Sísyphos’tan Beter Olmak [26.05.2012]

(Bu yazım ilk olarak 26 Mayıs 2012’de Jiyan.org‘da yayınlanmıştır.)

Eğleniyor muyuz? Keyifler yerinde mi? Buradan bakınca öyle görünüyor. Ne de olsa gereksiz polemikler ve tartışmalar konusunda hiç sıkıntı çekmeden günleri geçirebiliyorsunuz. İstediğiniz de buydu zaten değil mi?

Değil mi? Nasıl olmaz ki? Eğer derdiniz her günü dolduracak boş polemikler ve anlamı-sonu olmayan tartışmalar değilse neden bu kadar hevesle atlıyorsunuz her birine? Neden konunun özünde duran kocaman gerçeği ve tüm bu tartışmaların esas derdini görmeden devam ediyorsunuz? Açılan her çukura balıklama atlamak için keyfini çıkarıyor olmanız lazım, başka türlü anlamsız olurdu yoksa.

Sanırım biraz karışık bir giriş yaptım. Neyse baştan alalım, hiç sorun değil.

Başbakan ve AKP tayfası, haftada birkaç kez anlamsız polemikler açma ya da eskileri pişirip önümüze sunma konusunda gerçekten büyük bir başarı gösteriyor. Anladığım kadarıyla asistanları ve arka taraftaki metin yazarları da bu konuda ciddi bir malzeme deposuna sahipler. Ancak sorun şurada, hiç kimse bu mevzunun toplamına bakmaya ya da bu gereksiz polemiklerin nereden çıkartıldığına bakmaya niyetlenmiyor. Herkes çok güzel bir şekilde haftalık muhalefet kotasını doldurabilmek adına o günün polemiği neyse aynı yüzeysellikle ona atlayarak kendi “görevini” tamamlayıp bir köşeye çekiliyor. Yukarıda dediğim gibi, bunu yapıyorsanız keyfinizin yerinde olması lazım.

Gelin şu yaratılan polemiklerin genel bir özelliklerini çıkartalım beraber. Bakalım neler olacak elimizde.

  1. Daima Genel Gündemden Alakasız Olmak: Bu olmazsa olmaz. Esas tartışılması gerekenler ve ülkenin genel durumuyla ilgili sorun olarak nitelendirilebileceklerden ne kadar uzak olursa polemik o kadar işe yarar. Bu sayede herkesin dikkati dağılır ve esas konular rahatça arka plana itilebilir.

  1. Konunun Mümkün Olduğunca Çözümsüz Olması: Bununla tartışmanın istenildiği kadar uzatılabilmesi ve muhaliflere ayak bağı olabilmesi sağlanır. Böylece hem tartışmanın uzunluğunu belirleme hem de istedikleri yerde kesip daha sonra tekrar ısıtma şansları olur.

  1. Tartışmayı Daima Başlatan Olmaları: Daima bu polemikler iktidar tarafından başlatılır. Bununla birlikte polemiğe dahil olan herkes onların kurallarını ve şekillerini kabul ederek buna girişmiş olur. Bu da baştan yenik başlamakla aynı anlama gelir zaten. Çünkü bir tartışmada taraflardan birisi o tartışmayı kendisine uygun bir şekilde ortaya koyarsa zaten kazanmayı garantileyerek o tartışmaya girmiş demektir.

  1. Genelde Vasata ve Ortalamaya Hitap Eden Konuların Onların Dilleriyle Tartışmaya Açılması: Bir anlamda mahalle kahvesinin muhabbetlerinin siyaset arenasına taşınması. Bu AKP’nin belki de en akıllıca hareketlerinden birisi. Çünkü ortalama ve vasat yıllarca övülerek, aptallık kutsanarak bu ülkede garip bir atmosfer oluşturuldu. Ancak bunları övenler ve bu atmosferi oluşturanlar kendilerini hep yukarıda gören ve “halka yaklaşma” gibi dertleri olanlardı. Bu yüzden sadece başıboş bir ortam ve kendi kendisine bu atmosferle güçlenen kutsal bir “vasatlık” ideası yarattılar. Şimdi ise AKP bu hazırdaki atmosferi sahiplenerek, “halka yaklaşmayı” değil “halktan biri gibi davranarak”, tartışmalarda ve propagandada onların dilini kullanarak gün geçtikçe kendisini daha da sağlama alıyor. Muhalefetteki geri kalan herkes ise buna uzak ve beceremeyecek durumda oldukları için polemiklerin galibine karar verecek olan halkın işi kolaylaşıyor. Çünkü ortalama olanı öyle pişkin bir hâle getirdik ki, kendisini geliştirmektense diğerlerini kendi seviyesine çekecek bir güce sahip oldu. AKP bunun farkında olarak tüm politikalarını ilerlettiği için de her seferinde daha da coştu.

Eğer biraz dikkatle bakarsanız AKP’nin yarattığı ve gündemi uzun sürelerce meşgul eden tartışmaların tamamının bu kalıplara çok güzel bir şekilde uyduğunu farkedeceksiniz. Aslında bana göre çoğunuzun çoktan farketmesi lazımdı ama neyse. Sonuçta tüm bu polemikler bu şekilde ilerlerken bu polemiklerde bir taraf tutmaktansa Sisyphos’a eşlik etmeyi tercih ederim.

Demeye çalıştığım şey şu: Eğer ikitdara karşı bir muhalefet, bir direniş niyetindeysek ve bu amaçla onların karşısına çıkıyorsak bu şekilde hiçbir şey olmaz. Yukarıda yazdığım şekildeki tartışmalara girmek ekmeklerine yağ sürmekten öteye gitmeyecek bir hareket oldu, oluyor, olacak. Mesele eğer gerçekten bir galibiyet, tartışmalarda ve siyasi anlamda üstün gelebilmekse bu kalıbın dışına çıkılması için zorlanması gerekiyor. O kalıbın içine girmek değil, onları bu kalıbın dışına çıkmaya zorlamak bir aşama kaydetmeye yardımcı olabilir ancak.

Bu polemiklerde özellikle AKP’nin ülkeye bir yaşam biçimi, bir kültür dayatmaya çalıştığı iddiası çok sık görülüyor. Ancak mesele şu ki AKP bunu dışarıdan siparişle getirmiyor. Sadece bahsettiğim vasatın yaşam biçimini herkes için ortak olan hâline getirmek istiyor. Bunun faşizanlığı zaten tartışılmaz ancak bunun gökten vahiyle indiği ve öncesinde ülkenin şahane olduğunu iddia etmek de komik duruyor.

Tabii bununla birlikte 4. maddede bahsettiği sorun daima büyük bir mesele ancak o anlamda bir çözüm göremeyen karamsarın tekiyim ben. “Halkı uyutuyorlar, aslında olan potansiyeli köreltiyorlar.” gibi yorumlara da zerre inanmıyorum. Sebebini uzun uzun açıklamak isterdim ama onun yerine sizi Baudrillard’ın “Sessiz Yığınların Gölgesinde” kitabına yönlendiriyorum.

Sizin de eğlencenizi böldüm ama 10 dakikadan bir şey olmaz. Şimdi isteyenler gidip oyuna kaldığı yerden devam edebilir. Haklısınız sonuçta kim kendisini yormak ister ki bir şeyleri değiştirebilme ihtimali için. Ne olursa olsun öylesi çok daha eğlenceli ve kolay değil mi?

Korsanlar Partiye Çağırıyor [16.04.2012]

(Bu yazım ilk olarak 16 Nisan 2012′de Jiyan.org‘da yayınlanmıştır.)

Korsanlık, internetle içli dışlı olan bir çok kişi için artık doğal kavramlardan birisi hâlinde. Bir grubu tanımlayan ve insanlara dair bir özelliği anlatan her kelimenin başına geldiği gibi bu da farklı yorumlarla ve farklı bakış açılarıyla tanımlanmakta ve kullanılmakta.

Kapitalizmle ve devletle ortak bir bakış açısına sahip ya da onların parçası olan bir insan için korsanlık, en basit tabiriyle emek hırsızlığı olarak görülmekte. Onları internet üzerinden emekleri çalan, başkalarının para kazanmasının önüne taş koyan bir grup çapulcu gibi tanımlayıp, bu şekilde onlara karşı durmaya çalışmaktalar.

