Sansür ve Gözetim Hayallerinize Çocukları Alet Etmeyin!

Çocuk pornografisi ve çocukların cinsel istismarı, ciddi bir sorun olarak karşımızda duruyor. Bunun çocuklara nasıl büyük zararlar verdiği ve nasıl daha büyük sorunlara yol açtığını tartışmaya gerek olmadığını düşünüyorum. Bu yüzden bu sorunun çözümü için yapılacak her çalışmaya mümkün olduğunca destek verilmesi gerekiyor.

Ancak bu sorunu tamamen farklı amaçlar için kendilerine kılıf olarak kullananlar ve bundan pay çıkartmaya çalışanlar olduğu da bir gerçek. Aslında sorunun çözümüne hiçbir etkisi olmayacak, sadece sorunun üstünü örtmeye veya bir şeyler yapılıyormuş görüntüsü vermeye yarayan hareketlerle kendi menfaatlerine daha uygun eylemleri gerçekleştirenler var. Elbette bunların başında da dünyadaki birçok hükümet geliyor.

Türkiye de bu sorunu kendi menfaatleri için kullanmaktan çekinmeyen hükümetlerden birisiyle karşı karşıya şu anda. Geçtiğimiz haftalarda satın alınacağı açıklanan Netclean ve Procera isimli yazılımlar, çocuk pornografisine ve istismarına karşı interneti “temizlemeye” yaradığı söylenen yazılımlar. Bunların alınmasıyla internette çocuk pornografisi bırakılmayacakmış ve bu sayede bu sorun çözüme kavuşturulacakmış. Şimdi birkaç maddede neden bunun hiç de öyle göründüğü gibi olmadığını anlatayım.

  • Çocuk pornografisinin internette paylaşımı öyle bildiğiniz herkese açık dosya/video paylaşım sitelerinde yapıldığı gibi yapılmaz. Bunu yapanlar yaptıklarının nasıl ciddi bir suç olduğunun farkında ve bu yüzden de ulu orta yerlerde bunları konuşup paylaşmazlar. Bu yüzden de genellikle bu programların erişemeyeceği yerlerdedirler.

  • Hepsi bir yana bu programlar bu tarz içerikleri sansürlese bile bu sorunu çözmeye yaramaz, sadece sorunu örtbas etmeye ve “Ben görmüyorsam sorun yok” demeye yarar. Bu da aslında Türkiye’de yıllardır süregelen bir devlet geleneğidir.

  • Bu yazılımlara harcanan paranın tam olarak nereye gittiği konusu hiç şeffaf değil, bu da şüpheleri arttırmakta.

  • Bu programların tam olarak nasıl kullanılacağı ya da sistemlerin nasıl çalıştırılacağı konusu tam bir muamma. Böyle programlarla internette istedikleri herkesi gözetleyebilecek ve istemedikleri her şeyi sansürleyebilecek güce sahip olacaklar ve bundan bizim hiçbir şekilde haberimiz olmayacak. Yani isterlerse -ki bana göre asıl amaç da bu- internetteki “zararlı” her şeyi, kimseye hesap vermeden sansürleyebilecekler.

Bunlar sadece benim aklıma ilk bakışta gelenler. Bu yüzden bana göre hükümetlerin gerçekten yapmaları gerekenler yerine böyle hareketlere başvurmaları da çocuk istismarı olarak kabul edilmeli ve bu şekilde muamele görmeli. Ve bizler de çocukları devletin istismarından korumak için elimizden geleni yapmalıyız.


Tüm bunların ve daha birçok detayın farkında olan birçok kurum ve kuruluş bir araya geldiler ve hükümetin son yazılım alımlarına çocukların cinsel istismarını bahane etmesini eleştiren ve bunlar yerine daha kalıcı çözümler sağlayacak hareketler yapması için baskı kuran bir kampanya başlattılar. Kampanyanın adı: Alet Etme!

Kampanya sitesi http://aletetme.org‘a girerek imzanızla destek olabilir, orada konuyla ilgili uzman kişiler tarafından hazırlanan metinleri okuyabilir ve kampanyaya destek veren kurum ve kuruluşların listesine ulaşabilirsiniz. Kampanyayı aynı zamanda Twitter, Google + ve Facebook‘ta destekleyebilir ve fikirlerinizi #aletetme hashtagiyle de paylaşabilirsiniz.

Umarım sizler de bu kampanyaya destek verir ve çocukların yaşadığı gerçek sorunların böyle sahte çözümlerle çözülüyormuş gibi yapılmasına ve menfaatler için kullanılmasına dur dersiniz.

Facebook, Algı Manipülasyonu ve Ötesi

Son günlerde en çok tartışılan konulardan birisi Facebook üzerinden yapılan son psikoloji deneyi oldu (merak edenler için makalenin kendisi burada [PDF]). Ancak tartışmanın konusu araştırmanın sonuçları değil, araştırmanın yapılma şekli oldu.

En basit hâliyle özetlemek gerekirse deney, Facebook news feed’de gördüklerimizin bizim psikolojik durumumuzu ve ruh hâlimizi etkileyip etkilemediğini araştırmış. Bunu kontrol etmek içinse, 689.000 kişinin news feedi manipüle edilerek onlara arkadaşlarının paylaştığı olumsuz haberler daha çok gösterilmiş ve güzel haberler saklanmış. Bu esnada kullanıcıların hiçbirine bir deneye dahil edildikleri söylenmemiş ve böyle bir manipülasyonun yapıldığından haberleri bile olmamış. Yani Facebook tamamen keyfi bir şekilde 689.000 kullanıcısının aldığı haberleri manipüle etmiş, sansürlemiş ve onlara kendi istediklerini göstermiş.

Bu konuda Facebook’u savunanlar genellikle iki temel argümanı kullanmakta. Birincisi, Facebook’a üye olurken hemen hiçbirimizin okumadan kabul ettiği sözleşme ile zaten üzerinizde bu tarz deneylerin yapılmasına, Laurie Penny’nin deyimiyle “Facebook’un sizi deney faresi yapmasına”, izin veriyorsunuz. İkincisi de böyle bir deneyi haber vererek yapmanın anlamsız olacağı ve haber vermenin doğal sonuçlar alınmasını engelleyeceği. Elbette ilk bakışta makul görünen savunmalar ve özellikle kabul edilen sözleşme konusunda itiraz etmek mümkün değil. (Detaylı bir Facebook savunması için buraya, deneyi yapanların ardından yazdıkları için buraya bakabilirsiniz.)

Bu deneye yapılan itirazlar ise en temelde bunun ne kadar etik olduğunu ve insanların haber alma özgürlüklerine yapılan müdahaleyi sorgulamakta. Sonuç olarak bu deney sürecinde insanların arkadaşlarıyla iletişim hâlinde olmak ve onlardan haber alabilmek için kullandıkları araç, onların asıl görmek istedikleri yerine onlara kendi istediklerini göstermiş ve onların psikolojisini manipüle etmeye çalışmış.


Ancak burada birçok kişinin değindiği ve benim de asıl önemli gördüğüm mesele çok daha büyük. Burada bir iletişim aracının bizim algılarımızı ve psikolojimizi yönetme gücünü açık bir şekilde sergilediğini ve bunu ne kadar becerebileceğini test ettiğini görüyoruz. Her ne kadar uzun zamandır Facebook news feed üzerinde bir takım algoritmalar ile manipülasyonlar yapıyor olsa da (reklamları daha büyük gösterme, Facebook üzerindeki ilişkinize göre kimi arkadaşlarınızın paylaşımını daha çok gösterip kimisini gizlemek vs.) böyle bir hareket, haklı olarak, gövde gösterisi olarak görüldü.

