#WikiLeaks – Assange ya da Snowden: Sızıntı Gazeteciliğinde Yöntem Üzerine

Sızıntı gazeteciliği, en basit tabiriyle mevcut ekonomik ve siyasi sistemlerdeki hiyerarşinin bilginin gücüyle sarsılması ve yeterince güçlü darbeler vurulabilirse yerle bir edilebilmesini amaçlamaktadır. Günümüzdeki her türlü siyasi ve ekonomik yapı (devletler ve şirketler) en temelde kendilerini kontrol ettikleri bilgi miktarıyla, yani sırlarıyla ayakta tutarlar. Bu sırların ele geçirilmesi ve bu bilginin sağladığı güç ile kontrol altında tutulan insanların da erişebileceği noktaya indirilmesi, bu gücün zayıflatılması ve bu yapılara zarar verilmesi demektir.

Bu şekilde ele alındığında, sızıntı gazeteciliği ve sızıntı yapmak (whistleblower olmak) aktivist bir eylem olarak da görülebilir. Mevcut yapıyı sarsan, onu kendisine çeki düzen vermeye ya da yıkılmaya zorlayan eylemlerde bulunmaktır sızdırmak. Devletler ve şirketler söz konusu olduğunda sırlar en büyük sermaye ve en güçlü silah hâline gelir.

Bu noktada süregelen en büyük tartışmalardan birisi de bu sırların ne şekilde kullanılması gerektiğidir. Yani sızıntı gazeteciliğinde yöntem tartışmasıdır. Bu tartışmayı konuşurken herkes için daha anlaşılır olması adına günümüzde oldukça meşhur olan iki örnek üzerinden ilerleyeceğim: Wikileaks ve Snowden sızıntıları. Bu iki örnek hem günümüzde sızıntı gazeteciliğinin ne kadar güçlü araçlar olabileceklerini hem de bunun nasıl birbirinden farklı iki şekilde gerçekleştirilebileceğini de çok güzel özetlemektedir.


Günümüzde sızıntı gazeteciliği dediğimizde ilk akla gelen kurum Wikileaks. Assange’ın başını çektiği ve işinin uzmanı olan bir ekipten oluşan Wikileaks, internetin ve bilgisayar teknolojilerinin gücünü kullanarak devletlerin ve şirketlerin sırlarını ortaya çıkartarak onları şeffaflığa zorlayan bir gazetecilik yapmayı amaçlamıştı. Şifrepunk (cypherpunk) kültürünün içinden gelen Assange’ın sağladığı teknik imkanlar ve onun ideolojik tutumundan ciddi bir biçimde etkilenen Wikileaks, hem sırları ifşa etmek isteyenlere güvenli yollar sağlamış hem de bunların yayılması için ellerinden gelen her yolu kullanmıştır ve kullanmaya da devam ediyor.

Wikileaks’in sızıntı gazeteciliğine dair en önemli özelliklerden birisi, ellerindeki belgeleri minimum editöryal müdahaleden geçirmeleri. Bunun temel sebebi ise Wikileaks’in öncelikli amaçlarından birisi o sırların nasıl okunabileceğini söylemek yerine, mümkün olan en açık hâliyle mümkün olduğunca yayılmasını sağlamak olması. Bu bağlamda sızıntı gazeteciliğinde Wikileaks yöntemi için öncelik saf verinin mümkün olduğunca çok kişi tarafından erişilebilir olması.

Bununla birlikte Wikileaks için yayınlanamayacak bir belge de söz konusu değil. Yani ellerine gelen herhangi bir belgeyi yaratabileceği sonuçlar ya da ifşa ettiği konu bağlamında ele alarak yayınlayıp yayınlamamaya karar vermiyorlar (ya da en azından bize öyle söylüyorlar). Bunu da yine devletleri ve şirketleri şeffaflaşmaya zorlamak bağlamında düşünmek mümkün. Onlara “Sizin sakladığınız sırrın ne olduğunun önemi yok, hepsini yayınlarız” mesajı verilmek de isteniyor.

