Categories
Ahmet Nerede | Where's Ahmet İnternet Notları | Notes From Internet Not Defteri | Notebook Rehberler | Guides Röportajlar | Interviews Türkçe

WhatsApp, Güvenli Mesajlaşma ve Gizlilik

Geçtiğimiz birkaç gün içerisinde WhatsApp’ın kullanıcılarına gönderdiği yeni sözleşme değişikliği bildirimi ile mesajlaşma uygulamalarının güvenliği, internetteki veri gizliliğimiz ve daha birçok konu beklediğimden çok daha canlı bir şekilde ülkemizde gündem hâline geldi. Elbette bu durum birtakım yanlış bilgilerin ve yanlış anlaşılmaların da yayılmasına neden oldu. Yine de genel olarak Internette ne kadar güvende olduğumuz ya da gizliliğimizin nasıl ihlal edilebildiği üzerine konuşmaya, buna dair bir şeyler yapmaya başladık.

Konuya dair Twitter’da yazdıklarım büyük ilgi topladı ve farklı platformlarda da konuyla ilgili görüşlerime başvuruldu. Bunları herkesin istediği zaman erişebileceği bir arşive dönüştürmenin iyi olacağını düşündüm. Bu sayede Twitter’da yazdıklarımı başka yerlerde daha kolay bir şekilde paylaşabilirsiniz.

Yeni gelişmeler oldukça burayı güncelleyeceğim. O yüzden konuyu merak ediyorsanız arada bir burayı ziyaret edebilirsiniz.


Uygulamaların Arasındaki Güvenlik Farkı

WhatsApp gizlilik sözleşmesi değişikliğinden sonra tekrar mesajlaşma uygulamalarını tartışmaya başladık. Ama ortalıkta çok fazla yanlış bilgi ve kötü tavsiye var. O yüzden bu thread ile olabildiğince hepsini temizlemeye çalışacağım.

Önce bir üçlü kıyas yapalım. Linkteki görseller Signal, WhatsApp ve Telegram’ın gizlilik konusundaki seviyesini özetliyor. Bariz bir şekilde Signal daha iyi.

Telegram’la ilgili çok fazla yanlış bilgi var. Örneğin kendilerini Rusya’ya kafa tutuyor gibi göstermeyi çok seviyorlar ama bu haberi asla konuşmazlar. Ya da Rusya’nın Telegram yasağını durduk yere kaldırmaya nasıl ikna olduğunu. (Telegram’a dair çekincelerimi biraz daha detaylı olarak buradaki tweetlerde anlattım.)

Hepsini geçtim güvenlik anlamında Signal ile hiçbir şekilde karşılaştırılamayacak kadar kötü durumda. Uçtan uca şifreleme gizli sohbet dışında yok ve tüm konuşmalarınızın yedeği sunucularında var. Üstelik şifreleme için kullandıkları yolun ne kadar güvenli olduğu da şüpheli. WhatsApp bile bu sözleşme değişimine rağmen Signal’in şifreleme protokolünü kullanıyor ve en azından görüşmelerinizi uçtan uca şifrelemeye devam ediyor. Ama bu değişimi bir süredir bekliyordum zaten. Facebook sadece parayı düşündüğü için satın alma sonrası kaçınılmazdı. (Sözleşme değişikliğine ve bunu neden yaptıklarına dair ek bilgileri burada bulabilirsiniz.)

Signal ise her anlamda maksimum güvenlik ve gizlilik odaklı tasarlanıyor ve buna rağmen her özelliğe sahip. Bilgisayardan video görüşme bile yapabiliyorsunuz. Üstelik size dair hiçbir şey bilmiyor ve veri toplamıyor. Signal protokolü, şifreleme sistemi, her açıdan düzenli olarak test edilen ve endüstri standardı hâline gelen bir protokol. Güvenliği ve gizliliğe verdiği önemi tartışmaya açmaya bile gerek yok. Şu anda en iyisi bu.

Tüm bu örnekler varken Telegram daha güvenli veya iyi demenin akıl alır bir yanı yok. iMessage bile her şeyi uçtan uca şifrelerken Telegram gibi bunu yapmamakta ısrar eden bir uygulamayı tercih etmenin de anlamı yok.

WhatsApp her ne kadar mesajları güvende tutsa da gizlilik konusunda çok kötü bir duruma geldi. Üstelik az kişinin fark ettiği kimi ufak değişiklikler de durumu daha kafa karıştırıcı bir hâle getirdi.

Sonuç olarak eğer daha iyi bir mesajlaşma uygulaması kullanmak istiyorsanız en iyi seçenek Signal. Bu kadar basit. Eğer FB zaten her şeyimi biliyor şifreleme yeter derseniz WhatsApp yine kullanılabilir. Telegram kullanıyorsanız da hiçbir şekilde güvenli değilmiş gibi kabul edin.

Bir görselle özet.

Bu arada Bip konusuna hiç girmedim ama orada durum çok daha kötü. Mesajlarınız için uçtan uca şifreleme veya ek gizlilik özellikleri yok. Üstelik her şeyiniz sunucularında ve parola dışında bir koruma yok. Özetle Bip’i kullanmak için mantıklı hiçbir gerekçe göremiyorum.

Son olarak Teyit ekibinin bu tablosunu ekleyeyim. Çok güzel bir şekilde özetlemişler.


Güvenlik ve Gizlilik Neden Hakkımız?

Bu konu üzerinden özellikle görebildiğim cevaplarda dijital güvenlik algımız ve beklentilerimiz üzerine kimi sıkıntılar olduğunu gördüm. Uzun zamandır bu alanda bir şeyler yapmaya çalışan birisi olarak bu sıkça karşılaştığım sıkıntılara dair birkaç not düşmek istiyorum.

Öncelikle güvenlik ve gizlilik konusunda bir beklentinizin olması sizi potansiyel kötü birisi yapmaz. Aksine, bu her insanın sahip olması gereken normal bir arzudur. Nasıl ki evlerimizde perde, kilit gibi temel şeylerle bir gizlilik sağlıyoruz dijitalde de bunu istemek normal.

Hepimiz artık farkındayız internetin ve kullandığımız cihazların hayatımızın kaçınılmaz bir parçası olduğunun. Pandemi ile bu daha da bariz hâle geldi. Bu büyük tepkinin sebebi de bu aslında. Çünkü birçok insan WhatsApp’ı gizlilik konusunda iyi kabul ediyordu. Bunu küçümsemenin ya da “2016’dan bu yana böyleydi” demenin o yüzden pek de katkısı olacağını düşünmüyorum. Evet doğru ama şu anda karşılaştığımız tepki daha çok insanların önkabulleri ve mevcut kullanım seviyeleri ile alakalı.

10 yıldır dijital güvenlik konusunda yazan, eğitim ve danışmanlık veren birisi olarak öğrendiğim şeylerden birisi de her insanın farklı bir güvenlik ve gizlilik beklentisi veya ihtiyacı olduğu. Bu yaptığı işten yaşadığı yere kadar birçok şeye bağlı olarak değişen bir şey. Bu yüzden de en önem verdiğim şeylerden birisi insanlara ihtiyaçlarına göre bu konuda yardım etmek. Bu yüzden geçtiğimiz aylarda kendi güvenlik ihtiyaçlarınızı anlamanıza yardım edecek bir yöntemi rehber olarak yazmıştım.

Ancak başa dönecek olursak, güvenlik ve gizlilik hepimizin temel seviyede beklediği ve istediği bir şey. Bunu da ancak belirli alışkanlıklarımızı değiştirerek ve daha iyi alternatifleri tercih ederek yaygınlaştırabiliriz.

Bu konudaki algının değişmesi için (özellikle dijitalde) güvenlik ve gizlilik konusunda temel seviyeyi olabildiğince yüksekte tutmamız lazım. Bunun yolu da bu seviyeyi sağlayacak araçların yaygınlaşması. Ne kadar çok kişi Signal kullanırsa o güvenlik seviyesi normalimiz olacak.Tam aksi şekilde ne kadar çok kişi “aman neyi gizliyoruz sanki” diyerek daha az gizlilik sunan alternatiflere yönelirse, o zaman herkes için daha fazla güvenlik ve gizlilik isteyenler azınlık hâline gelip dışlanacak. Yani amacımız toplumsal algıyı değiştirmek olmalı.

Bu yüzden iyisiyle kötüsüyle şu an bu konuları konuşuyor olmamızdan memnunum. Çünkü dijital güvenlik artık hayatımızın mecburi parçalarından birisi ve maalesef internette bu gizlilik haklarımızı ihlal etmek isteyen çok farklı gruplar ve şirketler kol geziyor. Eğer biz bu konuda güçlü bir minimum seviyede ısrarcı olursak ve bunun normalimiz olmasını sağlarsak, daha güvenli ve keyifli bir internet kullanabileceğiz. Kendi verilerimizin nasıl ve ne şekilde kullanılacağına karar verme hakkına sahip olmak da bunun ilk aşaması.

Şu an WhatsApp, Signal, Telegram vb ekseninde konuşuyoruz ama bu tüm interneti kapsayan bir mesele. Uzaktan eğitim, evden çalışma, devlet işlerinin dijitalde yapılması, sağlık verileri gibi birçok konuda temel seviyede bir güvenlik ve gizlilik hakkımız ve normalimiz olmalı.


Konuyla ilgili görüş verdiğim, soruları cevapladığım ve kaynak gösterildiğim yayınlar:

Categories
In English Makaleler | Articles

Welcome to the New Bleak… What Now?

This is the sentence that’s been circling inside my head for a while now. Not that I was thinking that everything was going great so far —hell, I call the things I’m writing and thinking about “weird and deadly interesting” so no rose-tinted glasses here. But it’s clear that we took a huge step towards whatever this is. We’re walking through the territories we don’t have a map for. 