Ancak burada hırsızlık tanımıyla birlikte sorun başlıyor. Teknik olarak bakacak olursak, hırsız dediğimiz kişinin çaldığı şeye bir daha sahip olmanız mümkün değil. Ancak bir korsanın indirdiği müzik hâlâ orada, üstelik herkese açık bir şekilde. Kimsenin bir kaybı olmamakla beraber, herkesin kullanımında. Ancak kapitalizm elbette kendisini düşündüğü için bunu görmezden gelerek hırsızlık olarak nitelendirmekte ısrar ediyor, bizlere: “Senin parasını ödemeden hiçbir şeye sahip olmaya hakkın yok.” diyorlar. Bu yüzden de onlara göre bir şeyleri ücretsiz olarak paylaşmak hırsızlık oluyor.

Bu bakış açısının dışına çıkıp da, korsanların kendilerine ya da onlara sempati duyanlara (ki genelde sempatizan dediklerim de gizli korsanlar oluyor) göre nasıl tanımlandıklarına bakacak olursak işin yüzü gerçekten değişiyor. Ortaya çıkan çok üstten bir tanım: Bilginin ve kültürün özgürce paylaşımını, parasını ödeyemeyenlerin de bunlara sahip olabilmesini ve insanlığın ortak kültürünün birtakım yasal kısıtlamalarla (parası olan) bir zümreye ait kılınmasını istemeyen ve bunun için çaba gösteren insanlar. Böyle bakınca pek de hırsıza benzemedikleri ortada.

* * *

Korsanlık, internetin ulaşım alanından dolayı başlarda çok önemsenmiyormuş gibi görünse de aslında internet doğduğundan beri varolan bir kavram diyebiliriz. P2P ağlar ve bunun kolay kullanılabilir bir şekli diyebileceğimiz torrent daha çok insan tarafından öğrenilip kullanıldıkça; insanlar filmlere, müziklere ücretsizce ulaşabilme imkanlarının olduklarını farkettikçe durum değişmeye ve bu tartışma daha da büyüyen bir hâl almaya başladı. Elbette sinema-müzik-edebiyat sektörünün büyük patronları bundan hiç memnun değillerdi. Her ne kadar istatistikler hâlâ en çok orjinal materyal alanların torrent kullanıcıları olduklarını söylese de, onlar inatla bunu inkar edip kendilerini zarara uğrattıklarını söylüyor ve devleti bu konuda caydırıcı önlemler alması için zorluyorlardı.

Elbette bir noktada şirketlerin zarara uğradıkları doğru. Çünkü konu tamamen onları yarattıkları telif hakları ve kültürel mülkiyet gibi kavramların sorgulanmasına ortam hazırlıyor, bunların saçmalığının herkes tarafından görülebilir hâle gelmesine neden oluyordu. Bu yüzden de kendilerini bir şekilde sağlama almaya mecbur hissetmeleri doğaldı. Elbette internetin başka “tehlikeli” yanları da vardı ve devletler çok da vakit kaybetmeden tüm bu “tehlikelere” karşı savaşabilmek için şirketlerle büyük bir ittifak anlaşmasına giriştiler (zaten daimi bir evlilikleri söz konusuydu ama bu yeni bir anlaşmayı mecbur kılmıştı). Günümüzde tartışmakta olduğumuz SOPA, PIPA, ACTA, HADOPI ve Türkiye’deki yeni telif sistemi denemesi de bu ittifakın doğal sonuçları.

* * *

Bu ittifaka karşı elbette bir karşı hareket oluşacaktı. Çok fazla da gecikmedi. Önce internet politize oldu. Torrent sitelerinin büyük kısmı birlikte hareket etmeye, korsan bayraklarını çekerek şirketlere karşı “özgür kültür” için savaş ilan etmeye başladı. Bir süre sonra bu da yetmedi ve günümüzde Türkiye’de de bir örgütlenme çabasında olan Korsan Parti (Pirate Party) doğdu.

Korsan Parti’ler ilk kurulma dönemlerinde ciddi bir şekilde dalga geçilmeye maruz kaldılar ve hâlâ da kalıyorlar. “Her şeyi çözdük bir bu mu kaldı?” ve “Ekonomiyi de film indirerek mi kurtaracaksınız?” benzeri alaylar büyük(!) politikacılar tarafından bile hâlâ karşı argümanmış gibi kullanılmakta. Ancak durum hiç beklenildiği gibi olmadı, bazı ülkelerde dalga geçenler için ciddi bir rakip oldular bile.

Korsan Parti’leri temelde telif hakları yasası dediğimiz ve kültür mülkiyetini şirketlere yarar bir şekilde koruyan düzenlemelere karşı duran, patent sisteminden kurtulmayı amaçlayan ve vatandaşların gizliliklerinin ve özgürlüklerinin korunmasını ve geliştirilmesini temel alan bir programa sahipler. Ekonominin kültüre, internete ve özel hayatlara müdahelesinin minimuma düşmesini ve hatta tamamen yok edilmesini hedefliyorlar. Halihazırda 30′dan fazla ülkede resmi olarak kurulmuş, çok daha fazlasında ise kurulma hazırlıkları sürüyor (Türkiye’deki hareket için http://korsanparti.org). Bu anlamda dünya çapında bir hareket oluşmakta.

Avrupa’da temelleri atıldığı için burada daha hızlı bir gelişme gösteren Korsan Parti’leri bir çok yerel ve genel seçimde ciddi oy oranları almakta, AP’de sandalyelere bile sahip olmakta. Başlangıçta dalga geçenler için bu büyük bir şok etkisi yaratmışken, üzerine son zamanlarda bu konulardaki duruşları temelinde güncel politikada da anti-kapitalist bir çizgide programlar oluşturarak aktifleşmeleri, gün geçtikçe daha da sözü dinlenen bir hareket olacaklarının göstergesi. Prag’da yapılmakta olan PPI (Pirate Party International) 2012 konferansını takip ederek, bu konulardaki ciddiyetlerini kendiniz de görebilirsiniz.

* * *

Bu hareketin bana göre en önemli yanlarından birisi, internetle birlikte oluşan yeni kültürün politikaya bakışta nasıl ciddi değişimler sağlayabildiğini ve internetin politik anlamda pasifize edici olduğunu iddia edenlere karşı güzel bir cevap verilebileceğini göstermesidir. Aynı zamanda muhaliflerin pek de umursamadığı konuların aslında nasıl temelle bağlantılı ve ciddi olduğunu anlatabiliyor oluşları, siyasette kalıplaşmış muhalefet ve siyaset yapma anlayışları dışında taze bir bakış sağlanabileceğini göstermeleri gibi, bir çok konuda ciddiye alınması gerektiğini düşündüğüm bir hareket.

Özetle: Korsan Partileri ve korsanlar, bizlere bu yeni dönemde siyaset ve muhalif hareket açısından ne tür yeni yolların açılabileceğini ve de nasıl hareket edilebileceğini çok güzel anlatıyor. Aynı zamanda gün geçtikçe değişen dünyada, eski zamanların yöntemlerini kullanmakla yeni yöntemler üretmenin arasındaki farkı da net bir biçimde gösteriyor. Gelenekçi tavırlarda ısrar edenlere duyurulur.

Devrimci 2012: Oturma Odalarımızın Yeni Süsü* [01.03.2012]

(Bu yazım ilk olarak 1 Mart 2012′de Jiyan.org‘da yayınlanmıştır.)

Korkuyor muyuz?

Evet, hem de oldukça ciddi bir kısmımız korkuyor.

Şimdi bu meselenin nereden çıktığını düşünenler olabilir. Söyleyeyim; geçtiğimiz pazar (26 Şubat) olanlardan çıktı. Şöyle bir bakalım ne olmuştu o gün: En başta Taksim’deki malum miting vardı. Kan kusma, gövde gösterisi yapma ve uluma mitingi. Hani şu içişleri bakanının büyük bir gururla çıkıp konuşma yaptığı miting (gerçi kendisini meydanlarda görmek ilginçti ama).

Kadıköy’de ise miting olmak isteyip de olamayan bir “Korkmuyoruz, Susmuyoruz, Teslim Olmuyoruz” toplaşması vardı. Toplaşma diyorum çünkü gerçekten ona miting demeye dilim varmıyor. Üstelik ismi de pek bir mânidar hâle geldi şu durumda.

Peki bir bakalım o sırada kimler ne yapıyordu?

