Elindeki Potansiyeli Reklam Geliri Uğruna Çöpe Atmak: Ezgi Başaran’a Cevaben

Dün Ezgi Başaran’ın Radikal’deki köşesinde yayınladığı “Radikal Teşekkür” yazısı, özellikle Twitter’da oldukça konuşuldu ve tartışıldı. Elbette bunun en önemli sebebi Radikal’in dijitale taşınmasıyla birlikte geçirdiği değişimin birçok kişi tarafından memnun edici olmaması ve buna rağmen Ezgi Başaran’ın “Çok iyi gidiyoruz, bakın ne kadar tıklandık” şeklinde bir yazıyla bu eleştirilere cevap veriyor olmasıydı.

Aslında bir süredir hem Radikal’in yeni hâlini, hem de genel olarak Türkiye’de dijital yayıncılığın ve gazeteciliğin nasıl yanlış anlaşıldığı ve bunun nasıl sorunlara neden olduğu hakkında yazmayı planlıyordum. Ezgi Başaran’ın yazısını okuyunca, geç bile kaldığımı fark ettim.


En başta şu çok tıklanma meselesine değineyim. Artık internette niceliğin bir önemi kalmadı. Takipçi satın alınabilen, birçok farklı yolla tıklanma sayılarının arttırılabildiği ve bunların aslında websitenize reklam verenler dışında kimse tarafından önemsenmediği bir dönemde tıklanma sayısı artık övünülecek bir değer olmaktan çıktı. Bunu uzunca bir süredir dünyadaki birçok medya araştırmacısı ve akademisyen dile getirmekte ama pek dinleyen yok. Böyle büyük sayılar reklam geliri olarak dönmeye devam ettiği sürece de kimsenin önemseyeceğini sanmıyorum.

Radikal’deki yayıncılığın niteliğinin düşüşünü de “nefes almak ve aldırmak” bahanesiyle kurtarmak istemiş Ezgi Başaran. Oldukça zayıf bir savunma. İnternette sınır yok, bir websitesinde de sunucularınız yettiği sürece istediğiniz kadar yayın koyabilirsiniz. Ama Radikal nitelikli haberler bulmanın neredeyse imkansız hâle geldiği, özel haberler yazan gazetecilerini birer birer kapı dışarı eden bir yer. Nefes aldırmak istiyorsanız hepsini birlikte de yayınlayabilirdiniz, sonuçta nefes almak isteyen sizin “click bait”, magazin linklerinize tıklar, haber almak isteyen dğerlerine. Ama Radikal artık nefesten başka hiçbir şey almanın mümkün olmadığı bir haber sitesi oldu.


Ama tüm bunların arkasında benim gördüğüm daha büyük bir sorun var ve bu sorun dünyanın geri kalanı için artık kabul edilip çözülmeye çalışırken henüz Türkiye’ye yeni gelen bir şey.

İnternette niceliği nitelikle eşdeğer tutma ve bunu internette yapılan her şeyin temelindeki algı olarak yerleştirme gibi bir hastalık söz konusu. İçeriğin kalitesi, değeri, ne kadar özenli yazıldığı ya da gerçekten bir şey söyleyip söylemediğini önemsemeden; sadece tıklanabilecek şeyleri daha da tıklanabilir hâle getirerek yayınlama hastalığı bu. Eskiden “Buzzfeedleşme” diyordum buna ama Buzzfeed bile bu yayın politikasındaki sorunları fark ederek daha nitelikli yayınlar yapmak için çaba gösteriyor (İşçi haberleri muhabiri, dünyanın birçok ülkesinden yazar veya araştırmacı gazeteciler almak gibi mesela).

Radikal’de (ve Türkiye’de internet yayını yapan birçok kurumda) bu hastalığı görmek mümkün. Yayınladıkları şeylere, başlıklarına, yazılarını internette duyurma biçimlerine ve maksimum tıklanma almak için gösterdikleri çabaya bakarak bunu görmek mümkün.