But even though we don’t fully know what’s going to happen next and where we’re headed, I feel like it’s important to have a name(s) for it. Doesn’t matter if it fits or not, just to start thinking and writing and the conversation. This is why I decided to go with “new bleak”, instead of “new normal”. Because I don’t think normal is a word that can help us to describe what’s happening and what’s ahead of us. Also, I heard the term used on Turkish TV news, so it’s safe to say that it doesn’t really mean anything now.


Everything is changing, nothing what we used to call normal makes sense. Even though most of you who’ll read this were already critical about the complex system we’re inside, not many of us were expecting this. Like Laurie Penny said, this is not the apocalypse we were expecting.1 We didn’t know that a simple virus can show everyone the real face of the late capitalism and how all of our states are ready to save corporations first and ready to sacrifice everyone else for them. We didn’t know that people were ready to attack 5G towers to defeat a virus. We also didn’t know that people were so ready to organize, help each other and try to find help for people at the other side of the planet. Not a single forecast about 2020 were expecting any of these. None of us were expecting to do the things we’re doing right now.

All of this is new and definitely not normal. Normal feels like a useless word right now. Especially when you hear all the heads on TV and newspapers talking about “returning the normal” while not considering the fact that the normal they want to return so badly is the main reason we’re here right now. I know this sounds a bit like cliche but it should be said until everyone understands it.

And definitely these are bleak times. Everything is fucked, thousands of people are dying every day, almost every country is fucking things up one way or another and all of them are focused on making capitalism happy first. The worst part is they’re still in control and it feels like there’s so little we can do other than trying to survive this and help others around us to survive too. It’s natural to be pessimistic in this situation, feel like things are only going to get worse even after we get rid of the pandemic —because all the signs are telling that too.

I know it is hard to talk or even think about anything right now. I’ve been there and I still might be. But not trying makes things worse. It just builds inside our brains until it implodes. Because we’re angry right now. Angry, hurt, panicked, sad, confused… It’s natural but can get worse and harmful if we don’t let these feelings outside. We have to talk about what we’re feeling, thinking, dreaming. What we think the reason we’re in this situation and how we can solve this. It doesn’t matter if you just have a small idea or a full scheme. We have to put all of those out, see what others are thinking and start conversations about it. 

We have to think about the future. What might be or should be ahead of us. Because even though this is the new bleak, to me it feels like what’s next is up for grabs. This is not to say that we should rush for the hot takes about the future. Because those are generally “made before the current situation, after all, using the ideas and categories and levers that were in place before the virus spread.”2 What we need right now is not hot takes, Twitter slogans or ready-made full future scenarios. Quoting from Johannes Kleske3:

”The only thing that any possible future scenario is good for right now, is to tell you something about the world-view, the values, and the imagination of the person publishing it. Use the insights from that analysis to design better preferable future scenarios.”

This is not to say that we shouldn’t talk about the future or think about the possible scenarios. We can but when we do, we should be critical about these and dive as deep as possible to make sure we’re not falling into any pitfalls. This is also why it can be useful to read and listen what others are saying about it, even though you hate them for reasons. Because having that insight and understanding is really useful.4

Conversation and community matters most in this situation. Not some hand-over future from people who thinks they’re above us. We need half-baked ideas, diverse perspectives, long conversations and silly memes. While everyone is relearning that we can use internet for building global communities and events —instead of satisfying the algorithm gods— we should take full advantage of it. This is a global crisis and the new bleak is effecting every part of the world in a similar but also a different way. We should use all of this to understand the current system’s complexity and how interconnected it is. Understand the ideas, logic and the ideology behind it. Understand how it works and how it failed for all of us. 


There’s so much we can and should do. Yes, this is the new bleak but what comes after next depends on us. We should think about the future because even though we act like we’re already in the future, “the future needs to be constantly invented and drawn down to us.”5 This is the best time to do that.6 And this might be the best time to break the spell and even think about the end of the capitalism and the future beyond that. Why not? 

This is my attempt to contribute to the conversation that’s been slowly starting about the now and the potential futures ahead of us. This is not a perfect text and I didn’t want it to be. This is the time to put our half-baked thoughts and observations outside and see what happens. 

Let’s talk, build some weird futures and schemes worthy of these bleak times, form communities beyond any border or logic and see where we can go from there. 

”Revolutions are dark, murky, and can be (very) slow. Living with, and through revolutions, is an act of hope.” — Anab Jain


This article was made possible thanks to my Patrons. If you want to support my work, have an early access to my work and more please consider becoming a supporter at Patreon.

  1. https://www.wired.com/story/coronavirus-apocalypse-myths/ []
  2. http://www.richardsandford.net/2020/04/06/rush-to-the-future/ []
  3. https://twitter.com/jkleske/status/1247204745946816513 []
  4. This is a good example of a critical reading. https://metaviews.substack.com/p/covid-19-and-the-fallacy-of-the-future []
  5. https://warrenellis.ltd/jot/refuturing-22c/ []
  6. https://charleseisenstein.org/essays/the-coronation/ []
Categories
Makaleler | Articles Türkçe

Anti-entelektüalizmin kanadında yükselen kendini bilmezlik

23 Haziran’da yapılan referandum sonucunda, Birleşik Krallık Avrupa Birliği’nden ayrılmaya ve yoluna ‘bağımsız’ bir şekilde devam etmeye karar verdi. Elbette bu karar daha ilk saatlerinden itibaren büyük bir karmaşanın kapısını araladı. Tüm dünyada borsalar çalkalandı, İngiliz poundu her para birimi karşısında değer yitirdi; İskoçya, Birleşik Krallık’tan ayrılıp AB’de kalmak için ikinci kez referanduma gitme planlarına ve Kuzey İrlanda da yine AB’de kalabilmek için bağımsız İrlanda ile birleşme referandumunu düşünmeye başladı.

Bunun yanı sıra sonuca gerçekten sevinenler de vardı. İngiltere’nin aşırı sağcı ve ırkçı kanadının liderleri Nigel Farage ve Boris Johnson, ABD’nin ırkçı başkan adayı Donald Trump, Vladimir Putin, Avrupa’daki aşırı sağcı grupların liderleri bunlar arasında. Her ne kadar AKP’de Başbakan Yıldırım ve AB bakanı Çelik “Biz Avrupa’yla birlikteyiz” tadında açıklamalar yapsa da, AKP kanadında ve medyasında İngiltere’yi örnek almak ve AB ile ilişkileri kesmek gibi konular konuşulmaya başladı. Özetle, Dünya genelindeki aşırı sağcılar Birleşik Krallığın bu kararının yanında. Her ne kadar bu yönde oy veren birçok İngiliz bile şimdiden pişman olmuş olsa da.

Bu yazıda direkt olarak referandumu ve etkilerini konuşmayacağım. Bu konuda daha fazla okumak isteyenleri Charlie Stross ve Laurie Penny’nin yazılarına yönlendirebilirim (ikisi de İngilizce). (Merak edenler için her iki yazıya da fikren katılıyorum.)

Benim ele almak istediğim nokta ise bu referandum ile birlikte daha da görünür hale gelen bir hastalık: anti-entelektüalizm. Yakından tanıdığımız ve başımızdaki birçok derdin sebebi olan bu hastalığın tüm dünyaya yayıldığını görmek beni ciddi bir şekilde korkutuyor. Bu yüzden bu sorunun ciddi bir şekilde ele alınması ve buna karşı bir çözüm üretilmeye başlanması gerektiğine inanıyorum.

* * *

Anti-entelektüalizm aslında hepimizin fazlasıyla yakından tanıdığı bir sorun. Kimi temel belirtileri şunlar:

Konularında yetkin ve kendisini adamış insanların siyasi amaçlar uğruna hiçe sayılması, hedef gösterilmesi ve susturulmaya çalışılması;

Toplumun gözünde entelektüellerin sürekli olarak küçümsenerek değersizleştirilmesi;

Toplumun dinleyeceği kimse kalmadığında onlara su katılmamış propaganda pompalanması;

Siyasi güç sahiplerine yakın olmak dışında hiçbir kabiliyeti olmayan insanların uzman olarak pazarlanmaya başlanması;

Her türlü kültür, sanat, bilim ve felsefe üretimini önemsizleştirmek ya da siyasi gücün isteğine göre şekillendirmek için çalışılması.

Fazlasıyla tanıdık, değil mi? Ülkemizde bu sorun uzun zamandır yaşanmakta olsa da, anti-entelektüalizme karşı ne kadar mücadele ediyoruz kendimize bir sormak lazım. Türkiye’de siyasetin hemen her kesiminde anti-entelektüalizmi kullanma peşinde olanlar var, bu yüzden de bir sorun değil de sanki ‘doğal bir şey’miş gibi davranılıyor. Bu yüzden de gerçekten konuya eğilmiyor, sorunu ortadan kaldırmak için elle tutulur bir şeyler yapamıyoruz. Sonuçta sürekli “halk/millet/milli irade” edebiyatı yaparak insanları kendi menfaatlerine uygun propagandalara boğmak herkes için daha kolay. Neden insanların gerçekten konusunun uzmanı kişileri dinlemelerine izin verilsin ki?

Anti-entelektüalist taktiğin en can alıcı yöntemlerinden birisi de kendisini daima elitizme ve elitlere karşıymış gibi sunmak. Hali hazırda elit ve elitizm toplumsal sözlüğümüzde kötü bir anlam edinmiş durumda. Bununla birlikte; anti-entelektüalistler ‘kültürel ve sosyal elit’ kesimleri toplumun asıl düşmanları gibi göstererek, kendilerini (mevcut sistemin ‘ekonomik elit’ kesimini; şirket patronlarını, profesyonel siyasetçileri, sistemin üst sınıfında yer alanları, ‘yüzde bir’i…) halkın yanındaymış gibi göstermeyi başarıyorlar. Eğer anti-entelektüalist retoriği en çok kullanan kesimlere dikkatli bir şekilde bakarsak, bunların hiçbirinin halkla alakası olmadığını ve onları düşünmediğini kolayca görebiliriz. (Burada tek istisna kapitalist üst sınıftan olmayıp kendisini halkçı/solcu zanneden gizli milliyetçiler olabilir. Onlar da bu elitizm düşmanlığını ve anti-entelektüalizmi kullanmayı pek severler ama genelde tek başarabildikleri ekonomik elitlere daha fazla güç sağlamaktır. Ama onlar için özel bir başlık açıp kendimi yormayacağım.)