Öncelikle milliyetçi ve dindar kesimin büyük kısmı Taksim’i doldurmuştu. Büyük bir gurur, büyük bir coşku ve büyük bir cesaretle. Önlerine gelen herşeyi asıp kesebilecek bir ruh hâlindeydiler. Hatta bunu gerçekleştirmek için AGOS’a doğru yürüyüşe bile niyetlendiler. Biraz daha gaz alabilselerdi onu da yapacaklardı zaten. Onlar için büyük bir zafer sayılabilirdi bile. Neyse ki 6-7 Eylül’e dönüşmeden dağılmayı becerebildiler.

Kadıköy’de neredeyse yeller esiyordu. Alan neredeyse bomboştu, organizasyon tam anlamıyla felaketti. Üstelik korkmadığını ilan eden o kadar çok insan görürken internette, alanın böyle boş oluşu da o cümlelerin altında büyük bir çukur açmıştı. Sayının ve alandaki atmosferin de etkisiyle eylem sonrasında herkes -deyim yerindeyse- “örgütlerine yakışır bir şekilde dağıldı”.

Peki geri kalan o cesur muhaliflerimiz, devrimcilerimiz, savaşçılarımız neredeydi? Mitinge gelen örgütler neden normal mitinglere kıyasla neredeyse 1/10 ölçekte rakamlarla gelmişlerdi?

İkinci sorunun cevabını bilmiyorum ama ilkini gayet iyi biliyorum. O cesur devrimcilerimizin büyük kısmı twitter’dan facebook’tan Taksim’i ve CHP kongresini takip ediyor, oradan yaptıkları yorumlarla dünyayı değiştirmeye çalışıyorlardı.

İşte bunun adı düpedüz korkudur, tırsaklıktır. Kalkıp internet üzerinden, sağda solda yazılanlarla yüksekten uçup da sonra hiçbir şey yapmamak korkaklıktır. Twitter’da Facebook’ta dünyayı kurtaracağını sanmak “diğerlerini yapmaya cesaretim yok” demenin dolaylı adıdır. Taksim’deki eyleme lanet yağdırıp onun nasıl organize edildiğini; devletin, şunun bunun eylemin arkasında olduğunu söyleyip de onu durdurmaya dair hiçbir şey yapamamak basiretsizliktir.

Tüm bunların ardından da orada “Bozkurtlar burada, Ermeniler nerede?” diye slogan atıldığında kimsenin sinirlenmeye hakkı yoktur. Çünkü o adam o sloganı attığında karşısına çıkacak kimse yok. Çünkü o adamın sözlerine muhalif olanlar bir karşı eylem organize etmeyi ya da eylemi durdurmayı göze alamıyorlar.

Tüm bunların üzerine orada o sloganlar atıldığında, içişleri bakanı orada konuştuğunda, Agos’a yürümeye niyetlendiklerinde, başbakan bu eylemi koruduğunda şaşırmanın da anlamı yok artık. Çünkü o rahatlığı bizler verdik. Çünkü karşılarında korkabilecekleri hiçbir şey yok. Çünkü muhalefet yok, direniş yok, hiçbir şey yok iktidarın ve o faşistlerin karşısında. Meydan tamamen onlara bırakılmış vaziyette.

* * *

Şu andan sonra iktidardan ve faşistlerden gelecek hiçbir şeye şaşırmanın alemi yok. Çünkü onlar artık meydanın kendilerine kaldığının farkındalar, bunun rahatlığını iliklerine kadar hissediyorlar ve bunu da çok güzel kullanıyorlar. Böyle bir durumda kim olsa kullanırdı zaten.

Bu yüzden, eğer gerçekten bir şeyler yapmaktan, bir şeyleri değiştirebilmekten bahsedeceksek ilk yapmamız gereken girişte sorduğum soruya dürüst bir cevap verebilmek olacaktır. Eğer kendimize karşı bu dürüstlüğü sağlamayı beceremezsek, kendimize iki çift laf etmeyi beceremezsek ötesine geçmemizin imkanı yok.

Ondan sonra zaten adım adım üzerimizdeki bu korkuyu atmayı becerebileceğimizi umuyorum. Çünkü bu ikiyüzlü hâlimiz o korkunun yerini sağlamlaştıran, onu yıkılmaz hâle getiren.

Eğer gerçekten karşı durmaksa, değiştirmekse bir şeyleri derdimiz, önceliği kendi korkularımızla yüzleşmeye vermekte fayda var.

*: Başlıktan, ikinci bir “Aziz Nesin linci” çıkartmaya çalışmasın kimse. İş bu yazının hitap ettiği kitle zaten hepimizin malumu.

Yapılacaklar Listesi [13.02.2012]

(Bu yazım ilk olarak 13 Şubat 2012′de Jiyan.org‘da yayınlanmıştır.)

Herkes ne yapacağını, nasıl yapacağını düşünüyor kara kara. Malum gün geçtikçe daha da keskin bir döneme giriyoruz, düşünmemiz çok doğal. Ancak gün geçtikçe gelen bu sertlik kafaları karıştırıyor, hemen herkes ne yapacağını şaşırmış hâlde dolanıyor ortalıkta. Haksızlar da diyemiyorum…

Ama böyle dönemlerde daha hassas, daha dikkatli düşünmeli, planlamalı. Yoksa gümbürtüye gidebilirsiniz o karmaşada alacağınız bir yanlış kararla. Hem cesaret hem de akıllı düşünebilmek lazım.

* * *

Yolda yürürken buldum bu yapılacaklar listesini. Baktım faydalı bir liste çıkarmış her kimse sahibi, ben de buradan paylaşayım dedim. Böyle bir vakitte önemli olacak bir liste sonuçta. Hem kendisi kaybetmemiş olur hem de başka arkadaşlara da yardımı dokunur diye. Sahibi kim bilemiyorum ama kendisine bir teşekkür borcum olsun.

* * *

Kendimi kahramanlaştırmayacağım. Komik ve acınası görünmeme neden olabiliyor çoğu zaman. Kendimden boş kahramanlık öyküleri çıkartmaktansa, kalemimi ihtiyacı olanlar için kullanacağım.

Fikirlerime kutsal muamelesi yapmaktan vazgeçeceğim. Her fikrin eleştirilebilir olduğunu, her fikrin sorgulanabilir ve üzerine tartışılabilir olduğunu aklımdan çıkarmayacağım. Ayrıca fikirlerimi eleştirenlere saldırıp durmaktansa onlarla oturup üzerine konuşacağım. Her an yeni şeyler öğrenebilir insan sonuçta.

Her konudan ve olan bitenden cımbızla kendime pay çıkarmaya çalışmayacağım. Bütünü incelemek ve kavramak için uğraşmak dururken kendime destek çıkarmaya çalışmak hiç inandırıcı olmuyor. Sonuçta her zaman dünya benim fikirlerime göre dönmeyebilir.

Kendi korkularımı meşrulaştırmak adına korku edebiyatı yapmaya son vereceğim. Benim korkuyor olmam herkesin benimle birlikte korkmasını istememi gerektirmez. Böyle ‘tuhaf’ fikirleri bir kenara atacağım.

‘İsyan porno’sunu bırakacağım. İsyanlardan, çatışmalardan videolar-fotoğraflar paylaşmanın -eğer fotoğrafçı değilsem- çok da bir anlamı olmuyor. İsyanı izlemektense, isyanı yaşamanın, yaşatmanın daha işe yarar olduğunu unutmayacağım.

Kişiye özel, gruplara özel eylemlerin bir yere varmayacağını görmem lazım. Birilerinin arkadaşı, kankası, dostu olmakla direniş olmayacağını, birlikte ve her adaletsizliğe karşı aynı güçle davranmam gerektiğini anlayacağım. (Meslek gruplarına özel eylem kampanyaları da dahil.)

İnsanların fikirlerini ‘xci’, ‘yci’ diyerek kestirip atmayacağım. Daha fazla okuyup, daha fazla tartışıp zihnimi ve bakış açımı genişleteceğim.

Hayali gruplaşmalar, örgütler yaratmayacağım kafamda. Yargıya hayali örgütler yaratıp kafasına göre insanları gözaltına alıyor diye karşı dururken bir hareketinden ya da yazdığı yerden dolayı insanları etiketlemekten vazgeçeceğim. Farkım kalmıyor yoksa yargıdan.