Ancak burada modalar hep geriden takip edildiği ve çok fazla üzerine kafa yorulmadan görülen her şey kopyalandığı için şu anda bu konuda yapılan tartışmalar ve yeni yollar için gösterilen çabaların hiçbiri görülmüyor. Son zamanlarda yayına başlayan çevrimiçi haber yayınlarına ve sitelere baktığınızda ilk fark edeceğiniz şey hepsinin nitelikli yayınlar yapmayı, “clickbait”den uzak durmayı ve bunun gibi bir önceki dönemin sorunlarını geride bırakmayı hedeflediklerini görebilirsiniz. Çünkü bunun ne kadar sorunlu olduğunu ve internetin potansiyellerini boşa harcamaktan başka hiçbir işe yaramadığını görüyorlar. Buzzfeed eskiden listicle için girilip vakit öldürülen bir siteyken şu anda ciddi araştırmacı gazetecilik işleri yayınlıyor ve bunu yaparken, Ezgi Başaran’ın deyimiyle “nefes alınacak yerleri” de eskisi kadar merkezde olmasa da yayınlamaya devam ediyor. Quartz, The Intercept, Daily Dot ve bunun gibi birçok diğer yeni örneğe girmeye gerek bile duymuyorum.

Sonuç olarak Ezgi Başaran şu anda Radikal’in gitmekte olduğu yolu savunmakta ısrar edebilir ama birçok anlamda artık gerçekten haber almak için tercih etmediğim sitelerden birisi olduklarını ve birçokları için de durumun böyle olduğunu bilmesi gerekiyor. Sırf tıklanmak için atılan başlıklar, içi boş haberler, okunmaya değer bir şeyler bulmanın imkansızlığı bunların sebeplerinden bazıları.


Yazıdaki birkaç detaya daha değinmek istiyorum. En başta da “şikayet ediyorsunuz ama okuyorsunuz” kısmına.

Ayrıca kızıyorsunuz ama çok da okuyorsunuz televizyon ve magazin dünyasıyla ilgili haberleri.

Radikal’in tıklanma sayısının artmış olması Radikal’in eski okuyucu kitlesinin hâlâ okumaya devam ettiği anlamına gelmez. Bu değişimden benim gibi şikayet edenlerin ciddi bir kısmı artık Radikal’i takip etmeyi bıraktı. Böyle tamamen yanlış bir veri analizini Ezgi Başaran’a, bir gazeteci olduğu için, hiç yakıştıramadım.

Türkiye gündemi ne zaman sallansa, dünyada ve bu topraklarda ne zaman taşlar yerinden oynasa bize geliyorsunuz. (Rakamlar yalan söylemez!)

Bu cümle, özellikle de parantez içindeki o ünlemle yazılan tespit içimi acıttı, Ezgi Başaran için üzüldüm desem yeridir. Rakamlar yalan söylemezmiş. Ezgi Başaran hiç mi istatistik üzerine okumadı acaba ya da internette nicelik temelli araştırmaların ne kadar sorunlu ve sıkıntılı olduğunu? Acaba son zamanların moda kavramı olan “big data”nın en büyük sıkıntısının başlı başlına “rakamlara güvenilemeyeceği” olduğunu duymadı? Rakamlar eğer isterseniz çok güzel yalan söyler, basit analytics sonuçlarından böyle büyük çıkarımlara gidilmez, giderseniz inandırıcılığınız kalmaz (bu konuda kaynak göstermeye bile gerek duymuyorum, bir arama motoruna girip araştırsanız yüzlerce makale ve araştırma bulursunuz bununla ilgili). Ama Ezgi Başaran milyonlarca tıklanan bir sitede yazıyor, benim blogum günde ~100 tıklanma alıyor. Rakamlar ona güvendiğine göre o doğru söylüyordur tabi ki.

(Ayrıca yazarken emin olmak için tarayıcı geçmişime baktım da, bu yazıdan önce aylardır hiç Radikal’e girmemişim. Her ne kadar RSS okuyucumda ekli olsa da açıp okuduğum hiçbir haber olmamış uzun zamandır.* Demek ki herkes koşmuyormuş Radikal’e.)


Her ne kadar bu kadar incelemiş, eleştirmiş olsam da en önemli detayı belirtmeyi unuttum. Bu yazı biz okurlar için yazılmış bir yazı değil, bu yüzden bizi bu kadar rahatsız ediyor. Bu yazı reklam veren, vermeyi planlayan şirketlere ve reklam ajanslarına yazılmış bir yazı. “Böyle ödül aldık, bu kadar tıklanıyoruz” gibi cümleler, 2015’e girerken sitenin reklam gelirini daha yukarıda tutmak ve önümüzdeki yıl alınacak reklamların sayısını arttırmak için yazılmış bir brifingden fazlası değil. O yüzden bu yazıya çok da takılmamıza gerek yoktu aslında.

