Kripto Savaşlarında Yeni Cephe: Apple vs FBI

Teknoloji gündemini takip edenler, geçtiğimiz hafta içerisinde Apple ile FBI arasında başlayan yasal savaşı duymuşlardır. Duymayanlar için özeti: FBI, San Bernandino saldırılarını gerçekleştiren kişilerden birisinin iPhone 5c’sini ele geçirdi ve istihbarat için içindeki bilgilere erişmek istiyor. Ancak giriş kodunu bilmedikleri ve belirli bir miktar yanlış denemeden sonra tüm verilerin silinmesi ihtimali olduğu için de Apple’dan telefonu bir nevi ‘hacklemesini’ ve verileri onlar için erişilebilir hâle getirmesini istiyor.

İşte sorun da tam olarak burada başlıyor. Teknik olarak iPhone’ların hemen hepsi ekran kilidini açmak için kullandığınız kod ile tamamen şifrelenmiş durumdadır ve dışarıdan herhangi birisinin bu verilere erişmesi, bu kodu bilmedikleri sürece imkansızdır. Her ne kadar iCloud yedekleri kıyasla daha ulaşılabilir olsa da, FBI iCloud parolasını bilerek ya da bilmeyerek resetlediği için oradan erişmeleri de söz konusu değil. Diğer türlü elle deneme yapmaya çalışmak aptalca uzun sürecek bir işlem ve brute force kullanmak istediğinizdeyse Apple’ın ard arda yanlış denemelerde süreci yavaşlatan bir ek koruma mekanizması var. Üstelik telefon kullanıcısı aktifleştirdiyse, belirli bir sayıda denemeden sonra telefon içerisindeki tüm verileri silebilir. FBI’ın Apple’a ihtiyaç duyma sebebi de tam olarak bunları devre dışı bırakarak telefonu tüm saldırılara açık bir hâle getirmesine ihtiyaç duymaları.

Ancak Apple, birçok haklı gerekçeyle bunu yapmayı reddediyor. Bunların başında, Apple’ın kullanıcılarına, özellikle Edward Snowden’ın sızdırdığı belgeler sonrasında, onların güvenliğini korumak için her şeyi yapacaklarına dair verdiği söz geliyor. Apple her ne olursa olsun kullanıcılarının bilgilerini herhangi bir kişi ya da kuruma erişilebilir hâle getirmek istemiyor. Çünkü bu telefon için yapacakları arka kapının aynı modeldeki tüm telefonlara direkt olarak uygulanabilir, diğer modellere ise kolayca uyarlanabilir olacağını biliyorlar. Apple’ın bu konuda ciddi olduğunu biliyorduk ancak kimi iddialar Apple’ın bahsettiğimiz ihtimali de devre dışı bırakmak için çalışmaya başladığını söylüyor.

İkinci ve daha önemli kısım ise, aslında tüm bunların FBI, NSA ve ABD hükümetinin geçtiğimiz yıllarda başlattığı İkinci Kripto Savaşları’nın bir parçası olması. Burada amacın sadece bir iPhone’u açıp içindeki bilgilere erişmekten çok daha fazlası olduğunun hemen herkes farkında. Zaten şu anda asıl savaşılan konu da bu.

Bunun ne kadar ciddi bir durum olduğunu ilk başlarda anlamak güç gelebilir. Ancak şu şekilde düşünün. Şimdiden biliyoruz ki eğer bu davada FBI lehine bir karar çıkarsa, FBI’ın bu telefonun hemen ardından bu kararı örnek göstererek açtırmak istediği yüzlerce iPhone daha var. Ayrıca bu karar ile yine Android telefonları açmaları için Google’ı da zorlayabilecekler. Bir süre sonra bu bir adım daha da ileri gidecek ve ABD’deki birçok farklı kurum bu örneklere dayanarak aynısını isteyecek. Bir sonraki aşamada ABD’yi örnek göstererek diğer büyük ülkeler ve ardından onları örnek göstererek (“Onlara yapıyorsanız bizim neyimiz eksik?”) tüm devletler şirketlerden bu hakkı talep etmeye başlayacak.

En başta söylediğimiz gibi tüm bunlar, kullandığımız cihazların bilinen bir güvenlik açığı olması sayesinde mümkün oluyor. Bu da demek oluyor ki aslında hepimiz güvensiz cihazlar kullanıyoruz. Ve devletlere bu açığı istismar etme hakkını vermek (ya da onlara istismar edebilecekleri özel bir açık sağlamak) de bizim bu güvensiz cihazlara mahkum kalmamız anlamına geliyor. Ve eğer kullandığımız cihazlar güvenli değilse, bu açığı başka birilerinin istismar etmesi de an meselesi demektir. Çünkü yazılım ve kriptografi dediğimiz şeyin içerisinde bir şey gizlemek mümkün değil, eğer orada bir yanlış varsa bunu herkes görebilir ve herkes kullanabilir.

Bunun anlamı şu: Eğer devletlere gözü kara güveniyorsanız ve onların istedikleri zaman telefonlarımızı ve bilgisayarlarımızı kurcalama hakkı olduğunu düşünüyorsanız, bunu herkesin istediği gibi yapabilmesini de savunuyorsunuz demektir. Çünkü sadece devletlerin kullanabileceği ve başka kimsenin asla bulamayacağı/kullanamayacağı bir arka kapı matematiksel olarak mümkün değil. Ne kadar iyi saklasanız bile en fazla bulunmasını biraz geciktirebilirsiniz. Devletlerin yasal izin alarak dahi olsa böyle bir hakka sahip olmalarını istemek hem onların size hiç haber vermeden ve diledikleri şekilde bunu yapmalarına hem de kötü amaçlı birçok başka insanın da bunu yapmasına izin vermek olduğunu unutmamalısınız.


Yukarıda son yıllarda yaşadığımız süreci İkinci Kripto Savaşları olarak andım. Çünkü buna çok benzer gelişmeleri 1990’lı yıllarda yine yaşamıştık. O zamanlarda Bill Clinton’ın başında olduğu ABD hükümeti, her türlü kriptografi aracını ve yazılımını ordu silahı olara tanımlamak ve bizlerin kullanmasını engellemek istemişti. Eğer o zaman başarılı olmuş olsalardı, şu anda internet ve bilgisayarlar tamamen güvensiz bir alan olacaktı ve şu anda yapabildiğimiz birçok şeyin yapılması imkansız olacaktı (dijital bankacılık, güvenli iletişim, sansürü atlatmak…). Ancak o dönemde bilgisayar teknolojileri ve yazılımlar çok daha özgür olduğu için bunu başaramadılar ve bir süre sonra da yenilgiyi kabullendiler.

Şu anda bu savaşı hiçbir şekilde hasar almadan atlatmamız daha zor görünüyor. Çünkü birçoğumuz kullandığı teknolojilerde kendisini tamamen büyük şirketlere ve onların tamamen kapalı sistemlerine emanet etmiş durumda. Hatta daha da açık bir şekilde, şu anda bu konuda beş büyük şirketin; Google, Apple, Facebook, Amazon ve Microsoft‘un eline bakmak zorundayız. Herkes tüm verilerini onlara emanet ettiği ve onların bunları koruyacağına güvendiği için aldığımız risk çok daha büyük. Birinden birinin pes etmesi durumunda bile eğer o şirkete güvendiyseniz savaşı kaybettiniz demektir. ÖRneğin hiçbir Microsoft kullanıcısı, Bill Gates’in FBI’ı bu konuda destekleyen açıklamalarından sonra cihazlarına çok fazla güvenmemeli.