Kişisel tartışmalarıma ideolojilerle süslemekten vazgeçeceğim. Fazlasıyla gereksiz ve alakasız oluyor. Adı üzerinde ‘kişisel’.

Kelime oyunlarıyla, absürd şakalarla fikirlerin eleştirilmeyeceğini öğrenmem lazım. Eğer bir konuda yeterince bilgim yoksa işi komikliğe vurarak eleştiri yaptığımı sanmaktansa, sessiz kalmak daha akıllıca bir duruş.

“Kedi uzanamadığı ciğere mundar dermiş” tavırlarımdan da vazgeçmemde yarar var. Yapmak isteyip de cesaret edemediklerimi başkaları yapıyorsa onlarda eksik aramak yerine destek olup katılmaya çalışmam daha mantığa uygun.

Ülkenin dışında olup bitenlere özenerek bakarken, içeridekilere ahkam kesmeye de bir dur demeliyim. Davulun sesi uzaktan hoş gelir diyerek hareket etmek yakışmıyor bana.

İktidarın her gün daha da vahşileştiğini ve bundan hiç çekinmediğini görmeme rağmen her operasyonda ve her cümlelerinde sanki ilk defa böyle bir tavır sergiliyorlarmış gibi tepki göstermem fazlasıyla saçma. Her şey ortadayken bu kadar şaşırtmamalı beni artık.

Artık net bir karar vermem lazım; ya kum havuzuma çekilip kendi kendime oynayacağım ya da sözlerimle eylemim bir ve net olacak. Arada dönüp durmamın kimseye bir faydası yok. Bu saatten sonraıs dürüstlük zamanı.

İki Dilli Bir Kaşarlı [11.01.2012]

(Bu yazım ilk olarak 5 Ocak 2012′de Jiyan.org‘da yayınlanmıştır.)

Söz önemlidir. Özellikle de iletişimin ve söylediklerinin önemli olduğu şeyler yapıyorsan. Gerçekten ne demek istediğin, görünürde söylediklerin, aslında söylemek isteyip de altta gizlediklerin; hepsinin bir önemi var. Çoğu zaman bunun farkında olmadan konuşanlar daha sonra gelen tepkilere anlam veremezler. Ya da esas söylemek istediklerini alt metne gizleyerek -ve sakladığı kişilerin bunları farkedemeyeceğini umarak- konuşanlar, daha sonra bunu birileri gösterdiği zaman ne yapacaklarını şaşırırlar.

Alt metinlerle ilgilenmeyi severim. Söylenenlerin derinlerine bakmak, öncesinde ve sonrasında söylenenlerle bağlantılar kurmak, hem eğlencedir benim için hem de siyaset ve felsefe gibi konularda olmazsa olmazdır. Genelde bu alanlarda herkes ‘süslü’, ‘afili’, ‘üstü kapalı’ konuşmayı pek sever. Çok şey gizlerler bu süslerin altına. Kendilerince bunu bir yöntem olarak belleyen de pek çoktur.

Bu aralar dil konusunda en çok önemsediğim ve dikkatime takılan nokta ise dilin karakteri mevzusu. Özellikle de ‘muhalif’ hareketlerde bu konu oldukça kafamı kurcalamakta ve biraz da sinirime dokunmakta. Ancak bu sorunu yaratan şey, kullanılan dilden çok onun altında yatan bilinç ve mesajla ilgili. ‘Muhalif’in muhalifliğine dair bir takım sıkıntılar görüyorum da denilebilir.

* * *

İktidarın dilinden de bahsetmem lazım kısaca esas konuya girmeden önce. İktidarın dilinin vahşiliği, bozgunculuğu, keyfiyeti ve sorunlu hallerinden. Gerçi çoğumuzun bilincinde olduğu şeyler bunlar.

İktidar daima dili keyfine göre kullanır, istediklerine istediği anlamı yükler ve bunu emrindeki topluma çok büyük bir rahatlıkla dayatabilir. İktidarın işine de gelir tabii ki bu durum. Toplumu kendi dilinde konuşturabilmeli ki onlara istediği mesajı rahatça verebilsin.

Bunu yaparken medyayı, kendi temsilcilerini, kendi ürettiklerini bolca kullanır ve bunlardan beslenir doğal olarak. Onun medyasında, alanında; onun emrine ve tanımına göre kullanılır dil tamamen. Bununla da zihinlerde iktidarını kuvvetlendirir. Akıllara kendi tanımlarını yerleştirerek kendi fikirlerini sağlamlaştırır. İktidarın tanımlarıyla konuşmak, onun sözlüğünü kullanmak; onu en baştan kabul etmeye, iktidara en baştan boyun eğmeye eş değerdir.

* * *

İktidarın dilini ve onun tehlikesini tekrar hatırladığımıza göre konumuza rahatça dönebiliriz.

Son zamanlarda muhalif çevrelerde, davalarla olsun iktidardan gelen açıklamalarla olsun sıkça karşı açıklamalar ve savunmalar görüyoruz. Bir hareketlilik söz konusu denilebilir. Ancak bu hareketliliğin belli bir kısmı hiç de sevinilebilecek bir hareketlilik değil bana göre. Çünkü hareket, bu dil sorunu yüzünden baştan kaybetmiş olarak başlıyor. Karşı çıkışlar biraz hastalıklı bir görüntü çiziyor benim nazarımda. Örnekleyeyim isterseniz.

Mevzu Bir; Tutuklu Gazeteciler ve Öğrenciler

Bu aslında ülkedeki basın ve ifade özgürlüğü sıkıntısıyla ilgili çok önemli bir sorun ve burada savunurken, hareket ederken çok dikkatli olunması gerekiyor. Ancak bunda pek de becerikli olunduğunu söyleyemem. Çünkü en temel slogandan hata başlıyor. “Terörist Değil Gazeteciyiz” ve “Terörist değil öğrenciydi, arkadaşımızdı.”

Bir dakika yahu, ne oluyor? Neden böyle bir savunma ihtiyacı hissediliyor? Muhalifliğinizden, devrimciliğinizden bu kadar mı korkuyorsunuz? Neden bundan kaçma ihtiyacı hissediyorsunuz?

Bu savunma şeklinde çok ciddi sorunlar var. Bunu söyleyerek iktidarın ‘terörist’ tanımını en baştan kabul etmiş oluyorsunuz. Diyorsunuz ki “Tamam teröristler var, terör var ama biz onlardan değiliz.” İktidar, kendine muhalif olan ve korktuğu birini elbette yaftalamak için terörist olarak tanımlayabilir. Neden bu kadar korkuyorsunuz? İktidara karşı savaşan(!) birisi, iktidarın etiketlerinden neden bu kadar çekiniyor?

Aslında burada sorun şu, siz zaten kendinizce terörist belirlemişsiniz başkalarını. Örneklerini değiştirmekle iktidarın dilini değiştirdiğinizi sanıyorsunuz sadece. Sizin için de ‘terörist’ler korkunç şeyler ve onlardan biri olmak sizin ödünüzü koparıyor. Aslında bilinçaltınızın iktidarlardan hiçbir farkı yok. Sadece bunu süsleyince ya da örneklerini değiştirince, “x’e değil de y’ye” terörist deyince iktidarın dilini kullanmadığınızı zannediyorsunuz. Doğal olarak da hiçbir yere varamıyorsunuz.

Mevzu İki; Bilimsel Terör ve Sanatsal Terör

İlk mevzumuzla fazlasıyla benzeyen bir nokta ancak burada başka bir yerden müdahele etme ihtiyacı duyduğum için ayırdım. Sanatçının da tıpkı gazeteciler gibi benzer sebeplerden ‘terörist’ ilan edilmekten korktukları ortada.

Peki bu sanatçılar “terörist değiliz biz” diye bu kadar dertlenirken, kendilerini o kötü etiketten ‘temizlemeye’ çalışırken hiç mi tuhaf hissetmediler? Onca sanatçı, müzisyen, yazar, filozof dille uğraşırken, iktidarın dilini, tanımlarını reddederken, onu bozmak için uğraşırken; iktidarın etiketini böylesine içselleştirmiş olduklarını hiçbiri mi görmedi?

Bu konuda bu kadar korkan, teröristlikten çekinen sanatçı arkadaşlara tavsiyem biraz Hakim Bey okumaları, başlangıç olarak da ‘Şiirsel Terörizm’ metnini önerebilirim. Belki biraz bir şeyleri görmelerine yardımcı olur.