Ama bundan ders çıkartılıp nasıl internetin potansiyellerini kullanabiliriz üzerine düşünülmesi lazım. İnterneti tıklanıp reklam parası toplamak için kullanmanın gazetecilik olmadığını, burada şu anda elimizde olan imkanlarla gazeteciliğin kalitesini kat kat arttırabileceğimizi görmemiz gerekiyor. Şu anda gerçekten araştırmacı gazetecilik için, özgür yayınlar yapabilmek için geçmişte akla hayale gelmeyecek imkanların içerisinde yaşıyoruz ama tıklanma ve reklam geliri peşinden koşanların “Radikal” gazeteciler olarak anılmasına hâlâ imkan veriyoruz. Bu da bir noktada bizlerin payına düşen ayıp.

*: Bu cümleyi yanlış anlaşılmaları önlemek için ekledim. Radikal'i hiç takip etmeden bu yazıyı yazdığım gibi bir algı oluşmasını istemem.

Apollinaire Davası (Şimdilik) Sona Erdi

Daha önce blogda bahsettiğim Apollinaire davasının bugün son duruşması görüldü. Aslında buna son demek biraz iyimser bir yaklaşım olacak çünkü kesin bir karar verilmedi. Davadan 5 yıl erteleme gibi bir karar çıktı. Bu da şu anlama geliyor; eğer Sel Yayıncılık, İrfan Sancı ve İsmail Yerguz “uslu dururlarsa” dava düşecek. Ancak benzeri bir dava daha olur ve ceza alırlarsa bu dava tekrar açılabilecek.

Dürüst olmam gerekirse tam da beklediğim tarzda bir karar çıktı davadan. Hüküm giydirilirse Avrupa’dan ve ifade özgürlüğü destekçilerinden tepki alacaklardı. Beraat verme şanslarının olmadığını da hakim bizzat mahkemede dile getirdi.

https://twitter.com/korayloker/status/412887015689314304

Konuyla ilgili Twitter’da görüp önemli bulduğum birkaç tweeti ve avasas‘ın gönderdiği duruşma tutanağı fotoğrafını da buraya ekleyerek, en azından bu konuyla ilgili derli toplu bir arşiv yaratmak dışında yapabileceğim pek bir şey yok. Bu konuda daha önce ne düşündüğümü dile getirmiştim zaten.

https://twitter.com/korayloker/status/412888431531143168

https://twitter.com/korayloker/status/412888873828888576

Apollinaire Duruşma Tutanağı

E-kitapların Bitmeyen Çilesi

Futuristika’da yeni yazım yayınlandı. Bu yazıda uzun zamandır beni rahatsız eden ama oturup yazmaya bir türlü fırsat bulamadığım bir konuya değindim. E-kitapları kendilerine karşı bir tehdit olarak gören ve bir an önce onlardan kurtulmak isteyenler bu yazının bir numaralı hedefi oldu.

Yazıda bu konuda hemen her şeyi söylediğim için ekleyebileceğim pek bir şey yok.

E-kitapların yaşadığı sıkıntının sebebi de bu korku aslında. İnsanlar alışkanlıklarından kopmak istemiyor. Yeni bir şeyler öğrenmek onlar için zor geliyor. Azınlıkta olan bir kesim de, elindeki ya da kitaplığındaki kitabıyla artık hava atamayacağı için korkuyor. Kendileri için kutsal kabul ettikleri mekanları kaybetmek istemiyorlar. Edebiyatın, kitapların herkes için ulaşılabilir olmasını istemiyorlar. Kurdukları yapının yıkılmasını istemiyorlar, çünkü her şeylerini o yapıya bağlamış durumdalar.

Gelecek Korkusu ve E-Kitapların Çektikleri | [Futuristika!]

Velev ki Sapığız, Size Ne?

sel

Toplumumuzun hastalıklı yapısının babaya verdiği sınırsız gücü, onu baba olarak nitelendirerek devlete de bahşetmesi yüzünden yine saçma sapan bir davayla daha mücadele etmek zorunda kaldı Sel Yayıncılık.

Olayın özeti şu: Sel Yayıncılık, Guillaume Apollinaire’in “Genç Bir Don Juan’ın Maceraları” adlı kitabını yayınladı. Yazarın tüm kitaplarının AP tarafından “Dünya Kültür Mirası” listesine alınmış olmasına rağmen Yargıtay, bu kitapların müstehcen olduğunu ve edebi eser olarak kabul edilemeyeceğini söyleyerek Sel Yayıncılık’ın sahibi İrfan Sancı’yı ve kitabın çevirmeni İsmail Yerguz’u 6 yıldan 10 yıla kadar hapis cezasıyla yargılamaya karar verdi.

