Her ‘Şey’ Duygusaldır (#OccupyGezi I)

GTA'da polis dövenler!

Üç haftadır karşımızda gördüğümüz, bir ülkeden nefret ederek o ülkenin nasıl yönetileceğidir. Bunun herhangi bir siyasi açıklaması ya da bir ideolojik temeli olacağına açıkcası pek inanmıyorum. Elbette nefretin sebepleri içerisinde bunlar var, bunu inkar etmemize imkan yok ama bu kadar saf hâle gelmiş bir nefretin de sadece bundan ibaret olacağını düşünmüyorum.

Burada yaşadığımız; üzerimize gelen polisler, TOMAlar, biber gazları, eli satırlı ya da çenesi düşük militanlar bir nefretin dışa vuruluşudur. Ve bu rapor da, bu nefretin yarattığı sonuçlardır. Tıpkı geçmişte başka gruplara ya da başka milletlere yapıldığı gibi. Değişen tek şey tarih, nefreti dışarı kusan, kusulduğu yer ve kusulma şekli. Bunun dışında hiçbir şey değişmedi ve değişeceğe de benzemiyor.

Değişmeyecek diyorum çünkü bu ülkede birilerinin devletin başına geçmeyi istemesinin tek sebebi başka birilerine duyduğu nefreti özgürce boşaltabilmek. Bu ülkede kimse iyi bir şey yapmak için iktidar olmadı, devlet yönetmedi. Tek dertleri ellerine o gücü alıp başkalarının üzerinde kullanabilmek. Şu ana kadar bunu yapmamış bir hükümet gösteremezsiniz bana.

Bu ülke daima bu şekilde yönetildi, çünkü birilerinden ya da bir şeyden nefret etmek çok çabuk bir araya gelinebilen bir nokta. Birilerinden nefret ettiğinizi söylediğinizde sizinle onun dışında başka hiçbir şeyi paylaşmayan birçok insanı çevrenize rahatça toplayabilirsiniz. Nefret ettiğinizden intikam alacağınızı söylediğinizdeyse desteğiniz daha da artacaktır. Ve bu, gözü kapalı bir destek olacaktır. Çünkü her hareketinizin temeline ortak nokta olarak bunu koymanız, zaten diğer her şeye gözünüzü kapattığınızı gösterir. Bunu rahatça dışarı vurabilmenin bir yolunu bulduğunuzda da (iktidar olmak ya da ortak nefreti paylaştığınız birisini iktidara getirmek) başka hiçbir şey umrunuzda olmaz. Çünkü artık intikam alma sırasının, güçlü olma sırasının size geldiğinin farkındasınızdır.

Nefret, güce olan açlığı da beraberinde getirir. Nefret eden insan, bunu rahatça dışa vurabilmek için güç peşinde koşar. Mevcut koşullarda en güçlü olmanın yolu neyse onu bulmaya ve gerçekleştirmeye çalışır. Güçlü olup özgürce nefretini kusabilmek ister. Çünkü bilir ki güç elinde olduğunda birilerinin ona karşı çıkması zorlaşacaktır, karşı çıkmaya kalkan herkesi de o güçle rahatça susturabilecektir.

Ne zaman o gücü elde eder, güç sarhoşluğu da beraberinde gelir. Nefretle beslenmiş güç sarhoşluğuysa şu anda gördüğümüze benzer sahnelerin yaşanmasına neden olur. Gücünüzün önünde kimsenin duramayacağını hissetmek (ya da bu yanılgıya kapılmak) ve nefretin kontrolsüzlüğü bir araya geldiğindeyse korkunç manzaralar ortaya çıkar.

En başta kurduğum cümleye tekrar dönecek olursam: Şu anda gördüğümüz, nefretle ve güç sarhoşluğuyla bir devletin nasıl yönetileceğidir.

Eğer nefretten beslenen bir insansanız ve iktidara ortak nefrete sahip olduğunuz birisini çıkarttıysanız, hayattaki en büyük amacınız o iktidarın rahatça bunu kusması için gerekli ortamı hazırlamak olur. Sizin için dünyadaki en büyük görev odur çünkü, sonunda yıllardır süren bekleyişiniz bitmiştir. Birileri sizin nefretinizi tüm dünyaya kusabilecektir artık, üstelik sizin tarafınızda güçlü biri de var demektir bu. Neden o güçlüye destek olup onun gücünden nemalanmayasınız ki?

Bu yüzden elinizde ne varsa kullanırsınız; klavye, para, sopa, satır, çene… Hiç farketmez o anda artık ne kullandığınız. Tek amacınız o nefretin güç sahibi tarafından rahatça saçılabilmesi için gerekli ortamı sağlamak olur. Bu uğurda yalan söylemek, sahtekarlık yapmak, saçmalamak, tehditler savurmak, insanlara saldırmak hiç ama hiç önemli değildir. Nefret ettiğiniz insanları neden düşünesiniz ki zaten?

Yiyeceğiniz hakaretler, söylediğiniz yalanların yüzünüze vurulması hiç önemli değildir. Güçlü olan sizsinizdir; yalan da söylersiniz adam da döversiniz. Güçlü olmanın mutlak haklılık getirdiğine inanmaktasınızdır çünkü.

Aynı cümleyi bir daha elden geçirecek olursak: Şu anda gördüğümüz, nefretle ve güç sarhoşluğuyla bir devletin nasıl yönetlieceği ve bu yönetimin aynı şekilde nasıl savunulacağıdır.

* * *

Peki durum böyleyken neden tüm bunlar son 3 haftada oldu? Neden bir anda tüm gücünü göstermeye, etrafa ateş püskürmeye, uluslararası kurumlara mahalle abisi atarı yapılmaya başlandı?

Çünkü sinirlendiler. Nefret ettikleri ve ellerine geçen güçle saldırdıkları insanların artık gizlenmekten vazgeçtiklerini gördüler. Kendilerini ciddiye almadıklarını, hatta dalga geçtiklerini gördüler. Tıpkı Kürtlerin, Alevilerin, Ermenilerin ve diğer tüm “marjinallerin” kendileri olmaktan asla vazgeçmedikleri için daima bu nefretin hedefi olması gibi, bu insanlar da kendileri olmaya karar verdiler. “Biz buyuz, sen ne dersen de böyle olacağız.” dediler. Hoş, bunu diyenlerin içerisinde yine benzer bir nefretle bu ülkeyi zamanında yönetmiş ve şimdi de aynı nefretle tekrar yönetmek isteyenler var ama neyse.