Bunun Birleşik Krallık referandumuyla alakası nedir diye soracak olursanız, İngiltere sağı bu referandumu tam da bu şekilde kazandı. Ucuz propagandalarını anti-entelektüalizm ve ‘İngilizlere özgürlük’ sosuyla sundular ve bununla birçok kesimi istedikleri gibi manipüle etmeyi başardılar. Bu anti-entelektüalist tavrın özeti ise Gove’un televizyonda verdiği bir röportajda kurduğu “İngiliz halkı uzmanlardan bıktı artık” cümlesiydi. Bu entelektüel ve uzman düşmanlığı ve bunun milliyetçi bir sos ile sunulması insanların gerçek dışı propagandalara hiç düşünmeden atlaması ve sonrasında pişman olacakları şeyler yapması için yetti de arttı bile.

İngiliz sağcıları belki Türkiye’dekiler kadar çok güce sahip olmadıkları için anti-entelektüalizmin tüm aşamalarını uygulayamadılar ama ellerinden gelen kadarı bile en büyük şovu gerçekleştirmelerine ve referandumu kazanmalarına yetti. İnsanların gözü kara bir şekilde davranmasını ve yalnızca kendi siyasi menfaatleri için hareket etmesini, en temelde onları ‘uzmanlardan bıktıklarına’ inandırarak sağladılar.

Benzer bir taktiği şu anda ABD’de başkanlığa oynayan Trump da kullanıyor. Hiçbir şekilde gerçeklere dayanmayan propagandasını salt milliyetçi ve entelektüel düşmanı bir alt metinle sunuyor. Sadece bu taktikle bile ABD’de çok ciddi bir kesimi etrafına toplamayı başardı. Elbette şu anki hava ABD için iyimser görünüyor, kazanabilmesine ihtimal veren yok ama birçok insan Brexit’in de olmayacağına neredeyse emindi.

* * *

Peki nasıl oluyor da neredeyse tüm aşırı sağcı hareketlerin daima kullandığı bu anti-entelektüalizm virüsü her seferinde bu kadar etkili olabiliyor?

Anti-entelektüalizm en temelde sahte bir özgürlük ve bağımsızlık atmosferinin yaratılmasına hizmet ediyor. Genellikle sağın severek kullandığı komploların ve tezlerin vazgeçilmezi olan “Bize muhalefet eden herkes iç ve dış mihraklar tarafından yönetiliyor” için de oldukça güzel bir altyapı sağlıyor. Karşılarındaki her türlü eleştiriyi değersizleştirmelerine yardım ediyor. Anti-entelektüalizmin başlıca sloganlarından birisinin “İnsanlar kendi kararını vermeli” olması da tam olarak bu yüzden. Tüm entelektüelleri ve birikimli insanları hiçe sayarak, onları değersizleştirerek ve bununla beraber insanlara sahte bir özgüven aşılayarak onların kendilerini desteklemelerini sağlayabiliyorlar. Aslında anti-entelektüalizm insan psikolojisiyle oynamaktan daha fazlası değil ama sistematik ve güçlü bir şekilde uygulandığında, özellikle de beraberinde bir medya desteği sağlanırsa, çok büyük etkileri olabiliyor.

Sadece Türkiye’de son zamanlarda olanlara, ülke siyasetçilerinin konuşmalarına bakarak anti-entelektüalizmin başarılı olduğu bir ülkenin neye benzediğini görebilirsiniz. Sahte entelektüeller ve tamamen ele geçirilmiş bir medya artık anti-entelektüalizmin gelebileceği son noktadır. Bunun bir sonrası artık otoriter bir sistem ve konuşmaktan vazgeçmeyen entelektüellerin hapis ve diğer türlü şiddet biçimleriyle susturulmasıdır. Yani anti-entelektüalizm aslında otoriter bir devlete geçişte olmazsa olmazdır.

Bu yüzden de anti-entelektüalizm ile savaşmak ve onun etkisini minimuma indirmek için mücadele etmek olmazsa olmazdır. Toplumu bu sahte özgürlük ve bağımsızlık algısından kurtarmak ve gerçekten ne söylediğini bilen insanların sesinin duyulabilir hale gelmesi için çabalamak gerek. Peki bunu nasıl başarabiliriz?

* * *

Türkiye’de anti-entelektüalizm toplumsal bir ‘normal’ haline gelmiş durumda ve yalnızca sağ siyasette değil, her kesimde ve siyasi harekette örneklerine rastlayabilirsiniz. İnsanlar entelektüel olarak anılmaktan korkuyor, ‘entel’ bir hakaret olarak kullanılıyor. Bizim özelimizde anti-entelektüalizmin tedavisi şart toplumsal bir hastalık haline geldiğini söylemek mümkün. Tedavinin ilk aşaması ise içimizdeki anti-entelektüelleri öldürmek. Yani anti-entelektüel alışkanlıklarımızdan ve tavırlarımızdan kurtulmak.

İkinci olarak yapmamız gereken entelektüellerin sesinin daha çok duyulmasını sağlamak. Bunun yolu da herhangi bir konu tartışılacağı zaman alakasız siyasi temsilcilerin çenesini kapatmaktan ve o konuda uzman olan insanların konuşmasına izin vermekten geçiyor. Buna bağlı olarak her konuyu siyasi menfaat temelinde değerlendirme ve sadece buna uygun konuşan ‘uzmanlara’ konuşma hakkı tanıma kabadayılığına da son verilmesi gerekiyor.

Üçüncü aşamada ‘her konuda analiz kasmazsa ölecek’ hastalığından kurtulmamız gerekiyor. Herkes yalnızca ideolojik ezberleriyle ve ‘gerçekten’ durup düşünmeden her konuda konuşması gerekirmiş gibi davranıyor. Bu kadar gürültü içerisinde de konuyu gerçekten bilen insanların sesi duyulmuyor. Bu da doğal olarak entelektüalizmin kaybolmaya başlamasına neden oluyor.

İnsanların, slogan atan politikacıların sözünden giderek entelektüelleri küçümsemenin özgürlük ve bağımsızlık olmadığını anlaması gerekiyor. Bunun böyle olmadığını göstermek da herkesin görevi. İnsanlara bir politik lideri takip etmenin özgürlük değil, aksine tam anlamıyla zihninin köleleştirilmesi olduğunu; gerçekten alanında uzman insanları dinleyip kendi kararını vermesinin özgürlüğünden feragat etmek olmadığını anlatmamız gerekiyor. İnsanların düşünmekten, kendi kararlarını vermekten korkmamasını sağlamamız lazım. Bunu da kimseyi aşağılamadan ve kimseye hakaret etmeden yapmamız gerekiyor. Diğer türlüsü yalnızca daha fazla anti-entelektüalist tepki doğurur.

* * *

Anti-entelektüalizm şu anda tüm dünyayı tehdit eden bir hastalık ve biz maalesef hastalığın ileri seviyelerindeyiz. Ancak bu kurtulma şansımız olmadığı anlamına gelmiyor. Hatta şöyle söyleyeyim, bu hastalıktan hem ülke hem de dünya olarak kurtulmak zorundayız. Çünkü her geçen gün daha büyük sorunlar ve felaketlere doğru sürükleniyoruz ve mevcut sistemler ve yapılar böyle kalmaya devam ettiği sürece de birkaç on yıl içerisinde aklımıza bile gelmeyecek şeylerle karşılaşacağız. Eğer bunu durdurmak ve hem gezegeni hem de kendimizi kurtarmak istiyorsak, mücadeleyi bu alana yönlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Categories
İnternet Notları | Notes From Internet Makaleler | Articles Türkçe

Kripto Savaşlarında Yeni Cephe: Apple vs FBI

Teknoloji gündemini takip edenler, geçtiğimiz hafta içerisinde Apple ile FBI arasında başlayan yasal savaşı duymuşlardır. Duymayanlar için özeti: FBI, San Bernandino saldırılarını gerçekleştiren kişilerden birisinin iPhone 5c’sini ele geçirdi ve istihbarat için içindeki bilgilere erişmek istiyor. Ancak giriş kodunu bilmedikleri ve belirli bir miktar yanlış denemeden sonra tüm verilerin silinmesi ihtimali olduğu için de Apple’dan telefonu bir nevi ‘hacklemesini’ ve verileri onlar için erişilebilir hâle getirmesini istiyor.

İşte sorun da tam olarak burada başlıyor. Teknik olarak iPhone’ların hemen hepsi ekran kilidini açmak için kullandığınız kod ile tamamen şifrelenmiş durumdadır ve dışarıdan herhangi birisinin bu verilere erişmesi, bu kodu bilmedikleri sürece imkansızdır. Her ne kadar iCloud yedekleri kıyasla daha ulaşılabilir olsa da, FBI iCloud parolasını bilerek ya da bilmeyerek resetlediği için oradan erişmeleri de söz konusu değil. Diğer türlü elle deneme yapmaya çalışmak aptalca uzun sürecek bir işlem ve brute force kullanmak istediğinizdeyse Apple’ın ard arda yanlış denemelerde süreci yavaşlatan bir ek koruma mekanizması var. Üstelik telefon kullanıcısı aktifleştirdiyse, belirli bir sayıda denemeden sonra telefon içerisindeki tüm verileri silebilir. FBI’ın Apple’a ihtiyaç duyma sebebi de tam olarak bunları devre dışı bırakarak telefonu tüm saldırılara açık bir hâle getirmesine ihtiyaç duymaları.