* * *

Konuyla ilgili diğer yorumlarımı yapmadan önce not düşmem gereken ilginç bir detay daha var. İrfan Sancı, tebliğin 5 Temmuz’da ellerine ulaştığını söyledi. Peki Anadolu Ajans neden bu haberi 4 Ağustos’ta yeni bir şeymiş gibi servis etmeye karar verdi? AA’nın son zamanlarda geçirdiği evrim ve geldiği konum hepimizin malumu. İnsan ister istemez şüpheleniyor.

* * *

Şimdi bir düşünün; bir devlet (ya da o devleti temsilen kim varsa artık), yayınladığınız kitabın ahlaksızca olduğuna karar veriyor, bunun bir edebi eser olamayacağını söylüyor ve sizi bu kitabı yayınladığınız/çevirdiğiniz için hapse atmak istiyor. Bu durumu düşününce aklıma gelen ilk soruları bölümleyerek yazıyorum aşağıya, cevabını bilen versin.

1) Bir kurum olarak devletin, neyin ahlaklı neyin ahlaksız olduğuna dair yargıda bulunmasının imkanı yoktur, olamaz. Devletin evrensel ahlak yasaları belirlemek gibi bir görevi mi var? Devletin ahlak felsefecilerinden oluşan ve tüm toplum için ahlak kuralları belirleyen gizli bir ekibi mi var? Eğer böyle bir ekip varsa, aynı ahlak kurallarını paylaşmıyor olmanın diğerini ahlaksız değil, farklı bir ahlak yapısına sahip insan yapacağını bilmiyor mu? Ahlaksızlık diye bir şeyin temelde mümkün olamayacağının farkında değiller mi?

2) Devlet neden edebiyat eleştirmenliği rolü üstlenmeye başladı? Hangi kitabın edebi olduğuna, hangisinin olmadığına neden mahkemeler karar veriyor? Yargıtay 14. Ceza Dairesi kitabı beğenmediği için mi böyle bir şeye kalkışıyor? Bu kadar gereksiz bir davayı gören hakimin, savcının gülüp davayı düşürmesi gerekmez mi? Yargıtay 14. Ceza Dairesi’nin, dünyanın birçok edebiyat eleştirmeninden ve kuramcısından daha uzman kişilere sahip bir kadrosu mu var?

3) Velev ki kitap müstehcen, yazarı sapığın önde gideni; size ne? Bunlar ne zamandan beridir hapisle cezalandırılacak şeyler oldu? Gerçekten edebiyatı hapisle cezalandıracak kadar kontrolü kaybettiniz mi? Müstehcen bir kitap yayınlamanın hapisle cezalandırılmasının sebebi nedir? Bir kitabın size göre ‘sapıkça ifadeler barındırması’, ne zamandan beridir ifade özgürlüğünü hiçe saymak için geçerli bir sebep oldu?

4) Önce CinSel Kitaplar serisinden bazı kitaplar, sonra Burroughs, şimdi de Apollinaire. Sel Yayıncılık genel olarak rahatsız mı ediyor sizi? Yoksa ahlak yapılarınız uyuşmadığı için tesadüf mü bunlar?

* * *

Son olarak diyeceğim şu, boşa çabalıyorsunuz. Asla tüm dünyayı tek bir ahlak yapısına sokamayacaksınız. Sizin o bildiğinizi zannettiğiniz insanın doğasına aykırı bu çabanız. Ne kadar zorlarsanız zorlayın, bunun gerçekleştiğini göremeyeceksiniz. Birileri mutlaka sizden farklı düşünecek, farklı yaşayacak, farklı şeyler söyleyecek. Sizin yaptıklarınız ise sadece sizden daha fazla nefret edilmesine yol açacak.

‘Yazar Hakları’nı Hatırlamak

Son günlerde ABD bilimkurgu camiasında (ve genel olarak tüm yayıncılık dünyasında) önemli bir tartışma sürmekte. Tartışmanın tarafları SFWA (Amerika Bilimkurgu Yazarları Derneği) ve Random House. Tartışmanın konusu hakkında bir şeyler söylemeden önce konudan haberdar olmayanlar için durumu özetleyeyim.