Nefret, güç sarhoşluğu ve kendilerinden korkulmamasının getirdiği sinir bir kopuşa neden oldu. Bir anda gizlemek için büyük çaba harcadıkları (pek de çabaladıkları söylenemez ya) yönleri ortaya çıktı. Akla hayale gelmeyecek cümleler kuruldu, eylemler gerçekleştirildi. Bunlar oldukça insanlar daha da gülmeye başladı ilginç bir şekilde (ilginç diyorum, çünkü böyle bir tepkinin oluşmasını istiyor ama hiç beklemiyordum), çünkü yarattıkları korku kırılmıştı. Bunu farkettiklerindeyse daha da saldırganlaşma eğilimleri gösterdiler. Nefret ettikleri insanların sokakta, internette, “baş belası Twitter’da” kendilerine güldüklerini gördüler. Tekrar o korkuyu ve gücü inşa etmeleri gerekiyordu. O nefret edilesi insanların başları ezilmeli, bu sayede de gücün getirdiği korku tekrar sağlanmalıydı. Yoksa her şeylerini kaybedecek ve bir süre sonra da bir köşede kendi kendilerine nefretlerine tekrar güç katacak bir yol aramak zorunda kalacaklardı.

Üstelik sokaktakiler yetmezmiş gibi bir de yaptıklarına itiraz eden ülke dışındaki “mihraklar” vardı. Demokrasi dersi vermeye, onları kınamaya kalkıyorlardı. Buradaki marjinalleri destekliyor, yanlarında olup onlarla birlikte nefret eden medyanın göstermediklerini tüm dünyanın görmesini sağlıyorlardı. Bir zamanlar destek verdikleri iktidarın bir anda böyle hareketler yapması dış mihrakları şaşırtmıştı. Tabii o nefret edilesileri destekliyor olması da iktidarı şaşırtmıştı. Ve daha da sinirlendirmişti.

Tüm bu reflekslerin, saldırılardaki gün be gün değişmenin ve açıklamaların sebebi de budur. Güç sarhoşluğundan, “Gücü kaybediyor muyuz?” korkusuna geçiş.

* * *

Pek de itiraz geleceğini zannetmediğim bir ön kabul: İnsan duygusal bir canlıdır. Yaptığı her eylemde, koşulu ya da konumu ne olursa olsun, duyguları en önemli belirleyicidir. Belki biraz kontrollü olunabilir, duygularını işin içine karıştırmadığını dahi iddia edebilir ama duygular yine oradadır ve müdahildir.

Yazının bu kısmına kadar analizi nefret üzerinden götürmemin sebebi de biraz bunu belirgin kılmayı istememdi. Çünkü her şeyin planlı, programlı gittiğini ya da öyle götürülmesi/götürüldüğü hayalini kurduğunu çok kez gördüm. Ancak böyle bir şeyin de asla mümkün olmayacağına inananlardanım. İnsanın dahil olduğu ama duyguların etken olmadığı ya da her şeyin plana programa mükemmel uyum sağladığı bir ‘şeyin’ imkansız olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden de her ütopik planda, her siyasi programda, her ideolojik harekette en büyük ama en az dikkat edilen hata payının insan olduğunu düşünüyorum.

Yalnız burada bir not düşmem lazım. Bu hata payının kötü bir şey olduğunu düşündüğümü zannetmeyin sakın. Aksine, bu hatadan fazlasıyla memnunum. Bu hatanın, bu uyumsuzluğun bizim insan olmamızı sağladığını düşünüyorum hatta. Benim kötü olduğunu düşündüğüm şey, bu hatayı görmezden gelenler ve bu hatadan kurtulmaya çalışanlar. Onların yaptığı insanın insanlığını görmezden gelmek ve insanı insanlıktan çıkartmaya çalışmak benim gözümde.

İnsanın duyguları olmadığını ya da duygularından bağımsız, belirli kalıplar üzerinden sorunsuzca hareket edeceğini düşünmek birçok konuda yanlış noktalara varmamıza ve yanılgıya düşerek yanlış tepkiler vermemize neden oluyor. İnsana dair bir şeyi, insanın en temel özelliklerini hiçe sayarak incelemek ya da değiştirmek de birçok sıkıntının ve sorunun doğmasına neden oluyor. Bunun en basit örneği siyasi hareketler ve siyasi analizler.

OccupyGezi’nin başlamasının en temel sebebi buydu mesela. İnsanların mükemmel bir kalıba oturtulabileceği düşüncesiyle ard arda gelen eylemlerin sonucunda doğal olarak insanlarda bir patlama yaşandı. Bu eylemlerin bu kadar insanı toplayabilmesi, bu kadar yayılabilmesi de bu yüzden biraz. Çünkü temelinde duygusal sayılabilecek, gayet içten gelen bir itiraz vardı. Duygularla hareket etmenin zararlı olduğunu düşünenleri şaşırtabilir ama bu eyleme destek veren hemen herkes duygusal olarak etkilendikleri, duygularına hitap eden bir şey gördükleri için destek verdi. Kimse bunun için programlanmamıştı ya da -bazılarının herkesi kendileri gibi zannederek iddia ettikleri gibi- bir menfaat uğruna yapmamışlardı.

İktidarın tavrı ve bu eylemler ve sonrasında geliştirdiği tepki de duygusaldı. Hiçbir ideolojik programlamayla ya da siyasi taktikle açıklanamayacak derecede duygusaldı hem de. Eğer yazıyı başından itibaren okuyorsanız neden böyle düşündüğümü gayet iyi anlamışsınızdır. Eğer okumadıysanız okuyun, kendimi aynı yazı içerisinde on kere açıklayamam.

Bunun yanı sıra iktidar da, eylemciler de öfkeliydi. İki taraf arasındaki nadir ortak noktalardan birisi bu. Ancak bu günlerde öfkenin neyle beslendiğinin de ne kadar önemli olduğunu gördüğümüzü düşünüyorum. Öfkenin nefretle ve güçle beslenmesinin getirdiği sonuçlar bir taraftayken; neşeyle ve bir sürü başka olumlu duyguyla beslenen öfke diğer taraftaydı. Elbette hangisinin daha başarılı olduğu ve nefretle beslenen öfkenin, öfkeliyi nasıl durumlara düşürdüğünü açık bir şekilde gördük. Öfkeli olmanın, eğer doğru duygularla beslersek, nasıl güzel bir şey olduğunu ve gözümüzü karartmaktansa önümüzü açabileceğini gördük.

