Güvenlik Ne Demek?

Sanırım güvenlik kelimesinin ne anlama geldiğini unuttuk. Daha doğrusu güvenlik dediğimiz şeyin anlamı fazlasıyla değişmişe benziyor. Tam olarak söze dökmem mümkün değil ama örneklerle göstermem bunu biraz kolaylaştıracak.

Mesela aşağıdaki videoda, üniversitenin güvenlik görevlileri iş başında. Teknik olarak bu üniformalıların görevi üniversitenin öğrencilerinin güvenliğini sağlamak.

Bir diğer örnek olarak polisleri verebiliriz. Onların görevi vatandaşın güvenliğini sağlamak ama sanırım onların da bu kavramı algılama konusunda bir sıkıntıları var. Öyle olmasa hemen her gün polis şiddeti haberi duymazdık. İlla örnek istiyorsanız buraya ve buraya bir bakın.

Şu an aklıma gelen bir diğer örnek de internette güvenlik meselesi. Bazı devlet kurumları (artık isimlerini yazmaktan bıktım) bu güvenlik kavramını nasıl anlıyorlarsa artık, şaka gibi işlere imza atıyorlar. Uzun süredir düşünüyorum ama hâlâ yaptıklarının güvenlik ile ilişkisini kuramadım -tıpkı yukarıdakiler gibi.

* * *

Bu örnekleri arttırdıkça arttırabilirim ve tüm dünyaya yayabilirim. Bunu zaten hemen herkes biliyor. Ancak dediğim gibi tüm bunların tam olarak nasıl bir “güvenlik” tanımıyla ortaya çıktığını çözebilmiş değilim. Kavramın altını oymak mı, içini boşaltmak mı yoksa kavrama takla attırmak mı bilemedim. Tek emin olduğum ortada gerçekten saçma bir şeylerin döndüğü.

Bunun için aklıma gelen tek uygun çözüm ise güvenlik ile alakalı ne kadar şey varsa hepsinin imha edilmesi. Tamamen, hiç bir kırıntı bırakmadan. Güvenliğin bu tanımsızlığına dair ne varsa yok edip, güvenlik kavramını baştan kurmalıyız bence. Bu sayede kurtulmamız mümkün olur belki.

Bunu yapabilmek için aklıma gelen bir yol da karşı-güvenlik yöntemlerini kullanmak. Bir anlamda güvenliğe karşı kendimizi güvene almak. Güvenliğimizi sağlamak isteyenlere karşı her türlü korunma mekanizmasını kullanmak. İşe yaraması mümkün gibi görünüyor.

Aklıma şu an gelen en mantıklı çözüm bu. Güvenliğimin sağlanmasından gerçekten sıkıldım çünkü.

Cuma Postası [15.03.2013]

*Life Inside the Aaron Swartz Investigation – Quinn Norton – The Atlantic

Aaron’un en yakınındaki insanlardan birisi olan Quinn’in soruşturma sürecinde yaşadıklarını anlattığı bir yazı. İlginç bir şekilde çok garip tartışmalara neden olmuştu.

*The groovy socialist world of 1970s Soviet futurism

Sovyet futurizminde ne malzemeler var bir bilseniz. Bu sadece ufak bir kısmı.

*The Target Value For Bitcoin Is Not Some $50 Or $100. It Is $100,000 To $1,000,000. – Falkvinge on Infopolicy

Bitcoinin geleceği ve ileride yaratabileceği etkiler üzerine Falkvinge’den bir yazı. Bu konu üzerine buralarda pek bir şeyler konuşulmuyor ama bir noktadan sonra mecburen konuşulacak.

*Pixar’s 22 Rules of Storytelling – Boing Boing

Pixar’ın öykü yazarken “başarılı olma” kuralları. Elbette bu şekilde yazılan bir anlatının veya senaryonun “başarı getirmesi” yüksek ihtimal ama bu kurallar bana daha çok Pixar’ın senaryolarının bir noktadan sonra nasıl birbirinin kopyası hâline geldiğinin sırrıymış gibi göründü.

*Cypherpunk rising: WikiLeaks, encryption, and the coming surveillance dystopia | The Verge

Sanırım başlık her şeyi söylüyor. Verge oldukça güzel bir makale hazırlamış, okumaya değer.