* * *

6 Martta, SFWA’nın yazarları bilinçlendirmek ve onların haklarını korumak amacıyla hazırladığı Writer Beware®’in blogunda Random House’ın dijital yayıncılık yapan alt markalarından Hydra’nın yazarlarından birisine teklif ettiği sözleşme yayınlandı. Sözleşmenin şartları o kadar acımasız ve yazarı umursamaz bir hâldeydi ki hem SFWA hem de SFWA’nın mevcut başkanı John Scalzi buna sert bir tepki gösterdi. Tam bu tepkiler ve sözleşme koşulları tartışılırken, Random House’ın bir başka alt markası olan (ve Hydra gibi dijital merkezli olan) Alibi’nin de aynı (ve kimi noktalarda daha kötü) koşullarda sözleşmeler teklif ettiği ortaya çıktı.

SFWA, Hydra’yı “Qualifying Market”¹ listesinden çıkartma kararı alarak, tavrında ne kadar ciddi olduğunu gösterdi. Random House, bir gün sonra (7 Mart) herkese açık bir mektup yayınladı ve “yeni bir yayıncılık tarzı deniyoruz” diyerek kendisini savunmaya çalıştı. SFWA’dan dün (8 Mart) gelen cevap mektubu, böyle bir savunma denemesinin tavırlarını değiştirmeyeceğini açıkça gösterdi ve SFWA, Random House’u “iş modelini tekrar gözden geçirmeye” çağırdı.

* * *

Peki, ne vardı bu sözleşmelerde yazarları bu kadar öfkelendirecek?

  • Yazara telif ücreti ödenmiyor. Sadece kitabın satışından gelecek kârın paylaşımı söz konusu –ki o da “belirsiz miktardaki masrafların düşürülmesinin” ardından kalan paranın 50/50 yayıneviyle paylaşılması şeklinde.
  • Kitabın yayına hazırlanmasındaki masrafların yazara da paylaştırılması. Yani hem bir yayınevine kitabınızı hazırlaması için veriyorsunuz hem de onlara yayına hazırlamaları için para veriyorsunuz (bu durumda, alacağınız paradan bunun için feragat ediyorsunuz). Üstelik ne kadar vereceğiniz de bilinmiyor.
  • Kitabın tüm telif hakları (her dilde, her baskı türünde, her ülkede ve her zaman) yayınevinin elinde. Ayrıca bir şekilde kitapla ilgili ürünler çıkartılmak istenirse, oyunu yapılmak istenirse, filmi çekilmek istenirse sizin söz hakkınız yok, yayınevi satıyor ve kazanıyor bunlardan. Bundan, sözleşmeyi imzaladıktan sonra, kurtulmanın tek yolu baskının tükenmesi ancak bir e-kitabın baskısının nasıl biteceği meçhul.
  • Kitabın yazarı olarak sadece bir kopya alma hakkınız var. Neyse ki dijital olarak format seçme hakkı tanımışlar. Ondan sonra size lazım olacak her kopyayı satın almanız gerekiyor.
  • Yazdığınız bir sonraki kitabın hakları da otomatik olarak yayınevinde. Eğer onlar beğenmezse başka bir yayınevine götürme şansınız olacak.

Şöyle bir üstten bakınca bile durumun ne kadar kötü olduğunu görmek mümkün. ‘Yazar hakları’ diye bir şey bırakmayan bir sözleşmeye yazarların tepki göstermesinden ve SFWA’nın karşı çıkmasından daha doğal ne olabilirdi ki?

Random House’un bu sözleşmeleri savunma şekli ise -dürüst olmak gerekirse- komik.

“Biz yazarla bir kâr ortaklığı anlaşması yaparak, onlarla bir tür iş ortaklığı kurmaya çalışıyoruz. Yayıncılığa farklı bir model getirmek için çalışıyoruz.”

Kazancın büyük kısmını şirketin alıp yazarı aç bırakmak nasıl bir yenilik getirecek çok merak ediyorum.

SFWA’nın ve yazarların bu konuda tepki göstermesi ve Random House’a tavır alması kesinlikle en doğru hareket olmuş. Her ne kadar Random House bu sözleşmeleri sadece birkaç alt yayınında kullanıyor olsa da, bu “iş modelini” beğenip ileride tüm yayınlarına yayma ihtimalleri söz konusu. Buna ne kadar erken müdahale edilirse o kadar iyi.