Bundan sonra tepki veren insanların hareketliliğinin devam edeceğine dair bir inancım varsa eğer, sebebi tam da budur. İnsanlar programlı ve amaçlı bir şekilde bu eyleme başlamış olsalardı şimdiye her şey çoktan biterdi. Ancak dediğim gibi duygular devrede olduğu için şu an hâlâ devam ediliyor, hâlâ insanlar toplanıp konuşuyor, bir şeyler yapmanın yolunu arıyor. Eğer bu hareketliliğin bir devamı gelecekse ve sönmeyecekse, sebebi tam da budur. Eğer aksini düşünüyorsanız Occupy Wall Street hareketine bakın. Occupy Wall Street’in büyük parlaması bitse de hâlâ insanlara bir şeyler yapma enerjisi verebilmesinin sebebi de budur.

Ancak iktidar için böyle bir durum söz konusu olmayacak maalesef. Devlet dediğimiz mekanik bir yapıdır, bir kurumdur (yani hiç birimizin babası falan değil). İçine girenler, onu hareket ettirenler her ne kadar insan olsalar da bu mekaniğin işlemesi için bunu gizlemek, bastırmak zorundadırlar. Eğer bu başarılamazsa ve devlet dediğimiz mekanik yapı birtakım duyguların aleti olmaya başlarsa sarsılmaya, kendi kendisine zarar vermeye başlar. Eninde sonunda da yıkımına ya da yeniden kurulumuna neden olur.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, mekanizmaya uyum sağlamayı asla beceremeyen insanlar tarafından kurulmuş ve hep aynı şekildeki insanlar tarafından yönetilmiştir. Bana göre zaten sakat başlamıştır yani. Bu duygusal başlangıcı bir şekilde maksimum vatandaşı o duygunun kontrolü altına alarak ve bu duyguları hissetmeyi bir zorunlulukmuş gibi hissettirmeye çalışarak kapatmaya çalışmıştır. Bir noktaya kadar başarılı olmuştur diyebiliriz belki ama yine de her geçen gün o çatlakları daha da genişlemekte ve yöneticiler, mekanizmaya kaldıramayacağı kadar duygu yüklemektedirler. Üstüne üstlük, bir süre sonra gelen yöneticiler kurulum sürecindekinin zıttı duygulara ağırlık vermiş ve mekanizmanın iyice afallamasına neden olmuştur. Belli başlı görevleri yerne getirmek için kurulmuş bir mekanizmanın yönetimine kim geçse, o görevleri yapmak yerine mekanik bir yapıya duygu yüklemeye çalışıp durdu.

Buna daha ne kadar tahammül edilebilir ya da nerede bir yıkım ya da yeniden düzenleme olur bilmiyorum ama bunun öyle imkansız bir durum olduğunu da zannetmiyorum. Ancak o zamanlar geldiğinde neler olacağını ve sonrasında nasıl bir şeyin ortaya çıkacağını da çok merak ediyorum.

* * *

Biraz karmaşık ve daldan dala görünen bir yazı olduğunun farkındayım ama kafamdakileri daha temiz bir hâle getirmem şu anda zor görünüyor. Bu yazıyla en azından 20 gündür kafamda dönen bazı temel fikirleri biraz şekillendirmeye çalıştım, benim açımdan (ve umarım baştan sona okuyabilenler açısından da) anlaşılır ve üzerinde oynamaya müsait bir hâle getirmeyi denedim.

Bundan sonrasına ya da eylemlerin nasıl devam edeceğine dair çok fazla tahmin yürütmek ya da insanlara tavsiye vermek gibi bir niyetim yok. Dediğim gibi duyguların temelde olduğu bir hareket bu ve insanlar nasıl hissederse öyle devam edecektir. Belki aşağıdaki alıntıyı bundan sonrasına dair ufak bir tavsiye olarak düşünebilirsiniz.

“Herhangi bir devlet için en tehlikeli insan, şeyler üzerine kendi başına ve hiçbir boş inancın ya da tabunun etkisi altında kalmadan düşünebilendir. Bu insanlar, kaçınılmaz bir şekilde, altında yaşadıkları devletin sahtekâr, çıldırmış ve tahammül edilemez olduğunun farkına varırlar ve eğer romantiklerse bunu değiştirmeye karar verirler. Romantik olmayanlar bile, bu hoşnutsuzluğun romantik olanlarda yayılması için çabalarlar.”

— H. L. Mencken, 1919

Okunacak: Hacking Politics

Henüz yeni yayınlandığı için okumaya başlayamadım ama önceden haber vermek için kitap hakkında bir şeyler yazmak iyi olur.

Hacking Politics (tam adıyla Hacking Politics: How Geeks, Progressives, the Tea Party, Gamers, Anarchists and Suits Teamed Up to Defeat SOPA and Save the Internet), internetin getirdiği iletişim ve örgütlenme gücünün en büyük örneklerinden birisi olan SOPA karşıtı protestolar üzerine bir kitap. Kitapta o dönemi, bizzat hareketin içerisinde olan insanlardan okuyorsunuz. Kitapta bulunan isimlerden bazıları; Aaron Swartz, Larry Lessig, Zoe Lofgren, Mike Masnick, Kim Dotcom, Nicole Powers, Tiffiny Cheng, Alexis Ohanian ve Cory Doctorow. Yaşananları bizzat mücadelenin içinde olanlardan dinleyebilmek oldukça güzel olacak.

Hacking Politics; SOPA karşıtı hareketi, bizlere öğrettiklerini ve bununla bağlantılı olarak politik mücadelelerin günümüzdeki gelişimini incelemek açısından oldukça önemli bir kitap gibi görünüyor. Kitabı bitirdikten sonra detaylı bir kritik ve beyin fırtınası yazısı da yazacağım.

Şimdilik ekleyebileceğim çok fazla bir şey yok kitap hakkında. Kitabı, ödemek istediğiniz ücreti kendiniz belirleyerek, OR Books’tan alabilirsiniz.