Hatta tadımlık vereyim biraz;

“ŞT’nin yaratacağı seyirci tepkisi ya da estetik şok en azından terör hissi kadar kuvvetli olmalıdır – yoğun tiksinti, batıl bir huşu, ani sezgisel kırılma, dadaesk endişe – ŞT ister tek bir insana ister birden fazlasına yönelik olsun, ister imzalı ister imzasız olsun sanatçının kendisinden başka birinin hayatını değiştirmiyorsa çuvallamıştır. … Suç olarak sanat; sanat olarak suç.”

* * *

Bu konuda Türkiye siyasi-kültürel tarihindeki örnekler saymakla bitmez. Biteceğe de hiç benzemiyor. Çünkü bu sorunun temelinde ‘muhalif’ insanların zihinlerindeki sorunlu hâl var. Sürekli haklı olduğunu iddia ederek, zerre eleştiri kabul etmeden korumak için uğraştıkları hastalıklı hâl.

Bu hâlin en temel sebeplerinden birine ben ‘muhalifin iktidar aşkı’ diyorum. Bu arkadaşlarda muhalifliğin en temel sebebi kendilerinin iktidar olmamaları. İktidar olma aşkıyla muhalif olduklarından, içlerinden ‘dikta’ dürtüleri sürekli sızıyor. Kendileri de içten içe farkındalar ki iktidarı ele geçirir geçirmez -farklı gruplara da olsa- aynı tavrı sürdürecekler. Yani onlardan gelecek ‘devrim’den de bir hayır gelmeyecek. Çünkü dertleri özgürlük değil, iktidarı ele geçirmek. Bu yüzden iktidarın dilini, tanımlarını, sözlüğünü kullanmak rahatsız etmiyor onları. Kendi sözlüklerini de hazırlıyorlar bir yandan.

Bir yandan da -yine üstteki sebebe bağlı olarak- sürekli ‘temiz çocuk’ olma istekleri var. Muhalif bile olsalar, asla ‘kaka muhaliflerden’ olmamalılar. Öyle olursa görüntüleri, karizmaları sarsılacak çünkü. Halkın gözünden düşürebilir iktidar onları yoksa. Bu yüzden bu kadar korkuyorlar aslında iktidarın bir etiket yapıştırmasından. Çünkü hâlâ iktidarın gücünden, onun halkın bilincini etkileme gücünden korkuyorlar. Bu yüzden iktidara karşı ‘temiz bir muhalefet’ sürdürmek zorunda hissediyorlar. İktidara kendilerine terörist deme fırsatını vermek istemiyorlar. İktidarın diline karşı boyun eğmiş hâldeyken, bir de üstüne dünyayı değiştireceklerini iddia ediyorlar. Kimse gocunmasın, bana komik geliyor.

* * *

En başta şu iktidarın sözlüğünü bir çöpe atmak lazım. Eğer ‘başka bir dünya’ niyetiniz varsa, iktidara dair hiçbir şeyin olmadığı, hep beraber yazılacak bir sözlükle olabilir ancak, iktidarın sözlüğündeki örnekleri değiştirerek değil. Onun sözlüğüne uyarak yapacağınız her hareket, boşa vakit ve enerji harcamaktan başka bir şey olmaz.

O Dayağı Devlet Yedi [05.01.2012]

(Bu yazım ilk olarak 5 Ocak 2012′de Jiyan.org‘da yayınlanmıştır.)

Malum, şu an Uludere Katliamı’ndan daha önemli bir haberimiz var, oraya ‘taziye’ye giden kaymakamın linç edilmesi. E medyanın buna bu kadar ilgi göstermesi doğal, katledilen 35 Kürtten bahsedecek halleri olmadığından bu doğal olarak önem kazanıyor.

Bu kadar haber olup tartışılınca, ister istemez aklımda şöyle bir soru dönmeye başladı; Bir kaymakam neden dayak yer? Ya da şöyle soralım; bir devlet görevlisi, kendi vatandaşlarından neden dayak yer? Bu olayı bu kadar çok konuşup dert eden medyanın, buna verdiği klişeden ve faşizmden ibaret cevaplarının dışında düşünerek cevaplamayı deneyeceğiz doğal olarak. Yoksa basitçe; ‘Hasip Kaplan provoke edip halkı kaymakamın üzerine saldı.’ diyerek yazıyı bitirmek, tüm tartışmalara nokta koyup devletten de iki aferin, belki biraz da destek almak doğal olarak işlerine geliyor birçok kişinin.

Acaba günlerce olay yerinden uzak duran, hakkında konuşmak için bile neredeyse üzerinden bir gün geçmesini beklemeyi uygun gören iktidara dair ellerine geçen ilk ve tek -bakanların oraya geldiği yalanına inanan yok herhalde- temsilci olmasından dolayı olabilir mi? Her ne kadar görmek istemese de o ‘süper medya’mız, oradaki halk öfkeli iktidara karşı, sevmiyorlar, istemiyorlar. Çünkü köyler arasındaki doğal ticaretin ‘kaçakçılığa’ dönüşmesinin, iki köy arasındaki dolaşım için askere rüşvet verip onların keyfine göre gidebilmelerinin sebebi, onların koyduğu sınırlar. Çünkü iktidarın temsili olan koruculardan, jandarmadan pek de iyi bir şey görmüyorlar. Çünkü iktidara dair ne zaman bir şeyler uğrasa o köylere; ya korku ya tehdit ya da kan getiriyor böyle.

Belki de zaten umursanmadıklarını, bu olayın da üstünün kapatılıp herkesin susturulacağını bildiklerinden olabilir mi? Oraya iktidara dair gelen her şeyin -temsilcisinden medyasına kadar- manipülasyona, sahte bilgilere malzeme aradığını bildiklerinden olabilir mi? Bir nevi “Yalan söyleyeceksen defol git buradan.” demek istemiş olabilirler mi? O sahte ‘acıyı paylaştık’ haberlerine pabuç bırakmamak için olabilir mi? Daha da basitleştireyim, tepeden gelen ve ülkenin geri kalanına yayılması için hazırlanacak olan yalanlardan bıktıkları için olabilir mi? Hatta, bu katliamın gündemde biraz daha yer tutması için, en azından olayın medyada anılması için, “Yeter ki medyada bir şekilde haber olsun” diyerek yapmış olamazlar mı?

Ya da bu olayın bile suçunun kendilerine, temsilcisi olarak seçtikleri vekillere, hatta doğal olarak ‘Kürt olan her şeye’ yıkılacağını bildiklerinden olabilir mi? Sonuçta her şey ortadayken bile büyük bir yüzsüzlükle herkes bunu yapmaya çalışıyor şu anda. Başbakanından, Bahçeli’sine, en büyük(!) medyasından, en kendi halinde takılanına dertleri bu olmuş durumda. Ortalıkta tekrar devasa bir yalan döndürüleceğini bildikleri için ve artık buna tahammülleri olmadığı için kendilerini iktidardan böyle korumak istemiş olamazlar mı? Kendilerine bu acıyı yaşatan insanların, onlarla acılarını paylaşanlara ‘kan emiciler’ diyecek kadar yüzsüz hale geldiğini öncesinden görmüş olduklarından olamaz mı? Onların elinden kaymakamın kurtulmasını sağlayan insanların, olayın suçlusu olarak ilan edileceğini bildiklerinden olabilir mi? Cenazelerini nasıl gömeceklerinden, tabutun üzerine ne örteceklerine kadar iktidarın her şeye iktidarın karışmasından bıkmış olduklarındandır belki de. Malum, cenazelerin gömülüşü ve üzerlerine örtülen renkler, o insanların nasıl öldüklerinden daha çok konuşuldu.

Daha çok şey sıralayabiliriz böyle, ancak ortak olan noktaları varsa tüm bunların iktidarın ve onun temsilcisi olan her şeyin acılarını paylaşıp o insanların yanında olmak dışında, her şeyi yapmış olmasıdır. Tıpkı onlarca yıldır yaptıkları gibi. Ve aslında o dayağın ne anlama geldiğini Selahattin Demirtaş, 3 Ocak’taki konuşmasında söyledi bizlere;

“Biz senin meşruiyetini, Başbakanlığını tanımıyoruz, senin zihniyetini tanımıyoruz. Sen kendini ne zannediyorsun. Haddini bileceksin. Sen hesap vereceksin. … Sizin tehditlerinize boyun eğmeyiz.”