*Pirate Bay ‘Advert’ Appears on Hacked Billboard | TorrentFreak

Son birkaç günün internette en çok dolaşan olaylarından birisi oldu sanırım bu (ya da benim takip ettiğim hemen herkes paylaştı). Oldukça başarılı bir eylem olmuş ve bu şekilde düşünen sadece biz değiliz. Reklam panolarının sahibi olan şirket de benzer bir şekilde düşünmüş olacak ki şöyle bir şey yapmışlar.

*Freedom of the Press Foundation Publishes Leaked Audio of Bradley Manning’s Statement | Freedom of the Press Foundation

FPF, çok güzel bir harekete imza atarak, yaptığı sızdırmalardan dolayı askeri mahkemede yargılanan ve işkenceye maruz kalan Manning’in savunmasını sızdırdı. Hem böyle güzel bir savunma yaptığı için Manning’i hem de bu savunmaya ulaşmamızı sağladığı için FPF’yi tebrik ediyorum.

*BThaber » Çıta yükseltme oyunu

Özgür Uçkan’dan Google Transparency Report ve ondan çıkarabileceğimiz sonuçlar üzerine oldukça güzel bir yazı. Neden çıtayı yükseltmek zorunda olduğumuzu da çok iyi açıklıyor.

*Medyada kuzuların sessizliği – Mustafa Alp Dağıstanlı – T24

Türkiye’deki gazeteciliğin durumunu iyi anlatan bir yazı. Gerçi bunu ciddiye alacak kaç gazeteci var o da meçhul.

*O parça ‘Tanrı’nınmış’ – Radikal Türkiye

Higgs Bozonu üzerine son gelişmeleri gerçekten güvenilir bir kalemden okumak istiyorsanız bu yazıya bir bakabilirsiniz.

*“Korsanla feda olmaz” derken? | durumsama

“Fedada “kim” mühim. (Böyle yazıp durduğuma bakılmasın, hâlâ gülüyorum kelimenin kullanım şekline de.) Gerçekte sadece önemli “kim”lere, “kimse”lere “feda” (olmak) değerli. Yoksa olmuş olmuyor. Yoksa işte, ibadetin geçersiz sayılıyor. Sayılmıyor yani. Kıbleyi şaşırma!”

ÖNCEKİ POSTALAR
Cuma Postası [02.03.2013]
Cuma Postası [08.02.2013]
Cuma Postası [01.02.2013]

Notlar [09.03.2013]

*Dünün kahramanı olarak metroda rastgele insanlara ilkokul seviyesinde şakalar yapan adamı seçiyorum. Takım elbisesi ve duruşuyla her ne kadar ciddiymiş izlenimi verse de metroda bir anda omzunuza dokunup “Ayakkabın ters. Son ders.” gibi bir şaka yapması (evet, aynen bu şakayı yaptı herkese) beyninizin kısa bir süre işlevini kaybetmesine neden oluyor. Neden yaptığına dair hiç bir fikrim yok ama iyi güldürdü beni. O yüzden bir teşekkürü hakediyor.

*Malum, dün 8 Mart’tı. Konuyla ilgili paylaşabileceğim tek şey bu yazı. Ancak gün içinde okuduğum bir çok yazıdan alakasız olarak şöyle bir fikir ortaya çıkardım. Malum, “bayan” kelimesi -özellikle kadınlara hitap ederken kullanıldığında- çok sinir bozucu ve bir çok anlama gelen bir kelime. Bu çok anlamlılığı üzerinden, bir “Bayanlar Günü” belirlenmesini istiyorum. Bu günde içimizi bayan, saçmalıklarıyla bizi bunaltan insanları istediğimiz yollarla analım. Bu güzel günde, onlara bizi baydıkları her günü iade edelim. Hem belki bu sayede bayan kelimesinin kullanımını da değiştirebiliriz. Nasıl olsa bu anlamı birkaç yıl içerisinde unutulmaz bir hâle gelecektir.

Bence bu fikir üzerine düşünelim.

*Gün geçtikçe podcast bağımlısı olmaya başladığımı farkettim. Bu gidişim iyiye mi kötüye mi bilmiyorum ama podcastler ciddi bir şekilde takip altına almaya başladığım medya araçlarından birisi olmaya başladı. Güzel podcastler buldukça seviniyorum falan, ilginç oluyor. Varsa tavsiyesi olan alabilirim keyifle. Bir de sıkı bir şekilde takip ettiklerimi bir ara listeyeyim buraya, belki ilginizi çekenler olur.