Kimileri bunu eski medya araçlarının yaptığı manipülasyon ile aklama veya makul gösterme çabasına girdi. Her ne kadar ilk bakışta işe yarar bir savunma gibi görünse de böyle bir hareket hem internetin ve sosyal ağların gücünü küçümsemek, hem de onları gerçekten hiç anlamamak anlamına geliyor bana göre. En çok satılanın bile bir-iki milyonu ancak bulduğu bir gazete ile milyarlarca insanın sadece haber almak değil, iletişim kurmak ve haber üretmek için kullandığı bir web sitesini nasıl bir tutabileceğimizi açıkcası ben anlamıyorum.

Buradaki algı manipülasyonu, herhangi bir gazete veya televizyonun yaptığının çok daha ötesinde ve boyutları çok daha korkutucu olabilecek bir şey. Burada yapılan bir televizyonun ülke yanarken penguen belgeseli göstermesi değil, sizin arkadaşınızla telefonda ya da yüz yüze yaptığınız sohbette arkadaşınızın söylediklerinden sadece otoritenin istediklerini duyabilmeniz demek.

Burada aslında elimizdeki yeni teknolojilerin ne kadar güçlenebileceğini ve ne kadar ileri gidebileceğinizi görüyoruz. Bir internet sitesine bu kadar çok bilgi ve önem vermenin sonuçlarının neler olabileceğini, kendimizi birtakım tekellere teslim etmenin ve bizim kontrolümüzde olmayan araçlara hayati önem yüklemenin başımıza neler getirebileceğini deneyimliyoruz.


Ancak bu konuyla birlikte değinmek istediğim bir başka deney daha var. Julien Deswaef’in “Love Machine”i. Julien, kendi yazdığı bir bot ile Facebook arkadaş listesinin paylaştığı her şeye like vermeye ve bunun sonuçlarının ne olacağını test etmeye başlamış. Bir sanat projesi olarak başlattığı bu proje, bir süre sonra Facebook listesi için tam anlamıyla çekilmez bir hâle gelmiş. Çünkü en başında Facebook’un arkadaşlık ilişkilerini belirleyen algoritmasının çıldırmasına neden olmuş. Facebook’ta arkadaş listesindeki herkesin en iyi arkadaşı hâline gelmiş ve o arkadaşları news feed’de en çok Julien’i görmeye başlamışlar. Aynı zamanda algoritma Julien’e de ne göstereceğine karar vermeyi başaramamış olsa gerek. Çünkü herkes ile aynı derecede ilişki kuruyor ve herkesi aynı derecede “beğeniyor”.

Bu deney de aslında Facebook’un algoritmalarının ve haber ulaştırma sisteminin bu taraftan da manipüle edilebileceğini bizlere gösteriyor. Facebook herkesi sevdiğimiz zaman ne yapacağını şaşırıyor ve algoritmaları tamamen işe yaramaz hâle geliyor.


Tüm bunlarda beni asıl düşündüren ve üzerine kafa yorduğum nokta algının manipülasyonu için tamamen yeni bir kapı açılıyor olması.Çevremizle kurduğumuz iletişimi ve onlar hakkındaki düşüncelerimizi manipüle edebilmek, psikolojimize müdahalede bulunabilmek gerçekten tehlikeli şeyler. Bunun ötesi tam anlamıyla zevklerimizi manipüle edebilmeye ve tercihlerimizi menfaatlerine göre değiştirebilmeye kadar gidecektir.

(Bunların yanında algının ve iletişimin şekil değiştirmesi üzerine daha detaylı olarak düşünüyorum ve bunları derleyip yazmayı da planlıyorum. Örneğin Facebook gibi birçok sitede sadece olumlu duyguların ifade edilebilmesine imkan tanınması oldukça ilginç bir sorun. Neden bir şey üzerine olumsuz fikrimi ifade etme şansı tanımıyor? Neden sadece “like” verebiliyorum? Peki “like vermemek” ne anlama geliyor bu durumda: beğenmemek mi görmemek mi? İnternetteki birçok kişi, insanların öfkesini ve nefretini çok rahat ifade etmesinden şikayetçi olduğu için, bu şekilde bir “temiz alan” yaratılmaya çalışıldığı düşünülebilir mi? Bunları olumsuzluğun gizlenmeye ve unutturulmaya çalışılması olarak yorumlamak çok mu abartılı olur?)

Elbette kimileri hayatımızın her anında, her alanında bu tarz manipülasyonlara maruz kaldığımızı ve bunlardan asla kaçışımız olmadığını savunabilir. Hatta daha ileriye gidip bu manipülasyonlar ile ben dediğimiz şeyi şekillendirdiğimizi savunabilir (çocukluktan bu yana ailenin manipülasyonu, eğitim vs.). Ancak burada bahsettiğimizin bunlarla ne kadar eş tutulabileceği veya algının ve iletişimin manipülasyonu derken tam olarak neyi kast ettiğimiz oldukça büyük bir önem taşıyor. Bir de tabii ki Facebook gibi bir haberleşme aracının üzerimizde annemiz kadar büyük bir güce sahip olmasını isteyip istemediğimiz de var.

Sadece şirketler değil, bu güç devletler ve başka kötü amaçlı kişiler için de kullanılabilir noktaya geldiğinde neler olabilir? Bu ağları kullanan kişiler arasında maalesef aktivistler, gazeteciler de var. Bu insanlar daima içinde yaşadıkları otoriter devletler tarafından tehdit altındalar. Ve çok iyi biliyoruz ki Facebook devletlerle arasını iyi tutmayı ve onların isteklerini yerine getirmeyi tercih eden bir şirket. Devletler bu manipülasyon gücünü kendi menfaatleri doğrultusunda kullanmak isterse ne olacak? Fark ettirmeden kullanıcıları üzerinde psikolojik deneyler yapabilen bir şirket ya buna da tamam derse?

Bu konu gerçekten ciddi bir şekilde tartışılmayı ve harekete geçilmeyi hak ediyor. Umuyorum ki bunun üzerinden güzel bir tartışma sürer ve bir şeyler yapmaya başlarız. Benim kişisel başlangıç önerim kendimizi bu tarz alanlara olan bağımlılığımızdan kurtarmaya ve bunlara daha skeptik yaklaşmaya başlamak.

Update (18:48): Erkan Saka blogunda bu konuyla ilgili yazıların ve haberlerin de bir derlemesini yapmış. Derlemeyi burada bulabilirsiniz.

Update 2 (19:12): Zeynep Tüfekçi’nin bu konuyla ilgili blog postunu buraya eklemek istedim. Bir de deneye dahil edilen kişi sayısını düzelttim (600 binden fazla demiştim).

#ResetTheNet

Bugün 5 Haziran. Bundan tam bir yıl önce, Edward Snowden’ın ismini ve PRISM’i ilk kez duyduk. İlk başta birçokları inanmak istemedi, bunun başka bir komplo teorisi delisinin işi olduğunu veya belgelerin gerçek olmadığını söyledi. Ancak zaman geçtikçe daha fazla belge, daha fazla skandal ortaya çıkmaya başladı; PRISM sadece başlangıçtı. Ama tüm bunlar bundan bir yıl önce, tam da bugün başladı.

Şu anda geldiğimiz noktadaysa durum hiç de iç açıcı görünmüyor birçoğumuz için. Snowden’ın sızdırdığı belgeler, özellikle ABD ve İngiltere’nin interneti olabilecek her yolla gözetlemeye çalıştığını, özel hayatı veya bizlerin mahremiyetini hiçe saydığını gösteriyor. Ve hâlâ yeni bilgiler ortaya çıkmaya devam ediyor.