ABD Seçimlerini Nasıl Takip Ediyorum

Siyasetle ilgili olmam ve dünyada olan bitene dair odun tepkiselliğinde olmamam doğal olarak ABD seçimlerini takip etmeme neden oluyor. Ancak takip etme şeklim asıl takip sebebimi biraz daha ön plana çıkartıyor ister istemez.

Bir çok ülkede artık seçimlerin büyük kısmını seçilmiş iki ya da üç grubun ortalama vatandaşın keyfini yerine getirmek üzere birbirine girmeleri oluşturuyor. Bu da seçimleri büyük prodüksiyonlu bir reality şova dönüştürüyor. Bunun bilinçli bir şekilde yapıldığını iddia etmek çok da yanlış olmayacaktır. Gerçek reality şovlarda olduğu gibi bu işin altından en iyi kalkan da ABD oluyor.

Elbette işin gerçekten siyaset olan yanı sabit ancak ön planda olan ve herkesin asıl ilgilendiği kısım bu reality şov yanı. Yoksa 6 adayın olduğu bir seçimde neden sadece Mitt ve Barack’ın adını biliyor olalım ki? (Bu cümlede geçen biz ABD de dahil tüm dünya oluyor.)

Elbette kaliteli bir reality şov olarak ABD seçimlerini takip etmek kafa dağıtmak için oldukça keyifli oluyor ancak işin asıl sevdiğim yanı insanların bu seçimlerle birlikte ürettikleri şeyler. Elbette hemen herkes bir şekilde politik bir görüşe sahip -maalesef doğuştan ezberlenen faşizanlık da bir politik görüş olarak kabul ediliyor, her ne kadar ben bir hastalık olarak görsem de- ve bunu çeşit çeşit yollarla ifade edebiliyor (tabii Türkiye’de değilseniz, o  zaman pek bir şey ifade etme şansınız yok). Anca ABD’de seçim dönemleri yaklaştıkça bu konuda ciddi bir yaratıcılık patlaması yaşanıyor. İnsanlar fikirlerini beyan etmek ya da bir görüşe karşı çıkmak için gerçekten yaratıcı yollar buluyorlar. Çoğunu hayranlıkla ve kıskançlıkla takip ediyorum (kıskançlığımın sebebi elbette yaşadığım ülkedeki muhalefet ve zeka eksikliği). Son zamanlarda oldukça başarılı şeylerle ard arda karşılaşınca bunları bir bloga toplamak iyi olur diye düşündüm. Hem bu sayede biraz da içimi dökmüş oldum.

Daha bu konuda söyleyebileceğim çok şey var ama iyice bir toparlanmaya ihtiyacı var kafamdakilerin. Seçimlerin ne kadar işe yarar olduğu ya da demokrasi denen şeye ne derece güvendiğim gibi şeyler aslında malum ama henüz tam istediğim gibi ifade edemiyorum gibi geliyor. Artık her kendisini anarşist sanan ergenin kullandığı kalıpları da kullanmaya hiç niyetim yok. Blogun bundan sonrasında ABD seçimleriyle birlikte gelen yaratıcılık dolu şeyler olacak. Videolar, webcomicler, yazılar falan. Bunların benim politik görüşlerimi yansıtmadığını söylememe gerek yok sanırım, sonuçta hiç birini ben üretmedim. Ve hayır, içinde destekleyeceğim çok şey olması da bu genel notu düşmeme engel değil.

*

*A Fan Letter to Certain Conservative Politicians

Bu yazıda John Scalzi, Cumhuriyetçilerin son zamanlarda kürtajla ilgili yaptıkları açıklamalar üzerine belki d verilebilecek en güzel cevaplardan birisini vermiş.

*xkcd: Electoral Precedent ve Congress

*Binders Full of Women

Mitt Romney’nin cinsiyetçi değilim imajı vermeye çalışırken kırdığı büyük pot ve sonrasında gelişenler.

*SMBC – October 30, 2012

*What makes a meme – Salon.com

Nathan Jurgenson, seçimlerle birlikte ortaya çıkan memeleri incelemeye almış. Burada bahsi geçen birçok şeyi kavramak için el altında durmasında fayda var.

*The Death of Fun in Politics ve The Trail of Blood on the Floor

Warren Ellis her ne kadar bir İngiliz de olsa benimle benzer bir bakışla takip ediyor ve yazıyor ABD seçimlerini. Bu yazıları ve blogu dışında özellikle seçim günü ve gecesi twitterdan da takip edilmesinde fayda var.

*

Şimdi videolar.

NOT: Bugün Cuma Postası olur mu olmaz mı henüz net değil. Eğer gelmezse bunu Cuma Postası olarak kabul edin

Sísyphos’tan Beter Olmak [26.05.2012]

(Bu yazım ilk olarak 26 Mayıs 2012’de Jiyan.org‘da yayınlanmıştır.)

Eğleniyor muyuz? Keyifler yerinde mi? Buradan bakınca öyle görünüyor. Ne de olsa gereksiz polemikler ve tartışmalar konusunda hiç sıkıntı çekmeden günleri geçirebiliyorsunuz. İstediğiniz de buydu zaten değil mi?

Değil mi? Nasıl olmaz ki? Eğer derdiniz her günü dolduracak boş polemikler ve anlamı-sonu olmayan tartışmalar değilse neden bu kadar hevesle atlıyorsunuz her birine? Neden konunun özünde duran kocaman gerçeği ve tüm bu tartışmaların esas derdini görmeden devam ediyorsunuz? Açılan her çukura balıklama atlamak için keyfini çıkarıyor olmanız lazım, başka türlü anlamsız olurdu yoksa.

Sanırım biraz karışık bir giriş yaptım. Neyse baştan alalım, hiç sorun değil.

Başbakan ve AKP tayfası, haftada birkaç kez anlamsız polemikler açma ya da eskileri pişirip önümüze sunma konusunda gerçekten büyük bir başarı gösteriyor. Anladığım kadarıyla asistanları ve arka taraftaki metin yazarları da bu konuda ciddi bir malzeme deposuna sahipler. Ancak sorun şurada, hiç kimse bu mevzunun toplamına bakmaya ya da bu gereksiz polemiklerin nereden çıkartıldığına bakmaya niyetlenmiyor. Herkes çok güzel bir şekilde haftalık muhalefet kotasını doldurabilmek adına o günün polemiği neyse aynı yüzeysellikle ona atlayarak kendi “görevini” tamamlayıp bir köşeye çekiliyor. Yukarıda dediğim gibi, bunu yapıyorsanız keyfinizin yerinde olması lazım.

