duyuru] Django Girls İstanbul’a Katılmak İçin Son 2 Gün

Django Girls atölyesi üçüncü kez İstanbul’da düzenlenecek. Kadın yazılımcılar gün boyunca bu yazılım atölyesinde üretecek.

Dünya çapında bir günlük yazılım atölyesi olarak gönüllü kadınlar tarafından örgütlenen Django Girls etkinliği Türkiye’de de dördüncü kez düzenlenecek. Atölye kapsamında Django ve Python programlama dilleri ile web sitesi sitesi yapılacak.

Kadınlara yönelik olarak düzenlenen, ücretsiz programlama atölyesi, bir Django Girls etkinliği. Django Girls; kadınları programlamaya teşvik etmek için tamamen gönüllüler tarafından yürütülen, dünya çapında, bir günlük yazılım atölyesi. Türkiye’de ilk defa kadinyazilimci.com, Garaj ve bir grup gönüllü ile birlikte 2015 Aralık ayında İstanbul’da gerçekleştirildi. Mart ayında ikinci Django Girls İstanbul etkinliği ve son olarak Nisan ayında Django Girls Eskişehir yapıldı.

Atölye düzenleyicileri “Kadından yazılımcı olmaz” klişesini yıkmaya kararlı. Atölye için yayınlanan çağrı metninde “Kadınlara programlamanın sanıldığı kadar zor olmadığını, yazılımcılığın bir erkek mesleği olmadığını ve bütün gün oturup kod yazmanın ne demek olduğunu gösterme konusunda kararlıyız” diyor.

Bir gün sürecek atölyede sıfırdan websitesi nasıl yapılır anlatılıyor. Django Girls tarafından hazırlanan rehbere uygun şekilde yapılan atölyede katılımcılar üçer kişilik gruplara ayrılıyor, her gruba bir mentör yön verip, yardımcı oluyor.

Atölyeye katılım için programlama bilmek ya da kadın olma zorunluluğu bulunmuyor. Atölyeye katılım 30 kişi ile sınırlı. Bu nedenle katılmak isteyen adayların 27 Nisan’a kadar başvuru formunu (https://djangogirls.org/istanbul/apply/) doldurup, göndermesi gerekiyor. 7 Mayıs’ta İstanbul’da düzenlenecek etkinliğin sponsoru ise SoftTech.

Django Girls İstanbul hakkında ayrıntılı bilgi almak için https://djangogirls.org/istanbul/ sitesini ve https://www.facebook.com/djangogirlsistanbul sayfasını ziyaret edebilir, @djangogirlsIst twitter adresini takip edebilirsiniz.

PS: Blogumun az çok bir takipçi kitlesi ve haber yayma gücü var ve bunu elimden geldiğince faydalı ve benim de dünya görüşüme uyan şeyleri yaymak için kulllanmak istiyorum. Eğer duyurmak istediğiniz şeyler varsa bana mail adresimden ulaşın, eğer bana ve bloguma uygunsa memnuniyetle yayınlarım.