Ancak bu mesele sadece ABD ve İngiltere ile sınırlı değil. Bu olaylar sayesinde gözümüz daha da açıldı ve aslında dünyanın dört bir yanında birçok devletin bu konularda benzer çabalarının olduğunu veya yeni çabalar gösterdiklerini gördük. Çin zaten bu konuda karanlık bir geçmişe sahip, Rusya şimdi tüm büyük sitelere kendi ülkesinde sunucu tutma zorunluluğu getirmeye çalışıyor ki herkesin bilgisine rahatça erişebilsin, Türkiye yeni çıkarttığı sansür ve gözetim yasasıyla tüm internet trafiğini toplayıp hepimizin özel hayatını ve özgürlüklerini hiçe saymak için çalışıyor.

Ancak tüm bunlar karamsar olmak için bir sebep değil. Çünkü tüm bu olan bitenler sayesinde gördüğümüz önemli bir şey var: Şifreleme hâlâ çalışıyor. Devletler asla şifreleri kırarak ya da kriptolanmış verileri çözerek bu bilgileri elde etmiyorlar, edemiyorlar. Onlar sadece kriptolanmamışları, kriptolanamayanları veya zaman zaman bırakılan açıkları kullanarak tüm bu bilgileri topluyor ve kullanıyorlar. Yani hile yapıyorlar. Çünkü kriptografi hâlâ güçlü bir silah ve onun işe yaramaması onlar için de çok kötü sonuçlara yol açar. Bu yüzden NSA, RSA’ye sadece normal insanlara sattığı kripto sistemlerini zayıflatması için para ödüyor. Kendileri güçlü olanları kullanıyor.

Ve bu şifreleme araçlarını kullanmak çok geniş bir teknik bilgiyi veya uzmanlaşmayı gerektirmiyor. Kriptografi adım adım herkesin kullanabileceği aletlerin, programların içine giriyor ve daha da kolay kullanılabilir hâle getiriliyor. Çünkü gördük ki, bizim şifrelemeye ihtiyacımız var.


Bu yüzden 5 Haziran 2014, Fight For The Future’ın başını çektiği bir kampanyayla Reset The Net günü olarak adlandırıldı ve bir eylem gününe dönüştürüldü. Siteye girdiğinizde karşınıza çıkan ekran veya şu anda sağ üst köşede duran banner bunun için var. Peki interneti nasıl resetleyeceğiz?

Bundan sonra en önemli amaçlardan birisi, internetin mümkün olduğunca şifrelenmesini sağlamak. İnternete girerken, onu kullanırken, web siteler kurarken onu şifrelemek için daha fazla çaba göstermemiz, alışkanlıklarımızı değiştirmeye başlamamız ve interneti gözetleyenlerin, bizim özgürlüğümüzü elimizden almak isteyenlerin işlerini mümkün olduğunca zor hâle getirmeye çalışacağız. Bunun için en basit kullanıcısından yazılımcılarına kadar herkesin yapabileceği şeyler var. Yazılımcı arkadaşların büyük bir kısmı ne yapabileceklerini biliyorlardır (bilmiyorlarsa çok ağır laflar hazırladım kendilerine :) ancak ortalama kullanıcı bu konuda gerçekten çok az bilgiye sahip. Bu yüzden yazının devamında özellikle ortalama kullanıcı ve ortalama internet kullanımı üzerine tavsiyeler vereceğim.

Ancak bu tavsiyelere başlamadan önce herkesin Reset The Net (Türkçesi için Yeniden Başlat) sitesini ziyaret etmesini, kampanyaya oradan destek vermesini ve siteyi okumasını tavsiye ediyorum. Orada birçok güzel şey bulacaksınız.


  • İnternet kullanırken yaptığınız ve kolaylık olduğunu düşündüğünüz birçok şeyin alışkanlık olduğunu unutmayın. Bu alışkanlıkları değiştirebilirsiniz ve interneti resetlemenin yolu da bu alışkanlıkları değiştirmeye başlamaktan geçiyor.

  • Reset The Net sitesinde veya çıkan pop-up ekrandaki linke tıklayarak Privacy Pack (Gizlilik Paketi) sayfasına gidin. Orada interneti şifreli ve güvenli bir şekilde kullanmanıza yardımcı olabilecek birçok uygulama, program bulacaksınız. Birçoğunun kullanımı oldukça basit ve bir kez alıştıktan sonra artık normal internet kullanımınızın bir parçası hâline gelecektir. Yine de yardıma ihtiyacınız olursa veya bir sorunla karşılaşırsanız çevrenizdekilere ya da internette bu konularda hevesli kişilere sormaktan çekinmeyin. Bu konularda herkes zevkle size yardım edecektir.

  • Bazı araçların kullanımı biraz zordur ve öğrenmesi vakit alır. Bu yüzden de genellikle onu zaten kullanabilen birisinin size öğretmesini istemek öğrenmeniz ve kullanmaya başlamanız için daha güzel bir yol olacaktır. Ancak yine de meraklı birisiyseniz denemekten ve hata yapmaktan çekinmeyin. Çünkü hata yapmadan öğrenemezsiniz. Ayrıca size zor gelen programları öğretebilecek insanlar zaman zaman Crypto Party adıyla etkinlikler düzenliyor. Eğer hevesliyseniz ve böyle bir etkinlik haberi gördüyseniz, bilgisayarınızı kapıp gidin. Ayrıca birçok aracın kullanımını Türkçe ve anlaşılır bir şekilde anlatan Kem Gözlere Şiş sitesini de elinizin altında bulundurun.

  • Uygulamaları ve programları bir kez temel seviyede kullanmayı öğrendikten sonra mümkün olduğunca kendinizi onları kullanmaya zorlayın ve bu araçları alışkanlık hâline getirmeye çalışın. Bu sayede çok daha hızlı bir şekilde öğrenirsiniz.

  • Bu konularda güncel haberleri takip edin, okuyun ve internetteki tartışmalara katılın. Bu konularda konuştukça hayatınızın bir parçası hâline gelmesi daha kolay olacaktır. İnsanlardan yardım istemekten, onlara soru sormaktan çekinmeyin.

  • İnternetin özgür, güvenli ve sansürsüz kalması için çaba gösteren birçok dernek, yazılımcı ve aktivist var. Bunları bulun, derneklere üye veya destekçi olun ya da sadece bir mail atıp yardımcı olmak istediğinizi söyleyin. Yaptıkları eylemleri ve kampanyaları takip edip destek verin. Aktivistlere, yazılımcılara ve derneklere onları desteklediğinizi ve yaptıklarını değerli bulduğunuzu söyleyen bir mail atmanız bile onlar için oldukça önemli. Bu bile büyük bir katkıdır, sakın küçümsemeyin.

  • Aynı zamanda interneti güvensiz hâle getirmeye çalışan veya devletlerle iş birliği içerisinde olan birçok şirket ve yazılım da var. Bunlardan mümkün olduğunca uzak durun ve kullanmamaya çalışın. Siz onları boykot etmedikçe ve onlara “bizi hâlâ kullanıyorlar” hissini vermeye devam ettiğiniz sürece, onlar internete saldırmaya ve devletlerle işbirliği yapmaya devam edecekler.

  • Çevrenizdeki insanlara öğrendiklerinizi ve alışkanlıklarınızı bulaştırmaya çalışın. Çünkü özellikle alışkanlıklar, çevreden kazanılan bir şeydir ve birçok insan çevresinde birilerinin bunları yaptığını görünce kendisi de yapmak için daha hevesli davranır. Bu yüzden göstere göstere kullanın bu şifreleme alışkanlıklarınızı, insanları teşvik etmeye çalışın.

Bunlar elbette sadece başlangıç, daha yapacak çok işimiz var. Ama biz bu tavrımızdan taviz vermedikçe ve insanlardan bu konuda destek aldığımızı gördüğümüz sürece bunu yapmamız daha da kolay olacak. O yüzden bugün mümkün olduğunca çok insanın internetin resetlemek istediğini söylemesi gerekiyor.