Ancak Apple, birçok haklı gerekçeyle bunu yapmayı reddediyor. Bunların başında, Apple’ın kullanıcılarına, özellikle Edward Snowden’ın sızdırdığı belgeler sonrasında, onların güvenliğini korumak için her şeyi yapacaklarına dair verdiği söz geliyor. Apple her ne olursa olsun kullanıcılarının bilgilerini herhangi bir kişi ya da kuruma erişilebilir hâle getirmek istemiyor. Çünkü bu telefon için yapacakları arka kapının aynı modeldeki tüm telefonlara direkt olarak uygulanabilir, diğer modellere ise kolayca uyarlanabilir olacağını biliyorlar. Apple’ın bu konuda ciddi olduğunu biliyorduk ancak kimi iddialar Apple’ın bahsettiğimiz ihtimali de devre dışı bırakmak için çalışmaya başladığını söylüyor.

İkinci ve daha önemli kısım ise, aslında tüm bunların FBI, NSA ve ABD hükümetinin geçtiğimiz yıllarda başlattığı İkinci Kripto Savaşları’nın bir parçası olması. Burada amacın sadece bir iPhone’u açıp içindeki bilgilere erişmekten çok daha fazlası olduğunun hemen herkes farkında. Zaten şu anda asıl savaşılan konu da bu.

Bunun ne kadar ciddi bir durum olduğunu ilk başlarda anlamak güç gelebilir. Ancak şu şekilde düşünün. Şimdiden biliyoruz ki eğer bu davada FBI lehine bir karar çıkarsa, FBI’ın bu telefonun hemen ardından bu kararı örnek göstererek açtırmak istediği yüzlerce iPhone daha var. Ayrıca bu karar ile yine Android telefonları açmaları için Google’ı da zorlayabilecekler. Bir süre sonra bu bir adım daha da ileri gidecek ve ABD’deki birçok farklı kurum bu örneklere dayanarak aynısını isteyecek. Bir sonraki aşamada ABD’yi örnek göstererek diğer büyük ülkeler ve ardından onları örnek göstererek (“Onlara yapıyorsanız bizim neyimiz eksik?”) tüm devletler şirketlerden bu hakkı talep etmeye başlayacak.

En başta söylediğimiz gibi tüm bunlar, kullandığımız cihazların bilinen bir güvenlik açığı olması sayesinde mümkün oluyor. Bu da demek oluyor ki aslında hepimiz güvensiz cihazlar kullanıyoruz. Ve devletlere bu açığı istismar etme hakkını vermek (ya da onlara istismar edebilecekleri özel bir açık sağlamak) de bizim bu güvensiz cihazlara mahkum kalmamız anlamına geliyor. Ve eğer kullandığımız cihazlar güvenli değilse, bu açığı başka birilerinin istismar etmesi de an meselesi demektir. Çünkü yazılım ve kriptografi dediğimiz şeyin içerisinde bir şey gizlemek mümkün değil, eğer orada bir yanlış varsa bunu herkes görebilir ve herkes kullanabilir.

Bunun anlamı şu: Eğer devletlere gözü kara güveniyorsanız ve onların istedikleri zaman telefonlarımızı ve bilgisayarlarımızı kurcalama hakkı olduğunu düşünüyorsanız, bunu herkesin istediği gibi yapabilmesini de savunuyorsunuz demektir. Çünkü sadece devletlerin kullanabileceği ve başka kimsenin asla bulamayacağı/kullanamayacağı bir arka kapı matematiksel olarak mümkün değil. Ne kadar iyi saklasanız bile en fazla bulunmasını biraz geciktirebilirsiniz. Devletlerin yasal izin alarak dahi olsa böyle bir hakka sahip olmalarını istemek hem onların size hiç haber vermeden ve diledikleri şekilde bunu yapmalarına hem de kötü amaçlı birçok başka insanın da bunu yapmasına izin vermek olduğunu unutmamalısınız.


Yukarıda son yıllarda yaşadığımız süreci İkinci Kripto Savaşları olarak andım. Çünkü buna çok benzer gelişmeleri 1990’lı yıllarda yine yaşamıştık. O zamanlarda Bill Clinton’ın başında olduğu ABD hükümeti, her türlü kriptografi aracını ve yazılımını ordu silahı olara tanımlamak ve bizlerin kullanmasını engellemek istemişti. Eğer o zaman başarılı olmuş olsalardı, şu anda internet ve bilgisayarlar tamamen güvensiz bir alan olacaktı ve şu anda yapabildiğimiz birçok şeyin yapılması imkansız olacaktı (dijital bankacılık, güvenli iletişim, sansürü atlatmak…). Ancak o dönemde bilgisayar teknolojileri ve yazılımlar çok daha özgür olduğu için bunu başaramadılar ve bir süre sonra da yenilgiyi kabullendiler.

Şu anda bu savaşı hiçbir şekilde hasar almadan atlatmamız daha zor görünüyor. Çünkü birçoğumuz kullandığı teknolojilerde kendisini tamamen büyük şirketlere ve onların tamamen kapalı sistemlerine emanet etmiş durumda. Hatta daha da açık bir şekilde, şu anda bu konuda beş büyük şirketin; Google, Apple, Facebook, Amazon ve Microsoft‘un eline bakmak zorundayız. Herkes tüm verilerini onlara emanet ettiği ve onların bunları koruyacağına güvendiği için aldığımız risk çok daha büyük. Birinden birinin pes etmesi durumunda bile eğer o şirkete güvendiyseniz savaşı kaybettiniz demektir. ÖRneğin hiçbir Microsoft kullanıcısı, Bill Gates’in FBI’ı bu konuda destekleyen açıklamalarından sonra cihazlarına çok fazla güvenmemeli.

Bu yüzden de aslında şu anda özgür yazılıma hiç olmadığı kadar çok ihtiyacımız var. Çünkü özgür yazılımın doğası bu tarz müdahaleleri ve saldırıları tamamen etkisiz hâle getirebilecek güce sahip. Eğer bilgisayarınız özgür bir yazılım ile şifrelendiyse buna herhangi bir şirkete mahkeme emri göndererek uzaktan açtırmak gibi bir şansları olmuyor. Elbette büyük şirketlerin yazılım geliştirme konusundaki güçleri tartışılmaz ve daha güvenli sistemler üretebilmeleri de mümkün ama bu aynı zamanda sizi hiç tanımayan bir insana arkanızdan asla iş çevirmeyeceği konusunda güvenmek gibi bir şey. Eğer gündelik hayatınızda böyle bir şey yapmıyorsanız, artık o hayatın bir parçası olan bilgisayar ve telefonlarda neden yapasınız?


Sonuç olarak şu anda Apple’ın FBI’a karşı verdiği mücadele oldukça değerli ve savunulması gereken bir hareket. Her ne kadar asla Apple cihazların içini tam olarak açıp öğrenemeyecek olsak da, Apple’ın bu konuda kullanıcıları için savaşmayı göze alıyor olması onlara diğer şirketlerden kıyasla biraz daha fazla güvenilebileceğinin bir göstergesi. Bu tutumlarını ne kadar sürdürürler orası bilinmez ama yine de açık bir şekilde böyle bir savaşı göze almalarını takdir etmemek haksızlık olacaktır.

Ancak Apple bu savaşı kazanacak olsa bile bunun burada biteceğini beklemek saflık olur. Başta ABD olmak üzere bütün devletler, vatandaşlarının güvenliğini kendilerininkinden aşağıda görmekte ve kendilerini korumak adı altında tüm vatandaşlarını gözetlemek (hatta ABD gibi büyük bir ülkeyse tüm dünyayı gözetlemek) için her şeyi yapabilecek durumdalar. Şirketleri kendi ürünlerini hacklemeye veya daha güvensiz hâle getirmeye zorlamak bunun sadece bir kısmı. Ve bu savaş henüz durulacak gibi de görünmüyor. Bu yüzden özel hayatına saygı duyan her teknoloji kullanıcısının da bazı ek önlemler almayı düşünmesi şart.

 

Görsel Kaynak: Dusinteractive

Categories
İnternet Notları | Notes From Internet Makaleler | Articles Türkçe

Tor Project’in Yeni Lideri Emektar Dijital Aktivist Shari Steele Oldu

Sansürü aşmak için kullandığımız Tor Browser’ın ve yakın zamanda çıkan mesajlaşma uygulaması Tor Messenger‘ın bizlere ulaşmasını ve daima güncel kalmasını sağlayan, kâr amacı gütmeyen bir organizasyon olan, Tor Project’ten haberler var. Uzun ve detaylı bir araştırmanın ardından, Tor Project yeni Yönetim Kurulu Başkanı’nı bulduğunu bugün gönderdiği basın açıklamasıyla duyurdu. Tor Project’in yeni yönetim kurulu başkanı Shari Steele oldu.

Shari Steele, dijital aktivizm ve dijital haklar konusunda yirmi yıldan daha uzun süredir mücadele eden birisi. Kendisi bildiğimiz anlamda internet yokken bile dijital haklar için mücadele ediyordu demek mümkün. Bunun yanı sıra Steele EFF’in (Electrnoc Frontier Foundation) 15 yıl boyunca Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yapmış ve Nisan 2015’te bu görevini devretmişti. Son 15 yıl boyunca EFF’in yaptığı birçok işte imzası bulunmakta.

Tor Project’in kurucularından birisi olan ve bir süredir Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini üstlenen Roger Dingledine, görev değişimiyle ilgili “Tor’un teknik yanı dünyanın en kalitelilerinden birisi, şimdi Shari’nin bize Tor’un organizasyon kısmını da mükemmel hâle getirmemiz için yardım edecek olması  heyecan verici. Bizim insanları yönetmesini bilen, kâr amacı gütmeyen bir organizasyonun nasıl işlediğini bilen ve bağışçılarla bağlantıları güçlü olan bir lidere ihtiyacımız vardı. Tor sivil özgürlükler için mücadele eden organizasyonlar ailesinin bir parçası ve bu adımımızla Tor, bu ailenin önemli bir parçası olduğunu gösterecektir.” şeklinde konuştu.