Bu ikisi ve Wikileaks’in belgelerini yayma ve duyurma biçimlerine bakıldığında Wikileaks’in daha ‘saldırgan’ bir sızıntı gazeteciliği yöntemini benimsediğini söyleyebiliriz. Bu yöntemin en belirgin özelliği ve genellikle en çok eleştirilen yanı da bu ‘saldırganlığın’ başkalarına zarar verebilme ihtimalidir. Yani devletin bir kurumuyla ilgili sızan bir bilginin o konuyla alakalı birilerinin hayatını tehlikeye atabilmesi gibi. Ancak bunun politik olarak sıkıntılı bir savunma olduğunu da göz önünde bulundurmak lazım: Eğer bilinmesi birilerinin hayatını riske sokacaksa bu eylemler neden en başta gerçekleştirildi?


İkincisi ise Snowden sızıntıları ve Glenn Greenwald ve Snowden’ın bu sızıntıları yayma konusunda izledikleri yötem. 2013 Haziran’ında eski NSA çalışanı Edward Snowden’ın Guardian muhabiri Glenn Greenwald ve Laura Poitras aracılığıyla sızdırmaya başladığı ve hâlâ devam eden bu sızıntılar, başta NSA olmak üzere ‘Beş Göz Ülkeleri’ (Five Eyes Countries) olarak anılan ABD, İngiltere, Kanada, Avustralya ve Yeni Zellanda istihbarat birimlerinin internet ve diğer bilişim teknolojileri üzerinden tüm dünyayı gözetleyebilmek için neler yaptıklarını ve yapabileceklerini öğrenmemizi sağladı.

Bu sızıntıların yayınlanma süreciyle ilgili en çok tartışılan şey belgelerin editöryal bir süreçten geçirilerek ve bölüm bölüm yayınlanması olmuştu. Greenwald bunu hem profesyonel bir gazeteci gibi tüm verileri detaylıca inceleyerek yapmak istediğini ve kimseyi tehlikeye atmak istemediğini (bkz. yukarıdaki Wikileaks eleştirisi) hem de bölüm bölüm yayınlarak ilgiyi sürekli bu sızıntılarda tutmak istediğini söylemişti. Bu konuyla ilgili sorularda Snowden da benzer görüşler belirtti. Yani bu yöntemin birincil özelliği verilerin daha özenli bir incelemeden geçirilerek gerektiğinde editöryal müdahalelerde bulunulması ve gazetecilik etiğinin sırların ifşasından yukarıya konulması.

Bu yöntemin bir diğer önemli yanı da verilerin çıplak bırakılmamasına dikkat edilmesi. Yani her veri yanında onu açıklayan ve geri kalan her şeyle bağlantı içerisinde kalmasını sağlayan açıklamalar ve makalelerle birlikte servis ediliyor. Bu sayede verilerin ulaşabileceği kitlenin de artması ve onların konuyla ilgili daha fazla bilgiye sahip olabilmesi amaçlanıyor.

Bu yönteme dair en önemli eleştiri, yukarıda bahsettiğim gibi verilerin asla tamamının yayınlandığından emin olunup olunamayacağı. Bu elbette veriyi sızdıranların ve bu sızıntıyı yayınlayanların insiyatifinde olan bir durum. Ancak birçok farklı kesimden Greenwald ve Snowden’a saf verilerin tamamının yayınlanması için ciddi bir baskı da oldu, zaman zaman da bu isteğin tekrarlandığını görüyoruz.


Peki sızıntı gazeteciliği için hangi yöntemin daha iyi veya daha etkili olduğuna karar vermek mümkün mü? Kişisel görüşüm bu sorunun asl herkes tarafından kabul edilebilecek bir cevabının olamayacağından yana. Çünkü burada gazeteciden sızıntıyı gerçekleştirene, editörden okuyucuya kadar herkesin farklı dünya görüşleri ve istekleri devreye giriyor.

Wikileaks’in agresif ve “sonuçları ne olursa olsun sırlar ifşa edilmeli” tavrı birçokları için haklı olarak çok cezbedici görünebilir. Ancak bu tavrın zaman zaman yarardan çok zarara da sebep olabilmesi mümkün. Olası bir istenmeyen sonuç konunun tamamen sızıntıdan uzaklaşmasına neden olabilir. Ya da verilerin aşırı saf kalması birçok kişi için o verilerin anlamsız bir yığına dönüşmesine ya da insanların yığın içerisinde asla aradığını bulamamasına neden olabilir. Ancak “Colleteral Murder” gibi sızıntılarda verinin direkt olarak yayınlanmasının daha etkili ve güçlü bir yöntem olduğunu da deneyimledik.