Ben de bugün ile birlikte iki söz verdim. Birincisi; en geç bu yazın sonuna kadar bu siteyi https’ye taşıyacağım ve blogu ziyaret eden herkesin güvenliğini sağlayacağım. İkincisi; blogda güvenlik ve kriptografi ile ilgili araçları tanıtmak ve yaygınlaştırmak için daha çok çaba göstereceğim, sizlere her geçen gün yeni araçlar tanıtacağım ve bu konuları ve önemini herkesin anlayabileceği şekilde anlatabilmek için daha fazla çalışacağım.

Reset The Net sitesi

Yeniden Başlat (Türkçe kampanya sitesi)

yeniden baslat

TTNet’in Hattımı Gizlice Sansürleme Denemesi

Eskiden olsa böyle durumlarda bu kadar takılmaz ve “Bir hata olmuştur” der geçerdim. Ancak az önce yaşadıklarım fazlasıyla şüpheliydi.


Bugün saat 11-12 civarlarında telefonumdan Twitter’ı kontrol etmek istediğimde bağlantı hatası almamla başladı her şey. Herhalde telefonda veya uygulamada bir sıkıntı vardır diye düşündüm ancak her şey normal görünüyordu. Üstelik mobil bağlantıya geçtiğimde de sorunsuz bir şekilde bağlanıyordum. Diğer uygulamaları kontrol ettiğimdeyse yarısının bağlanıp yarısının bağlanamadığı saçma bir durumla karşılaştım. Instagram, Tumblr, Reddit gibi birçok yere bağlanamıyordum.

Bilgisayarda otomatik olarak SSH Tunneling kullandığım için orada da sorun görünmüyordu ancak onu devre dışı bıraktığımda yine bahsettiğim hiçbir yere bağlanamıyor ya da sakat bir şekilde giriyordum. Ayrıca eklemem gerekir ki blogum da bağlanamadığım yerler arasındaydı.

Ardından bağlantıda bir sorun olabilir diye düşünerek TTNet’i aramaya karar verdim. Konuşmaya başladığımızda her şeyi kontrol ettiler ve DNS ayarlarımı TTNet’in DNS adreslerine değiştirmemi istediler. Bunu yapınca sorun giderilir gibi oldu ancak içime bir kurt düştü.

“Hattıma tanımlanmış herhangi bir güvenli internet profili var mı, acaba kontrol eder misiniz?” diye sordum. Sümeyye Hanım (benimle görüşen kişi) böyle bir tanımlamanın yapıldığını ve şu anda Aile Profili üzerinden bağlı olduğumu söyledi. Elbette böyle bir sansürü ben istememiştim. Şaşırdım ve sinirlendim. Bu tanımlamanın ne zaman ve ne şekilde yapıldığını sordum ve kaldırılmasını istedim. Sümeyye Hanım tam kontrol ederken ilginç bir şekilde telefon yüzüme kapandı.

Birkaç dakika sonra tekrar TTNet Müşteri Hizmetlerini aradım konuyla ilgili bilgi almak ve bu tanımlamanın nasıl ve ne zaman yapıldığını öğrenmek için. Ancak benimle telefonda konuşan beyefendi bana böyle bir tanımlama ve geri devre dışı bırakılmanın sistemlerinde görünmediğini “sistemsel bir arıza” olmuş olabileceğini ve bunun düzeltilmiş olabileceğini söyledi. Yani bir anda benim hattıma yapılan sansür sanki hiç olmamış gibi ortadan kaybolmuştu.

Şimdi her şey normale döndü ancak böyle bir şeyin nasıl olduğuna ve neden sistemdeki kayıtların bir anda ortadan kaybolduğuna dair bir çok soru var ortada. TTNet beni gizlice sansürlemeye çalışıp ardından fark edince tüm kayıtları imha mı etti? Ya da oradaki görevli böyle bir kayıt yoktur diyerek bana yalan mı söyledi? Peki TTNet nasıl oluyor da benim hattıma bu sansür sistemini ben onaylamadığımı birkaç kez söylemişken böyle tanımlayabiliyor. Tüm bunların yanı sıra benim blogum neden Aile Profili’nde yasaklı siteler içerisinde?

Tüm bunlara elbette bir cevap vereceklerini sanmıyorum. Hatta muhtemelen şu anda konuşma kayıtları bile imha ediliyor olabilir. Ama TTNet’ten birileri bu yazıyı okur ve konuşma kayıtlarını kontrol etmek isterlerse saatlerini veriyorum. İsmimden de müşteri numaramı bulabilirler zaten.

İlk Konuşma: 02.06.2014 – 15:38 – 16 dakika

İkinci Konuşma: 02.06.2014 – 15:57 – 9 dakika 29 saniye


Tüm bunlar elbette benim TTNet’e olmayan güvenimi iyice sarstı ve kendilerinden daha da fazla şüphelenmeme sebep oldu. Bu sorularıma bir cevap verilene, hattıma yapılan bu sansür denemesinden özür dilenene ve bunun neden yapıldığı açıklanana kadar da bu tavrım devam edecek. Ayrıca blogumun filtrelere takıldığını öğrenmem de iyi oldu.

Why Soma Happened and Why This Won’t Be the Last

Because;

  • Turkish state didn’t signed “Safety and Health in Mines Convention”, they have to sign it 19 years ago. (Source – TR)
  • Prime Minister has the right to give license to mining companies. (Source – TR)
  • In Turkey, work safety is just a thing that reduces companies profit. If you care about work safety and want to force companies about that, you’re the enemy of Turkey’s economy.
  • If you propose a research at parliament about work safety at mining facilities and you’re not in the governor party, no one really cares. (Source – TR)
  • Work safety inspectors can give positive reports about your facilities if you’re a friend of some good people. (Source – TR)
  • Prime Minister will say two words after that and returns his fun. (Source)
  • Some idiots can see these things as an opportunity to show themselves. (Source)
  • Companies can disappear from sight quickly and state does it’s best to save them. (Source)
  • Even ministers can say “We don’t want to talk about numbers right now.” about people who died. (Source – TR)
  • Everyone starts to use words like “destiny”, “We’re praying for them”, “providence”… Because they want to show it as an “accident” and save their asses.
  • Some professors can try to defend companies on TV, which causes these accidents and deaths.
  • Even some professors can say things like “Dying with carbon monoxide is a sweet death.” (Source – TR)
  • Some journalists(!) will try to find conspiracy theories and connections with the anti-government groups to save governments ass. (Source – TR)
  • Almost everyone in the media does their best to hide reality from public, instead giving us the real news.
  • One of the biggest unions of the Turkey will do “3 minutes walkout for a week” to protest this deaths. (Source – TR)
  • Lots of police and soldiers with go accident place, not for help, for protecting prime minister from workers families and friends. (Source) (Source)
  • Police will do their best to protect companies. They even close whole street, where company building is, to stop protesters. (Source)
  • And after couple of days later, media and government will do their best to make everyone forget about this and they’ll probably be succeed.
(from Getty Images)

6 Mayıs Uluslararası DRM Karşıtı Gün

day against drm

DRM, genel amaçlı bilgisayarların ve internetin özgürlüğünün başına gelen en büyük belalardan birisi. Sözümona bu sistemle telif haklarını ve sanatçıları koruduklarını söyleyen şirketler, aslında bilgisayarlarımızın özgürlüğünü elinden alıyor ve bizlerin kültür ve sanatla özgürce etkileşime geçmesini engelliyorlar.

Bu yüzden 6 Mayıs, Free Software Foundation tarafından “Day Against DRM” ( DRM Karşıtı Gün) olarak ilan edildi ve insanların DRM hakkında bilinçlendirilmesi ve DRM’e ve onun bilgisayarlarımızın özgürlüğüne ve güvenliğine zulmeden yapısına karşı durma günü olarak kutlanması planlanıyor.