Shari Steele de Tor Project’in yönetimini üstlenmenin kendisi için ne kadar önemli olduğunu, birçok büyük adım atabileceklerini söyledi.

“Tor Project dijital dünyada haklarımızı korumaya çalışan bir sürü harika teknoloji meraklısından oluşuyor. İnternet özgürlüğü STK’sı inşa etmede ve büyütmedeki tecrübelerimi Tor’un operasyonel anlamda daha verimli hâle gelebilmesi için kullanabilecek olduğum için çok memnunum. Tor’u daha büyük, güçlü ve sürdürülebilir hâle getirmek ve bu hareketi büyütmek gibi bir fırsatı değerlendirmemem imkansızdı.”

Steele’in çalıştığı süre boyunca EFF birçok önemli işe imza attı. 2004 yılında Tor’u kanatları altına aldılar ve birçok konuda destek oldular. EFF’in Teknoloji Departmanı’ı Steele’in önderliğinde kuruldu ve şu anda birçoğumuzun kullandığı HTTPS-Everywhere ve Privacy Badger gibi projeler bu ekip tarafından üretildi. Ayrıca fon bulma ve ekonomik destek sağlama konusundaki başarıları da şu anda ekonomik anlamda daha özgür hâle gelmeye çalışan Tor Project için oldukça önemli katkılar sunacaktır.

Tor Project’in kurucuları olan Roger Dingledine ve Nick Mathewson ise kısa vadede bu geçiş dönemine yardımcı olacaklar ve ardından yalnızca yönetim kurulu üyeleri olarak çalışacaklar. Bu sayede her ikisi de eskiden olduğu gibi Tor’un teknik kısmında daha aktif olarak çalışmaya dönebilecekler.

Tüm bu gelişmeler umuyoruz ki hem Tor ekibi hem de Tor kullanıcıları için çok daha iyi bir dönemin başlamasını sağlayacak. Tor’un yönetimsel anlamda daha aktif ve düzenli bir tempoya girmesi her konuda daha rahat hareket edebilmelerini sağlarken, yönetimin daha düzenli bir hâle gelmesiyle teknik kısma daha fazla ağırlık verip kullanıcıları için daha güzel projeler ve uygulamalar çıkarabilecekler.

Tor Project ekibini ve Shari Steele’i tebrik ediyor ve kendilerine bugünden itibaren başlayan bu yeni dönemde başarılar diliyoruz.

Categories
Makaleler | Articles Türkçe

#WikiLeaks – Assange ya da Snowden: Sızıntı Gazeteciliğinde Yöntem Üzerine

Sızıntı gazeteciliği, en basit tabiriyle mevcut ekonomik ve siyasi sistemlerdeki hiyerarşinin bilginin gücüyle sarsılması ve yeterince güçlü darbeler vurulabilirse yerle bir edilebilmesini amaçlamaktadır. Günümüzdeki her türlü siyasi ve ekonomik yapı (devletler ve şirketler) en temelde kendilerini kontrol ettikleri bilgi miktarıyla, yani sırlarıyla ayakta tutarlar. Bu sırların ele geçirilmesi ve bu bilginin sağladığı güç ile kontrol altında tutulan insanların da erişebileceği noktaya indirilmesi, bu gücün zayıflatılması ve bu yapılara zarar verilmesi demektir.

Bu şekilde ele alındığında, sızıntı gazeteciliği ve sızıntı yapmak (whistleblower olmak) aktivist bir eylem olarak da görülebilir. Mevcut yapıyı sarsan, onu kendisine çeki düzen vermeye ya da yıkılmaya zorlayan eylemlerde bulunmaktır sızdırmak. Devletler ve şirketler söz konusu olduğunda sırlar en büyük sermaye ve en güçlü silah hâline gelir.

Bu noktada süregelen en büyük tartışmalardan birisi de bu sırların ne şekilde kullanılması gerektiğidir. Yani sızıntı gazeteciliğinde yöntem tartışmasıdır. Bu tartışmayı konuşurken herkes için daha anlaşılır olması adına günümüzde oldukça meşhur olan iki örnek üzerinden ilerleyeceğim: Wikileaks ve Snowden sızıntıları. Bu iki örnek hem günümüzde sızıntı gazeteciliğinin ne kadar güçlü araçlar olabileceklerini hem de bunun nasıl birbirinden farklı iki şekilde gerçekleştirilebileceğini de çok güzel özetlemektedir.


Günümüzde sızıntı gazeteciliği dediğimizde ilk akla gelen kurum Wikileaks. Assange’ın başını çektiği ve işinin uzmanı olan bir ekipten oluşan Wikileaks, internetin ve bilgisayar teknolojilerinin gücünü kullanarak devletlerin ve şirketlerin sırlarını ortaya çıkartarak onları şeffaflığa zorlayan bir gazetecilik yapmayı amaçlamıştı. Şifrepunk (cypherpunk) kültürünün içinden gelen Assange’ın sağladığı teknik imkanlar ve onun ideolojik tutumundan ciddi bir biçimde etkilenen Wikileaks, hem sırları ifşa etmek isteyenlere güvenli yollar sağlamış hem de bunların yayılması için ellerinden gelen her yolu kullanmıştır ve kullanmaya da devam ediyor.

Wikileaks’in sızıntı gazeteciliğine dair en önemli özelliklerden birisi, ellerindeki belgeleri minimum editöryal müdahaleden geçirmeleri. Bunun temel sebebi ise Wikileaks’in öncelikli amaçlarından birisi o sırların nasıl okunabileceğini söylemek yerine, mümkün olan en açık hâliyle mümkün olduğunca yayılmasını sağlamak olması. Bu bağlamda sızıntı gazeteciliğinde Wikileaks yöntemi için öncelik saf verinin mümkün olduğunca çok kişi tarafından erişilebilir olması.

Bununla birlikte Wikileaks için yayınlanamayacak bir belge de söz konusu değil. Yani ellerine gelen herhangi bir belgeyi yaratabileceği sonuçlar ya da ifşa ettiği konu bağlamında ele alarak yayınlayıp yayınlamamaya karar vermiyorlar (ya da en azından bize öyle söylüyorlar). Bunu da yine devletleri ve şirketleri şeffaflaşmaya zorlamak bağlamında düşünmek mümkün. Onlara “Sizin sakladığınız sırrın ne olduğunun önemi yok, hepsini yayınlarız” mesajı verilmek de isteniyor.

Bu ikisi ve Wikileaks’in belgelerini yayma ve duyurma biçimlerine bakıldığında Wikileaks’in daha ‘saldırgan’ bir sızıntı gazeteciliği yöntemini benimsediğini söyleyebiliriz. Bu yöntemin en belirgin özelliği ve genellikle en çok eleştirilen yanı da bu ‘saldırganlığın’ başkalarına zarar verebilme ihtimalidir. Yani devletin bir kurumuyla ilgili sızan bir bilginin o konuyla alakalı birilerinin hayatını tehlikeye atabilmesi gibi. Ancak bunun politik olarak sıkıntılı bir savunma olduğunu da göz önünde bulundurmak lazım: Eğer bilinmesi birilerinin hayatını riske sokacaksa bu eylemler neden en başta gerçekleştirildi?


İkincisi ise Snowden sızıntıları ve Glenn Greenwald ve Snowden’ın bu sızıntıları yayma konusunda izledikleri yötem. 2013 Haziran’ında eski NSA çalışanı Edward Snowden’ın Guardian muhabiri Glenn Greenwald ve Laura Poitras aracılığıyla sızdırmaya başladığı ve hâlâ devam eden bu sızıntılar, başta NSA olmak üzere ‘Beş Göz Ülkeleri’ (Five Eyes Countries) olarak anılan ABD, İngiltere, Kanada, Avustralya ve Yeni Zellanda istihbarat birimlerinin internet ve diğer bilişim teknolojileri üzerinden tüm dünyayı gözetleyebilmek için neler yaptıklarını ve yapabileceklerini öğrenmemizi sağladı.

Bu sızıntıların yayınlanma süreciyle ilgili en çok tartışılan şey belgelerin editöryal bir süreçten geçirilerek ve bölüm bölüm yayınlanması olmuştu. Greenwald bunu hem profesyonel bir gazeteci gibi tüm verileri detaylıca inceleyerek yapmak istediğini ve kimseyi tehlikeye atmak istemediğini (bkz. yukarıdaki Wikileaks eleştirisi) hem de bölüm bölüm yayınlarak ilgiyi sürekli bu sızıntılarda tutmak istediğini söylemişti. Bu konuyla ilgili sorularda Snowden da benzer görüşler belirtti. Yani bu yöntemin birincil özelliği verilerin daha özenli bir incelemeden geçirilerek gerektiğinde editöryal müdahalelerde bulunulması ve gazetecilik etiğinin sırların ifşasından yukarıya konulması.

Bu yöntemin bir diğer önemli yanı da verilerin çıplak bırakılmamasına dikkat edilmesi. Yani her veri yanında onu açıklayan ve geri kalan her şeyle bağlantı içerisinde kalmasını sağlayan açıklamalar ve makalelerle birlikte servis ediliyor. Bu sayede verilerin ulaşabileceği kitlenin de artması ve onların konuyla ilgili daha fazla bilgiye sahip olabilmesi amaçlanıyor.

Bu yönteme dair en önemli eleştiri, yukarıda bahsettiğim gibi verilerin asla tamamının yayınlandığından emin olunup olunamayacağı. Bu elbette veriyi sızdıranların ve bu sızıntıyı yayınlayanların insiyatifinde olan bir durum. Ancak birçok farklı kesimden Greenwald ve Snowden’a saf verilerin tamamının yayınlanması için ciddi bir baskı da oldu, zaman zaman da bu isteğin tekrarlandığını görüyoruz.