Bu yüzden de aslında şu anda özgür yazılıma hiç olmadığı kadar çok ihtiyacımız var. Çünkü özgür yazılımın doğası bu tarz müdahaleleri ve saldırıları tamamen etkisiz hâle getirebilecek güce sahip. Eğer bilgisayarınız özgür bir yazılım ile şifrelendiyse buna herhangi bir şirkete mahkeme emri göndererek uzaktan açtırmak gibi bir şansları olmuyor. Elbette büyük şirketlerin yazılım geliştirme konusundaki güçleri tartışılmaz ve daha güvenli sistemler üretebilmeleri de mümkün ama bu aynı zamanda sizi hiç tanımayan bir insana arkanızdan asla iş çevirmeyeceği konusunda güvenmek gibi bir şey. Eğer gündelik hayatınızda böyle bir şey yapmıyorsanız, artık o hayatın bir parçası olan bilgisayar ve telefonlarda neden yapasınız?


Sonuç olarak şu anda Apple’ın FBI’a karşı verdiği mücadele oldukça değerli ve savunulması gereken bir hareket. Her ne kadar asla Apple cihazların içini tam olarak açıp öğrenemeyecek olsak da, Apple’ın bu konuda kullanıcıları için savaşmayı göze alıyor olması onlara diğer şirketlerden kıyasla biraz daha fazla güvenilebileceğinin bir göstergesi. Bu tutumlarını ne kadar sürdürürler orası bilinmez ama yine de açık bir şekilde böyle bir savaşı göze almalarını takdir etmemek haksızlık olacaktır.

Ancak Apple bu savaşı kazanacak olsa bile bunun burada biteceğini beklemek saflık olur. Başta ABD olmak üzere bütün devletler, vatandaşlarının güvenliğini kendilerininkinden aşağıda görmekte ve kendilerini korumak adı altında tüm vatandaşlarını gözetlemek (hatta ABD gibi büyük bir ülkeyse tüm dünyayı gözetlemek) için her şeyi yapabilecek durumdalar. Şirketleri kendi ürünlerini hacklemeye veya daha güvensiz hâle getirmeye zorlamak bunun sadece bir kısmı. Ve bu savaş henüz durulacak gibi de görünmüyor. Bu yüzden özel hayatına saygı duyan her teknoloji kullanıcısının da bazı ek önlemler almayı düşünmesi şart.

 

Görsel Kaynak: Dusinteractive

[Okundu] Tuhaf Şeyler Oluyor – Kelly Link

tuhafşeyleroluyor-kellylink

Bilimkurgu ve fantastik edebiyat bize gündelik ve normal olanın ötesine geçebilme, hayal kurabilme imkanını verir. Bu sayede geleceği veya farklı dünyaları zihnimizde kurabilir, bulunduğumuz dünyanın ötesine gidebilecek güce sahip oluruz. Bilimkurgu bize öteye geçebilme imkanını verir.

Ancak bazen de öteye gitmek her zaman düşündüğümüz gibi gerçekleşmez. Huzursuz eder, tedirgin oluruz. Her şey beklediğimiz gibi gitmemeye başlar. Normal dediğimiz şeylerin bir bir ayağımızın altından çekildiğini, onun arkasında gizlenen şeylerin ortaya çıkmaya karar verdiğini görürüz. Gerçek değildir, daha doğrusu alışık olduğumuz gerçek bu değildir. Ama artık onun içerisine düştüğümüz için onun kurallarıyla oynamamız gerekir.

Bir süre sonra bundan keyif bile almaya başlayabiliriz. Hâlâ tedirgin ve huzursuz hissederiz ama yine de buna keyifli bir yolculuk muamelesi yapmaya karar veririz. Asla gördüğümüz şeylerin doğru olduğuna emin olamayız, hafızamıza güvenemeyiz, hatta onun öyle olmaması gerektiğinden eminizdir ama tüm bunlarla mücadele etmek yerine keyfini çıkartmak isteriz.

Tıpkı Kelly Link’in öykülerini okuduğumuz zamanlar gibi.


Kelly Link, Lovecraft ve Borges gibi ustaların başlattığı tuhaf kurgu yolunun günümüzdeki en önemli ve yetenekli yazarlarından birisi. Her ne kadar uzun yıllardır yazıyor olsa da, Türkçe olarak kendisini okuma şansını Ekim 2015’te ilk öykü derlemesi “Tuhaf Şeyler Oluyor”un Aylak Kitap tarafından basılmasıyla erişebildik. İngilizce olarak ilk baskısı 2001’de yapılmış olan bu derlemede Link’in 1999’da Dünya Fantazi Ödülü’nü almış “Uzman Şapkası” da dahil olmak üzere toplamda 11 öyküsü bulunuyor.

Bu öykülerin her birinde Kelly Link bizi gerçeğin sınırlarına, öte dünyaya, peri masallarının ortasına ya da İskoçya’ya götürüyor. İskoçya’da bir süre vakit geçirdikten sonra ise bir trene atlayıp cehenneme doğru yola çıkabiliyoruz. Merak etmeyin, cehenneme gitmek Avustralya’ya gitmekten çok daha ucuz ve kolay bir yolculuk.

Tüm bu yolculuklar boyunca farklı olayların ortasında bulabiliyoruz kendimizi. Bunların bir kısmını olaylar olup bitene kadar anlayamıyoruz ve merak etmeyin, bu çok normal. Kimi zaman ise Link bize direkt olarak hiçbir şeyi anlatmasa da çok iyi anlıyoruz ne olup bittiğini. Bazen de tam anladığımızı zannettiğimizde işler daha da karışık bir hâl alıyor. Öldükten sonra adını bir türlü hatırlayamadığı sevgilisine öbür taraftan mektuplar yazan adamın hâli gibi. Dediğim gibi, bu öykülerin hiç birinde işler normal ilerlemiyor.

Ancak hemen her öyküsünde bize tanıdık gelen bir şeyler bulabiliyoruz. Kelly Link günümüz kültürünün ve insanlarının ona sunduğu malzemeleri sonuna kadar kullanmayı çok iyi biliyor. Hiç ummadığımız anda çok tanıdık bir şeyle baş başa bırakıyor ve o tanıdık olma durumu öyküyle aramızdaki ilişkiyi çok daha sağlam bir hâle getiriyor. Bunu bazen bilindik bir işaret bırakarak, bazen de çok bilindik bir hissi hiç ummadığımız bir şekilde tekrar karşımıza çıkararak yapıyor.

Aynı zamanda oldukça cesur ve klişelerle dalga geçmeyi seven bir yazar Link. Onun kurgularını güçlü kılan en önemli şeylerden birisi de bu. Peri masallarının en klişe örneklerini alıp onlarla dalga geçercesine tekrar kurgulayabiliyor ve kendisi gerçeğin sınırlarıyla oynarken aslında o öykülerin hepsini de daha gerçek bir dünyaya çekiyor. Fantastik edebiyat yazanların kurtarıcı olarak gördüğü klişeler, Kelly Link için sadece mizah malzemesi olarak kullanılabilecek küçük parçalara dönüşüyor. Bu da onun günümüz okuyucusu ile, yani bizlerle, daha sağlam bir bağ kurabilmesine fazlasıyla yardımcı oluyor.

Kelly Link’in öykülerini güçlendiren en önemli unsurlardan birisi de dili ve kurgu biçimlerini zekice kullanabilme yeteneği. Her öyküsünün kurgusu yaratmak istediği atmosferi ve okuyucuya vermek istediği duyguları en iyi şekilde taşıması için tasarlanmış. Öyküleri okudukça Link’in biçimsel tercihlerinin her birisini takdir etmekten de kendinizi alamıyorsunuz. Ayrıca dilin ona sunduğu imkanlarla öykülerinin tuhaflığını ve tedirgin edici karmaşasını güçlendirmeyi başarabiliyor olması ise kullandığı dili ne kadar iyi tanıyan bir yazar olduğunun göstergesi.