İşin özü, görüntüde o dayağı yiyen bir kaymakamdı ama orada aslında bir halk, iktidara en net mesajlarından birini verdi. Bu saatten sonra, iktidarın kendi elleriyle kendisine karşı yarattığı öfkenin karşısında ne kadar dayanabileceğini de göreceğiz.

Uludere Katliamı Neleri Gösterdi? [30.12.2011]

(Bu yazım ilk olarak 30 Aralık 2011’de Jiyan.org‘da yayınlanmıştır.)

Medyayı gördük Uludere’yle;

Medyanın artık eline kanı bulaştırmaktan hiç de çekinmediğini, otosansürün ne kadar rahatça ve yüzsüzce uygulanabildiğini, insan hayatının söz konusu ‘Kürtler’ olunca ne kadar önemsiz hale getirildiğini, herşeyin birer ‘iddia’dan ibaret olabildiğini ve birbiriyle savaş halindeki grupların aynı sözleri söyleyebildiğini gördük.

Çünkü medyanın umrunda olmaması gereken hayatlardı oradakiler. Öyle olmaması gerekiyordu ama Türkiye’de ‘medya’ dediğimiz şeyin artık ‘iktidardan gelen emirleri çoğalma/yayma birimi’ne dönüştüğünü gözümüze sokmaları gerekiyordu illa ki. Yoksa CNN Türk rejisi, yöneticisi bu kadar rahatça ve görev aşkıyla müdahele edebilir miydi o yayına. ‘Dürüst, tarafsız’ olduğunu bas bas bağıranlar dut yemiş bülbüle dönüşebilir miydi başka türlü. Bize artık “Bizden umudu kesin, biz haberci değiliz.” dedi hepsi. Zaten biliyorduk ama kendi dillerinden de duymuş olduk bunu.

Gözlerinin önünde olanları ‘iddialara, yalanlara’ çevirme güçlerini de gördük medyanın. Ve öyle büyük bir güçtü ki bu, Yeni Akit ve Sözcü aynı şekilde manşet haberi yazabildi bunun sayesinde. Sanırım kırk yıl düşünse kimsenin aklına gelmezdi böyle bir şeyin gerçek olabileceği. Ama söz konusu ortak düşman olunca, tabii ki kalemlerinin önünde hiçbir güç duramadı. Ortak düşmana karşı tam birlik halinde döktürdüler manşetlerini.

‘Halk’ı gördük Uludere’yle;

Bu katliamın en büyük mimarlarından birisi ‘büyük Türk halkı’dır. Onun iktidarına, ordusuna olan sonsuz ve sarsılmaz güvenidir. Bunun aksini söylemeye kimsenin cesaret edebileceğini sanmıyorum. Medyanın da, iktidarın da, ordunun da böyle rahatça hareket edebilmesinin, böyle aklın mantığın almayacağı açıklamalar yapabilmesi ‘halktan aldıkları icazetle’ mümkün olmuştur çünkü. Eğer bu icazeti vermemiş olsaydı halk; ne onlar öyle davranabilirlerdi, ne bu katliam olurdu, ne de halk her mecrada bu olayı büyük bir inançla savunmaya geçerdi.

O yüzden artık halkı temiz tutmaya çalışmaktan da vazgeçmemiz gerektiğini gördük, çünkü ciddi bir kesimi de ellerinde bu kanı taşımaktan gurur duyuyor. İnklar etmenin anlamı yok.

Birtakım kendini bilmezleri gördük Uludere’yle;

Bunlar zaten her fırsatta ortaya çıkan sevgi kelebekleri, barış elçileri, politik argüman papağanları, edebi süs ustaları. Yine döküldüler ortalığa. Ve yine kalkıp ‘güya eşitlikçi ve dürüst bir tavırla’ suçu paylaştırmaya, “Kürt mücadelesinin (BDP dahil) bunda suçu var, onlar yüzünden sivil halka olan oluyor.” gibi nasıl ve nerelerinden ürettiklerine emin olamadığım argümanlar ortaya atarak kendilerince bir şeyler yapmaya çalışıyorlar.

Bunları kullananların en klasik özellikleri, doğru düzgün politik birşeyler okumadan, gündemi, olanı biteni takip etmeden ezberlerindeki birkaç argümanla konuşuyor oluşlarıdır. Sorsanız Kürdistan’da olan bitenlerden ne kadar haberleri vardır diye, alacağınız cevap ya büyük bir sessizlik ya da medyanın genel argümanları olacaktır. Bu yüzden kendilerini çok fazla ciddiye alamıyorum ama böyle fırsatçı bir şekilde ortaya çıkma çabalarına da tahammül edemiyorum.

(Bir de arada bir muhalifleri de gördük ama onlar bunların yanında çok hafif kaldığı için listeye dahil edemiyorum.)

İktidarı çok daha iyi gördük Uludere’yle;

Hem de öyle güzel gösterdi ki kendisini bu sefer. Zaten İçişleri Bakanı İdris, son zamanlarda bu gösterilerin geleceğinin sinyallerini veriyordu bizlere. E “İkinci açılım pakedi geliyor.” denildiğinde zaten herkes korkudan ne yapacağını şaşırmıştı. Ve şimdi açılıma başlandığını herkes rahatça görüyordur sanırım.

İktidarın aslında uzun zamandır içinde tutmaya, saklamaya çalıştığı yüzüdür şu an karşımızda duran. Demokrasi, eşitlik, insan hakları onlara o kadar uzak ve onlar için o kadar rahatsız edici şeylerdi ki daha fazla saklanamadılar artık o kelimelerin arkasına, çıktılar meydana. Hem de tüm öfkeleri, kinleri ve ağızlarından damlayan kanlarıyla. Saldırmaya, parçalamaya, katletmeye hazır bir şekilde meydandalar artık. Başbakan zaten konuyla ilgili açıklamasında bir tek “Bu olayda emeği geçen herkesi tebrik ederim.” demedi ama dinleyen herkes bunu anlamıştır sanırım.

Kısacası iktidar da tam manasıyla meydanda artık. Daha doğrusu artık herkes gerçek yüzleriyle, maskeleri düşmüş bir halde meydandalar. Bundan sonrasında ise herşeyin çok daha sert olacağını söylemek sanırım kahinlik olmayacaktır. Çünkü herşey maskelerin düştüğü an başlar zaten.

Şu an maskelerin düştüğü, ellerindeki kan ve içlerindeki irinle ortada durdukları zamanlardayız. Çok daha vahşileşecekler, çok daha acımasızlaşacaklar. Bu katliam başlangıç işaretini verdi, maskelerini ellerinden alıp, meydanın ortasında koydu onları.

Paranoya, Daha Fazla Paranoya [19.12.2011]

(Bu yazım ilk olarak 19 Aralık 2011’de Jiyan.org‘da yayınlandı.)

Son zamanlarda sanırım kendime en sık sorduğum soru şu oluyor; “Fazla mı paranoyaklaştık?” Evet, paranoya doğadır bir noktaya kadar, zihnin düşündüğünün, analiz yaptığının belirtisidir ancak o noktadan sonra bu hastalık haline gelir. İnsanın yaşamının dengesini bozar, sağlığını tehlikeye atar, yaşamdan soğutur.

Tabii bu dediklerim ‘normal’ bir toplumda yaşayan bir birey için geçerli şeyler.

Türkiye’de olduğumuz ve onun üzerine konuştuğumuz için bu dediklerim elbette anlamsız kalıyor. Uzunca hem de çok uzunca zamandır insanlık için normal olanlara hasret bir şekilde yaşıyor burada insanlar. İnsanlık tanımı bile değişmiş, gruba/şekle göre yapılır hale gelmiş. Bunun bu derece sağlam bir şekilde o uzun zaman boyunca ayakta durabilmesinin sebebi ise, burada yaşayanların ciddi bir kısmının bir tür izolasyonla, ‘insanlığın’ böyle olması gerektirildiğine inandırılmış, bunun hak ve hakikat olduğu kabul ettirilmiş. Zaten bir süre sonra toplumun dönüştürülmüş kesimi, iktidara sormadan bunu savunur hale geldi. Sonraki süreçlerde de zaten gelen yeni iktidarlar, nasıl olması gerektiğini önceki iktidarların eseri olan toplumdan öğrenir duruma geldi.