Gelin şu yaratılan polemiklerin genel bir özelliklerini çıkartalım beraber. Bakalım neler olacak elimizde.

  1. Daima Genel Gündemden Alakasız Olmak: Bu olmazsa olmaz. Esas tartışılması gerekenler ve ülkenin genel durumuyla ilgili sorun olarak nitelendirilebileceklerden ne kadar uzak olursa polemik o kadar işe yarar. Bu sayede herkesin dikkati dağılır ve esas konular rahatça arka plana itilebilir.

  1. Konunun Mümkün Olduğunca Çözümsüz Olması: Bununla tartışmanın istenildiği kadar uzatılabilmesi ve muhaliflere ayak bağı olabilmesi sağlanır. Böylece hem tartışmanın uzunluğunu belirleme hem de istedikleri yerde kesip daha sonra tekrar ısıtma şansları olur.

  1. Tartışmayı Daima Başlatan Olmaları: Daima bu polemikler iktidar tarafından başlatılır. Bununla birlikte polemiğe dahil olan herkes onların kurallarını ve şekillerini kabul ederek buna girişmiş olur. Bu da baştan yenik başlamakla aynı anlama gelir zaten. Çünkü bir tartışmada taraflardan birisi o tartışmayı kendisine uygun bir şekilde ortaya koyarsa zaten kazanmayı garantileyerek o tartışmaya girmiş demektir.

  1. Genelde Vasata ve Ortalamaya Hitap Eden Konuların Onların Dilleriyle Tartışmaya Açılması: Bir anlamda mahalle kahvesinin muhabbetlerinin siyaset arenasına taşınması. Bu AKP’nin belki de en akıllıca hareketlerinden birisi. Çünkü ortalama ve vasat yıllarca övülerek, aptallık kutsanarak bu ülkede garip bir atmosfer oluşturuldu. Ancak bunları övenler ve bu atmosferi oluşturanlar kendilerini hep yukarıda gören ve “halka yaklaşma” gibi dertleri olanlardı. Bu yüzden sadece başıboş bir ortam ve kendi kendisine bu atmosferle güçlenen kutsal bir “vasatlık” ideası yarattılar. Şimdi ise AKP bu hazırdaki atmosferi sahiplenerek, “halka yaklaşmayı” değil “halktan biri gibi davranarak”, tartışmalarda ve propagandada onların dilini kullanarak gün geçtikçe kendisini daha da sağlama alıyor. Muhalefetteki geri kalan herkes ise buna uzak ve beceremeyecek durumda oldukları için polemiklerin galibine karar verecek olan halkın işi kolaylaşıyor. Çünkü ortalama olanı öyle pişkin bir hâle getirdik ki, kendisini geliştirmektense diğerlerini kendi seviyesine çekecek bir güce sahip oldu. AKP bunun farkında olarak tüm politikalarını ilerlettiği için de her seferinde daha da coştu.

Eğer biraz dikkatle bakarsanız AKP’nin yarattığı ve gündemi uzun sürelerce meşgul eden tartışmaların tamamının bu kalıplara çok güzel bir şekilde uyduğunu farkedeceksiniz. Aslında bana göre çoğunuzun çoktan farketmesi lazımdı ama neyse. Sonuçta tüm bu polemikler bu şekilde ilerlerken bu polemiklerde bir taraf tutmaktansa Sisyphos’a eşlik etmeyi tercih ederim.

Demeye çalıştığım şey şu: Eğer ikitdara karşı bir muhalefet, bir direniş niyetindeysek ve bu amaçla onların karşısına çıkıyorsak bu şekilde hiçbir şey olmaz. Yukarıda yazdığım şekildeki tartışmalara girmek ekmeklerine yağ sürmekten öteye gitmeyecek bir hareket oldu, oluyor, olacak. Mesele eğer gerçekten bir galibiyet, tartışmalarda ve siyasi anlamda üstün gelebilmekse bu kalıbın dışına çıkılması için zorlanması gerekiyor. O kalıbın içine girmek değil, onları bu kalıbın dışına çıkmaya zorlamak bir aşama kaydetmeye yardımcı olabilir ancak.

Bu polemiklerde özellikle AKP’nin ülkeye bir yaşam biçimi, bir kültür dayatmaya çalıştığı iddiası çok sık görülüyor. Ancak mesele şu ki AKP bunu dışarıdan siparişle getirmiyor. Sadece bahsettiğim vasatın yaşam biçimini herkes için ortak olan hâline getirmek istiyor. Bunun faşizanlığı zaten tartışılmaz ancak bunun gökten vahiyle indiği ve öncesinde ülkenin şahane olduğunu iddia etmek de komik duruyor.

Tabii bununla birlikte 4. maddede bahsettiği sorun daima büyük bir mesele ancak o anlamda bir çözüm göremeyen karamsarın tekiyim ben. “Halkı uyutuyorlar, aslında olan potansiyeli köreltiyorlar.” gibi yorumlara da zerre inanmıyorum. Sebebini uzun uzun açıklamak isterdim ama onun yerine sizi Baudrillard’ın “Sessiz Yığınların Gölgesinde” kitabına yönlendiriyorum.

Sizin de eğlencenizi böldüm ama 10 dakikadan bir şey olmaz. Şimdi isteyenler gidip oyuna kaldığı yerden devam edebilir. Haklısınız sonuçta kim kendisini yormak ister ki bir şeyleri değiştirebilme ihtimali için. Ne olursa olsun öylesi çok daha eğlenceli ve kolay değil mi?

Korsanlar Partiye Çağırıyor [16.04.2012]

(Bu yazım ilk olarak 16 Nisan 2012′de Jiyan.org‘da yayınlanmıştır.)

Korsanlık, internetle içli dışlı olan bir çok kişi için artık doğal kavramlardan birisi hâlinde. Bir grubu tanımlayan ve insanlara dair bir özelliği anlatan her kelimenin başına geldiği gibi bu da farklı yorumlarla ve farklı bakış açılarıyla tanımlanmakta ve kullanılmakta.