Burada kısa bir not ile çevirmen Seda Çingay’ı da anmak gerek. Kelly Link’in öykülerinin neredeyse hiçbir şey kaybetmeden Türkçeye kazandırılması önemli bir başarı. Yazarı ve çevirdiği eseri iyi tanıyan çevirmenler maalesef kolay bulunmuyor, o yüzden böyle çevirmenlerle karşılaştıkça ismini anmamız gerektiğini düşünüyorum.


Kelly Link’in “Tuhaf Şeyler Oluyor”una negatif bir eleştiri getirmek mümkün mü emin değilim. Yazarın 2001’e kadar yazdığı en iyi 11 öykünün bir araya geldiği ve bir anlamda Kelly Link’in güç gösterisi yaptığı bir kitap. Bu güç gösterisinin altının boş olmadığını da sonrasında yayınladığı “Magic For Beginners” ve “Get In Trouble” gibi kitaplarıyla da gösterdi. Bu kitabından sonra yazdıklarıyla da Locus, Hugo ve Nebula dahil olmak üzere bilimkurgu ve fantastik edebiyat dünyasının tüm büyük ödüllerini aldı.

Okuyucusunu nasıl rahatsız edeceğini, onu nasıl en tekinsiz noktalara çekebileceğini veya kafasında dönen o acayip hayalleri nasıl en beklenmedik şekilde karşımıza çıkarabileceğini çok iyi biliyor Link. Bunu kimi zaman bizleri içerisine bıraktığı olaylarla yaparken, kimi zaman da konuşmaktan en çok korktuğumuz şeyleri hiç düşünmeden ortaya bırakmasıyla yapıyor. Cinselliği özgürce kullanabilmesi, fantastik öykülerde ve masallardaki gizli cinsiyetçiliği apaçık gözümüzün önüne sermesi gibi. Kelly Link normali nasıl alaşağı edeceğini iyi bilen bir yazar ve bunu hiç çekinmeden kullanıyor.

Kelly Link, yeni nesilde tuhaf kurguya taze ve güçlü bir soluk getiren yazarlardan birisi ve birçok büyük başarısına rağmen Türkçeye henüz çevriliyor olması bizim için büyük bir kayıp. Yine de artık ilk kitabı elimizde ve umuyorum ki en kısa zamanda diğer kitapları da çevrilecek. Biz okuyucular da Link’in yardımıyla normal olmayandan keyif almayı ve normalin dışına bakabilme cesaretini göstermeyi öğreneceğiz.

Kötü Yayıncılık ve Cahilliğin Mükemmel Karışımı: Chip Dergisinin Tor Fobisi

Geçenlerde bir kitabevini turlarken görüp de çekmiştim, bugün aklıma gelince paylaştım şu görseli Twitter’da:

Eğer az çok benim blogu okuyorsanız ya da bu konularda ucuz komplo teorileri ve masallar dışında birkaç yazı okuduysanız neyi kastettiğimi çok iyi anlamışsınızdır. Eğer çok fazla bilginiz yoksa, en basitinden bir özet için Journo dergisine yazdığım Deep Web yazısına (sayfa 26-27) bir göz atabilirsiniz.

Bu fotoğrafla ilgili sorunlar elbette bununla da bitmiyor. Benim için en rahatsız edici nokta, bunu ülkenin en çok satan teknoloji dergilerinden birisinin yapıyor olması. İnsanlara doğru bilgiler vermesini beklediğiniz bir yayın, ucuz pazarlama taktikleri için yalan yanlış bilgileri ve böyle komplo teorisi tadında başlıkları kullanıyor ve insanların internetteki en önemli teknolojilerden birisi hakkında tamamen yanlış bir algıya sahip olmasına neden oluyor. Üstelik bunu tamamen üç-beş tane dergi daha fazla satabilmek için yapıyor.

Oysa profesyonel bir yayının (ister dijital, ister ölü ağaç üzerinde olsun) yapması gereken bunun tam tersi. Zaten ortalıkta yeterince yanlış bilgi ve dedikodu var, onları derlemek yerine neden doğru düzgün bilgiler vermeyi tercih etmiyorsunuz? Neden mesela Tor sayesinde birçok gazetecinin daha güvenli haber yapabildiğinden, aktivistlerin otoriter devletlerin gözetim sistemlerine karşı kendilerini koruyabildiklerinden, internetteki bir yığın gözetleme ve fişleme sisteminden isteyen herkesin bu sayede kendisini koruyabileceğinden ya da Türkiye gibi sansürün başkenti olmuş bir ülkede sansürsüz bir şekilde interneti dolaşabileceğimizden bahsetmiyorsunuz?

Ama bunların hiçbirisi satmayacak değil mi? Gerçekten tek derdiniz bu çünkü. Size para verip de o dergiyi satın alanları yalanla besliyor olmanız umrunuzda bile değil.

Öyle bir anlatıyorsunuz ki Deep Web’i, okuyan da zannedecek ki Yazıcıoğlu’nun bir farklı versiyonu. Sokağa girdiğinizde “DVD lazım mı?” diyenler yerine seri katiller, uyuşturucu satıcıları dolaşıyor. Bu kadar komik ve gerçek dışı şeyleri yazarken hiç mi dönüp kendinize “Lan biz ne saçmalıyoruz böyle?” demiyorsunuz?

Siz demeseniz de, ben size her fırsatta diyeceğim. Hiç merak etmeyin.

Bundan sonra her gördüğümü blogumda ya da sosyal medyada paylaşacağım. Belki ders çıkarırsınız da biraz daha dikkat edersiniz insanlara yalan söylerken.


Eğer benim görmediğim böyle yalanlara ve yanlış bilgilendirmelere siz denk gelirseniz bana yönlendirin, zevkle paylaşırım. Mail adresim ve sosyal medya hesaplarım anasayfada var.

PS: Biliyorum birçok farklı konudaki yayın, benzer şeyleri yapıyor. Ve bunlar sadece internet ve dergilerle sınırlı değil. Ancak bu hiç kimse için bir savunma sayılamaz. Sırası geldikçe ya da benim önüme düştükçe de hepsine yer vereceğim, hiç merak etmesin kimse.

Tor Project’in Yeni Lideri Emektar Dijital Aktivist Shari Steele Oldu

Sansürü aşmak için kullandığımız Tor Browser’ın ve yakın zamanda çıkan mesajlaşma uygulaması Tor Messenger‘ın bizlere ulaşmasını ve daima güncel kalmasını sağlayan, kâr amacı gütmeyen bir organizasyon olan, Tor Project’ten haberler var. Uzun ve detaylı bir araştırmanın ardından, Tor Project yeni Yönetim Kurulu Başkanı’nı bulduğunu bugün gönderdiği basın açıklamasıyla duyurdu. Tor Project’in yeni yönetim kurulu başkanı Shari Steele oldu.

Shari Steele, dijital aktivizm ve dijital haklar konusunda yirmi yıldan daha uzun süredir mücadele eden birisi. Kendisi bildiğimiz anlamda internet yokken bile dijital haklar için mücadele ediyordu demek mümkün. Bunun yanı sıra Steele EFF’in (Electrnoc Frontier Foundation) 15 yıl boyunca Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yapmış ve Nisan 2015’te bu görevini devretmişti. Son 15 yıl boyunca EFF’in yaptığı birçok işte imzası bulunmakta.