Kişisel işlerimden dolayı bu yıl çok aktif olarak bu konuda bir şey yapamamış olsam da bazı güzel arkadaşlar kampanya görsellerini Türkçeleştirdi ve YarımAda isimli sitede de DRM’i ve onun zararlarını açıklayan güzel bir yazı yayınlandı (anonim bir site olduğu için ismen teşekkür edemiyorum ama yazıyı hazırlayan arkadaş eğer bunu görürse bu açıklayıcı yazısı için kendisine çok teşekkürler).

Bunun yanı sıra benim de birkaç link tavsiyem olacak ekstra okuma olarak.

Birincisi benim mobidik.com isimli Türkçe self-publishing e-kitap sitesi projesinin blogu için başladığım ve yakında devamını getireceğim DRM üzerine bir seri var. Serinin ilk yazısını buradan okuyabilirsiniz. Devamını da çok yakında getireceğim.

Bunun yanı sıra bu konuda Cory Doctorow oldukça açıklayıcı ve önemli yazılar üretiyor. Bunlardan en önemli ikisi orada ve burada. Bu yazı aslında sadece DRM ile sınırlı kalmayan ve bu tehlikenin ileride nasıl boyutlara gelebileceğini de çok güzel anlatan bir yazı.

Day Against DRM kampanyasının ana sayfası da burada. Burada kampanyayla ve DRM ile ilgili birçok kaynağa ulaşmanız mümkün.

Son olarak; DRM gerçekten korkutucu ve gün geçtikçe daha da büyüyen bir tehlike. Bunun önüne geçebilmenin en önemli yoluysa DRM barındıran ürünleri tercih etmemek ve mümkün olduğunca dijital kültür alışverişlerimizi (oyun, e-kitap, müzik, film…) DRM kullanmayan yerlerden yapmak. Çünkü bu işin temeli ticari bir mantığa dayanıyor ve onların zarar etmesini sağlamak bizim sesimizi duyurabilmemiz için en etkili yollardan birisi (maalesef).

Metin Külünk’ün Davetine İcabet

Önce görmeyenler veya hatırlamak isteyenler için bugün meşhur olan davet:

Şimdi başlayacağım ama ufak da bir not eklemem lazım; benim öncelikli olarak ilgilendiğim alanlar estetik ve teknoloji felsefesi. Ancak bunların yanı sıra hatırı sayılır bir siyaset felsefesi, din felsefesi ve hermeneutik okuması yapmışlığım var ve fırsat buldukça bu okumalarımı arttırmaya çalışıyorum. Özellikle bu daveti yapan kişiyi göz önüne alacak olursak bu konularda kendisinden daha yetkin olduğumu düşündüğümü söylemem narsist bir tavır olarak görülmez umarım.


Öncelikle Sayın Külünk tartışmayı fazlasıyla yanlış ve saptırmaya açık bir noktadan başlatarak büyük bir hata yapıyor. Bir siyasi olayı ve beğenseniz de beğenmeseniz de yasaların söz söyleme yetkisine sahip olduğu bir alandaki konuyu din üzerinden bir yorumla savunmaya çalışmak, otomatik olarak din ve anayasayı karşı karşıya getirmeye ve bunları iki zıt kutupmuş gibi göstermeye çalışan bir noktaya götürür sizi. Üstelik bunu bir milletvekili olarak yapmak ve dinden taraf bir tavır almak, içinde çalıştığınız ve bir parçası olduğunuz kurumu hiçe saymak ve ona güvenmemek anlamına gelir. Böyle bir durumda, kendi yetkilerini ve temsil ettiği devleti de tamamen sorgulanabilir ve yetkisinden şüphe edilebilir bir duruma düşürmektedir. Yani fikren kendi topuğuna sıkmaktadır.

Bunu bir kenara koyduğumuza göre şimdi kendisinin asıl tezine, yani günah işleme özgürlüğüne dönelim. Böyle bir şeyin ne anlama gelebileceğini ve bunun mümkün olup olamayacağını açıklamaya ve kendisinin de muhtemelen doğaçlama bir şekilde uydurduğu bu kavramın nasıl mantıksız ve temelsiz olduğunu göstermeye çalışacağım.

Öncelikle günahın tamamen dinlere ait bir kavram olduğunun altını çizmemiz lazım. Eğer bir şeriat devletinde yaşamıyorsak, günah kavramının yasalarda ya da hukukta hiçbir geçerliliği yoktur. Bu yüzden kavram olarak “günah işleme özgürlüğü” ancak din çatısı altında bakılabilecek bir kavramdır. Ancak dinlerin hangisine bakarsak bakalım, günahın bir özgürlük olmadığını görebiliriz. En başında günah, insan için yasak olan bir şeyin yapılması anlamına gelir ve bu yasak en büyük güçten, yani Tanrıdan gelir. Böyle bir yasağı delebilirsiniz tabii ki, ancak bunu delmek kimi zaman sizin Tanrı tarafından dinden kovulmanız anlamına bile gelmektedir. Yani her ne kadar Metin Külünk, bu Tanrıyla insan arasında dese de, Tanrı buna pek sıcak bakmaz.

Bunun yanı sıra İslam açısından bakacak olursak, dinde günah olan hemen her şeyin, şeriat devletlerinde veya müslüman toplumlarda ağır cezası vardır. Bu asla değişmemiştir. Dinen yasak olan bir şeyi yapmak her ne kadar sizi cehenneme götürecek bir eylem olsa da ve zaten Tanrı tarafından cezalandırılacak olsanız da, buna yaşadığınız dönemde de bir ceza verilmektedir. Bunu görmek için İslam ortaya çıktığı zamandan bu yana Müslüman olan toplumları ve devletleri incelemek yeterli olacaktır. Bunun yanı sıra bunun yapılmasını bizzat Tanrı ve Muhammed de birçok kez söylemektedir. Yani “günah işleme özgürlüğü” dinler açısından baktığımızda pek de söz konusu olmayan bir durumdur. (Bu konuda uzun uzun örnekler ve kaynaklar listelemek istemedim ancak isteyenler biraz araştırmayla bu dediklerime rahatça ulaşabilir. Gerek duyulursa ben de eklemeler yaparım.)

Şimdi işin din kısmını bir kenara bırakalım ve Külünk’ün “özgür irade”den bahsettiğini düşünelim. Elbette insanlarn özgür iradeleri vardır ve koşullar elverdiği sürece istediklerini yapabilme özgürlüğüne sahiptirler. Ancak bir devlette veya bir grup insanla birlikte yaşıyorsanız bunu kontrol altına alan ve insanların bir arada doğru düzgün yaşamasını sağlamaya çalışan birtakım yasalar daima söz konusu olmuştur. Devletin ortaya çıkma sebebibin de bu düzeni insanların kendi elleriyle kurmak istemeleri olduğunu söyler Rousseau. Yani bir arada yaşarken bazı kurallar koyarız ve bizimle birlikte yaşayacak insanları bu kurallara uymaya zorlarız. Elbette kurallar farklı farklı olmaktadır ve her zaman güzel sonuçlar vermezler.

Bir devletin içinde (ya da parçası olarak) yaşamak demek de özgür irademizle bu kurallara uymaya söz vermek anlamına gelir. Yani yasalara uyacağımızı ve uymazsak yine yasaların söylediği şekilde cezalandırılacağımızı kabul ederiz. Eğer yasaları beenmiyorsak ya da yanlış olduğunu düşünüyorsak bunların değiştirilmesi için çaba harcarız. Kimi zaman da yasalar o kadar kötü hâldedir ki, tamamen bir yıkım ve yeni yasalar yazma ihtiyacı duyulur ki bunun adı da devrimdir. Ancak suç işlemenin yerine günah işlemeyi koyup bunu “Allah’la benim aramda, yasalar karışamaz” noktasına çekmeye çalışmak en basit hâliyle mantıksızlığın suyunu çıkartmak ve yüzsüzce davranmak demektir. Bir devletin içinde yaşıyorsan suç işleme hakkın var ama bunun cezasını da çekmek zorundasındır. Buna başka türlü bir kılıf uydurarak kaçamazsın.