Bu faşizmin normalleşmesi ve bu toprakların gerçeği halini alması durumu, elbette sağlam yerini korumak, kendini düşmanlarına karşı savunmak için her daim tetikte. Kimi zaman biraz daha sakince -ki bu sakinliğin tek sebebi biraz dinlenmek isteyişleri-, kimi zaman ise tüm güçleriyle oluyor. Katliamlar, soykırımlar, yakmalar, kovalamalar bu toprakların normali haline geliyor bir süre sonra ister istemez. Ne de olsa artık ‘halkın tepkisi’ne dönüşüyor bunlar, herhangi bir radikal grubun işine değil.

Yakın zamandan bir örnek; ‘80 sonrasında ailelerin çocuklarına ya da ailenin genç üyelerine ‘80 öncesini anlatırken en çok kullandıkları cümelerden bir kısmı: “Bizim zamanımızda kandırılmıştık, beynimiz yıkanmıştı. Kardeş kardeşi vurur haldeydi. Ortalık savaş alanıydı. Aman siz olaylara karışmayın. vs vs vs.”

Peki ‘80 sonrası durum çok mu farklıydı? Bir şekilde farklıydı evet, artık faşizan kesimin marifetleri ‘halk tepkisi’ne dönüşmüştü, normalleşmişti iyice. Çocuklar vatanı ‘töröristten, hayından’ koruyorlardı. Sokakları temiz tutuyordu. E zaten devlette yanlarında destek olmuyor muydu bunlara? Zaten yukarıdaki cümleleri de genelde ‘eski solcu’ aileler kullanırdı. ‘Sağcılar’ ise çocuklarını daha da rahatça ve gururla yetiştirmeye devam ediyordu.

Hem zaten ‘Kürt’ diye birşey de çıkmıştı ortaya, vatanı böleceklerdi besbelli. Nerden çıkmıştı ki sahiden bunlar böyle? Hiç kimse bunu düşünmeden birlik ve beraberliğe çok ihtiyaç duyduğumuz günlere geçiş yapmıştı direk. Şiddet bu sefer daha da gururluydu, vatanı korkuyacaklardı bölünmekten. Devlet zaten elinden geleni yapıyordu Bölge’de,temizliğe başlamıştı. E Batı’yı da temizlemek halka düşüyordu doğal olarak.

***

Özetle anladınız sanırım demek istediğim ruh halini, daha detaylı anlatsam kitaba dönüştürmem gerekecekti o yüzden biraz özetlemek zorunda kaldım. Ancak bu bile sanırım bu topraklara bulaşmış olan hastalığı tanımanıza yetmiştir. Zaten bu hastalık yüzünden başımızda bu paranoya halleri, bu korku nöbetleri. Bu hastalık bulaştırdı bize tüm bunları.

Bu yüzden de paranoyanın hangi seviyesinin hastalıklı olacağını belirlemek güçleşiyor. Çünkü normal uzun zamandır uğramıyor buralara. Daha doğrusu normaller bambaşka bir hâl aldı bu topraklarda; felsefe, bilim çaresiz kalıyor o yüzden ya. Buralara özgüsünü üretmek istediğinizde ise zaten karşınıza iktidar dikiliyor anında. Daha ona ulaşamadan tepeden ahkâm kesenleri geçmeniz gerekiyor tabii ama o başka zamanın konusu. Bu yüzden ne yapacağınızı bilemeden korku ve paranoya çukurunun dibine doğru yol almaya başlıyorsunuz çoğu zaman, tam da iktidarın istediği gibi.

Bu durumda paranoyaya ister istemez çok ya da az gibi bir tamın getiremiyorum, getiremiyoruz. Çünkü o tanımı bulmamıza imkan yok. Paranoyadan kurtulmak gibi bir şansımızın da pek olmadığı malum sanırım, ortalıkta bu kadar operasyon adı altında toplamalar sürerken, linç için her yerde hazır bekleyen gruplar varken, iktidar böyle çığırtkan edasıyla ortalıkta dolanırken.

Ancak tek bir noktada paranoyanın çok olduğunu kesin söyleyebilirim, o da sizi hareketsiz, sessiz bırakıyorsa. Paranoya elbette olacaktır, ancak bunun önümüzde engele dönüşmesine izin verdiğimiz an, asıl en büyük tehlike başlamış demektir. Tek dikkat etmemiz gereken bu ve yapmamız gereken, paranoyanın bir engele değil besleyici bir kaynağa dönüşmesini sağlamak olacaktır. Onlar korkutmaya çalıştıkça, biz daha cesur olmalıyız. Saldırmaya çalıştıkça, daha güçlü savunmalıyız kendimizi. Şu anda elimizdeki tek çıkar yol bu.

‘Konuşmak’ Bir Meseleye Dönüşürse [11.11.2011]

(Bu yazım ilk olarak 11 Kasım 2011’de Jiyan.org‘da yayınlandı.)

Derdimiz artık hiç beklemediğimiz kadar büyüdü. Artık derdimiz konuşmak ya da konuşmamak noktasında. Olabilecek en tehlikeli yerdeyiz ve son bir ayı incelemek bile bunu görmek için yeterli aslında. Şöyle bir bakalım isterseniz.

* * *

Her şey 24 şehit haberiyle tüm basın kurmaylarının -tabii ki sahibinin sesi olanların- Başbakan önünde sıraya dizilmesiyle başladı. Orada otosansür kutsal emir haline geldi artık. “Ya siz kendiniz sansürlersiniz ya da biz makası elimize alırız.” dendi tüm basına. Devlet için büyük bir şans ki tam da o sırada Wan depremi gerçekleşti ve bu otosansür emrinin verdiği rahatlıkta Wan’ı ölüme terketme işini rahat bir şekilde yapabildiler. Sanırım Tayyip zamanlaması için kendine özel bir kutlama yapmıştır ayrıca.

Sonra KCK operasyonları serisinin yeni bölümünde Ragıp Zarakolu ve Prof. Dr. Büşra Ersanlı’nın da tutuklanması oldu. Bu sayede büyük bir gözdağı vermiş oldular. Üstelik bir operasyonla iki kuş vurmuş oldular. Nasıl mı? Bir ülkede özgür düşüncenin ve sorgulamanın iki büyük kalesi vardır; akademiler ve edebiyat. Bu ikisi ülkenin düşünsel gelişimini, kendini sorgulayabilmesini ve geliştirebilmesini sağlar. Akademileri öldürmek için zaten ’80 darbesi YÖK’ü vermişti ellerine, AKP gayet verimli bir şekilde kullanıyordu bunu. Edebiyatçılarla uğraşmaya da başlamışlardı senenin başından beri (bkz: CinSEL serisi, Yumuşak Makine ve Ölüm Pornosu davaları vb.). Ragıp Abi’yle edebiyatçılara, Büşra Hoca’yla da akademiyle büyük bir gözdağı vermiş oldular bu sayede. Onların açısından bakacak olursak oldukça temiz bir iş olmuştu.

Aslında bu tutuklamaların hiçbirinde elle tutulur hiçbir mantıklı nokta yok ama sadece şunu sormak istiyorum; Büşra Hoca’ya BDP’nin Siyaset Akademisinde neden ders verdiğini sormak için tutuklamışsınız(!), peki aynısını sormak için AKP ya da CHP’nin siyaset akademilerinde ders verenlere nasıl bir uygulama izliyorsunuz? Bir legal partinin legal bir çalışmasında bulunmanın sebebini sormak için tutuklama ne zamandan beri şart sayılıyor?
Neyse, edebiyat ve akademiye gözdağı verildikten sonra sıra internete gelmişti. Malum, hükümetin arası zaten iyi değildi internetle. Sürekli yalanlarını, oyunlarını, esnaf kurnazlıklarını ortaya döküyorlardı. Bu konuya 5651′le müdahele çabalarına aldıkları tepki devasaydı -her ne kadar adımızı pornocuya çıkarmış olsalar da- ve bundan nasıl kurtulacaklarını bilemez haldelerdi. Sonra bir kurnazın aklına eskilerden kalma bir fikir geldi. İnterneti basından sayalım ve internette haber yazan, blog yazanlara “sarı basın kartı” verelim. Bu sayede herkesi basın yasaları altına alarak diledikleri gibi sansürleyebilecek, TC sınırları içinde internette birşeyler yazan herkese müdahele edebileceklerdi. Şu an yasa tasarısı halinde olan bu durum nereden bakılırsa bakılsın sadece dalga geçilecek bir durum olabilir. Gerçekten buna niyetlenmiş olmaları bile internet hakkında ne derece fikir sahibi olduklarının bir göstergesi.