Tor Project’in kurucularından birisi olan ve bir süredir Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini üstlenen Roger Dingledine, görev değişimiyle ilgili “Tor’un teknik yanı dünyanın en kalitelilerinden birisi, şimdi Shari’nin bize Tor’un organizasyon kısmını da mükemmel hâle getirmemiz için yardım edecek olması  heyecan verici. Bizim insanları yönetmesini bilen, kâr amacı gütmeyen bir organizasyonun nasıl işlediğini bilen ve bağışçılarla bağlantıları güçlü olan bir lidere ihtiyacımız vardı. Tor sivil özgürlükler için mücadele eden organizasyonlar ailesinin bir parçası ve bu adımımızla Tor, bu ailenin önemli bir parçası olduğunu gösterecektir.” şeklinde konuştu.

Shari Steele de Tor Project’in yönetimini üstlenmenin kendisi için ne kadar önemli olduğunu, birçok büyük adım atabileceklerini söyledi.

“Tor Project dijital dünyada haklarımızı korumaya çalışan bir sürü harika teknoloji meraklısından oluşuyor. İnternet özgürlüğü STK’sı inşa etmede ve büyütmedeki tecrübelerimi Tor’un operasyonel anlamda daha verimli hâle gelebilmesi için kullanabilecek olduğum için çok memnunum. Tor’u daha büyük, güçlü ve sürdürülebilir hâle getirmek ve bu hareketi büyütmek gibi bir fırsatı değerlendirmemem imkansızdı.”

Steele’in çalıştığı süre boyunca EFF birçok önemli işe imza attı. 2004 yılında Tor’u kanatları altına aldılar ve birçok konuda destek oldular. EFF’in Teknoloji Departmanı’ı Steele’in önderliğinde kuruldu ve şu anda birçoğumuzun kullandığı HTTPS-Everywhere ve Privacy Badger gibi projeler bu ekip tarafından üretildi. Ayrıca fon bulma ve ekonomik destek sağlama konusundaki başarıları da şu anda ekonomik anlamda daha özgür hâle gelmeye çalışan Tor Project için oldukça önemli katkılar sunacaktır.

Tor Project’in kurucuları olan Roger Dingledine ve Nick Mathewson ise kısa vadede bu geçiş dönemine yardımcı olacaklar ve ardından yalnızca yönetim kurulu üyeleri olarak çalışacaklar. Bu sayede her ikisi de eskiden olduğu gibi Tor’un teknik kısmında daha aktif olarak çalışmaya dönebilecekler.

Tüm bu gelişmeler umuyoruz ki hem Tor ekibi hem de Tor kullanıcıları için çok daha iyi bir dönemin başlamasını sağlayacak. Tor’un yönetimsel anlamda daha aktif ve düzenli bir tempoya girmesi her konuda daha rahat hareket edebilmelerini sağlarken, yönetimin daha düzenli bir hâle gelmesiyle teknik kısma daha fazla ağırlık verip kullanıcıları için daha güzel projeler ve uygulamalar çıkarabilecekler.

Tor Project ekibini ve Shari Steele’i tebrik ediyor ve kendilerine bugünden itibaren başlayan bu yeni dönemde başarılar diliyoruz.

Sakin İnternet

Biraz sakinleşmeye ve buna bağlı olarak teknolojiyi ve interneti kullanma şeklime çeki düzen vermeye niyetlenmem aslında uzun bir zaman öncesine dayanıyor. Ama bunu yapmaya başlamak için yeterli motivasyonu bulmam biraz uzun sürdü.

“Calm Technology” akımını keşfettiğimden bu yana kafamın içinde dolanan fikirler vardı. Bunun üzerine internetin merkeziyetsizliğini koruma içgüdümü ve aslında internette kullandığımız birçok şeye başkalarının sahip olmasının getirdiği korkuyu da ekleyince kendimle ve çalışma düzenimle ilgili kimi değişiklikler yapmaya karar verdim. Elbette bir de son zamanlarda Warren Ellis’in bu konudaki fikirlerime destek çıkan şeyler yazmasının da motive olmamda katkısı var.

Elbette bu değişiklikleri tetikleyen en önemli şeylerden birisi de daha verimli çalışmak istemem. Kendim için sakin bir internet organize edip kontrolü ele alma ihtiyacı duyuyordum açıkcası. Diğer türlü başkalarının kontrolündeki sosyal ağların ve bitmek bilmeyen bir koşturmacanın içerisinde kayboluyormuşum hissini yaşamaya başlamıştım açıkcası. Özellikle Twitter gibi mecraların soluklanmaya hiç fırsat tanımayan ortamları darlamaya başlamıştı. Bu yüzden biraz kenara çekilip sakinleşmenin, bir nefes almanın iyi bir fikir olduğuna karar verdim. Ayrıca yapmam gereken ve yapmak istediğim birçok iş birikmişken (hepsiyle ilgili haberler yakında) gerçekten farklı bir çalışma düzenine ihtiyacım olduğunu fark ettim.

Peki nasıl olacak bu? Daha doğrusu ne değişecek?

En başta, bundan sonra daha fazla yazacağım ama bu yazdıklarım Twitter gibi yerlerde değil, kendi mecralarımda olacak. Bunların başlıcaları:

Bunların yanı sıra kendime bir bilgi deposu da oluşturdum. Eskiden Tumblr’ı bu amaçla kullanıyordum ama hem organize etmesi ve içinde bir şeyler bulması kolay olduğundan, hem de gerçekten herşeyiyle benim kontrolümde olduğundan dolayı ayrı bir yere taşımaya karar verdim. Çünkü böyle konularda hiçbir şirkete güvenmeye gelmez. Eğer takip etmek ya da oraya neler yığdığımı görmek isterseniz kendisi burada ve üst menüdeki “A Weird Notebook” linkinde.

Ayrıca sosyal ağlarda kıyasla daha az zaman geçireceğim. Kimi şeyleri otomatiğe alacağım, yani hesaplarımdan her paylaşım olduğunda internet başında olmayabilirim. Elbette Twitter’da mentionları ve DM’leri takip ediyor olacağım ama yine de eğer bana ulaşmak isterseniz en sağlıklı yol email olacaktır. Bu konuda ihtiyacınız olan her türlü bilgiyi anasayfada bulabilirsiniz.


Uzun lafın kısası: Bundan sonra daha sakin internet kullanacağım; daha az gevezelik yapıp daha çok üreteceğim. Yukarıdaki linkler (özellikle blog ve newsletter) mutlaka takibe almanızı tavsiye edeceğim yerler.

#WikiLeaks – Assange ya da Snowden: Sızıntı Gazeteciliğinde Yöntem Üzerine

Sızıntı gazeteciliği, en basit tabiriyle mevcut ekonomik ve siyasi sistemlerdeki hiyerarşinin bilginin gücüyle sarsılması ve yeterince güçlü darbeler vurulabilirse yerle bir edilebilmesini amaçlamaktadır. Günümüzdeki her türlü siyasi ve ekonomik yapı (devletler ve şirketler) en temelde kendilerini kontrol ettikleri bilgi miktarıyla, yani sırlarıyla ayakta tutarlar. Bu sırların ele geçirilmesi ve bu bilginin sağladığı güç ile kontrol altında tutulan insanların da erişebileceği noktaya indirilmesi, bu gücün zayıflatılması ve bu yapılara zarar verilmesi demektir.

Bu şekilde ele alındığında, sızıntı gazeteciliği ve sızıntı yapmak (whistleblower olmak) aktivist bir eylem olarak da görülebilir. Mevcut yapıyı sarsan, onu kendisine çeki düzen vermeye ya da yıkılmaya zorlayan eylemlerde bulunmaktır sızdırmak. Devletler ve şirketler söz konusu olduğunda sırlar en büyük sermaye ve en güçlü silah hâline gelir.