*Fikir dediğimiz şeyin değişmesi, gelişmesi gerektiğine inanıyorum. Fikir dediğin şeyi eleştiremediğin, değiştiremediğin sürece anlamı yok bana göre. Bu yüzden fikirlerin sağlamlığının onun eleştirilmez olmasında ya da “çok büyük şeyler” söylemesinde değil onun geliştirilebilirliğinde ve açıklığında olduğunu düşünüyorum. Tabi bu durum tutarlılığı geçersiz kılmıyor, sakın öyle bir anlam çıkmasın. Ben aradığım ne tutarsız ne de dogmatik denilebilecek noktada olanlar. (Bir an aklıma geldi ve not aldım buraya, büyük bir tez ortaya koyduğum yok, henüz :) )

*Mutlaka yapılacaklar listeme en son giren şey ile bugünlük Notlar’ı bitiriyorum.

[youtube http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=pN0CkkY3_rQ]

‘Yazar Hakları’nı Hatırlamak

Son günlerde ABD bilimkurgu camiasında (ve genel olarak tüm yayıncılık dünyasında) önemli bir tartışma sürmekte. Tartışmanın tarafları SFWA (Amerika Bilimkurgu Yazarları Derneği) ve Random House. Tartışmanın konusu hakkında bir şeyler söylemeden önce konudan haberdar olmayanlar için durumu özetleyeyim.

* * *

6 Martta, SFWA’nın yazarları bilinçlendirmek ve onların haklarını korumak amacıyla hazırladığı Writer Beware®’in blogunda Random House’ın dijital yayıncılık yapan alt markalarından Hydra’nın yazarlarından birisine teklif ettiği sözleşme yayınlandı. Sözleşmenin şartları o kadar acımasız ve yazarı umursamaz bir hâldeydi ki hem SFWA hem de SFWA’nın mevcut başkanı John Scalzi buna sert bir tepki gösterdi. Tam bu tepkiler ve sözleşme koşulları tartışılırken, Random House’ın bir başka alt markası olan (ve Hydra gibi dijital merkezli olan) Alibi’nin de aynı (ve kimi noktalarda daha kötü) koşullarda sözleşmeler teklif ettiği ortaya çıktı.

SFWA, Hydra’yı “Qualifying Market”¹ listesinden çıkartma kararı alarak, tavrında ne kadar ciddi olduğunu gösterdi. Random House, bir gün sonra (7 Mart) herkese açık bir mektup yayınladı ve “yeni bir yayıncılık tarzı deniyoruz” diyerek kendisini savunmaya çalıştı. SFWA’dan dün (8 Mart) gelen cevap mektubu, böyle bir savunma denemesinin tavırlarını değiştirmeyeceğini açıkça gösterdi ve SFWA, Random House’u “iş modelini tekrar gözden geçirmeye” çağırdı.

* * *

Peki, ne vardı bu sözleşmelerde yazarları bu kadar öfkelendirecek?

  • Yazara telif ücreti ödenmiyor. Sadece kitabın satışından gelecek kârın paylaşımı söz konusu –ki o da “belirsiz miktardaki masrafların düşürülmesinin” ardından kalan paranın 50/50 yayıneviyle paylaşılması şeklinde.
  • Kitabın yayına hazırlanmasındaki masrafların yazara da paylaştırılması. Yani hem bir yayınevine kitabınızı hazırlaması için veriyorsunuz hem de onlara yayına hazırlamaları için para veriyorsunuz (bu durumda, alacağınız paradan bunun için feragat ediyorsunuz). Üstelik ne kadar vereceğiniz de bilinmiyor.
  • Kitabın tüm telif hakları (her dilde, her baskı türünde, her ülkede ve her zaman) yayınevinin elinde. Ayrıca bir şekilde kitapla ilgili ürünler çıkartılmak istenirse, oyunu yapılmak istenirse, filmi çekilmek istenirse sizin söz hakkınız yok, yayınevi satıyor ve kazanıyor bunlardan. Bundan, sözleşmeyi imzaladıktan sonra, kurtulmanın tek yolu baskının tükenmesi ancak bir e-kitabın baskısının nasıl biteceği meçhul.
  • Kitabın yazarı olarak sadece bir kopya alma hakkınız var. Neyse ki dijital olarak format seçme hakkı tanımışlar. Ondan sonra size lazım olacak her kopyayı satın almanız gerekiyor.
  • Yazdığınız bir sonraki kitabın hakları da otomatik olarak yayınevinde. Eğer onlar beğenmezse başka bir yayınevine götürme şansınız olacak.