Peki sızıntı gazeteciliği için hangi yöntemin daha iyi veya daha etkili olduğuna karar vermek mümkün mü? Kişisel görüşüm bu sorunun asl herkes tarafından kabul edilebilecek bir cevabının olamayacağından yana. Çünkü burada gazeteciden sızıntıyı gerçekleştirene, editörden okuyucuya kadar herkesin farklı dünya görüşleri ve istekleri devreye giriyor.

Wikileaks’in agresif ve “sonuçları ne olursa olsun sırlar ifşa edilmeli” tavrı birçokları için haklı olarak çok cezbedici görünebilir. Ancak bu tavrın zaman zaman yarardan çok zarara da sebep olabilmesi mümkün. Olası bir istenmeyen sonuç konunun tamamen sızıntıdan uzaklaşmasına neden olabilir. Ya da verilerin aşırı saf kalması birçok kişi için o verilerin anlamsız bir yığına dönüşmesine ya da insanların yığın içerisinde asla aradığını bulamamasına neden olabilir. Ancak “Colleteral Murder” gibi sızıntılarda verinin direkt olarak yayınlanmasının daha etkili ve güçlü bir yöntem olduğunu da deneyimledik.

Snowden sızıntısında da en önemli sıkıntı verilerin kimi zaman eksik kalmasıydı. NSA’in kimi operasyonlarına dair sunumların tamamının olmaması ya da kimi yerlerinin önlem amaçlı sansürlenmiş olması, aslında en çok ihtiyaç duyabileceğimiz verilere erişemememize sebep oldu. Böyle bir durumda neyin riskli ya da neyin sansürlenmesi gerektiğine karar veren ikincil bir elin olması yeni sırların doğmasına sebebiyet verebilir. Bu da ciddi sıkıntılar ve gazeteciler için güvenilirlik sorununun ortaya çıkmasına neden olabilir. Ayrıca verileri bölüm bölüm yayınlayarak ilginin sürekli bunlarda olması amaçlanmış olsa da gün geçtikçe etkileyiciliğin yitirilmesine ve bir tür kanıksama hâline girilmesine neden olduğunu da gördük.

Sonuç olarak sızıntı gazeteciliği için yöntemin belirlenmesi tamamen eldeki veriye ve onun yayınlanacağı koşullara bağlı demek mümkün. Elinizdeki verilerin hangi yöntemle daha etkili olabileceği, yani yöntemin eldeki sızıntıya hizmet ediyor olması en önemli mesele. Buna karar verebilmek için de gazetecinin elindeki sızıntıları gerçekten iyi bir şekilde anlaması ve onun neye ihtiyaç duyduğunu iyi okuyabilmesi gerekiyor. Elbette bir de kendisini tek bir yönteme adamadan, her iki yöntemi de iyi bir şekilde çalışıp gerektiğinde ikisini de kullanabilecek esnekliğe ve güce sahip olması.

Categories
Makaleler | Articles Rehberler | Guides Türkçe

Güvenli Mesajlaşmak İçin Yeni Yolumuz Tor Messenger ve Başlangıç Rehberi

(Jiyan.org 24 Ekim’den bu yana sansürlü. Bu yüzden Jiyan için hazırladığım bu rehberi sansürü aşamayan arkadaşlarımız için buradan da yayınlıyorum. Eğer sansürü aşabiliyorsanız Jiyan’daki versiyonu da burada.)

 

Tor Project‘i artık Türkiye’de internet kullanıcısı olup da duymayanımız kalmamıştır sanırım. Bizleri sansürden ve internet trafiğimizin izlenmesinden koruyan Tor Browser Bundle’ları ile hepimizin gözdesi oldular. Şimdi aynı ekipten güvenli ve şifreli olarak mesajlaşmamızı sağlayan yeni bir uygulama geldi: Tor Messenger.

Tor Messenger, bizlere Tor Browser’ın verdiği kolaylıkla, birçok farklı mesajlaşma sistemini kullanarak mesajlaşma imkanını sağlıyor. İçerisinde tüm mesajlaşmlarınızı otomatik olarak şifreleyen OTR (Off-the-Record) eklentisiyle gelmesinin yanı sıra, tıpkı Tor Browser gibi tüm internet trafiğinizi de Tor sunucularından geçiriyor ve bu sayede metadata sızıntısı ihtimalini de minimuma düşürüyor.

Eğer daha önce Pidgin, Adium vb. chat programlarını kullandıysanız ve OTR eklentisinin nasıl çalıştığını biliyorsanız, tek yapmanız gereken buradan Tor Messenger’ı indirip kullanmaya başlamak. Eğer bilmiyorsanız yazıya devam edin ve 5 dakikada siz de öğrenip güvenli ve şifreli bir biçimde mesajlaşmaya başlayın.

KURULUM

Tor Browser’da olduğu gibi, Tor Messenger’ı da kurmak oldukça basit. İlk yapmanız gereken buradan kullandığınız işletim sistemi için Tor Messenger’ı indirmek. Ardından:

  • Linux kullanıyorsanız .tar.xz dosyasının içindekileri kullanmak istediğiniz herhangi bir yere çıkartın (Masaüstü gibi),
  • OS X kullanıyorsanız .dmg dosyasının içerisindeki uygulamayı kendi bilgisayarınızın harddiskinde tercih ettiğiniz bir yere çıkartın,
  • Windows kullanıyorsanız da .exe dosyasını çalıştırın.

Kurulum bu kadar. Artık Tor Messenger kullanıma hazır.

HESAP AÇMAK / HESAP EKLEMEK

Selection_029

Tor Messenger’da birçok farklı mesajlaşma yolunu kullanmanız mümkün. Bunların arasında Google, Yahoo ve Facebook gibi birçoğunuzun bildiklerinin yanı sıra XMPP gibi seçenekler de mevcut. Bunlardan hangisini kullanmak istediğinizi seçip onunla giriş yapmanız yeterli.

NOT: Eğer Google hesabınızda 2 Aşamalı Doğrulama (2 Factor Authentication) aktifse [ki kesinlikle olmalı] hesap ayarlarınıza girip Tor Messenger için özel bir parola oluşturmanız lazım.

Eğer Tor Messenger için yeni bir hesap oluşturmak isterseniz, XMPP (eski adıyla Jabber) kullanmanızı tavsiye ederim. Burada da size aşama aşama bunu nasıl yapacağınızı göstereceğim. Buna örnek olması için de Jiyan için bir XMPP hesabı açacağız.

XMPP hesabınızı açmak istediğiniz sunucu çok önemli. Gerçekten güvenilir ve sizi tehlikeye atmayacak bir sunucu seçmenizde fayda var. Tecrübelerim RiseUp‘ın sağladığı XMPP sunucularının (bir RiseUp hesabı gerekiyor) ve Calyx Institute’un XMPP sunucularının en sağlıklı çalışanlar olduğunu gösterdi. Bunun yanı sıra isterseniz buradaki listeden de bir sunucu seçebilirsiniz.

Selection_030

Jiyan için Calyx Institute üzerinden bir hesap açacağız. Bunu yapmak için de sadece Tor Messenger’da yeni bir XMPP hesabı ekle kısmında kullanıcı adımızı seçmemiz ve “Server” kısmına: jabber.calyxinstitute.org adresini eklememiz yeterli.

Selection_031

Tor Messenger halihazırda tüm trafiğinizi Tor sunucularından yönlendiriyor ama daha da sıkı önlem almak isterseniz ve kullandığınız sunucu da bunu sağlıyorsa .onion sunucu adresini de eklemenizi tavsiye ederim. Ekran görüntüsündeki kısımda “Server” kısmına eklediğim Calyx Institute’un XMPP için kurduğu .onion sunucusunun adresi bulunmakta.

Hesabınızı oluşturduktan/ekledikten sonra bağlan demeniz ve hesabınıza giriş yapmanız yeterli. Eğer daha önce hesabınızı kullandıysanız kişi listeniz görünecektir ama ilk kez hesap oluşturduysanız doğal olarak bomboş bir listeyle karşı karşıya kalacaksınız. Arkadaşlarınızı ve konuşmak istediğiniz kişileri ekleyip güvenli bir şekilde muhabbete başlamadan önce yapmamız gereken son bir şey var: OTR parmakizimizi oluşturmak.

OTR PARMAKİZİ YARATMAK

Tor Messenger gerçekten güvenli bir şekilde mesajlaşabilmeniz için OTR (Off-the-Record) ile şifrelenmemiş hiçbir mesajı göndermenize izin vermez. OTR, uzun zamandır chat şifrelemesi için kullanılan bir sistem ve hem bilgisayarlarınızda (Pidgin, Adium vb.) hem de mobilde (ChatSecure) kullanabileceğiniz bir şey. Yani arkadaşlarınız mobil olsa bile onlarla OTR’ın sağlayacağı güvenlikle sohbet etmeniz mümkün.

Selection_034

Bunun için önce “Tools” kısmından “Add-Ons”u seçmeniz ve ardından “cryptes-otr” eklentisinin Preferences butonuna tıklamanız gerek.

Selection_035

Daha önce hiç OTR parmakizi oluşturmadığınız için hesap adınızın bulunduğu yerin altında “Generate” butonunu göreceksiniz. Buna tıklayıp bir süre bekleyin, bazen parmakizi oluşturmak biraz vakit alabiliyor.

Selection_036

İşlem tamamlandığında aynı yerde sizin için oluşturulan özel parmakizinizi göreceksiniz. Bu parmakizini çevrenizdekilerle paylaşarak, sizinle mesajlaşırken sizin gerçekten siz olup olmadığınızı doğrulama şansı verebilirsiniz.

GÜVENLİ SOHBET BAŞLATMAK

Selection_033

Bundan sonra yapacağımız tek şey konuşmak istediğimiz insanları eklemek ve güvenli sohbetlerimizi başlatmak. Bir kişi eklemek için de tek yapmanız gereken “File” menüsünden “Add Contact” butonuna tıklamak ve konuşmak istediğiniz kişinin adresini yazmak.