Diyelim ki internetlere böyle bir müdaheleye kalkıştılar. Ülkedeki malum zeka seviyesini de dahil edersek hesaba olacaklar kısaca şudur; internette, basılı medyanın yaşadığı hikayenin bir versiyonunu göreceğiz. İnsanlar tezkip yayınlamaktan blog yazamaz hale gelecek, inat edenler davalık olacak ve hatta tutuklanacaklar. En başından beri onlara uygun yazanlar ise semirdikçe semirecek. Sonraki aşama ilk adımdaki Başbakanlık’ta davet olacaktır büyük ihtimalle.

En son adımını ise Wan’daki 5.6′lık depremle beraber gördük. Medyanın daha büyük depremin etkisi hala tazeyken, insanlar TC’nin ölüme terkedişiyle can çekişirken ikinci bir darbeyi daha alarak daha da zor bir duruma düşmüşken medyanın yaptığı oyunla ilk adımın meyveleri toplandı. Bizzat tanık olduğum NTV ve HaberTürk yayınlarında AKP’yi veya devleti eleştirmek isteyenler çıkınca canlı yayınların nasıl kesildiğine tanık olduğumuz anda herşey biraz daha netleşti. AKP için ilk aşama tamamlanmıştı. Bizim için ise en tehlikeli süreç başladı artık.

* * *

Bu tehlikeli süreçte eylemde bulunmak şöyle dursun, konuşmak bile cesaret isteyen bir eylem haline getirilmeye çalışılıyor bizlere. Çünkü tek yaptıkları pisliklerini, döktükleri kanı yalan üzerine yalan söyleyerek kapatmaya çalışmak. Çünkü onlarda farkındalar ki iki gram mantığı olan insan bile söylediklerindeki çelişkileri, mantıksızlıkları, tutarsızlıkları görebilecek. Bu yüzdendir ki faşizan yöntemler onlar için olmazsa olmaz artık. Neyse ki bunların uygulaması çok da sıkıntı yaratmaz onlara, buradaki insanlar hep benzer uygulamalarla/yasalarla yaşamaya alışıklar sonuçta.

Bizlere düşen ise en başta Howard Zinn’in şu sözünü kafamıza çakmak olacaktır; “Hareket halindeki bir trende tarafsız kalamazsın.” Çünkü o tren uçurumdan aşağı gidiyorsa ve sen buna karşı hiçbir şey yapmadan trenin içinde duruyorsan makinistin suç ortağısın demektir. Ve makinist her ne kadar elinde silahıyla bizi lokomotiften uzak tutmaya çalışıyor olsa da gerekirse makinistin kafasına bir sopa indirip treni doğru yola çekmekten başka çaremiz yok.

Böyle kritik bir noktadayız artık ve önümüzde iki seçenek duruyor. Ya tüm bu yalanlara ve vahşete göz yumacağız ve trenle birlikte uçurumdan aşağı yuvarlanacağız ya da herşeyi göze alacak ve treni makinistin elinden kurtaracağız, her ne pahasına olursa olsun.

Hepimizin buna kendi içinde bir cevap vermesi, şu dönemdeki en hayati gerekliliklerden birisi, çünkü hayatlarımızın akışı bile buna bağlı şu anda bu topraklarda.

Aynı Kafa Ama Daha Vahşi ‘2005 New Orleans – 2011 Van’

INTRO

Benzer politik görüşler, benzer düşünceler her nerede olurlarsa olsunlar benzer sonuçları yaratırlar. Her ne olursa olsun fırsatlarını asla kaçırmazlar. Ve saldıracak bir nokta, ‘düşman’ı ezecek bir boşluk yakaladıkları zaman geriye hiçbir şey bırakmazlar. Bunu zaten hepimiz biliyoruz ancak mesele bilmek değil, bunun ne kadar acımasız ve vahşice bir noktaya gidebildiğinin de farkında olmak ve bunu ifşa edebilmek.

Her ne kadar buralarda durum daha da acımasız ilerlese de aslında politik arenada benzer saflarda ilerleyen iki insanın benzer iki olay karşısında ne yaptıklarını biraz gözünüze sokmak istiyorum.

BENZER VAHŞİLİK

Bir yana 2005 yılında ABD’yi koyalım; Katrina Kasırgası sonrasında devletin New Orleans’taki afro-amerikanlara karşı vurdumduymaz, umursamaz tavrını. Diğer tarafa da 2011 yılındaki TC’yi; Van depremi sonrasında Van’a karşı tavırlarına, yardım etmedikleri gibi hem bunu gizlemeye hem de ötesine geçerek gidecek yardımlara da müdahele etmeye çalışmalarını. Dışarıdan gelecek yardımların önünü kesişlerini.

Benzer noktalar çok; rahat tavırları, umursamazlıkları, beceriksizlikleri… Ve bunların hepsini yüzsüzce ve gururla yapıyor olmaları. Bu nokta açıkcası çok da şaşırtmıyor beni. Texas’lı Bush’la, Kasımpaşa’lı Tayyip’in çok da farklı hareket etmelerini elbette beklemek komik olurdu. Ancak insanlık dediğimiz şey ne olursa olsun bu durum karşısında ses çıkartmayı gerektiriyor -en azından öyle olması lazım-. ABD’de bu duruma karşı “Bush Doesn’t Care About Black People” şeklinde başlayan kampanyalar, gazetelerdeki, TVlerdeki yazılar, programlarla bunun acımasızca ifşası yapılmıştı ve bu konuda oldukça zor duruma sokulmuştu Bush ve tayfası. Zaten kopma da buradan itibaren başlıyor…

KOPUŞ NOKTASI

Aslında çok bariz bir nokta bu bahsettiğim, ABD’de bu durumdan sorumlu olanlar -yani ‘redneck’ denilen tayfa- ciddi bir şekilde azınlığa düşürülmüş ve ciddiye bile alınmayan bir grup haline getirilmiş. Biz de ise aynı ismi verebileceğimiz tavır halkın büyük bir kesimini kapsıyor ve medyadan, sokaklara kadar her yeri ele geçirmiş durumda çok uzun zamandır. Bu yüzden de bu tavır çok daha büyük bir yüzsüzlükle, acımasızlıkla ve arkasına devasa bir destek alarak ilerleyebiliyor.

Nasıl mı destek alıyor peki? Medya bu konuda haber basmıyor, yazmıyor, konuşmuyor; ABD’de bunu ancak FOX ve birkaç yerel kanal yapar ancak. Halk sosyal medyadan tutun da yardım paketlerinde yaptığı adiliklerle bunun daha da güçlenmesini sağlıyor; yiyorsa redneckler ABD’de denesin öyle bir paket göndermeyi. Oradaki vali, yardımlarını geç yapmakla ve geciktirmekle kalmayıp, iktidara yalakalık adına oradaki halkın kendi iradesini yok sayıp önüne engel koymaya çalışıyor. vs vs vs…

Aslında mesele fazlasıyla benzer ancak sorun buradaki zihinlerin yapısıyla daha da acı verici bir hal alıyor olması. Buradaki zihinler buna karşı durmaktansa, ateşi krüklemeyi yeğliyor ve bunu çok da iyi beceriyorlar. Onların bu kadar rahat olması ise zaten acı çeken insanların acısını arttırmaktan da başka bir işe yaramıyor.

KAPANIŞ

Eğer bugün iktidar dilediğince bir deprem bölgesine işkence yapabiliyorsa, oradaki yardımları hem legal hem de yığınların dedikodu güçleriyle geciktirip azalttırabiliyorsa ve buna rağmen Katrina sonrası Bush’un düştüğü korku halini yaşamıyorsa; bugün Müge Anlı gibileri hâlâ gururla TVye çıkma basiretsizliğini gösterebiliyorsa -başka bir ülkede olsa başına neler gelebileceğine dair yığınla örnek var-; bugün tüm bunlar sırf o bölgede Kürtler çoğunlukta diye oluyorsa üstüne üstlük -tıpkı New Orleans’ta zenciler çoğunlukta diye benzer muamele yapıldığı gibi- ve kimse de bundan utanmıyorsa bunun suçunu hastalıklı yığınlardan başka bir yerde aramak aptallık olur.