Burada aynı zamanda ilginç bir şekilde dinin bir siyasetçi tarafından nasıl bir kaçış noktası olarak kullanılmaya çalışıldığına dair de güzel bir örnek izliyoruz. Kendisi siyaset ve hukuk anlamında tamamen sıkıştığı için, istediği gibi yorumlayabileceğini ve eğip bükebileceğini bildiği bir alan olan dine kaçmaya çalışıyor ve içten içe şeriat hukukuyla yönetilme arzusunu da ortaya koyuyor. Çünkü diğer davet ettikleri Diyanet ve islam hukukçuları. Bunun basit bir politik ajitasyon olduğunu görmemek için kör ve sağır olmak lazım (ya da Türkçe bilmemek).


İşin özü; diyanet veya islam hukukçuları ne der bilemem ancak “günah işleme özgürlüğü” neresinden tutsak elimizde kalan bir kavram. Hiçbir şekilde geçerliliği yok, bir temeli veya mantığı yok ve buna bir kılıf uydurmak da mümkün değil. Zaten dinlerken bunun ne kadar saçma ve o anda savunma amacıyla uydurulmuş bir şey olduğunu görebiliyorsunuz (araya durduk yere Einstein’ın, Edison’un adını karıştırması mesela) ancak yine de bir felsefeci olarak davete icabet edip bir şeyler söylemek istedim.

Ayrıca 17 Aralık’ın felsefi yönü diye de bir şey söz konusu değil, tamamen siyasi ve hukuksal bir olay. Ve felsefe sizin zannettiğiniz gibi bir şey değil, artık ne zannediyorsunuz onu da bilmiyorum ya. O yüzden siz bu taraftan umudu kesin en iyisi.

Notlar [28.02.2014]

*18 Şubat’ta Pangea Kültür’de “Hacktivizm ve Hacker Kültürü” isimli bir ders vermiştim. Oldukça keyifli geçen bir ders oldu ve katılan herkes için de fazlasıyla verimli geçtiğini düşünüyorum. Böyle bir imkanı sağladıkları için Pangea Kültür’e teşekkür ederim.

Dersin kaydı maalesef alınamadı ama keynotelarımı derlediğim bir sunum dosyasını buradan görebilir ve indirebilirsiniz. Herhangi bir şekilde sunumla ilgili konuşmak veya sormak istediğiniz bir şeyler olursa da benimle iletişime geçebilirsiniz.

*Düzenli olarak yazmama rağmen çok fazla duyurusunu yapamadığımı düşündüğüm bir yeri de Notlar’da haber vermek istiyorum tekrar. Geekyapar! isimli portalın kanallarından birisi olan Faux Play’in düzenli yazarlarından birisiyim ve en kötü ihtimalle iki haftada bir oyunlar ve geek kültürü üzerine yazılarım yayınlanıyor orada. En son yazım oyunlar ve aşk üzerineydi. Şu ana kadar yazdıklarımın tamamına da buradan ulaşabilirsiniz.

*Geçtiğimiz hafta Dicle Haber Ajansı’na yeni internet yasası ve olası sonuçları üzerine bir röportaj verdim. Henüz ajansın sitesi şifreli olduğu için oradan okunamıyor (yakın zamanda şifreleri kaldıracaklarını ilettiler) ancak buradan röportaj metnine ulaşmanız mümkün.

*Geçenlerde 5 Posta‘nın yazdığı tweetlerden sansür üzerine güzel, zihin açıcı bir Storify yapmıştım. Eğer görmediyseniz onu da şurada okuyabilirsiniz.

*Bir süredir hem felsefe hem de kurgu çalışmalarımı boşladım ve yeterince çalışamadım. Bunun sebebini tam olarak söylemem mümkün değil ama bundan sonra öncelikli olarak bu ikisine yoğunlaşacağımı ve sizlerin de sık sık benim klavyemden bu konularda çıkan şeyleri göreceğinizi söylemem mümkün. Özellikle bitirme teziyle ilgili çalışmalarıma ciddi bir şekilde yoğunlaşacağım ve bu konuda bolca materyal üreteceğim bir döneme giriyorum. Bu konuda blogu da kullanmayı ve sizlerle bu konularda konuşmayı da planlıyorum. Kurgu konusundaki üretimlerimi de bir süredir sakin kalan Mesnetsiz‘de görebileceksiniz.

*Son olarak ufak bir duyuru. The Bobs 2014 ödülleri için aday gösterme süreci 5 Mart’a kadar devam ediyor. Kendi adaylarınızı buradan iletebiliyorsunuz. Beni de aday gösterebilirsiniz. Eğer beni aday olarak iletenlerdenseniz çok teşekkür ederim :)

Yazar ve Para Meselesi

(Bu yazı ‘şimdi yaz, ileride otomatik cevap olarak kullanırsın‘ serisinin bir parçasıdır.)

Yazar dediğin aç kalmalıdır. Ne olursa olsun parayı umursamamalı, açlıktan ölse bile yazdıklarından para kazanmayı düşünmemelidir. Zaten yazarlık bir kariyer ya da hayatını geçindirebileceğin bir şey olamaz. Yazarlar açlıktan ve parasızlıktan ölmeli ki biz de edebiyat dünyamızın vasatlığı ve aç yazarlar edebiyatı üzerinden yolumuzu bulabilelim.

Edebiyat dünyasının öğüt veren kalemlerinin bir özetini okudunuz az önce. Kendilerinin yazar olmak isteyenlere verdiği tavsiyeler kısaca böyle. Aslında bir noktada anlıyorum onları da, bir hayal dünyasında yaşadıkları için böyle şeyleri savunmaları gayet mantıklı. Profesyonel yazarlık diye bir şeyden haberleri olmayabilir ya da kendisini yazmaya adayanların faturalarının ve kiralarının devlet tarafından ödendiğini zannediyor olabilirler. Belki de sırf idealist kafa yapıları yüzünden kendileri dışında daima telifle yazmak isteyenleri satılmışlıkla ya da edebiyatı satmakla suçlamayı alışkanlık hâline getirmişlerdir. Her şey mümkün ama yine de bu saçmaladıkları gerçeğini değiştirmiyor.

Bu zırvalar artık beni delirtmeye başladı. Genellikle her sanatçıya ama en çok da yazarlara karşı böyle bir haksızlık ve bana göre terbiyesizlik yapanlara bir dur denmesi gerekiyor. Hem yazmak isteyenlere “Kendinizi buna adayın” tarzı bol keseden öğütler saçıp hem de “Sen yazdıklarını satmaya mı çalışıyorsun” ikiyüzlülüğü artık mide bulandırıcı bir hâl aldı.

  • Yazarlar da para kazanabilir. Hatta kazanmak zorundadırlar. Yazarken vaktimizi, zihnimizi bir şeye ayırıyor ve ona bir emek harcıyoruz. Yani çalışıyoruz. Belki sizin için çalışmak sadece işçilere özgü bir eylem olabilir ama burada da bir emek ve zaman harcanıyor ve bunun da hakkının verilmesi gerekiyor.

  • Profesyonel yazarlık diye bir gerçek var ve bunu artık kabul etmek zorundasınız. Yazarın yazdığının karşılığını istemesi onun en doğal hakkıdır. Sonuçta yazarlar da kira-fatura ödüyor, yemek yemeleri gerekiyor, hayatta kalabilmek için para harcamaları gerekiyor. Sizin o camdan hayallerinizi parçalamış olabilirim ama yaşadığımız dünya bunu gerektiriyor.