Şöyle bir üstten bakınca bile durumun ne kadar kötü olduğunu görmek mümkün. ‘Yazar hakları’ diye bir şey bırakmayan bir sözleşmeye yazarların tepki göstermesinden ve SFWA’nın karşı çıkmasından daha doğal ne olabilirdi ki?

Random House’un bu sözleşmeleri savunma şekli ise -dürüst olmak gerekirse- komik.

“Biz yazarla bir kâr ortaklığı anlaşması yaparak, onlarla bir tür iş ortaklığı kurmaya çalışıyoruz. Yayıncılığa farklı bir model getirmek için çalışıyoruz.”

Kazancın büyük kısmını şirketin alıp yazarı aç bırakmak nasıl bir yenilik getirecek çok merak ediyorum.

SFWA’nın ve yazarların bu konuda tepki göstermesi ve Random House’a tavır alması kesinlikle en doğru hareket olmuş. Her ne kadar Random House bu sözleşmeleri sadece birkaç alt yayınında kullanıyor olsa da, bu “iş modelini” beğenip ileride tüm yayınlarına yayma ihtimalleri söz konusu. Buna ne kadar erken müdahale edilirse o kadar iyi.

* * *

Bu konuyla ilgili yazıları okurken aklıma Türkiye’deki yayıncılığın durumu da geldi ister istemez. Buna benzer ve hatta daha kötü örnekler duymuşluğum var, ancak buna karşı ses çıkaran pek insan hatırlamıyorum. Yazarların bu anlamda kendilerini yeterince önemsemiyor oluşu, kendilerini koruyacak ve bu tarz konularda onlar için savaşacak kurumlardan yoksun oluşu büyük bir sorun. Elbette bu konularda çalışan kurumlar var ama böyle cesur davranabilecek olanlar var mı aralarında çok merak ediyorum?

Yazarların kendileri ve yazdıkları üzerinde büyük hakları var ve bu hakları her ne olursa olsun savunmak zorundalar. Sırf ‘kitabım yayınlansın da ne olursa olsun’ mantığıyla böyle sözleşmelere göz yumulduğunda, ‘daha iyisini aramakla mı uğraşayım’ denilip bu sözleşmeleri güçlendirmektense biraz cesaret gösterilmesi şart. (Hatta Türkiye’de yayıncılığın durumunun pek iç açıcı olmamasının sebebi de bu tarz konuların pek umursanmamasıdır belki. Olamaz mı?)

Şunu asla unutmayalım ki, kitabın yayınlanmasıyla, (yazar hakları çiğnenmeden) kitabın hakkıyla yayınlanması arasında büyük bir fark var.

__________________________________________

¹: Qualifying Market, SFWA’nın yayınevlerini sürekli olarak takibiyle hazırlanan bir tavsiye listesidir. Bu listede sözleşmelerden baskı şekillerine, yazarla ilişkilerinden kitapla ilgilenmelerine kadar bir çok konuda yayınevleri inceleniyor ve yazarlara tavsiye ediliyor veya edilmiyor. SFWA’nın bu listesi özellikle ABD bilimkurgu yayıncıları arasında çok önemli. Çünkü hem derneğin üyesi olan hem de olmayan birçok yazar bu listeyi takip ederek hareket ediyor.

“When cat’s away, the mice will play”

kapakson

Belki genel anlamda bir oyuncu sayılmam ama oyunlarla aramın iyi olduğundan bahsetmişliğim var burada. Oyun oynamayı veya oyunlar üzerine kafa yormayı seviyorum. Ancak dediğim gibi daha bilindik anlamıyla bir “oyuncu” olmadığımdan oyunlara dair yazdıklarım veya düşündüklerim oyuncuların hepsine hitap etmiyor.

Bunlardan neden bahsettiğime ve başlığın anlamına gelecek olursak… Başlık, bugün hayatına başlayan bir e-derginin isminin ilham kaynağı. Daha önceleri blog olarak hayatını sürdüren “Fareler Oyunda”, artık e-dergi olarak hayatına devam edecek. Bir oyun blogundan çok ‘oyun kültürü’ blogu olduğundan kendilerini keyifle takip ediyordum. Özellikle Mehmet Kentel’in başka dergilerde yazdığı ve bu bloga da taşıdığı “Oyunlarda Anlam Arayışları” köşesi daimi favorilerimdendir.