Snowden sızıntısında da en önemli sıkıntı verilerin kimi zaman eksik kalmasıydı. NSA’in kimi operasyonlarına dair sunumların tamamının olmaması ya da kimi yerlerinin önlem amaçlı sansürlenmiş olması, aslında en çok ihtiyaç duyabileceğimiz verilere erişemememize sebep oldu. Böyle bir durumda neyin riskli ya da neyin sansürlenmesi gerektiğine karar veren ikincil bir elin olması yeni sırların doğmasına sebebiyet verebilir. Bu da ciddi sıkıntılar ve gazeteciler için güvenilirlik sorununun ortaya çıkmasına neden olabilir. Ayrıca verileri bölüm bölüm yayınlayarak ilginin sürekli bunlarda olması amaçlanmış olsa da gün geçtikçe etkileyiciliğin yitirilmesine ve bir tür kanıksama hâline girilmesine neden olduğunu da gördük.

Sonuç olarak sızıntı gazeteciliği için yöntemin belirlenmesi tamamen eldeki veriye ve onun yayınlanacağı koşullara bağlı demek mümkün. Elinizdeki verilerin hangi yöntemle daha etkili olabileceği, yani yöntemin eldeki sızıntıya hizmet ediyor olması en önemli mesele. Buna karar verebilmek için de gazetecinin elindeki sızıntıları gerçekten iyi bir şekilde anlaması ve onun neye ihtiyaç duyduğunu iyi okuyabilmesi gerekiyor. Elbette bir de kendisini tek bir yönteme adamadan, her iki yöntemi de iyi bir şekilde çalışıp gerektiğinde ikisini de kullanabilecek esnekliğe ve güce sahip olması.

Güvenli Mesajlaşmak İçin Yeni Yolumuz Tor Messenger ve Başlangıç Rehberi

(Jiyan.org 24 Ekim’den bu yana sansürlü. Bu yüzden Jiyan için hazırladığım bu rehberi sansürü aşamayan arkadaşlarımız için buradan da yayınlıyorum. Eğer sansürü aşabiliyorsanız Jiyan’daki versiyonu da burada.)

Tor Project‘i artık Türkiye’de internet kullanıcısı olup da duymayanımız kalmamıştır sanırım. Bizleri sansürden ve internet trafiğimizin izlenmesinden koruyan Tor Browser Bundle’ları ile hepimizin gözdesi oldular. Şimdi aynı ekipten güvenli ve şifreli olarak mesajlaşmamızı sağlayan yeni bir uygulama geldi: Tor Messenger.

Tor Messenger, bizlere Tor Browser’ın verdiği kolaylıkla, birçok farklı mesajlaşma sistemini kullanarak mesajlaşma imkanını sağlıyor. İçerisinde tüm mesajlaşmlarınızı otomatik olarak şifreleyen OTR (Off-the-Record) eklentisiyle gelmesinin yanı sıra, tıpkı Tor Browser gibi tüm internet trafiğinizi de Tor sunucularından geçiriyor ve bu sayede metadata sızıntısı ihtimalini de minimuma düşürüyor.

Eğer daha önce Pidgin, Adium vb. chat programlarını kullandıysanız ve OTR eklentisinin nasıl çalıştığını biliyorsanız, tek yapmanız gereken buradan Tor Messenger’ı indirip kullanmaya başlamak. Eğer bilmiyorsanız yazıya devam edin ve 5 dakikada siz de öğrenip güvenli ve şifreli bir biçimde mesajlaşmaya başlayın.

KURULUM

Tor Browser’da olduğu gibi, Tor Messenger’ı da kurmak oldukça basit. İlk yapmanız gereken buradan kullandığınız işletim sistemi için Tor Messenger’ı indirmek. Ardından:

  • Linux kullanıyorsanız .tar.xz dosyasının içindekileri kullanmak istediğiniz herhangi bir yere çıkartın (Masaüstü gibi),
  • OS X kullanıyorsanız .dmg dosyasının içerisindeki uygulamayı kendi bilgisayarınızın harddiskinde tercih ettiğiniz bir yere çıkartın,
  • Windows kullanıyorsanız da .exe dosyasını çalıştırın.

Kurulum bu kadar. Artık Tor Messenger kullanıma hazır.

HESAP AÇMAK / HESAP EKLEMEK

Selection_029

Tor Messenger’da birçok farklı mesajlaşma yolunu kullanmanız mümkün. Bunların arasında Google, Yahoo ve Facebook gibi birçoğunuzun bildiklerinin yanı sıra XMPP gibi seçenekler de mevcut. Bunlardan hangisini kullanmak istediğinizi seçip onunla giriş yapmanız yeterli.