Bu noktada süregelen en büyük tartışmalardan birisi de bu sırların ne şekilde kullanılması gerektiğidir. Yani sızıntı gazeteciliğinde yöntem tartışmasıdır. Bu tartışmayı konuşurken herkes için daha anlaşılır olması adına günümüzde oldukça meşhur olan iki örnek üzerinden ilerleyeceğim: Wikileaks ve Snowden sızıntıları. Bu iki örnek hem günümüzde sızıntı gazeteciliğinin ne kadar güçlü araçlar olabileceklerini hem de bunun nasıl birbirinden farklı iki şekilde gerçekleştirilebileceğini de çok güzel özetlemektedir.


Günümüzde sızıntı gazeteciliği dediğimizde ilk akla gelen kurum Wikileaks. Assange’ın başını çektiği ve işinin uzmanı olan bir ekipten oluşan Wikileaks, internetin ve bilgisayar teknolojilerinin gücünü kullanarak devletlerin ve şirketlerin sırlarını ortaya çıkartarak onları şeffaflığa zorlayan bir gazetecilik yapmayı amaçlamıştı. Şifrepunk (cypherpunk) kültürünün içinden gelen Assange’ın sağladığı teknik imkanlar ve onun ideolojik tutumundan ciddi bir biçimde etkilenen Wikileaks, hem sırları ifşa etmek isteyenlere güvenli yollar sağlamış hem de bunların yayılması için ellerinden gelen her yolu kullanmıştır ve kullanmaya da devam ediyor.

Wikileaks’in sızıntı gazeteciliğine dair en önemli özelliklerden birisi, ellerindeki belgeleri minimum editöryal müdahaleden geçirmeleri. Bunun temel sebebi ise Wikileaks’in öncelikli amaçlarından birisi o sırların nasıl okunabileceğini söylemek yerine, mümkün olan en açık hâliyle mümkün olduğunca yayılmasını sağlamak olması. Bu bağlamda sızıntı gazeteciliğinde Wikileaks yöntemi için öncelik saf verinin mümkün olduğunca çok kişi tarafından erişilebilir olması.

Bununla birlikte Wikileaks için yayınlanamayacak bir belge de söz konusu değil. Yani ellerine gelen herhangi bir belgeyi yaratabileceği sonuçlar ya da ifşa ettiği konu bağlamında ele alarak yayınlayıp yayınlamamaya karar vermiyorlar (ya da en azından bize öyle söylüyorlar). Bunu da yine devletleri ve şirketleri şeffaflaşmaya zorlamak bağlamında düşünmek mümkün. Onlara “Sizin sakladığınız sırrın ne olduğunun önemi yok, hepsini yayınlarız” mesajı verilmek de isteniyor.

Bu ikisi ve Wikileaks’in belgelerini yayma ve duyurma biçimlerine bakıldığında Wikileaks’in daha ‘saldırgan’ bir sızıntı gazeteciliği yöntemini benimsediğini söyleyebiliriz. Bu yöntemin en belirgin özelliği ve genellikle en çok eleştirilen yanı da bu ‘saldırganlığın’ başkalarına zarar verebilme ihtimalidir. Yani devletin bir kurumuyla ilgili sızan bir bilginin o konuyla alakalı birilerinin hayatını tehlikeye atabilmesi gibi. Ancak bunun politik olarak sıkıntılı bir savunma olduğunu da göz önünde bulundurmak lazım: Eğer bilinmesi birilerinin hayatını riske sokacaksa bu eylemler neden en başta gerçekleştirildi?


İkincisi ise Snowden sızıntıları ve Glenn Greenwald ve Snowden’ın bu sızıntıları yayma konusunda izledikleri yötem. 2013 Haziran’ında eski NSA çalışanı Edward Snowden’ın Guardian muhabiri Glenn Greenwald ve Laura Poitras aracılığıyla sızdırmaya başladığı ve hâlâ devam eden bu sızıntılar, başta NSA olmak üzere ‘Beş Göz Ülkeleri’ (Five Eyes Countries) olarak anılan ABD, İngiltere, Kanada, Avustralya ve Yeni Zellanda istihbarat birimlerinin internet ve diğer bilişim teknolojileri üzerinden tüm dünyayı gözetleyebilmek için neler yaptıklarını ve yapabileceklerini öğrenmemizi sağladı.

Bu sızıntıların yayınlanma süreciyle ilgili en çok tartışılan şey belgelerin editöryal bir süreçten geçirilerek ve bölüm bölüm yayınlanması olmuştu. Greenwald bunu hem profesyonel bir gazeteci gibi tüm verileri detaylıca inceleyerek yapmak istediğini ve kimseyi tehlikeye atmak istemediğini (bkz. yukarıdaki Wikileaks eleştirisi) hem de bölüm bölüm yayınlarak ilgiyi sürekli bu sızıntılarda tutmak istediğini söylemişti. Bu konuyla ilgili sorularda Snowden da benzer görüşler belirtti. Yani bu yöntemin birincil özelliği verilerin daha özenli bir incelemeden geçirilerek gerektiğinde editöryal müdahalelerde bulunulması ve gazetecilik etiğinin sırların ifşasından yukarıya konulması.

Bu yöntemin bir diğer önemli yanı da verilerin çıplak bırakılmamasına dikkat edilmesi. Yani her veri yanında onu açıklayan ve geri kalan her şeyle bağlantı içerisinde kalmasını sağlayan açıklamalar ve makalelerle birlikte servis ediliyor. Bu sayede verilerin ulaşabileceği kitlenin de artması ve onların konuyla ilgili daha fazla bilgiye sahip olabilmesi amaçlanıyor.

Bu yönteme dair en önemli eleştiri, yukarıda bahsettiğim gibi verilerin asla tamamının yayınlandığından emin olunup olunamayacağı. Bu elbette veriyi sızdıranların ve bu sızıntıyı yayınlayanların insiyatifinde olan bir durum. Ancak birçok farklı kesimden Greenwald ve Snowden’a saf verilerin tamamının yayınlanması için ciddi bir baskı da oldu, zaman zaman da bu isteğin tekrarlandığını görüyoruz.


Peki sızıntı gazeteciliği için hangi yöntemin daha iyi veya daha etkili olduğuna karar vermek mümkün mü? Kişisel görüşüm bu sorunun asl herkes tarafından kabul edilebilecek bir cevabının olamayacağından yana. Çünkü burada gazeteciden sızıntıyı gerçekleştirene, editörden okuyucuya kadar herkesin farklı dünya görüşleri ve istekleri devreye giriyor.

Wikileaks’in agresif ve “sonuçları ne olursa olsun sırlar ifşa edilmeli” tavrı birçokları için haklı olarak çok cezbedici görünebilir. Ancak bu tavrın zaman zaman yarardan çok zarara da sebep olabilmesi mümkün. Olası bir istenmeyen sonuç konunun tamamen sızıntıdan uzaklaşmasına neden olabilir. Ya da verilerin aşırı saf kalması birçok kişi için o verilerin anlamsız bir yığına dönüşmesine ya da insanların yığın içerisinde asla aradığını bulamamasına neden olabilir. Ancak “Colleteral Murder” gibi sızıntılarda verinin direkt olarak yayınlanmasının daha etkili ve güçlü bir yöntem olduğunu da deneyimledik.