Dediğim gibi, bir oyun kültürü blogu olan Fareler Oyunda, artık bir oyun kültürü dergisi olarak hayatına devam edecek. İlk sayısı ise bugünden itibaren ulaşılabilir durumda. İlk sayılarının kapak konusunu “Oyun Mekanları” olarak belirlemişler ve bir çok farklı bakış açısını barındıran bir dosya olmuş. Dosyaya ben de bir katkıda bulundum ve oyunlarla eylem alanları üzerine bir ilişki kurmaya çalıştım.

Böyle güzel ve önemli bir çabanın başlangıcında katkıda bulunabilmek benim için çok güzeldi. Umarım bu güzel başlangıç, çok daha güzel bir şekilde devam eder. Oyun kültürü üzerine çok fazla konuşan/yazan olmaması içimde bir yaraydı. Umarım Fareler Oyunda ile bu konudaki eksiğimizi azaltabiliriz.

Derginin web sitesi ve ilk sayısı burada. Mehmet Kentel’in ilk sayı için yazdığı giriş yazısı burada. Eğer ilk başta benim yazdığım “Eylem Alanı” yazısını okumak isterseniz onun için de buraya tıklayabilirsiniz.

Bu derginin hayata geçmesini sağlayan ve ilk sayıda emeği olan herkese teşekkürler. En azından benim çok önem verdiğim bir çaba bu.

Cuma Postası [02.03.2013]

(Ufak bir duyuru: Bundan sonra Cuma Postası’nın tarzı biraz değişecek. Cuma Postası, her zamanki gibi sizlerle linkler paylaşmaya ve ufak yorumlar yapmaya devam ettiğim bir seri olacak ancak kendi ismiyle sınırlı kalmayacak. Yani artık Cuma Postası için cumaları bekleme durumu olmayacak. Bundan sonra ne zaman paylaşmak istersem o zaman gelecek. Bununla birlikte büyük ihtimalle haftada bir kere olmaktan da çıkacak. Haydi rastgele!)

*Dangerous Minds | A Fabulous Collection of ACME Products: As used by Bugs, Daffy and Wile E. Coyote

ACME, çocukluğumdan bu yana beni hayran bırakan ve gerçek olmasını istediğim çizgi film kurgularından birisiydi. Böyle bir seriyi derlemiş olmalarına çok sevindim açıkcası.

*ANATOMY OF A PIRATE His eyes are bloodshot; he doesn’t sl… – justpaste.it

Bunu twitter’dan Barış paylaşmıştı. Ben de burada olması gerektiğini düşündüm.

*Open the Future: 42 Minutes into the Future

Jamais Cascio’dan şahane bir konuşma daha. Gün geçtikçe daha çok seviyorum ben bu adamı.

*Free Complete Works of H.P. Lovecraft for Nook and Kindle – Cthulhu Chick

Lovecraft fanları, bu linkim sizlere gelsin!

*Something Really Old VIII: The Man From Microsoft – Whatever

Scalzi, eskiden yazdığı yazıların bir kısmını bloguna aktardı geçen günlerde. Aralarında çok güzel şeyler vardı ancak bu benim favorim. Sebebini okuyunca anlarsınız büyük ihtimalle.

*Pirated Indie Game Devs Get Full Pirate Bay Support To Crack Steam | TorrentFreak

Kim demiş korsan oyun yapımcılarına zarar veriyor diye?

*Berber Özal | Futuristika

Eğer hâlâ görmediyseniz Futuristika 02 yayında. Başlangıç için tavsiyem budur.

*Warren Ellis » SCATTERLANDS 001

Warren Ellis’in blogunda şahane bir seri başladı. Eğer arada denk gelip de anlam veremediyseniz başlangıç noktası bu link.

*Proudly Fraudulent: An Interview With MoMA’s First Poet Laureate, Kenneth Goldsmith | The Awl

Bu linki de twitter’daki bir başka Barış gönderdi. Böyle bir röportaj da buradaki yerini almalıydı. (Bu Cuma Postası’nın Barış’ların kontrolünde olduğunu düşünmeye başladıysanız doğal, ben de öyle hissetmeye başladım çünkü.)

*The Iraq Protests Never Happened | booktwo.org

James Bridle’dan üzerine biraz kafa yormamız ve kendimize dönüp bakmamız gereken bir konu hakkında oldukça güzel bir deney ve yazı.