* * *

Bu konuyla ilgili yazıları okurken aklıma Türkiye’deki yayıncılığın durumu da geldi ister istemez. Buna benzer ve hatta daha kötü örnekler duymuşluğum var, ancak buna karşı ses çıkaran pek insan hatırlamıyorum. Yazarların bu anlamda kendilerini yeterince önemsemiyor oluşu, kendilerini koruyacak ve bu tarz konularda onlar için savaşacak kurumlardan yoksun oluşu büyük bir sorun. Elbette bu konularda çalışan kurumlar var ama böyle cesur davranabilecek olanlar var mı aralarında çok merak ediyorum?

Yazarların kendileri ve yazdıkları üzerinde büyük hakları var ve bu hakları her ne olursa olsun savunmak zorundalar. Sırf ‘kitabım yayınlansın da ne olursa olsun’ mantığıyla böyle sözleşmelere göz yumulduğunda, ‘daha iyisini aramakla mı uğraşayım’ denilip bu sözleşmeleri güçlendirmektense biraz cesaret gösterilmesi şart. (Hatta Türkiye’de yayıncılığın durumunun pek iç açıcı olmamasının sebebi de bu tarz konuların pek umursanmamasıdır belki. Olamaz mı?)

Şunu asla unutmayalım ki, kitabın yayınlanmasıyla, (yazar hakları çiğnenmeden) kitabın hakkıyla yayınlanması arasında büyük bir fark var.

__________________________________________

¹: Qualifying Market, SFWA’nın yayınevlerini sürekli olarak takibiyle hazırlanan bir tavsiye listesidir. Bu listede sözleşmelerden baskı şekillerine, yazarla ilişkilerinden kitapla ilgilenmelerine kadar bir çok konuda yayınevleri inceleniyor ve yazarlara tavsiye ediliyor veya edilmiyor. SFWA’nın bu listesi özellikle ABD bilimkurgu yayıncıları arasında çok önemli. Çünkü hem derneğin üyesi olan hem de olmayan birçok yazar bu listeyi takip ederek hareket ediyor.

Bir Bilimkurgu Okurunun Serzenişi

(Bu yazım ilk olarak 25 Mayıs 2012’de Paslanmaz Kalem‘de yayınlanmıştı.)

İthâki, Neil Gaiman ve Terry Pratchett’in efsane ortaklaşması olan “Good Omens”i başka bir yayınevinden 2007′de (diye hatırladığım) ilk çıkan felâket baskısından sonra “Kıyamet Gösterisi” adıyla tekrar yayımladı. Haberi görünce bir bilimkurgu ve fantastik edebiyat delisi olarak sevinmemem elde değildi. Ancak bir sürü soruya kafam takıldığından (ve henüz kitabın bu baskısını okuma fırsatım olmadığından) kitap hakkında bir şeyler yazmaktansa başka konulara değineceğim. Bu konuları genel bir başlık altında toplamak gerekirse heralde en uygunu “Türkiye’de bilimkurguya yapılan saygısızlık” olur, özellikle de çeviri eserlerde. Zaten aşağıda anlatacağım felaketler Türkiye’de bilimkurgunun gelişememesinin en temel sebepleri.

Birinci meselem, bu edebiyat türünde nedense çeviri ve editörlük konusunda büyük bir özensizlik yapılması neredeyse gelenek hâline gelmiş gibi. Elime aldığım bir çok bilimkurgu çevirisinde bu durumu yaşadığımdan uzun zamandır çeviri okuyamaz hâle gelmiştim. İngilizce konusunda kendimi çok hızlı geliştirebilmemi de buna borçluyum ama bencillik yapmaya niyetim yok. Son zamanlarda bu konuda hassas olan ve bilimkurgunun da bir edebiyat olduğunu ve ona göre basılması gerektiğini düşünen yayınevleri çıkmaya başladı sanırım (ya da ben çok hassas seçim yaptığım için öyle bir hisse kapıldım) ancak bu durum en başta el konulması gerekenlerden birisi. (Örnek görmek isteyenler bir kitabevine gidip bilimkurgu raflarından rastgele kitapların rastgele sayfalarına bakabilirler. Büyük kısmında bahsettiğim durumu rahatça farkedebilirsiniz.)

Bilimkurgunun “satmayacağı” algısı da aslında yayıncıları bu özensizliğe götürüyor sanırım. Ancak bu “satmamanın” sebeplerinin de kendileri olduklarını bir hatırlatmak lazım. Özenli bir şekilde, gerçekten bilimkurguya bir edebiyat türü gibi davranarak ve dünyadaki durumu takip ederek yayın politikası hazırlayan ve ona göre kitap basan yayınevleri var da sanki bizler almıyoruz. Keşke olsalar, ben aç kalmaya bile razıyım.