Selection_041

Tor Messenger sizin şifresiz olarak mesajlaşmanıza izin vermiyor. (Bunu ayarlardan değiştirebilirsiniz ama tavsiye etmiyorum.) Bu yüzden her konuşma başlattığınızda karşılıklı olarak birbirinizin kimliğini onaylamanızı ister. Bu sayede şifreli konuşmaya başlamadan önce karşınızdaki insanın gerçekten o olup olmadığından emin olmanızı sağlıyor. Bunu yapmak için ise size üç yol veriyor.

Selection_037

İlki soru ve cevap (question and answer) yolu. Burada karşınızdaki kişiyle daha önce kararlaştırdığınız bir soruyu ve cevabı birbirinize sorarak karşınızdakinin kimliğini doğrulayabilirsiniz. Eğer böyle bir belirleme yapmadıysanız yalnızca o kişinin bilebileceğini düşündüğünüz bir soruyu da sorabilirsiniz.

Selection_038

İkincisi ortak sır (shared secret) belirlemek. Burada ise daha önce belirlediğiniz bir kelimeyi ve cümleyi birlikte yazarak gerçekten o kişinin karşınızdaki kişi olduğunu doğrulamanızı sağlıyor.

Selection_039

Üçüncüsü ise parmakizlerinizi karşılaştırmak ve bu şekilde doğrulamak. Bunun için ya önceden birbirinize bu bilgiyi vermiş olmanız, ya sadece sizin kontrol ettiğiniz bir yere parmakizinizi koymak (kişisel siteniz gibi) ya da güvenli bir iletişim yoluyla birbirinize okumak (Signal Messenger, PGP email ya da telefon gibi).

Bunlardan sizin için kolay olanı yaptıktan ve karşınızdakinin gerçekten konuşmak istediğiniz insan olduğuna emin olduktan sonra tek yapmanız gereken sohbete başlamak.


 

Hepsi bu kadar. Sadece 5 dakikada güvenli ve isterseniz de anonim olarak internetten mesajlaşmanız mümkün. Bu yolla iletişim kurmak isteyenler için aşağıda benim ve Jiyan’ın XMPP adresleri ve OTR parmakizleri mevcut.

Ahmet A. Sabancı
ahmetasabanci@riseup.net
OTR Parmakizi: A6F9FFAC 129635FB AE9A3CC1 2BD642A6 778C903F
Jiyan'ın Sesi
jiyaninsesi@jabber.calyxinstitute.org
OTR Parmakizi: 9762561F 5D76302D F6907F76 0B81A008 DAEDA281
Categories
Makaleler | Articles Türkçe

Bir Seçim için Değil, Masalların Ötesi için Mücadele

1 Kasım gecesinden bu yana yüzlerce yorum yapıldı. Klişelere sığınanlar da oldu bir gecede dönüşüm geçirenler de. Gerçekten önemli noktaların farkına varanlar da vardı aralarında tamamen mevzuyu kaçırmış olanlar da. Ancak açık olan bir şey varsa, o da kimi temel noktaları en baştan ele almak gerektiği.

Burada kalkıp günlerdir hakkında kırk takla attırılan “Nasıl oldu da oldu?” sorusu üzerine kurgular yapmayacağım. Olay gayet basit, hemen hepimiz de farkındayız ama kabullenmekten korkuyoruz. 7 Haziran’da Burhan Kuzu’nun yazdığı “Millet kaosu seçti” tweetinden tutun da Davutoğlu’nun “Beyaz Toroslar geri döner ha!” sözlerine kadar AKP oy veren önemli bir kesimi nasıl tekrar kontrol altına alabileceğinin çok da iyi bir şekilde farkında olduğunu gösterdi. O dalga geçilen, önemsiz görünen istikrar vaatlerinin aslında birçok insanın istediği tek şey olduğunun farkındaydılar. Üzerine Suruç, Ankara ve diğer birçok şeyin de gelmesiyle bu sözlerinin altını doldurdular ve sonuca ulaşmayı başardılar.

Bir yandan dengesizliği, şiddeti ve korkuyu körüklerken diğer yandan huzur ve istikrar vaat etmenin işe yarayan bir yöntem olduğunu bir kez daha gördük. Özellikle de basının ve ifade özgürlüğünün ayaklar altına alındığı, otoriterliğin normalleştiği bir ülkede fazlasıyla işe yarayacağı da belliydi aslında. Bunu yığınların aptallığına, mazoşistliğe falan bağlamaya da gerek yok. Bunun sebebi ortalama bir seçmenin daha geniş çaplı bir şekilde düşünmek için imkânlarının elinden alınmış olması ve bu noktada onlara daha fazla imkân sağlaması gereken ve sesini duyurma gücü olanların böyle ucuz muhabbetleri tercih ediyor olması. Bir de çoğunluk seçmenin gündelik hayatını o ya da bu şekilde devam ettirebilmeyi birçok şeyin önünde görmesi.


Ülkenin neredeyse yüz yıldır süregelen bir siyasi geleneği var ve bu, eğitim sistemi başta olmak üzere mümkün olan her yolla herkesin zihnine kazınmaya çalışıyor: komplo teorileri. ‘Büyük oyunlar’, ‘iç ve dış mihraklar’, ‘hainler’ bu yüzden siyasi literatürden bir türlü atılamıyor. Siyasetçiler ve ‘usta analistler’ için de kullanması kolay olduğundan her fırsatta bunlara sarılınıyor. Zaten biraz dikkatli bakarsanız en çok oy alan üç partinin tezlerinin de hemen hemen aynı komplo teorisinin farklı yorumlarından ibaret olduğunu görmek zor değil. AKP bunu insanların zihninde en iyi şekilde kalacak şekilde anlatmanın yolunu bulduğu için de ülkenin yarısından oy alabildi.

Zaten on yıllardır bu hikâyelerle korkutulan seçmenin 7 Haziran’dan sonra daha da korkup istikrar istemesi için her şey yapıldı ve başarılı olundu. Herkesin el birliğiyle kurduğu bu korku sistemini en iyi şekilde manipüle eden parti tekrar iktidarı eline almayı başardı.

Ortadaki tek ‘büyük oyun’ bu korku oyunu. Önce bunu ve bunun koca bir masal olduğunu, ardından da bu oyunun tek amacının mevcut ekonomik ve siyasi sistemin sürekliliğini sağlamak olduğunu kabul edelim.

Peki, sonra ne yapacağız?


Adaletsizliklere, eşitsizliklere ve yanlışlara dair verdiğimiz bütün mücadelelerin asıl odağını bu oyuna çevireceğiz.

Bu oyunun dışına çıkmak ve bu oyunu oynamak istemeyenler için kaçış yolları açmak gerekiyor. Bu seçimin bir numarası olan ‘istikrar’ın, aslında yaklaşan büyük dengesizliğin üstünü örtmek için uydurulan bir kılıf olduğunu ve sadece yaklaşan tüm ‘istikrarsızlıkların’ biraz daha geç ama daha da büyüyerek gelmesine yardımcı olmak olduğunu göstermek gerekiyor.

Neoliberal otoriterlik, postkapitalizm ya da ne derseniz deyin, bu masal her geçen gün parça parça dağılıyor. Dengesizlik bir sistem yavaş yavaş, acı çekerek bozuluyor. İstikrar edebiyatı ise sadece bu bozulma sürecini biraz daha uzatmaya, bunu gizlemeye çalışıyor. Bu sadece Türkiye’nin değil, tüm dünyanın problemi ama biz göz yummaya devam ediyoruz.

Bu masal öyle bir akıl tutulmasına sebep olmuş ki; ötesini düşünmeye, bu oyundan dışarı çıkmaya ihtimal bile vermiyoruz. Oysa yapmamız gereken tek şey bu.

Bu oyunun getirdiği tüm adaletsizlikleri, tüm bozulmaları ve tüm sorunları görmezden geliyoruz. Çünkü görmezden gelmesek; bunun için başka şeyleri suçlamak yerine, içinde bulunduğumuz oyunun kuralları olduğunu görebilirdik. Yaklaşan felaketleri görmezden gelmeyi bırakıp bir şeyler yapmaya başlayabilirdik.

Ve aslında bir noktada başladığımızı söylemek de mümkün. Her ne kadar komik ve dünyadan habersiz görünen analizlerle HDP üzerine konuşanlar olsa da HDP’nin 5 milyondan fazla oyu buna bir işaret. Çünkü şu anda mecliste bulunan dört partiden sadece o, bu oyunun farkında ve öyle ya da böyle şekilde bu masalı yıkmak için bir şeyler söylemeye çalışıyor.


Eğer bir şeylerin değişmesi, dönüşmesiyse amaç; muhalefet edenin öncelikli hedefi kişi ve kurumlar olmamalı bu noktadan sonra. Amaç bu masalın kendisini yıkıp arkasında sakladığı gerçekleri görünür kılmak olmalı. Çünkü yaklaşan asıl tehlike bu. Masal zayıfladığının farkında ve insanları içinde tutabilmek için her yolu mübah görüyor. Ve bu kişi ve kurumların tek derdi, kendilerine konfor sağlayan bu masalı korumak.

Bunu ne ucuz siyasi analizler ne anketörler ne de bu oyunun sevdalısı politikacılar itiraf eder. Bu yüzden oyunla derdi olmayanlardan medet ummayı bırakmak gerekiyor. Oyunla derdi olanların, onun gerçeklerini açığa çıkarmanın peşinde olanların ne söylediğine bakmak, onların sesini yükseltmek ve söylediklerinin anlaşılır hâle gelmesini sağlamak gerekiyor.

Çünkü bu oyunun dışına çıkmayı, akıllarımızı ondan kurtarmayı beceremediğimiz sürece yaklaşan tehlikelerden kaçış mümkün görünmüyor.