  • Bu yüzden bir yazar sizden telif istediğinde onu satılmışlıkla suçlamaktan ya da edebiyat yaparak başınızdan savmaktan vazgeçin. Hele bir de parayla satılan, içerisine reklam alan yayınlar bunu yapma yüzsüzlüğünü bıraksın artık. O kazandığınız paraları içki sofralarına ya da kendi cebinize atacağınıza yazarlarınıza hakkını ödeyin.

  • Yazarların elbette çok büyük maddi beklentileri yok, hatta büyük kısmı ek işler de yapmak zorunda kalıyor. Ancak siz bunu olması gerekenmiş gibi sunma hakkına sahip değilsiniz. Sizin yapmanız gereken yazarların daha iyi eserler çıkartabilecek kadar rahat olabilmesinin yollarını açmak. Günde on saat çalışırken veya kirayı faturayı nasıl yetiştireceğini düşünürken başarılı metinler çıkartmak pek mümkün olmuyor doğal olarak.

  • Arkadaşlık/siyasi fikir ortaklığı başka yazarlık başkadır. Bir yazar sizinle aynı politik görüşe sahipse ya da sizinle yakın arkadaşsa, sizin için bedava yazacağı anlamına gelmez. Kendisi isterse böyle bir şeyi gönüllü olarak yapabilir ama bunlar istisnadır ve böyle bir ilişkiniz olması ona telif ödemeyeceğiniz anlamına gelmez.

  • Herkesin telif ödeyecek durumu olmayabilir ya da başka koşullar bunu geciktirebilir. Bu tarz durumlarda imtiyaz tamamen yazardadır, sizde değil. Yazarın böyle şeyleri kabul edip etmeme hakkı saklıdır. Eğer profesyonel bir iş yapıyorsa ve telif için bazı ön koşullar söz konusuysa da bu lafta anlaşmalarla değil, imzalı sözleşmelerle yapılır. Bu sayede yazara kazık atılamaz.

  • Bir sözüm de “ismim duyulsun yeter” yazarlarına. Bunu yapmayı bırakın artık. İsminizin bir yerde görünmesinin size faydası sınırlı ve siz de dahil bütün yazarlara zarar veriyor. Çünkü sizin yüzünüzden insanlar “Nasıl olsa bedava yazacak bir salak bulurum, niye birilerine para ödeyeyim ki?” diye düşünmeye başlıyor ve hem sizin saygınlığınız düşüyor hem de insanların yazdıklarının karşılığını alması daha da zorlaşıyor.

Son cümlemi biraz açmak istiyorum. Evet, eğer kendinizi bir yazar olarak görüyor veya öyle konumlandırıyorsanız, bedava yazmak ya da yazdığınızın hakkını istememek hem sizin hem de yazdıklarınızın değerini düşürüyor. Yazmak da diğer tüm meslekler gibi bir emek harcamayı, bir zaman ayırmayı gerektiriyor ve siz tüm bunları yapıp bunu birilerine size hiçbir şey vermeden kullansın diye veriyorsanız bu onların gözünde değerinizi düşürür. Hastaneye gittiğinizde bedava ameliyat yapan bir doktor görüyor musunuz? Ya da ürettiklerini hallere bedava gönderen bir çiftçi? Onların emeklerinin ve zamanlarının karşılığı ödeniyorsa bir yazarın da ödenmeli. Bunu net bir şekilde ortaya koymazsanız bir süre sonra sizi hiçbir şekilde umursamayıp daima cepte ve bedava gören insanlarla muhatap olmak zorunda kalırsınız.

  • Yukarıdaki maddeyle bağlantılı olarak; bir yazar elbette eğlence için yazabilir. Sırf bir şeyler yazmak istediği için yazabilir ve bunu bedava olarak bir yerlere koyabilir (bkz: şu anda okuduğunuz blog). Ancak birileri bir yazar olarak sizden yazı istiyorsa bu bir iştir ve bunun karşılığını ödemesi gerekir. Eğer gerçekten bir yazar olarak hayatınızı sürdürmek istiyorsanız bunu net bir şekilde ortaya koymanız lazım ve bir yazardan yazı isteyecek herkesin de bunu artık kafasına sokması lazım.

Kendisini profesyonel bir yazar olarak konumlandıran ve hayatını yazarak geçirmek isteyen birisi olarak bu konudaki fikirlerimi açık bir şekilde belirtmem gerektiğini düşündüm ve sonucunda bu yazı çıktı. Yazarların, müzisyenlerin, tasarımcıların, coderların kısaca aklını kullanarak bir şeyler yaratan ve hayatını bunları yaparak geçirmek isteyen insanların emeğini sömürmeye, onları kullanmaya çalışanlara ve kendini bilerek ya da bilmeyerek kullandıran arkadaşlara hitap ediyor bu yazı aynı zamanda. Dilediğiniz gibi kullanın, dağıtın, hatta sizden bedava iş yapmanızı isteyenlere cevap olarak bu yazının linkini gönderin.

Son olarak John Scalzi’nin bu konudaki tavrını ve bana kalırsa bu yazının hitap ettiği herkesin de sahip olması gereken tavrı özetleyen görseli sizlerle paylaşmak istiyorum:

fuck-you-pay-me-dedi-yazar

Söyleyeceklerim bu kadar.

Sansür ve Gözetim Tartışmaları Üzerine

Şimdi size iki olay anlatacağım ve ardından bunlar üzerine biraz konuşacağız.

1) San Francisco’da yaşayan 13 yaşındaki Ben Blum, Snowden sızıntılarından ve NSA’in yaptıklarından fazlasıyla etkileniyor ve bunun üzerine bir şeyler yapmak istiyor. Video çekmeye ve film yapmaya meraklı olduğu için de bu konuyla ilgili bir belgesel çekmeye karar veriyor. Bu belgesel için EFF ofisine görüşmeye gidiyor, eskiden NSA’den belge sızdırmış bir başka whistleblowerla görüşüyor. Ve ardından hazırladığı bu belgeseli Youtube’dan herkesle paylaşıyor.

2) Bu olay Cardiff, Wales’den. 13 yaşındaki Melody, okulunun “daha iyi hizmet edebilmek ve yemekhane sıralarını azaltabilmek” için tüm öğrencilerin parmak izini toplamak istemesinden rahatsız oluyor. Parmak izini okuluna vermek istemiyor ve bunun üzerine bir eylem başlatıyor. Parmak izini asla vermediği gibi her öğle yemeğinde yemekhaneye maskeyle girerek eylemini arkadaşlarına da duyuruyor. Yemekhane çalışanlarının zorla parmak izi almaya çalışmasına rağmen de vazgeçmiş değil.

Böyle olayları duydukça mutlu oluyorum. Çoğu zaman yetişkinler bile bu kadar duyarlı olamazken, çocukların böyle harika hareketler yapması insana umut veriyor. Ama bir yandan da böyle olaylar gördükçe içten içe sinirleniyorum da. Çünkü bunlar daima Türkiye dışındaki bir ülkede olmuş oluyor. Her seferinde de “Neden böyle şeyleri bir kez olsun şu ülkede göremiyoruz? Ülke sansür ve gözetim konusunda her geçen gün daha da kötüleşirken neden bu kadar az ses çıkıyor?” diye düşünüp doğru düzgün bir cevap bulamadan kalıyorum.

Ancak buna dair bazı şüphelerim var artık, en azından gözlemlerim bana bazı şeylerin buna büyük anlamda sebep olmuş olabileceğini söylüyor.

Sebep 1: Herkesin Uzman Kesilmeye Çalışması

Bana göre en önemli sebeplerden birisi bu. Hayatlarında bu konulara dair doğru düzgün bir şeyler okumamış, daha önce iki kelime etmemiş hatta benzer konularda tam tersi yönde tavır almış insanlar şu anda konunun uzmanları kesildiler ve her yerde atıp tutmaya başladılar. Konuya dair doğru düzgün bilgisi olmayan insanların bir konu hakkında uzman kesilmesi de, doğal olarak insanların bir şeyler öğrenebilme ihtimalini oldukça düşürüyor. Bilip bilmeden atıp tutan ve yorum yapan o kadar çok “uzman” var ki ortalıkta, insanın bir şey öğrenmesi mümkün değil zaten.