Snowden sızıntısında da en önemli sıkıntı verilerin kimi zaman eksik kalmasıydı. NSA’in kimi operasyonlarına dair sunumların tamamının olmaması ya da kimi yerlerinin önlem amaçlı sansürlenmiş olması, aslında en çok ihtiyaç duyabileceğimiz verilere erişemememize sebep oldu. Böyle bir durumda neyin riskli ya da neyin sansürlenmesi gerektiğine karar veren ikincil bir elin olması yeni sırların doğmasına sebebiyet verebilir. Bu da ciddi sıkıntılar ve gazeteciler için güvenilirlik sorununun ortaya çıkmasına neden olabilir. Ayrıca verileri bölüm bölüm yayınlayarak ilginin sürekli bunlarda olması amaçlanmış olsa da gün geçtikçe etkileyiciliğin yitirilmesine ve bir tür kanıksama hâline girilmesine neden olduğunu da gördük.

Sonuç olarak sızıntı gazeteciliği için yöntemin belirlenmesi tamamen eldeki veriye ve onun yayınlanacağı koşullara bağlı demek mümkün. Elinizdeki verilerin hangi yöntemle daha etkili olabileceği, yani yöntemin eldeki sızıntıya hizmet ediyor olması en önemli mesele. Buna karar verebilmek için de gazetecinin elindeki sızıntıları gerçekten iyi bir şekilde anlaması ve onun neye ihtiyaç duyduğunu iyi okuyabilmesi gerekiyor. Elbette bir de kendisini tek bir yönteme adamadan, her iki yöntemi de iyi bir şekilde çalışıp gerektiğinde ikisini de kullanabilecek esnekliğe ve güce sahip olması.

Güvenli Mesajlaşmak İçin Yeni Yolumuz Tor Messenger ve Başlangıç Rehberi

(Jiyan.org 24 Ekim’den bu yana sansürlü. Bu yüzden Jiyan için hazırladığım bu rehberi sansürü aşamayan arkadaşlarımız için buradan da yayınlıyorum. Eğer sansürü aşabiliyorsanız Jiyan’daki versiyonu da burada.)

 

Tor Project‘i artık Türkiye’de internet kullanıcısı olup da duymayanımız kalmamıştır sanırım. Bizleri sansürden ve internet trafiğimizin izlenmesinden koruyan Tor Browser Bundle’ları ile hepimizin gözdesi oldular. Şimdi aynı ekipten güvenli ve şifreli olarak mesajlaşmamızı sağlayan yeni bir uygulama geldi: Tor Messenger.

Tor Messenger, bizlere Tor Browser’ın verdiği kolaylıkla, birçok farklı mesajlaşma sistemini kullanarak mesajlaşma imkanını sağlıyor. İçerisinde tüm mesajlaşmlarınızı otomatik olarak şifreleyen OTR (Off-the-Record) eklentisiyle gelmesinin yanı sıra, tıpkı Tor Browser gibi tüm internet trafiğinizi de Tor sunucularından geçiriyor ve bu sayede metadata sızıntısı ihtimalini de minimuma düşürüyor.

Eğer daha önce Pidgin, Adium vb. chat programlarını kullandıysanız ve OTR eklentisinin nasıl çalıştığını biliyorsanız, tek yapmanız gereken buradan Tor Messenger’ı indirip kullanmaya başlamak. Eğer bilmiyorsanız yazıya devam edin ve 5 dakikada siz de öğrenip güvenli ve şifreli bir biçimde mesajlaşmaya başlayın.

KURULUM

Tor Browser’da olduğu gibi, Tor Messenger’ı da kurmak oldukça basit. İlk yapmanız gereken buradan kullandığınız işletim sistemi için Tor Messenger’ı indirmek. Ardından:

  • Linux kullanıyorsanız .tar.xz dosyasının içindekileri kullanmak istediğiniz herhangi bir yere çıkartın (Masaüstü gibi),
  • OS X kullanıyorsanız .dmg dosyasının içerisindeki uygulamayı kendi bilgisayarınızın harddiskinde tercih ettiğiniz bir yere çıkartın,
  • Windows kullanıyorsanız da .exe dosyasını çalıştırın.

Kurulum bu kadar. Artık Tor Messenger kullanıma hazır.

HESAP AÇMAK / HESAP EKLEMEK

Selection_029

Tor Messenger’da birçok farklı mesajlaşma yolunu kullanmanız mümkün. Bunların arasında Google, Yahoo ve Facebook gibi birçoğunuzun bildiklerinin yanı sıra XMPP gibi seçenekler de mevcut. Bunlardan hangisini kullanmak istediğinizi seçip onunla giriş yapmanız yeterli.

NOT: Eğer Google hesabınızda 2 Aşamalı Doğrulama (2 Factor Authentication) aktifse [ki kesinlikle olmalı] hesap ayarlarınıza girip Tor Messenger için özel bir parola oluşturmanız lazım.

Eğer Tor Messenger için yeni bir hesap oluşturmak isterseniz, XMPP (eski adıyla Jabber) kullanmanızı tavsiye ederim. Burada da size aşama aşama bunu nasıl yapacağınızı göstereceğim. Buna örnek olması için de Jiyan için bir XMPP hesabı açacağız.

XMPP hesabınızı açmak istediğiniz sunucu çok önemli. Gerçekten güvenilir ve sizi tehlikeye atmayacak bir sunucu seçmenizde fayda var. Tecrübelerim RiseUp‘ın sağladığı XMPP sunucularının (bir RiseUp hesabı gerekiyor) ve Calyx Institute’un XMPP sunucularının en sağlıklı çalışanlar olduğunu gösterdi. Bunun yanı sıra isterseniz buradaki listeden de bir sunucu seçebilirsiniz.

Selection_030

Jiyan için Calyx Institute üzerinden bir hesap açacağız. Bunu yapmak için de sadece Tor Messenger’da yeni bir XMPP hesabı ekle kısmında kullanıcı adımızı seçmemiz ve “Server” kısmına: jabber.calyxinstitute.org adresini eklememiz yeterli.

Selection_031

Tor Messenger halihazırda tüm trafiğinizi Tor sunucularından yönlendiriyor ama daha da sıkı önlem almak isterseniz ve kullandığınız sunucu da bunu sağlıyorsa .onion sunucu adresini de eklemenizi tavsiye ederim. Ekran görüntüsündeki kısımda “Server” kısmına eklediğim Calyx Institute’un XMPP için kurduğu .onion sunucusunun adresi bulunmakta.

Hesabınızı oluşturduktan/ekledikten sonra bağlan demeniz ve hesabınıza giriş yapmanız yeterli. Eğer daha önce hesabınızı kullandıysanız kişi listeniz görünecektir ama ilk kez hesap oluşturduysanız doğal olarak bomboş bir listeyle karşı karşıya kalacaksınız. Arkadaşlarınızı ve konuşmak istediğiniz kişileri ekleyip güvenli bir şekilde muhabbete başlamadan önce yapmamız gereken son bir şey var: OTR parmakizimizi oluşturmak.

OTR PARMAKİZİ YARATMAK

Tor Messenger gerçekten güvenli bir şekilde mesajlaşabilmeniz için OTR (Off-the-Record) ile şifrelenmemiş hiçbir mesajı göndermenize izin vermez. OTR, uzun zamandır chat şifrelemesi için kullanılan bir sistem ve hem bilgisayarlarınızda (Pidgin, Adium vb.) hem de mobilde (ChatSecure) kullanabileceğiniz bir şey. Yani arkadaşlarınız mobil olsa bile onlarla OTR’ın sağlayacağı güvenlikle sohbet etmeniz mümkün.

Selection_034

Bunun için önce “Tools” kısmından “Add-Ons”u seçmeniz ve ardından “cryptes-otr” eklentisinin Preferences butonuna tıklamanız gerek.