Önceki Postalar
Cuma Postası [08.02.2013]
Cuma Postası [01.02.2013]
Cuma Postası [25.01.2013]

Google Glass ve Düşündürdükleri

[youtube http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=v1uyQZNg2vE]

Üstte eklediğim Google Glass videosunu az önce izledim. Augmented Reality (arttırılmış gerçeklik? Bilemedim.) mevzusunun özellikle akıllı telefonlar sayesinde hayatımıza iyice girdiği ortada. Peki böyle bir atlamaya ne derece hazırız diye düşünmeden edemiyorum.

İlk bakışta oldukça kullanışlı ve faydalı olabilecek bir alet gibi görünüyor, öyle de olacaktır muhtemelen. Ancak barındırabileceği güvenlik riskleri (akıllı telefonlarla takibin bir üst aşaması?) ya da kullanımının artmasıyla birlikte toplumda oluşabilecek değişimler elbette bir çok yeni tartışmayı ortaya çıkaracak. Güvenlik ve özel hayatın gizliliği konusu gelişen her teknolojiyle ortaya çıkan bir sorun ve buna karşı kendimizi savunmamız gerekecek. Belki Google Glass’ı hackleyip daha güvenli hâle getireceğiz, belki de Google’a bu konuda baskı kuracağız (ya da Google Glass engelleyici sistemlerle onu takanların bizi izlemesini engelleyebiliriz, neden olmasın?). Henüz herkese açık olmadığı için bu konuda net konuşmam mümkün değil ama olacaktır bunların hepsi.

Ancak asıl merak konum toplumun bununla uyum sağlama süreci. Malum, her ne kadar tarih boyunca tüm gelişimi sağlayan bizler olsak da, büyük kısmımız gelişimi ve değişimi pek sevmiyor. Onlar için bildikleri dünyanın huzuru her şeyden daha önemli. Elbette Google Glass herkese satılabilir hâle geldiğinde yaygarayı koparacaklardır. İşin teknik kısmıyla ilgili şu an çok fazla bir şey yapamıyoruz belki, sonuçta aleti kurcalama şansımız yok ama bu kısmıyla ilgili düşünmekte ve kafa yormakta fayda var. Bu konuda nasıl tepkiler gelebileceğini, nasıl tartışmaların ortaya çıkabileceğini şimdiden düşünmek lazım sanki. Belki benim için bu tartışmalar hep eğlenceli geldiğinden böyle düşünüyor olabilirim ama insanların gelişime karşı bu korkak tavrı ve güncelden nostaljiye kaçış isteği hep ilgimi çekmiştir.

Google Glass’tan neden kaçabilir acaba insanlar? Gerçekliği fazla arttırması? İnsan doğasını bozacak olması? (Bunu söyleyenler çok garip geliyor bana, sanki uzaylılar gelip bir şeyler yapıyormuş gibi.) Teknolojinin, hayatımızda ‘çok fazla’ yer kaplaması? Bilemiyorum.

Bu konuda daha çok kafa yoracağım muhtemelen. Eğer eşlik etmek isteyen olursa yorum yazsın ya da mail atsın.

Google Glass’la ilgili son olarak merak ettiğim nokta ise Bruce Sterling’in blogunda bahsettiği bir konu. “Okay Glass” kulağa hoş geliyor ama acaba Google, Scalzi’nin romanlarındaki BrainPal gibi özel bir adlandırma ya da kısayol koymamıza izin vermiş midir? Bunu yapmaları beni çok memnun ederdi.

Notlar [18.02.2013]

*Hastalık denen şeyden kesinlikle nefret ediyorum. Gerçi her zaman değil, sonuçta önemli bir görevi var evrim sürecinde. Neyse, şöyle söylesem daha doğru olacak: Benim ya da sevdiğim birilerinin başına geldiği zaman hastalıktan nefret ediyorum. Ancak asıl konumuz bu seneki grip virüsü. Tamam, hayatta kalmak için her sene bir adaptasyon yaşıyor biliyoruz ama bu seneki adaptasyon değil, terbiyesizlik olmuş düpedüz. Böyle saçma bir grip süreci yaşadığımı hatırlamıyorum ben. Bir de tam ben atlattım derken Göki’ye bulaştı, iyice sinirlendirdi. Oysa ki evde bir kişi çekmiş çekeceğini işte, gitsene kardeşim!

İşte hasta olunca böyle bir şey oluyorum. Bu yüzden de hastayken bilgisayarla mümkün olduğunca az muhatap oluyordum. Blogun bir süredir sessiz olmasının sebebi de bu.