Bir diğer sorun da bu “satmama” algısıyla birlikte gelen bilimkurgu kuraklığı. Sanki kimse bilimkurgu yazmıyor, dünyada hiç kitap çıkmıyor. “Good Omens” bile 1990′da çıkmış bir kitap olmasına rağmen ancak 2000′lerde Türkçe basılıyor. William Gibson, Cory Doctorow, Warren Ellis ve Neal Stephenson (ve adını sayamadığım birçok bilimkurgu efsanesinin) neredeyse hiç eseri yok Türkçe olarak. Bilimkurgu ve fantastik edebiyatın baş noktaları sayılabilecek C. Clarke ve Nebula ödüllerinin bu sene kazananları belli oldu, Hugo ödüllerinin adayları açıklandı. Peki bunlardan kaçına Türkçe olarak ulaşma şansımız var? En son kontrol ettiğimde sonuç sıfırdı (rakamla 0).

Bu ödülleri kazanan birbirinden güzel kitapları türkçe okumak için bir yirmi yıl daha mı beklememiz gerekiyor? Yoksa bilimkurgu ve fantastik edebiyat hayranları ve takipçileri otomatikman İngilizce bilen ve Türkçe okumasına gerek olmayan insanlar olarak mı görülüyor? İnternetten sipariş verip haftalarca kargo beklemek ya da e-kitap okuyucu alıp da e-kitap peşinde koşmak bu tarzların okuyucuları için mecburiyet mi? (Aslında bu konuda şikayette bulunabileceğim birçok başka tarz ve yazar mevcut, en başta da çizgi roman dünyası. Ancak onları başka bir zamana saklıyorum.)

Tüm bunları üstüste koyup bir düşünelim. Kabul ediyorum, yayınevlerinin en önemli derdi para kazanmak hâline geleli çok oldu. Okuyucu isteklerini veya kaliteli edebiyatı önemseyen ise yok denecek kadar az. Edebiyat artık “piyasası” önemsenen bir şey. Ancak yine de bu konuda biraz içimi dökmem, iki kelime etmem gerekiyordu. Yıllardır acısını çektiğim, içimde büyük bir yara olan bu konuyu dile getirmezsem rahat edemezdim.

Özellikle de 1990′da çıkan bir kitabın reklamları şu an sanki yeni bir esermiş gibi her yerde dolaşırken. 22 yıl! Eğer İngilizce bilmiyor olsaydım kitabı daha yeni okuyabilecektim. Bunun ne kadar acınası, ne kadar vahim bir durum olduğunu kimse mi göremiyor?

Biraz öfkeli bir yazı oldu, farkındayım. Aslında öfkeden çok serzeniş hâli bu. Çok da bir etkisi olacağına inanmıyorum bu yazının ama belki bir yayıncının, bir editörün kulağına su kaçırmayı becerebilirim. Umarım o kaçan su da biraz daha fazla kaliteli çevirilmiş ve özenli hazırlanmış bilimkurgu kitapları olarak geri döner.

2012’de Yazılanlar, Çizilenler

2012 içinde her sene olduğu gibi bolca yazıldı, çizildi. Bunlardan benim için önemli olanları, gözüme takılanları ve bu camia içerisinde olan bazı mühim olayları hatırladığım kadarıyla listeleyeceğim. Mutlaka unuttuklarım ya da sizin önemli gördüğünüz ama bu listede olmayan şeyler de olacaktır. Onlar için de yorumlar kısmı açık, beklerim.

Çizgi Romanlar

Çizgi roman dünyasında geçtiğimiz sene çok fazla gözüme çarpan iş olmadı. Yeni çıkanlar arasında Matt Fraction’un Hawkeye’ı, Grant Morrison’un Happy’si ve Sean Murphy’nin Punk Rock Jesus’ı tavsiye edilebilecekler arasında bana göre. Ayrıca Alan Moore’un devam etmekte olan The League of Extraordinary Gentleman serisinin 2009 bölümü de geçen sene içerisinde çıkan önemli eserler arasında.

Bu sene türkçe olarak listeme girenlerin hemen hepsi çeviri. Logicomix, Grafik Kanon, Erteleyiş ve Cash gibi nadide işlerin Türkçe olarak basılması beni en çok memnun edenlerdi. Özellikle Flaneur Comics’in yayın hayatına Erteleyiş ve Cash ile başlaması beni oldukça umutlandırdı. Oldukça önemli gördüğüm işlerden birisi de yılın sonlarına doğru karşımıza çıkan Tuncer Erdem’in Gece Kitabı.