Categories
Makaleler | Articles Türkçe

DİHA Yalnız Değildir! #DİHAyaDokunma

Bugün, Türkiye’nin ifade ve basın özgürlükleri tarihine yeni bir kara leke daha sürüldü. Akşamın ilk saatlerinde Diyarbakır Huzurevleri’nde, Dicle Haber Ajansı, Azadiya Welat ve KURDİ-DER’in birlikte çalıştığı binaya hukuksuz bir şekilde düzenlenen polis baskını ile şu ana kadar, bildiğimiz kadarıyla 32 kişi gözaltına alındı. Baskın esnasında orada bulunan gazeteci meslektaşlarımız sayesinde haberdar olabildiğimiz bu olayda, polisin bu baskını hiçbir yasal dayanağı olmadan, tamamen keyfi bir şekilde yaptığını, gazeteci meslektaşlarımıza ve binaya gelmek isteyen avukatlara karşı şiddet uyguladığını da öğrendik.

Bu olay, Türkiye’de basına ve ifade özgürlüğüne karşı yakın zamanda tekrar güçlenen saldırıların, nasıl tehlikeli bir noktaya gelebileceğini görmemizi sağladı. Basını korkutmak ve insanların haber alma özgürlüklerini kısıtlamak için hemen her yolun mübah görüldüğü bu ortamda, web sitesi son birkaç ayda 20 kez sansürlenen DİHA’nın böyle bir saldırıyla tamamen korkutulmaya çalışıldığı da açıkça görülmekte.

Bu saldırı, aynı zamanda toplumun belirli bir kesiminin de sesini duyurma imkanının tamamen elinden alınmasına yöneliktir. Halihazırda anaakım medyada, Kürt illerinde yaşananlara, HDP’ye, Kürt siyasetçilere ve onlarla yakın oldukları izlenimi edinilen herkese ve her şeye yönelik uygulanan adı konulmamış sansür mevcut. Bu baskın, tüm bunların devamı olarak, Kürt basınını korkutmaya ve sindirmeye yönelik açık bir operasyondur.

Özgür basına ve özgürce üretebilen basın emekçilerine her geçen gün daha çok ihtiyaç duyuyoruz. Böyle bir ortamda, DİHA ve Azadiya Welat’a yapılan bu operasyona karşı ses çıkartmak ve onların yanında durmak zorundayız. Basın özgürlüğüne yapılan saldırılar söz konusu olduğunda, özellikle bu saldırılar sürekli baskı altında tutulmaya ve susturulmaya çalışılan bir geleneği hedef aldığında, sessiz kalmanın hiçbir savunusu olamaz. Hemen her iletişim kanalında sansür ve baskı bu kadar yoğunlaşmışken, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın”cılığın kimseye bir faydası olmadığını birçok kez gördük.

Jiyan, basın ve ifade özgürlüğünün daima yanında duracaktır. Bu saldırılar karşısında DİHA ve Azadiya Welat’ı yalnız bırakmayacağız ve onların susturulmasına izin vermeyeceğiz.

Bu noktada, tüm basın emekçilerini ve kuruluşlarını, bizimle birlikte DİHA’nın, Azadiya Welat’ın ve baskı altına alınmaya, susturulmaya çalışılan Kürt basınının yanında durmaya çağırıyoruz.

Categories
Makaleler | Articles Türkçe

Türk Varsa Eleştiri Yasak

(Bu yazım ilk olarak Ağustos 2014’te Geekyapar!‘da yayınlandı. Geekyapar! arşivlerinde artık yazar olarak görünmediğim için buraya taşıyorum.)

Bir topluluğa, gruba, kimliğe ait olma hissi herhalde günümüz insanını en çok rahatlatan ve aynı zamanda gözünü karartan duygulardan birisi. Aidiyet ihtiyacının ve bu ihtiyaç giderildikten sonra gelen kontrolsüz gücün yarattığı sonuçları yaşamımızın her alanında, her zaman görebilmek mümkün.

Maalesef biz geekler ve oyuncular da hâlâ bunu üstümüzden atmayı becerebilmiş değiliz. Kimi zaman bu durum bazı zümre ‘geekleri’ veya belli bir platformu tercih eden ‘gamerları’ master race/üstün ırk ilan ederek kendini dışa vuruyor, kimi zaman da daha temel politik/kültürel yansımalar bizim alanımıza yansıyor. İkincisinin en sık karşılaştığımız örneğiyse milliyetçi duygular üzerinden olmakta.

Milliyetçi duygulara, bu duygular üzerinden giderdiğimiz aidiyet ihtiyacına en küçük şekilde dahi dokunan bir şey olsa ona deli gibi sarılıyor, kimsenin ona dokunmasına dahi izin vermiyoruz. Bizim ait olduğumuz grubun bir parçası olduğu için onu canhıraş savunuyor ve onun mükemmel olmaması gibi bir ihtimali aklımıza dahi getirmek istemiyoruz.

Örneğin Crysis ilginç bir şekilde tüm Türkiye’nin hayran olduğu ve asla hakkında kötü bir söz söyletmediği bir oyundu ama bunun sebebi tüm oyuncuların keyifle oynuyor olması değil, yapımcı stüdyonun kurucularının Türk olmasıydı. Oyunun klişelerin ötesine geçememesi ve görsel efektler dışında çok da kayda değer bir başarısının olmamasının hiçbir önemi kalmamıştı kimsenin gözünde.

Street Fighter’da en son eklenen Hakan karakteri de bu anlamda ilginç bir örnek olmuştu. Hakan’ın eklenmesi Türkiye’de Street Fighter’a ilgiyi arttırmıştı elbette ama bir yandan da ait olduğu grubun bu şekilde temsil edilmesini beğenmeyenler tarafından da büyük bir tepkiyle ve kimi zaman nefretle karşılanmıştı. Eğer ait olanın ideallerine uymuyorsa, temsil her zaman istenen sonucu vermeyebiliyordu.

Karşılaştığım en taze örnek de Yigilante’nin bu dosya için Fareler Oyunda dergisinden alınan yazısına gelen yorumlarda oldu. Evet Lale Savaşçıları ilk Türk RYO’suydu ama bunun ne kadar sorunlu bir oyun olduğunu dile getirmeye, oyunu ve senaryosunu eleştirmeye hakkınız olamazdı. Çünkü o bir oyun değil, Türklük aidiyetini paylaşan oyuncuların kutsalıydı. Ona dair bir eleştiri yazmaya kimsenin hakkı olamazdı.

Tüm bunların sebebini bulmaya çalıştığımızda aslında çocukça diyebileceğimiz reflekslerle ve psikolojik durumlarla karşılaşıyoruz. Kendimizi ait olarak gördüğümüz gruplar ve kavramlar bizim kimliğimizi oluşturmada büyük bir önem taşır, bu reddedilemez. Ancak kimilerimiz bu aidiyetlerine fazlasıyla bağlı oldukları için kendi bireysel kimliklerini oluşturmakta zorlanıyor ve sadece bu aidiyetler ile kendilerini sınırlıyor. Bu da bu ait olunan gruplara doğal olanın ötesinde bir değer atfedilmesine ve bunların bir çeşit kutsala dönüşmesine neden oluyor.

Böyle bir durumda bu gruplara ya da bu grupların temsillerine bir eleştiri geldiğinde, kişiler bu eleştirileri tamamen kişisel olarak algılıyor ve sanki kendi kişiliklerine bir saldırı varmış gibi tepkiler veriyor. Yani böyle durumlarda siz her ne kadar bir oyunu eleştiriyor olsanız da, bu kişilerin gözünde durum tamamen kişisel bir saldırı olarak ve hatta kendisine hakaret etmişsiniz gibi görülüyor.

Bunu yaparken oyun yapımcılarına ve Türkiye’nin oyun kültürüne büyük bir iyilik yaptığını zannedenler ise aslında en büyük zararı vermekte. Çünkü eleştiriye hakaret ve saldırı olarak bakmaları, bunları hiçbir şekilde dinleme ve tartışma şansı bırakmadan gözü kapalı saldırmaları bu kültürün gelişimini yavaşlatmaktan başka bir işe yaramıyor. Bu kutsallaştırma ve ne kadar felaket hâlde olursa olsun mükemmelmiş gibi gösterme hastalığı; nerede eksiklerin ve hataların olduğunu, oyunların nasıl daha iyiye gidebileceğini ve nasıl değişikliklere ihtiyaç olduğunu görmemizi engelliyor. Kimi zaman saf bir tapınma noktasına gelen bu durum, iyiye kötüyü ayırt etmeyi imkansız kılıyor ve hem oyunculara hem de oyun yapımcılarına çok büyük zarar veriyor.

Bunu çözebilmenin yoluysa bazı tabuları yıkabilmekten ve gerçeklerle yüzleşebilecek kadar cesur olabilmekten geçiyor. Korkularınızı geride bırakıp cesur bir şekilde eleştirileri anlamaya çalışmak, onlara küfür gibi bakmaktansa o kişinin haklı olabileceğini göz önünde bulundurmak ve hiçbir şeyin mükemmel olamayacağını ve bu yüzden hataların, yanlışların normal olduğu gerçeğini kabullenebilmek lazım.

Aynı şekilde aidiyetlerinizi okşayan her şeyin şahane, onlara uymayan ya da onlara eleştiri getirenlerin de düşman olduğu (eğer bu bir oyunsa çok kötü olduğu) önyargılarından vazgeçerek tarafsız bir şekilde oyunlarla ilişki içerisinde olmayı da öğrenmek şart. ‘Gavurun’ yaptığı oyuna siz kafanıza göre saydırmayı hak görürken, birileri gayet makul eleştiriler yazdığında “Alın kellesini!” şeklinde tepki verirseniz hiç bir yere ulaşamazsınız.

Çünkü hiç kimse mükemmel değil ve böyle bir şey de asla söz konusu olmayacak. Eğer siz Türkiye’de oyun kültürünün gelişmesini ve daha iyiye gitmesini istiyorsanız böyleymiş gibi yapmaktan vazgeçip eleştirileri gerçekten dinlemeyi ve bunlardan nasıl dersler çıkartabileceğinizi düşünmeyi alışkanlık hâline getirmelisiniz.