*Bu arada yine gündemimize girdiği için söyleyeyim -gerçi hiç çıkmıyor ya-, birilerinin ya da birtakım grupların hassasiyetlerinden gına geldi bana artık. O kadar hassassız diye ortalıkta gezenlerin hepsi taş kafalı bir de. Nasıl hassaslıksa artık. Madem o kadar hassassınız günde iki kere diş doktorlarının önerdiği macunla fırçalayın kendinizi. (Bana bu kadar hassas dedirttikleri için daha da nefret ettim şimdi kendilerinden.)

*Blogla ilgili düzenlemeler yapıyorum ayağına sürekli kurcalayıp duruyorum. Hatta bezdirecek noktaya getirdim belki ama birtakım planlarım var. Yakında uzun vadeli bir düzenlemeye geçeceğim. Gerçekten. Valla!

*Ayrıca blogda birtakım seri şeyler yayınlama planım var. Biraz birikme bekliyorum sadece. Az sonraaa!

*İlaç kafasıyla bu kadar uzun blog yazısı yeterli bence. Sadece buralarda olduğumu bir haber vereyim dedim. Umarım siz de oralarda bir yerdesinizdir. Oradasınız değil mi?!

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=fVKPrQv1H8I]

Cuma Postası [08.02.2013]

*How to Turn Your Phone Into a DIY Photo Projector for $1 | Photojojo

DIY daima güzeldir. Özellikle böyle büyük masraflardan kurtulmamızı sağlıyorsa.

*Ne mutlu ‘Türküm diyene’ mi? Ne mutlu ‘Türk olana’ mı? – AYŞE HÜR – Radikal

Cuma Postası’na ekleyecek türkçe yazılar bulmakta zorlanıyorum genelde, bu konuda dürüst olmam lazım. Hatta böyle güzel makaleler buldukça seviniyorum. Ayşe Hür’ün böyle önemli konularda yazmayı asla bırakmamasını diliyorum.

*The Great American Hack: David Foster Wallace and Aaron Swartz | Motherboard

Aaron’un ölümü sonrasında hakkında bir çok şey yazıldı, çizildi. Hemen hepsi oldukça değerliydi ancak böyle güzel bir yaklaşımla klavye başına geçenlerin sayısı oldukça azdı. Bu yazı tüm o yazılanlar arasında sıyrılmayı başaranlardan birisi bana göre.

*Kayıp Rıhtım » John Scalzi ile Röportaj

Türkiye’deki en önemli bilimkurgu ve fantazya portallarından birisi (ve belki de birincisi) Kayıp Rıhtım 5. yaşını kutluyor. Bu kutlamalar şerefine de birbirinden güzel şeyler hazırlamışlar. Bunlardan birisi de birkaç gün önce ilk kitabı hakkında buralarda bir yere yazdığım John Scalzi ile röportajları. Kayıp Rıhtım’a hem bu güzel röportaj hem de 5 yıldır hiç durmadan çalıştıkları için teşekkür etmek isitiyorum. Nice mutlu yıllara!

*The End of the Web, Search, and Computer as We Know It | Wired Opinion

Bu yazıyı buraya almamın sebebi içindeki fikirleri savunmam ya da önemsemem değil (açıkcası pek de savunabilirmişim gibi gelmedi zaten). Bu yazıdaki fikirler bir çok ilginç tartışmayı başlatabilir, dediklerinin hiç biri olmasa da onları tartışarak daha mümkün olanlara ulaşmak mümkün gibi. Ayrıca yazıyla ilgili fikrimi orada yapılan yorumlardan birisi; “Wow, it’s like that drug trip I saw in a movie when I was on that drug trip… – Fry, Futurama”

*notonlyistanbul.com | video guide for urban living

Söz konusu şehir rehberi olmayı amaçlayan web siteleri olduğunda genelde çok fazla yaratıcı iş çıkmıyor ortaya. En azından bu işe girişenlerin pek böyle bir niyeti olmuyor gibi. Neyse ki uzun bir aradan sonra bu konuda yaratıcı ve gerçekten ilgiyi hakeden bir çalışmayla karşılaştım (daha doğrusu Göki bana gösterdi). Fikir kesinlikle tebriği hakediyor, bu fikri uygulamaya koyuş şekilleri de öyle. Sanırım sonunda İstanbul için gerçekten kullanışlı bir rehber bulduk.