Selection_035

Daha önce hiç OTR parmakizi oluşturmadığınız için hesap adınızın bulunduğu yerin altında “Generate” butonunu göreceksiniz. Buna tıklayıp bir süre bekleyin, bazen parmakizi oluşturmak biraz vakit alabiliyor.

Selection_036

İşlem tamamlandığında aynı yerde sizin için oluşturulan özel parmakizinizi göreceksiniz. Bu parmakizini çevrenizdekilerle paylaşarak, sizinle mesajlaşırken sizin gerçekten siz olup olmadığınızı doğrulama şansı verebilirsiniz.

GÜVENLİ SOHBET BAŞLATMAK

Selection_033

Bundan sonra yapacağımız tek şey konuşmak istediğimiz insanları eklemek ve güvenli sohbetlerimizi başlatmak. Bir kişi eklemek için de tek yapmanız gereken “File” menüsünden “Add Contact” butonuna tıklamak ve konuşmak istediğiniz kişinin adresini yazmak.

Selection_041

Tor Messenger sizin şifresiz olarak mesajlaşmanıza izin vermiyor. (Bunu ayarlardan değiştirebilirsiniz ama tavsiye etmiyorum.) Bu yüzden her konuşma başlattığınızda karşılıklı olarak birbirinizin kimliğini onaylamanızı ister. Bu sayede şifreli konuşmaya başlamadan önce karşınızdaki insanın gerçekten o olup olmadığından emin olmanızı sağlıyor. Bunu yapmak için ise size üç yol veriyor.

Selection_037

İlki soru ve cevap (question and answer) yolu. Burada karşınızdaki kişiyle daha önce kararlaştırdığınız bir soruyu ve cevabı birbirinize sorarak karşınızdakinin kimliğini doğrulayabilirsiniz. Eğer böyle bir belirleme yapmadıysanız yalnızca o kişinin bilebileceğini düşündüğünüz bir soruyu da sorabilirsiniz.

Selection_038

İkincisi ortak sır (shared secret) belirlemek. Burada ise daha önce belirlediğiniz bir kelimeyi ve cümleyi birlikte yazarak gerçekten o kişinin karşınızdaki kişi olduğunu doğrulamanızı sağlıyor.

Selection_039

Üçüncüsü ise parmakizlerinizi karşılaştırmak ve bu şekilde doğrulamak. Bunun için ya önceden birbirinize bu bilgiyi vermiş olmanız, ya sadece sizin kontrol ettiğiniz bir yere parmakizinizi koymak (kişisel siteniz gibi) ya da güvenli bir iletişim yoluyla birbirinize okumak (Signal Messenger, PGP email ya da telefon gibi).

Bunlardan sizin için kolay olanı yaptıktan ve karşınızdakinin gerçekten konuşmak istediğiniz insan olduğuna emin olduktan sonra tek yapmanız gereken sohbete başlamak.


 

Hepsi bu kadar. Sadece 5 dakikada güvenli ve isterseniz de anonim olarak internetten mesajlaşmanız mümkün. Bu yolla iletişim kurmak isteyenler için aşağıda benim ve Jiyan’ın XMPP adresleri ve OTR parmakizleri mevcut.

Ahmet A. Sabancı
ahmetasabanci@riseup.net
OTR Parmakizi: A6F9FFAC 129635FB AE9A3CC1 2BD642A6 778C903F
Jiyan'ın Sesi
jiyaninsesi@jabber.calyxinstitute.org
OTR Parmakizi: 9762561F 5D76302D F6907F76 0B81A008 DAEDA281

Bir Seçim için Değil, Masalların Ötesi için Mücadele

1 Kasım gecesinden bu yana yüzlerce yorum yapıldı. Klişelere sığınanlar da oldu bir gecede dönüşüm geçirenler de. Gerçekten önemli noktaların farkına varanlar da vardı aralarında tamamen mevzuyu kaçırmış olanlar da. Ancak açık olan bir şey varsa, o da kimi temel noktaları en baştan ele almak gerektiği.

Burada kalkıp günlerdir hakkında kırk takla attırılan “Nasıl oldu da oldu?” sorusu üzerine kurgular yapmayacağım. Olay gayet basit, hemen hepimiz de farkındayız ama kabullenmekten korkuyoruz. 7 Haziran’da Burhan Kuzu’nun yazdığı “Millet kaosu seçti” tweetinden tutun da Davutoğlu’nun “Beyaz Toroslar geri döner ha!” sözlerine kadar AKP oy veren önemli bir kesimi nasıl tekrar kontrol altına alabileceğinin çok da iyi bir şekilde farkında olduğunu gösterdi. O dalga geçilen, önemsiz görünen istikrar vaatlerinin aslında birçok insanın istediği tek şey olduğunun farkındaydılar. Üzerine Suruç, Ankara ve diğer birçok şeyin de gelmesiyle bu sözlerinin altını doldurdular ve sonuca ulaşmayı başardılar.

Bir yandan dengesizliği, şiddeti ve korkuyu körüklerken diğer yandan huzur ve istikrar vaat etmenin işe yarayan bir yöntem olduğunu bir kez daha gördük. Özellikle de basının ve ifade özgürlüğünün ayaklar altına alındığı, otoriterliğin normalleştiği bir ülkede fazlasıyla işe yarayacağı da belliydi aslında. Bunu yığınların aptallığına, mazoşistliğe falan bağlamaya da gerek yok. Bunun sebebi ortalama bir seçmenin daha geniş çaplı bir şekilde düşünmek için imkânlarının elinden alınmış olması ve bu noktada onlara daha fazla imkân sağlaması gereken ve sesini duyurma gücü olanların böyle ucuz muhabbetleri tercih ediyor olması. Bir de çoğunluk seçmenin gündelik hayatını o ya da bu şekilde devam ettirebilmeyi birçok şeyin önünde görmesi.


Ülkenin neredeyse yüz yıldır süregelen bir siyasi geleneği var ve bu, eğitim sistemi başta olmak üzere mümkün olan her yolla herkesin zihnine kazınmaya çalışıyor: komplo teorileri. ‘Büyük oyunlar’, ‘iç ve dış mihraklar’, ‘hainler’ bu yüzden siyasi literatürden bir türlü atılamıyor. Siyasetçiler ve ‘usta analistler’ için de kullanması kolay olduğundan her fırsatta bunlara sarılınıyor. Zaten biraz dikkatli bakarsanız en çok oy alan üç partinin tezlerinin de hemen hemen aynı komplo teorisinin farklı yorumlarından ibaret olduğunu görmek zor değil. AKP bunu insanların zihninde en iyi şekilde kalacak şekilde anlatmanın yolunu bulduğu için de ülkenin yarısından oy alabildi.

Zaten on yıllardır bu hikâyelerle korkutulan seçmenin 7 Haziran’dan sonra daha da korkup istikrar istemesi için her şey yapıldı ve başarılı olundu. Herkesin el birliğiyle kurduğu bu korku sistemini en iyi şekilde manipüle eden parti tekrar iktidarı eline almayı başardı.

Ortadaki tek ‘büyük oyun’ bu korku oyunu. Önce bunu ve bunun koca bir masal olduğunu, ardından da bu oyunun tek amacının mevcut ekonomik ve siyasi sistemin sürekliliğini sağlamak olduğunu kabul edelim.

Peki, sonra ne yapacağız?


Adaletsizliklere, eşitsizliklere ve yanlışlara dair verdiğimiz bütün mücadelelerin asıl odağını bu oyuna çevireceğiz.