NOT: Eğer Google hesabınızda 2 Aşamalı Doğrulama (2 Factor Authentication) aktifse [ki kesinlikle olmalı] hesap ayarlarınıza girip Tor Messenger için özel bir parola oluşturmanız lazım.

Eğer Tor Messenger için yeni bir hesap oluşturmak isterseniz, XMPP (eski adıyla Jabber) kullanmanızı tavsiye ederim. Burada da size aşama aşama bunu nasıl yapacağınızı göstereceğim. Buna örnek olması için de Jiyan için bir XMPP hesabı açacağız.

XMPP hesabınızı açmak istediğiniz sunucu çok önemli. Gerçekten güvenilir ve sizi tehlikeye atmayacak bir sunucu seçmenizde fayda var. Tecrübelerim RiseUp‘ın sağladığı XMPP sunucularının (bir RiseUp hesabı gerekiyor) ve Calyx Institute’un XMPP sunucularının en sağlıklı çalışanlar olduğunu gösterdi. Bunun yanı sıra isterseniz buradaki listeden de bir sunucu seçebilirsiniz.

Selection_030

Jiyan için Calyx Institute üzerinden bir hesap açacağız. Bunu yapmak için de sadece Tor Messenger’da yeni bir XMPP hesabı ekle kısmında kullanıcı adımızı seçmemiz ve “Server” kısmına: jabber.calyxinstitute.org adresini eklememiz yeterli.

Selection_031

Tor Messenger halihazırda tüm trafiğinizi Tor sunucularından yönlendiriyor ama daha da sıkı önlem almak isterseniz ve kullandığınız sunucu da bunu sağlıyorsa .onion sunucu adresini de eklemenizi tavsiye ederim. Ekran görüntüsündeki kısımda “Server” kısmına eklediğim Calyx Institute’un XMPP için kurduğu .onion sunucusunun adresi bulunmakta.

Hesabınızı oluşturduktan/ekledikten sonra bağlan demeniz ve hesabınıza giriş yapmanız yeterli. Eğer daha önce hesabınızı kullandıysanız kişi listeniz görünecektir ama ilk kez hesap oluşturduysanız doğal olarak bomboş bir listeyle karşı karşıya kalacaksınız. Arkadaşlarınızı ve konuşmak istediğiniz kişileri ekleyip güvenli bir şekilde muhabbete başlamadan önce yapmamız gereken son bir şey var: OTR parmakizimizi oluşturmak.

OTR PARMAKİZİ YARATMAK

Tor Messenger gerçekten güvenli bir şekilde mesajlaşabilmeniz için OTR (Off-the-Record) ile şifrelenmemiş hiçbir mesajı göndermenize izin vermez. OTR, uzun zamandır chat şifrelemesi için kullanılan bir sistem ve hem bilgisayarlarınızda (Pidgin, Adium vb.) hem de mobilde (ChatSecure) kullanabileceğiniz bir şey. Yani arkadaşlarınız mobil olsa bile onlarla OTR’ın sağlayacağı güvenlikle sohbet etmeniz mümkün.

Selection_034

Bunun için önce “Tools” kısmından “Add-Ons”u seçmeniz ve ardından “cryptes-otr” eklentisinin Preferences butonuna tıklamanız gerek.

Selection_035

Daha önce hiç OTR parmakizi oluşturmadığınız için hesap adınızın bulunduğu yerin altında “Generate” butonunu göreceksiniz. Buna tıklayıp bir süre bekleyin, bazen parmakizi oluşturmak biraz vakit alabiliyor.

Selection_036

İşlem tamamlandığında aynı yerde sizin için oluşturulan özel parmakizinizi göreceksiniz. Bu parmakizini çevrenizdekilerle paylaşarak, sizinle mesajlaşırken sizin gerçekten siz olup olmadığınızı doğrulama şansı verebilirsiniz.

GÜVENLİ SOHBET BAŞLATMAK

Selection_033

Bundan sonra yapacağımız tek şey konuşmak istediğimiz insanları eklemek ve güvenli sohbetlerimizi başlatmak. Bir kişi eklemek için de tek yapmanız gereken “File” menüsünden “Add Contact” butonuna tıklamak ve konuşmak istediğiniz kişinin adresini yazmak.