Kapitalizmle ve devletle ortak bir bakış açısına sahip ya da onların parçası olan bir insan için korsanlık, en basit tabiriyle emek hırsızlığı olarak görülmekte. Onları internet üzerinden emekleri çalan, başkalarının para kazanmasının önüne taş koyan bir grup çapulcu gibi tanımlayıp, bu şekilde onlara karşı durmaya çalışmaktalar.

Ancak burada hırsızlık tanımıyla birlikte sorun başlıyor. Teknik olarak bakacak olursak, hırsız dediğimiz kişinin çaldığı şeye bir daha sahip olmanız mümkün değil. Ancak bir korsanın indirdiği müzik hâlâ orada, üstelik herkese açık bir şekilde. Kimsenin bir kaybı olmamakla beraber, herkesin kullanımında. Ancak kapitalizm elbette kendisini düşündüğü için bunu görmezden gelerek hırsızlık olarak nitelendirmekte ısrar ediyor, bizlere: “Senin parasını ödemeden hiçbir şeye sahip olmaya hakkın yok.” diyorlar. Bu yüzden de onlara göre bir şeyleri ücretsiz olarak paylaşmak hırsızlık oluyor.

Bu bakış açısının dışına çıkıp da, korsanların kendilerine ya da onlara sempati duyanlara (ki genelde sempatizan dediklerim de gizli korsanlar oluyor) göre nasıl tanımlandıklarına bakacak olursak işin yüzü gerçekten değişiyor. Ortaya çıkan çok üstten bir tanım: Bilginin ve kültürün özgürce paylaşımını, parasını ödeyemeyenlerin de bunlara sahip olabilmesini ve insanlığın ortak kültürünün birtakım yasal kısıtlamalarla (parası olan) bir zümreye ait kılınmasını istemeyen ve bunun için çaba gösteren insanlar. Böyle bakınca pek de hırsıza benzemedikleri ortada.

* * *

Korsanlık, internetin ulaşım alanından dolayı başlarda çok önemsenmiyormuş gibi görünse de aslında internet doğduğundan beri varolan bir kavram diyebiliriz. P2P ağlar ve bunun kolay kullanılabilir bir şekli diyebileceğimiz torrent daha çok insan tarafından öğrenilip kullanıldıkça; insanlar filmlere, müziklere ücretsizce ulaşabilme imkanlarının olduklarını farkettikçe durum değişmeye ve bu tartışma daha da büyüyen bir hâl almaya başladı. Elbette sinema-müzik-edebiyat sektörünün büyük patronları bundan hiç memnun değillerdi. Her ne kadar istatistikler hâlâ en çok orjinal materyal alanların torrent kullanıcıları olduklarını söylese de, onlar inatla bunu inkar edip kendilerini zarara uğrattıklarını söylüyor ve devleti bu konuda caydırıcı önlemler alması için zorluyorlardı.

Elbette bir noktada şirketlerin zarara uğradıkları doğru. Çünkü konu tamamen onları yarattıkları telif hakları ve kültürel mülkiyet gibi kavramların sorgulanmasına ortam hazırlıyor, bunların saçmalığının herkes tarafından görülebilir hâle gelmesine neden oluyordu. Bu yüzden de kendilerini bir şekilde sağlama almaya mecbur hissetmeleri doğaldı. Elbette internetin başka “tehlikeli” yanları da vardı ve devletler çok da vakit kaybetmeden tüm bu “tehlikelere” karşı savaşabilmek için şirketlerle büyük bir ittifak anlaşmasına giriştiler (zaten daimi bir evlilikleri söz konusuydu ama bu yeni bir anlaşmayı mecbur kılmıştı). Günümüzde tartışmakta olduğumuz SOPA, PIPA, ACTA, HADOPI ve Türkiye’deki yeni telif sistemi denemesi de bu ittifakın doğal sonuçları.

* * *

Bu ittifaka karşı elbette bir karşı hareket oluşacaktı. Çok fazla da gecikmedi. Önce internet politize oldu. Torrent sitelerinin büyük kısmı birlikte hareket etmeye, korsan bayraklarını çekerek şirketlere karşı “özgür kültür” için savaş ilan etmeye başladı. Bir süre sonra bu da yetmedi ve günümüzde Türkiye’de de bir örgütlenme çabasında olan Korsan Parti (Pirate Party) doğdu.

Korsan Parti’ler ilk kurulma dönemlerinde ciddi bir şekilde dalga geçilmeye maruz kaldılar ve hâlâ da kalıyorlar. “Her şeyi çözdük bir bu mu kaldı?” ve “Ekonomiyi de film indirerek mi kurtaracaksınız?” benzeri alaylar büyük(!) politikacılar tarafından bile hâlâ karşı argümanmış gibi kullanılmakta. Ancak durum hiç beklenildiği gibi olmadı, bazı ülkelerde dalga geçenler için ciddi bir rakip oldular bile.

Korsan Parti’leri temelde telif hakları yasası dediğimiz ve kültür mülkiyetini şirketlere yarar bir şekilde koruyan düzenlemelere karşı duran, patent sisteminden kurtulmayı amaçlayan ve vatandaşların gizliliklerinin ve özgürlüklerinin korunmasını ve geliştirilmesini temel alan bir programa sahipler. Ekonominin kültüre, internete ve özel hayatlara müdahelesinin minimuma düşmesini ve hatta tamamen yok edilmesini hedefliyorlar. Halihazırda 30′dan fazla ülkede resmi olarak kurulmuş, çok daha fazlasında ise kurulma hazırlıkları sürüyor (Türkiye’deki hareket için http://korsanparti.org). Bu anlamda dünya çapında bir hareket oluşmakta.

Avrupa’da temelleri atıldığı için burada daha hızlı bir gelişme gösteren Korsan Parti’leri bir çok yerel ve genel seçimde ciddi oy oranları almakta, AP’de sandalyelere bile sahip olmakta. Başlangıçta dalga geçenler için bu büyük bir şok etkisi yaratmışken, üzerine son zamanlarda bu konulardaki duruşları temelinde güncel politikada da anti-kapitalist bir çizgide programlar oluşturarak aktifleşmeleri, gün geçtikçe daha da sözü dinlenen bir hareket olacaklarının göstergesi. Prag’da yapılmakta olan PPI (Pirate Party International) 2012 konferansını takip ederek, bu konulardaki ciddiyetlerini kendiniz de görebilirsiniz.