Bu oyunun dışına çıkmak ve bu oyunu oynamak istemeyenler için kaçış yolları açmak gerekiyor. Bu seçimin bir numarası olan ‘istikrar’ın, aslında yaklaşan büyük dengesizliğin üstünü örtmek için uydurulan bir kılıf olduğunu ve sadece yaklaşan tüm ‘istikrarsızlıkların’ biraz daha geç ama daha da büyüyerek gelmesine yardımcı olmak olduğunu göstermek gerekiyor.

Neoliberal otoriterlik, postkapitalizm ya da ne derseniz deyin, bu masal her geçen gün parça parça dağılıyor. Dengesizlik bir sistem yavaş yavaş, acı çekerek bozuluyor. İstikrar edebiyatı ise sadece bu bozulma sürecini biraz daha uzatmaya, bunu gizlemeye çalışıyor. Bu sadece Türkiye’nin değil, tüm dünyanın problemi ama biz göz yummaya devam ediyoruz.

Bu masal öyle bir akıl tutulmasına sebep olmuş ki; ötesini düşünmeye, bu oyundan dışarı çıkmaya ihtimal bile vermiyoruz. Oysa yapmamız gereken tek şey bu.

Bu oyunun getirdiği tüm adaletsizlikleri, tüm bozulmaları ve tüm sorunları görmezden geliyoruz. Çünkü görmezden gelmesek; bunun için başka şeyleri suçlamak yerine, içinde bulunduğumuz oyunun kuralları olduğunu görebilirdik. Yaklaşan felaketleri görmezden gelmeyi bırakıp bir şeyler yapmaya başlayabilirdik.

Ve aslında bir noktada başladığımızı söylemek de mümkün. Her ne kadar komik ve dünyadan habersiz görünen analizlerle HDP üzerine konuşanlar olsa da HDP’nin 5 milyondan fazla oyu buna bir işaret. Çünkü şu anda mecliste bulunan dört partiden sadece o, bu oyunun farkında ve öyle ya da böyle şekilde bu masalı yıkmak için bir şeyler söylemeye çalışıyor.


Eğer bir şeylerin değişmesi, dönüşmesiyse amaç; muhalefet edenin öncelikli hedefi kişi ve kurumlar olmamalı bu noktadan sonra. Amaç bu masalın kendisini yıkıp arkasında sakladığı gerçekleri görünür kılmak olmalı. Çünkü yaklaşan asıl tehlike bu. Masal zayıfladığının farkında ve insanları içinde tutabilmek için her yolu mübah görüyor. Ve bu kişi ve kurumların tek derdi, kendilerine konfor sağlayan bu masalı korumak.

Bunu ne ucuz siyasi analizler ne anketörler ne de bu oyunun sevdalısı politikacılar itiraf eder. Bu yüzden oyunla derdi olmayanlardan medet ummayı bırakmak gerekiyor. Oyunla derdi olanların, onun gerçeklerini açığa çıkarmanın peşinde olanların ne söylediğine bakmak, onların sesini yükseltmek ve söylediklerinin anlaşılır hâle gelmesini sağlamak gerekiyor.

Çünkü bu oyunun dışına çıkmayı, akıllarımızı ondan kurtarmayı beceremediğimiz sürece yaklaşan tehlikelerden kaçış mümkün görünmüyor.

“Gazeteciler İçin Dijital Güvenlik” – TGS Akademi Eğitimi Materyalleri

18 Ekim 2015 Pazar günü TGS Akademi eğitimleri kapsamında “Gazeteciler İçin Dijital Güvenlik” adıyla verdiğim derse dair tüm materyalleri ve bazı önerilerimi burada bulabilirsiniz.

Katılan herkese çok teşekkürler. Dersteki paylaşımlarımız ya da buradaki materyallerle ilgili her türlü sorunuzu ve önerilerinizi de benimle paylaşabilirsiniz.

Direkt Link

Kaynaklar ve Okuma Önerileri

 

  • Warren Ellis, Transmetropolitan
  • Daniel Solove, Understanding Privacy
  • Julia Angwin, Dragnet Nation: A Quest for Privacy, Security, and Freedom in a World of Relentless Surveillance
  • Evgeny Morozov, The Net Delusion
  • Bruce Schneier, Data and Goliath
  • Julian Assange, When Google Met Wikileaks
  • Glenn Greenwald, No Place To Hide
  • Julian Assange, et.al, Şifrepunk

Önerilen Uygulamalar

Tarayıcı Eklentİlerİ
bİlgİsayarlar İÇİN Yazılımlar – Uygulamalar
Cep Telefonları İçİn Yazılımlar – Uygulamalar
WEB UYGULAMALARI

DİHA Yalnız Değildir! #DİHAyaDokunma

Bugün, Türkiye’nin ifade ve basın özgürlükleri tarihine yeni bir kara leke daha sürüldü. Akşamın ilk saatlerinde Diyarbakır Huzurevleri’nde, Dicle Haber Ajansı, Azadiya Welat ve KURDİ-DER’in birlikte çalıştığı binaya hukuksuz bir şekilde düzenlenen polis baskını ile şu ana kadar, bildiğimiz kadarıyla 32 kişi gözaltına alındı. Baskın esnasında orada bulunan gazeteci meslektaşlarımız sayesinde haberdar olabildiğimiz bu olayda, polisin bu baskını hiçbir yasal dayanağı olmadan, tamamen keyfi bir şekilde yaptığını, gazeteci meslektaşlarımıza ve binaya gelmek isteyen avukatlara karşı şiddet uyguladığını da öğrendik.

Bu olay, Türkiye’de basına ve ifade özgürlüğüne karşı yakın zamanda tekrar güçlenen saldırıların, nasıl tehlikeli bir noktaya gelebileceğini görmemizi sağladı. Basını korkutmak ve insanların haber alma özgürlüklerini kısıtlamak için hemen her yolun mübah görüldüğü bu ortamda, web sitesi son birkaç ayda 20 kez sansürlenen DİHA’nın böyle bir saldırıyla tamamen korkutulmaya çalışıldığı da açıkça görülmekte.

Bu saldırı, aynı zamanda toplumun belirli bir kesiminin de sesini duyurma imkanının tamamen elinden alınmasına yöneliktir. Halihazırda anaakım medyada, Kürt illerinde yaşananlara, HDP’ye, Kürt siyasetçilere ve onlarla yakın oldukları izlenimi edinilen herkese ve her şeye yönelik uygulanan adı konulmamış sansür mevcut. Bu baskın, tüm bunların devamı olarak, Kürt basınını korkutmaya ve sindirmeye yönelik açık bir operasyondur.

Özgür basına ve özgürce üretebilen basın emekçilerine her geçen gün daha çok ihtiyaç duyuyoruz. Böyle bir ortamda, DİHA ve Azadiya Welat’a yapılan bu operasyona karşı ses çıkartmak ve onların yanında durmak zorundayız. Basın özgürlüğüne yapılan saldırılar söz konusu olduğunda, özellikle bu saldırılar sürekli baskı altında tutulmaya ve susturulmaya çalışılan bir geleneği hedef aldığında, sessiz kalmanın hiçbir savunusu olamaz. Hemen her iletişim kanalında sansür ve baskı bu kadar yoğunlaşmışken, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın”cılığın kimseye bir faydası olmadığını birçok kez gördük.

Jiyan, basın ve ifade özgürlüğünün daima yanında duracaktır. Bu saldırılar karşısında DİHA ve Azadiya Welat’ı yalnız bırakmayacağız ve onların susturulmasına izin vermeyeceğiz.

Bu noktada, tüm basın emekçilerini ve kuruluşlarını, bizimle birlikte DİHA’nın, Azadiya Welat’ın ve baskı altına alınmaya, susturulmaya çalışılan Kürt basınının yanında durmaya çağırıyoruz.