Bilimkurgu/Fantazya

Türkçe’de yine çevirilerden fazlasını bulamadığım bir yıl oldu bk/f edebiyatı adına. Ancak özellikle Versus’un Cory Doctorow ve Paolo Bacigalupi çevirmiş olması, İthaki’nin bizlere bolca Neil Gaiman vermesi güzel haberler içerisinde. Umarım böyle sağlıklı bilimkurgu (ve genel olarak edebiyat) çevirisi yapma alışkanlığı birkaç yayınevinin özelliği olmaktan çıkar bu sene.

Genel olarak bilimkurgu dünyasına bakacak olursak verimli sayılabilecek bir yıl geçirdiğimizi söyleyebilirim. Sürekli takip ettiğim yazarlardan Terry Pratchett, Cory Doctorow, Charlie Stross ve John Scalzi 2012’de çıkarttıklarıyla beni mutlu eden yazarlardı. Ayrıca 2012’de çıkarttıkları kitaplarıyla kendilerini tanıdığım Ramez Naam ve A.J. Colluci de yılın güzellikleri arasındaydı bana göre.

Bunların Dışında

2012 içerisinde yukarıda bahsettiklerim dışında çıkan birçok kitap oldu. Okuduğum ve sevdiğim, okumaya başladığım ya da okumayı düşündüğüm kitaplardan bazıları aşağıda. Kimisi yazarlarından dolayı, kimisi de tavsiyelerine güvendiğim insanlar aracılığıyla önüme geldi. Kesinlikle bir “en iyiler” listesi olarak düşünmeyin o yüzden. Önceki kitaplarıyla kendini sevdiren ama sonraki kitabıyla beni hayal kırıklığına uğratan yazarlar oldu zamanında, sorumlulukları üzerime kalsın istemem.

  • Distrust That Particular Flavor – William Gibson
  • The Year of Dreaming Dangerously – Slavoj Zizek
  • Çıplak Deniz Çıplak Ada – Yaşar Kemal
  • Yedinci Gün – İhsan Oktay Anar
  • Some Remarks – Neal Stephenson
  • Cypherpunks – Julian Assange
  • Öteki Tarih 2 – Ayşe Hür
  • Discordia – Laurie Penny & Molly Crabapple
  • Şiir ve Cinayet – Salah Birsel
  • Against Security – Harvey Molotch
  • Makers – Chris Anderson

Olaylar

2012 içerisinde Türkiye’de edebiyat ve yayıncılık adına en büyük mesele uğraşmaktan bıktığımız sansür ve sansür çabaları oldu. Hakkında dava açılan, soruşturulan ya da sansürlenmesi istenen bolca kitap gördük. Öncesindeki senelerde ve bu senenin daha ilk günlerinde de gördüğümüz üzere bu derdi başımızdan atmak için daha çok çaba göstermemiz gerekiyor.

Bunun dışında dünya çapında olaylar listesinin başında Newsweek’in basılı yayınına son vermesini sayabiliriz. Yıllardır yayınlanan bir derginin yoluna sadece sanal yayın olarak devam etme kararı alması oldukça ilginçti. Umudum bunun güzel bir yönde ilerlemesi.

Ayrıca Humble ebook Bundle da yeni nesil kitap yayıncılığı açısından ilginç bir deney oldu. Humble Bundle ekibinin e-kitaplarla yaptığı bu çalışma yayıncıların detaylı bir şekilde inceleyip ders çıkartması gereken olaylardan.

Yine bunun gibi yayıncıların kendilerine ders çıkartması gereken olaylardan birisi de dünyanın en büyük yayınevlerinden olan Tor-Forge’un e-kitaplarının hepsini DRM-Free yani özgürce paylaşılabilir olarak satmaya karar vermesiydi. Kitapları işe yaramayan bir kilit altında tutmanın ne kadar mantıksız olduğunu gören ilk yayınevi olarak tebriği de hakediyorlar.

Pulitzer Ödülleri’nin kurgu dalında geçen sene kimseye ödül çıkmaması ise yorum bile yapamadığım olaylardan.

Random House – Penguin devlerinin birleşmesi ise yılın en tedirgin edici olaylarındandı sanırım. Yine de çok karamsar olmadan olacakları bekleme taraftarıyım.

“Fifty Shades” konusunda sessizliğimi korumaya devam edeceğim.