*CREATe: a trade fiction author’s perspective – Charlie’s Diary

Charlie Stross yukarıdaki konuşmasında, medya, yayıncılık ve teknoloji konularında oldukça önemli ve üzerine düşünülmesi gereken konulara değinmiş. Ancak bunun yanı sıra bu konuşma metnini benim için önemli yapan şeylerden birisi konuşmayı yapan kişi. Bu tarz konularda en az konuşan insanlar genelde üretenler ve o ortamın yaratılmasını sağlayanlar oluyor. Bana göre ise en çok konuşması gereken onlar.

*Geeks are the New Guardians of Our Civil Liberties | MIT Technology Review

Bence yazının başlığı onun neden Cuma Postası’nda olduğunu özetliyor. Başka bir şey demeye ihtiyaç duymuyorum.

Önceki Postalar
Cuma Postası [01.02.2013]
Cuma Postası [25.01.2013]
Cuma Postası [11.01.2013]

SosyalKafa – Aaron Swartz Özel Bölümü

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=F8_EE23qLy4]

22 Ocak’ta SosyalKafa programının ilk yarım saati Aaron Swartz’a ayrılmıştı. Bu bölümde Özgür Uçkan hocamla birlikte beni de konuk etmişlerdi. Bu bölümde Aaron’un hayatı, yaptıkları ve ölümü üzerine konuştuk. Programın ikinci kısmında ise Korsan Parti hareketinden Şevket Uyanık, Barış Büyükakyol ve Erdem Dilbaz vardı. Program baştan sona oldukça keyifli ve güzel geçti. (İkinci kısımı izlemek için buraya ve buraya bakabilirsiniz)

Aaron’la ilgili özel bir yayın yapılmış olması, bu konunun hakkının verilerek konuşulması ve bir şekilde buna katkıda bulunmuş olmam benim için oldukça güzel bir durumdu. Aaron Swartz’ın ölümü, öncesinde olanlar ve sonrası üzerine konuşulmasının, bu konunun mümkün olduğunca geniş bir şekilde ele alınmasının önemini dile getirmiştim. Bu olayın neden bir yazılımcı ve aktivistin intiharından ibaret olmadığının altının çizilmesi önemliydi. Sosyalkafa, bu bölümüyle bunların farklı bir alanda da dile getirilmesini sağlamıştı.

Ancak bunun yanında bu programı benim için önemli yapan bir diğer şey de bunun ilk canlı yayın tecrübem olmasıydı. Göki böyle bir şey olmayacağı konusunda oldukça net konuşuyordu ama yine de bu heyecandan dolayı saçma bir şeyler yapmaktan korkuyordum. Videodan anladığım kadarıyla kazasız belasız atlatmışım :)

Bu heyecana yenilmememin en büyük sebebi sanırım oradaki insanlardı. Tanıdığım insanlarla aynı ortamda olmak ve program ekibindeki arkadaşların ilk defa tanışıyor olmamıza rağmen gösterdikleri samimi tavır, bu heyecandan çabucak kurtulmamı sağladı. Stüdyoya girdiğim an heyecanımın büyük kısmından kurtulmuştum. O ana kadar kendi kendime gerilim yaratmama sebep olan tüm düşünceler kaybolmuştu sanki (yani Göki haklı çıkmıştı bana söylediklerinde :) ). Bu konuda da oradaki herkese bir teşekkür borçluyum.

Programla ilgili söyleyebileceğim çok fazla bir şey yok. Yukarıdaki videoda programın tamamı mevcut. Aaron ile ilgili bir çok konuyu konuştuk, onu böyle bir sona iten nedenleri ortaya yatırdık. Belki ilk canlı yayın heyecanından dolayı çok fazla konuşamamış olabilirim ama yarım saat içerisinde konuyla ilgili dile getirilebilecek her şeyden bahsettik. Benim için çok güzel bir tecrübe oldu. Erkan hocaya hem Sosyalkafa gibi bir programı hayata geçirdiği için hem de beni konuk ettiği için teşekkür ediyorum.

Programın tamamını mutlaka izleyin, uzun diye üşengeçlik yapmayın.

Başka da diyeceğim bir şey yok.

Sosyalkafa aile fotoğrafı. Evet, gözlerimin kapalı çıktığının ben de farkındayım.
Sosyalkafa aile fotoğrafı. Evet, gözlerimin kapalı çıktığının ben de farkındayım.