Bunun sebebi de toplumun “ne iş olsa yaparımcılığı” sanırım. “Bir yerde ‘ekmek’ mi var? Hemen iki şey okur uzman kesilirim. Bana ne kardeşim o adam bu konuya kendini adamışsa, ben ekmeğime bakarım” kafası şu an insanların bir şey öğrenebilmesinin önündeki en büyük engel. Tabi ki medya kuruluşlarının hemen hepsinin bu tarz insanlara öncelik vermeyi adet edinmiş olması da sorunun daha da büyümesine neden oluyor.

Sebep 2: Herkesin Anlayabileceği Şekilde Anlatamama Sorunu

Bu konuda ciddi bir şekilde kendimizi eğitmemiz lazım. Bizim konuyu çok güzel anlamış olmamız ve bize göre her şeyin ortada olması, herkes için bu durumu böyle yapmıyor maalesef. Herkesin anlayabileceği ve rahatsızlığımızı hissedebileceği şekilde konuşmayı, derdimizi anlatmayı öğrenmemiz lazım. Yine kendi aramızda en derin noktalara kadar inelim ama topluma karşı konuşurken dilimizi ayarlamayı becerebilmemiz lazım.

Sebep 3: Gözetimin Arka Planda Kalması

Sansür ve gözetim, internette daima birbirini takip eden ve birlikte gelen sorunlar. Ayrıca gözetim zaten otosansür ile daha tehlikeli bir sansürün ortaya çıkmasına neden olmakta. Gözetimin kendi başına bile nasıl tehlikeli olduğunu söylemeye gerek duymamamız lazım ama maalesef buna ciddi bir şekilde ihtiyacımız olduğunu görüyorum.

Çünkü gözetim bu yasanın en tehlikeli yanı olmasına ve internette son zamanların en büyük sorunu olmasına rağmen çok az konuşuluyor, buna karşı çok az ses çıkıyor. Oysa ki gözetim insanlara doğru bir şekilde anlatılabilirse (bkz: Sebep 2) sansürden daha fazla tepki toplayabilecek ve insanların karşı durmasını sağlayabilir. Ama bunu yapabilmemiz için önce bu konuda ön planda olanların bunu anlayabilmesi lazım.

Sebep 4: “Her şey politiktir” Sözünü Yanlış Anlayanlar

Bunlar artık beni delirten kesim. Ve çok iyi biliyorum ki birçok konunun sıkıntıya girmesinin önündeki engel bunlar. Ben artık böylelerini görünce tahammül edemiyorum.

Tamam, biliyorum, her şey politiktir sözü günümüz dünyasını en iyi anlamlandıran sözlerden birisi. Ama maalesef sizin anladığınız şekilde değil. “Her şey politiktir” demek tüm meseleler sizin parti/örgüt tüzüğünüzle çözülecek demek değil. Bu söz her şeyin çözümü devrim anlamına da gelmiyor. Her şeyin politik olması, tüm meseleleri mevcut iktidar partisine ve çözümünü de onun seçimleri kaybedip yerine sizin geçmenize bağlamak anlamına da gelmiyor.

Her şey politiktir demek, her şeyin sırrı bundan yüzlerce yıl önceki ideolojilerin günümüze kopyala yapıştırla getirilmesi demek değil. Aksine her şey politiktir ve bu yüzden senin ırkının, dininin veya ideolojinin ülke yönetimini ele almasıyla her şeyin çözüleceğini düşünüyorsan aptalsındır.

Çünkü bunların hepsi günümüzdeki koşulları anlamaktan çok uzak ve artık insanları bir şeyler yapmaya teşvik de edemiyor. İlla kanıt mı arıyorsunuz? Seattle ’99, Occupy, SOPA/PIPA karşıtı hareket, Gezi… Ya da hepsini bırakın 2011’deki sansür karşıtı eylemle bu aralar yapılanları karşılaştırın. Hepsi, bunların üzerinde ve gününü anlayarak düşünen insanların bir şeyler yapmaya başlamasıyla gerçekleşti ve ne zaman tam tersi düşünen insanların sesi daha yüksek çıktı, her şey duruldu.

Özetle, her şey politiktir, evet. Ve bu yüzden tüm eski politik fikirlerinizi çöpe atıp dünya üzerine yeniden düşünmeniz lazım. Çünkü o fikirlerin dahil olduğu her sorun, sadece o fikirlerin elinde kalıyor ve onların da pek bir şey yapabilecek gücü kalmadı.

Sebep 5: Meseleye Bencilce Bakılması

Özellikle internete dair konulardaki bu bencil tavır beni delirtiyor. Soruna sadece Türkiye üzerinden bakıyor olmanız ve bu konuda hareketlerinizi sadece burayla kısıtlamanız bile aslında meseleye verdiğiniz önem özetliyor aslında. Neden böyle düşündüğümü size güzel bir örnekle anlatayım.

11 Şubat, tüm dünyada devletlerin ve şirketlerin internete yaptıkları müdahalelere ve toplu gözetime karşı mücadele günüydü. Uluslararası bir gündü çünkü 1) NSA ve GCHQ tüm dünyayı ve interneti toplu gözetime tabii tutmaya çalışıyor, 2) dünyadaki birçok ülke benzer sistemler geliştirmeye ve toplu gözetimi yasallaştırmaya çalışıyor. Türkiye ikinci kısmın en taze ve sert örneklerinden birisiydi ve tüm dünyada bu durum tepki topladı. Tüm dünya bu konuda Türkiye’deki aktivistlere destek verdi. Peki 11 Şubat günü ne oldu?

Neredeyse hiçbir şey. Türkiye, sansürün ve gözetimin yasallaşmak üzere olduğu ve özgür interneti kaybetmek üzere olan bir ülke, bu konuda uluslararası eylem gününde neredeyse hiçbir şey yapmadı. Sokakta zaten bir şey yoktu ama internette de çok az bahsi geçiyordu konunun. Sanki ülke olarak dünyanın en özgür internetine sahiptik ve ülkemiz bizi gözetlemek şöyle dursun NSA’ye karşı da koruyordu bizi.

Bunu gördükten sonra şunu düşündüm: “Bu ülkede birkaç gün önce özgür internet için sokakta olduğunu söyleyenlerin büyük kısmı samimi değilmiş. Çoğunun derdi özgür internet değil, sebep üçmüş. Bu yüzden sokaktalarmış; ifade özgürlüğü, gözetlenmemek umurlarında değilmiş. Ya da sadece kendilerininki umurlarındaymış vs vs vs…”

(Bir de bu bencilliğin 4. sebeple birleşmiş hâline zaman zaman tanık oluyorum ki o beni daha da korkutuyor. Aynı şeyleri kendileri yapıyor olsa itiraz etmeyeceği ortada ama sırf karşıt görüşteki yapıyor diye muhalefet kısmında duruyor. Böylelerine ne kadar güvenilebilir orasını siz düşünün.)

Büyük anlamda da böyle düşünmeye devam ediyorum. Maalesef bunu değiştirecek bir şeyler görebileceğimi de sanmıyorum.


Bu yazıyı bir şeyleri değiştirebileceğimi düşünerek yazmadım, o konuda çok iyimser birisi de sayılmam zaten. Sadece ortalık bana göre fazlasıyla karışmış vaziyette ve hem kafamda her şeyi daha berrak hâle getirmek hem de kendi durduğum noktayı açıkca görmek istiyorum. Ben yine her zaman yaptıklarımı yapmaya devam edeceğim ancak bunları yaparken kafamda nelerin olduğu daha açık olacak bundan sonra.