* * *

Bu hareketin bana göre en önemli yanlarından birisi, internetle birlikte oluşan yeni kültürün politikaya bakışta nasıl ciddi değişimler sağlayabildiğini ve internetin politik anlamda pasifize edici olduğunu iddia edenlere karşı güzel bir cevap verilebileceğini göstermesidir. Aynı zamanda muhaliflerin pek de umursamadığı konuların aslında nasıl temelle bağlantılı ve ciddi olduğunu anlatabiliyor oluşları, siyasette kalıplaşmış muhalefet ve siyaset yapma anlayışları dışında taze bir bakış sağlanabileceğini göstermeleri gibi, bir çok konuda ciddiye alınması gerektiğini düşündüğüm bir hareket.

Özetle: Korsan Partileri ve korsanlar, bizlere bu yeni dönemde siyaset ve muhalif hareket açısından ne tür yeni yolların açılabileceğini ve de nasıl hareket edilebileceğini çok güzel anlatıyor. Aynı zamanda gün geçtikçe değişen dünyada, eski zamanların yöntemlerini kullanmakla yeni yöntemler üretmenin arasındaki farkı da net bir biçimde gösteriyor. Gelenekçi tavırlarda ısrar edenlere duyurulur.

Devrimci 2012: Oturma Odalarımızın Yeni Süsü* [01.03.2012]

(Bu yazım ilk olarak 1 Mart 2012′de Jiyan.org‘da yayınlanmıştır.)

Korkuyor muyuz?

Evet, hem de oldukça ciddi bir kısmımız korkuyor.

Şimdi bu meselenin nereden çıktığını düşünenler olabilir. Söyleyeyim; geçtiğimiz pazar (26 Şubat) olanlardan çıktı. Şöyle bir bakalım ne olmuştu o gün: En başta Taksim’deki malum miting vardı. Kan kusma, gövde gösterisi yapma ve uluma mitingi. Hani şu içişleri bakanının büyük bir gururla çıkıp konuşma yaptığı miting (gerçi kendisini meydanlarda görmek ilginçti ama).

Kadıköy’de ise miting olmak isteyip de olamayan bir “Korkmuyoruz, Susmuyoruz, Teslim Olmuyoruz” toplaşması vardı. Toplaşma diyorum çünkü gerçekten ona miting demeye dilim varmıyor. Üstelik ismi de pek bir mânidar hâle geldi şu durumda.

Peki bir bakalım o sırada kimler ne yapıyordu?

Öncelikle milliyetçi ve dindar kesimin büyük kısmı Taksim’i doldurmuştu. Büyük bir gurur, büyük bir coşku ve büyük bir cesaretle. Önlerine gelen herşeyi asıp kesebilecek bir ruh hâlindeydiler. Hatta bunu gerçekleştirmek için AGOS’a doğru yürüyüşe bile niyetlendiler. Biraz daha gaz alabilselerdi onu da yapacaklardı zaten. Onlar için büyük bir zafer sayılabilirdi bile. Neyse ki 6-7 Eylül’e dönüşmeden dağılmayı becerebildiler.

Kadıköy’de neredeyse yeller esiyordu. Alan neredeyse bomboştu, organizasyon tam anlamıyla felaketti. Üstelik korkmadığını ilan eden o kadar çok insan görürken internette, alanın böyle boş oluşu da o cümlelerin altında büyük bir çukur açmıştı. Sayının ve alandaki atmosferin de etkisiyle eylem sonrasında herkes -deyim yerindeyse- “örgütlerine yakışır bir şekilde dağıldı”.

Peki geri kalan o cesur muhaliflerimiz, devrimcilerimiz, savaşçılarımız neredeydi? Mitinge gelen örgütler neden normal mitinglere kıyasla neredeyse 1/10 ölçekte rakamlarla gelmişlerdi?

İkinci sorunun cevabını bilmiyorum ama ilkini gayet iyi biliyorum. O cesur devrimcilerimizin büyük kısmı twitter’dan facebook’tan Taksim’i ve CHP kongresini takip ediyor, oradan yaptıkları yorumlarla dünyayı değiştirmeye çalışıyorlardı.

İşte bunun adı düpedüz korkudur, tırsaklıktır. Kalkıp internet üzerinden, sağda solda yazılanlarla yüksekten uçup da sonra hiçbir şey yapmamak korkaklıktır. Twitter’da Facebook’ta dünyayı kurtaracağını sanmak “diğerlerini yapmaya cesaretim yok” demenin dolaylı adıdır. Taksim’deki eyleme lanet yağdırıp onun nasıl organize edildiğini; devletin, şunun bunun eylemin arkasında olduğunu söyleyip de onu durdurmaya dair hiçbir şey yapamamak basiretsizliktir.

Tüm bunların ardından da orada “Bozkurtlar burada, Ermeniler nerede?” diye slogan atıldığında kimsenin sinirlenmeye hakkı yoktur. Çünkü o adam o sloganı attığında karşısına çıkacak kimse yok. Çünkü o adamın sözlerine muhalif olanlar bir karşı eylem organize etmeyi ya da eylemi durdurmayı göze alamıyorlar.

Tüm bunların üzerine orada o sloganlar atıldığında, içişleri bakanı orada konuştuğunda, Agos’a yürümeye niyetlendiklerinde, başbakan bu eylemi koruduğunda şaşırmanın da anlamı yok artık. Çünkü o rahatlığı bizler verdik. Çünkü karşılarında korkabilecekleri hiçbir şey yok. Çünkü muhalefet yok, direniş yok, hiçbir şey yok iktidarın ve o faşistlerin karşısında. Meydan tamamen onlara bırakılmış vaziyette.

* * *

Şu andan sonra iktidardan ve faşistlerden gelecek hiçbir şeye şaşırmanın alemi yok. Çünkü onlar artık meydanın kendilerine kaldığının farkındalar, bunun rahatlığını iliklerine kadar hissediyorlar ve bunu da çok güzel kullanıyorlar. Böyle bir durumda kim olsa kullanırdı zaten.

Bu yüzden, eğer gerçekten bir şeyler yapmaktan, bir şeyleri değiştirebilmekten bahsedeceksek ilk yapmamız gereken girişte sorduğum soruya dürüst bir cevap verebilmek olacaktır. Eğer kendimize karşı bu dürüstlüğü sağlamayı beceremezsek, kendimize iki çift laf etmeyi beceremezsek ötesine geçmemizin imkanı yok.

Ondan sonra zaten adım adım üzerimizdeki bu korkuyu atmayı becerebileceğimizi umuyorum. Çünkü bu ikiyüzlü hâlimiz o korkunun yerini sağlamlaştıran, onu yıkılmaz hâle getiren.

Eğer gerçekten karşı durmaksa, değiştirmekse bir şeyleri derdimiz, önceliği kendi korkularımızla yüzleşmeye vermekte fayda var.

*: Başlıktan, ikinci bir “Aziz Nesin linci” çıkartmaya çalışmasın kimse. İş bu yazının hitap ettiği kitle zaten hepimizin malumu.

Yapılacaklar Listesi [13.02.2012]

(Bu yazım ilk olarak 13 Şubat 2012′de Jiyan.org‘da yayınlanmıştır.)

Herkes ne yapacağını, nasıl yapacağını düşünüyor kara kara. Malum gün geçtikçe daha da keskin bir döneme giriyoruz, düşünmemiz çok doğal. Ancak gün geçtikçe gelen bu sertlik kafaları karıştırıyor, hemen herkes ne yapacağını şaşırmış hâlde dolanıyor ortalıkta. Haksızlar da diyemiyorum…

Ama böyle dönemlerde daha hassas, daha dikkatli düşünmeli, planlamalı. Yoksa gümbürtüye gidebilirsiniz o karmaşada alacağınız bir yanlış kararla. Hem cesaret hem de akıllı düşünebilmek lazım.

* * *

Yolda yürürken buldum bu yapılacaklar listesini. Baktım faydalı bir liste çıkarmış her kimse sahibi, ben de buradan paylaşayım dedim. Böyle bir vakitte önemli olacak bir liste sonuçta. Hem kendisi kaybetmemiş olur hem de başka arkadaşlara da yardımı dokunur diye. Sahibi kim bilemiyorum ama kendisine bir teşekkür borcum olsun.

* * *

Kendimi kahramanlaştırmayacağım. Komik ve acınası görünmeme neden olabiliyor çoğu zaman. Kendimden boş kahramanlık öyküleri çıkartmaktansa, kalemimi ihtiyacı olanlar için kullanacağım.

Fikirlerime kutsal muamelesi yapmaktan vazgeçeceğim. Her fikrin eleştirilebilir olduğunu, her fikrin sorgulanabilir ve üzerine tartışılabilir olduğunu aklımdan çıkarmayacağım. Ayrıca fikirlerimi eleştirenlere saldırıp durmaktansa onlarla oturup üzerine konuşacağım. Her an yeni şeyler öğrenebilir insan sonuçta.

Her konudan ve olan bitenden cımbızla kendime pay çıkarmaya çalışmayacağım. Bütünü incelemek ve kavramak için uğraşmak dururken kendime destek çıkarmaya çalışmak hiç inandırıcı olmuyor. Sonuçta her zaman dünya benim fikirlerime göre dönmeyebilir.

Kendi korkularımı meşrulaştırmak adına korku edebiyatı yapmaya son vereceğim. Benim korkuyor olmam herkesin benimle birlikte korkmasını istememi gerektirmez. Böyle ‘tuhaf’ fikirleri bir kenara atacağım.

‘İsyan porno’sunu bırakacağım. İsyanlardan, çatışmalardan videolar-fotoğraflar paylaşmanın -eğer fotoğrafçı değilsem- çok da bir anlamı olmuyor. İsyanı izlemektense, isyanı yaşamanın, yaşatmanın daha işe yarar olduğunu unutmayacağım.

Kişiye özel, gruplara özel eylemlerin bir yere varmayacağını görmem lazım. Birilerinin arkadaşı, kankası, dostu olmakla direniş olmayacağını, birlikte ve her adaletsizliğe karşı aynı güçle davranmam gerektiğini anlayacağım. (Meslek gruplarına özel eylem kampanyaları da dahil.)

İnsanların fikirlerini ‘xci’, ‘yci’ diyerek kestirip atmayacağım. Daha fazla okuyup, daha fazla tartışıp zihnimi ve bakış açımı genişleteceğim.

Hayali gruplaşmalar, örgütler yaratmayacağım kafamda. Yargıya hayali örgütler yaratıp kafasına göre insanları gözaltına alıyor diye karşı dururken bir hareketinden ya da yazdığı yerden dolayı insanları etiketlemekten vazgeçeceğim. Farkım kalmıyor yoksa yargıdan.

Kişisel tartışmalarıma ideolojilerle süslemekten vazgeçeceğim. Fazlasıyla gereksiz ve alakasız oluyor. Adı üzerinde ‘kişisel’.

Kelime oyunlarıyla, absürd şakalarla fikirlerin eleştirilmeyeceğini öğrenmem lazım. Eğer bir konuda yeterince bilgim yoksa işi komikliğe vurarak eleştiri yaptığımı sanmaktansa, sessiz kalmak daha akıllıca bir duruş.

“Kedi uzanamadığı ciğere mundar dermiş” tavırlarımdan da vazgeçmemde yarar var. Yapmak isteyip de cesaret edemediklerimi başkaları yapıyorsa onlarda eksik aramak yerine destek olup katılmaya çalışmam daha mantığa uygun.

Ülkenin dışında olup bitenlere özenerek bakarken, içeridekilere ahkam kesmeye de bir dur demeliyim. Davulun sesi uzaktan hoş gelir diyerek hareket etmek yakışmıyor bana.

İktidarın her gün daha da vahşileştiğini ve bundan hiç çekinmediğini görmeme rağmen her operasyonda ve her cümlelerinde sanki ilk defa böyle bir tavır sergiliyorlarmış gibi tepki göstermem fazlasıyla saçma. Her şey ortadayken bu kadar şaşırtmamalı beni artık.

Artık net bir karar vermem lazım; ya kum havuzuma çekilip kendi kendime oynayacağım ya da sözlerimle eylemim bir ve net olacak. Arada dönüp durmamın kimseye bir faydası yok. Bu saatten sonraıs dürüstlük zamanı.