Selection_041

Tor Messenger sizin şifresiz olarak mesajlaşmanıza izin vermiyor. (Bunu ayarlardan değiştirebilirsiniz ama tavsiye etmiyorum.) Bu yüzden her konuşma başlattığınızda karşılıklı olarak birbirinizin kimliğini onaylamanızı ister. Bu sayede şifreli konuşmaya başlamadan önce karşınızdaki insanın gerçekten o olup olmadığından emin olmanızı sağlıyor. Bunu yapmak için ise size üç yol veriyor.

Selection_037

İlki soru ve cevap (question and answer) yolu. Burada karşınızdaki kişiyle daha önce kararlaştırdığınız bir soruyu ve cevabı birbirinize sorarak karşınızdakinin kimliğini doğrulayabilirsiniz. Eğer böyle bir belirleme yapmadıysanız yalnızca o kişinin bilebileceğini düşündüğünüz bir soruyu da sorabilirsiniz.

Selection_038

İkincisi ortak sır (shared secret) belirlemek. Burada ise daha önce belirlediğiniz bir kelimeyi ve cümleyi birlikte yazarak gerçekten o kişinin karşınızdaki kişi olduğunu doğrulamanızı sağlıyor.

Selection_039

Üçüncüsü ise parmakizlerinizi karşılaştırmak ve bu şekilde doğrulamak. Bunun için ya önceden birbirinize bu bilgiyi vermiş olmanız, ya sadece sizin kontrol ettiğiniz bir yere parmakizinizi koymak (kişisel siteniz gibi) ya da güvenli bir iletişim yoluyla birbirinize okumak (Signal Messenger, PGP email ya da telefon gibi).

Bunlardan sizin için kolay olanı yaptıktan ve karşınızdakinin gerçekten konuşmak istediğiniz insan olduğuna emin olduktan sonra tek yapmanız gereken sohbete başlamak.


Hepsi bu kadar. Sadece 5 dakikada güvenli ve isterseniz de anonim olarak internetten mesajlaşmanız mümkün. Bu yolla iletişim kurmak isteyenler için aşağıda benim ve Jiyan’ın XMPP adresleri ve OTR parmakizleri mevcut.

Ahmet A. Sabancı
ahmetasabanci@riseup.net
OTR Parmakizi: A6F9FFAC 129635FB AE9A3CC1 2BD642A6 778C903F
Jiyan'ın Sesi
jiyaninsesi@jabber.calyxinstitute.org
OTR Parmakizi: 9762561F 5D76302D F6907F76 0B81A008 DAEDA281

Bir Seçim için Değil, Masalların Ötesi için Mücadele

1 Kasım gecesinden bu yana yüzlerce yorum yapıldı. Klişelere sığınanlar da oldu bir gecede dönüşüm geçirenler de. Gerçekten önemli noktaların farkına varanlar da vardı aralarında tamamen mevzuyu kaçırmış olanlar da. Ancak açık olan bir şey varsa, o da kimi temel noktaları en baştan ele almak gerektiği.

Burada kalkıp günlerdir hakkında kırk takla attırılan “Nasıl oldu da oldu?” sorusu üzerine kurgular yapmayacağım. Olay gayet basit, hemen hepimiz de farkındayız ama kabullenmekten korkuyoruz. 7 Haziran’da Burhan Kuzu’nun yazdığı “Millet kaosu seçti” tweetinden tutun da Davutoğlu’nun “Beyaz Toroslar geri döner ha!” sözlerine kadar AKP oy veren önemli bir kesimi nasıl tekrar kontrol altına alabileceğinin çok da iyi bir şekilde farkında olduğunu gösterdi. O dalga geçilen, önemsiz görünen istikrar vaatlerinin aslında birçok insanın istediği tek şey olduğunun farkındaydılar. Üzerine Suruç, Ankara ve diğer birçok şeyin de gelmesiyle bu sözlerinin altını doldurdular ve sonuca ulaşmayı başardılar.

Bir yandan dengesizliği, şiddeti ve korkuyu körüklerken diğer yandan huzur ve istikrar vaat etmenin işe yarayan bir yöntem olduğunu bir kez daha gördük. Özellikle de basının ve ifade özgürlüğünün ayaklar altına alındığı, otoriterliğin normalleştiği bir ülkede fazlasıyla işe yarayacağı da belliydi aslında. Bunu yığınların aptallığına, mazoşistliğe falan bağlamaya da gerek yok. Bunun sebebi ortalama bir seçmenin daha geniş çaplı bir şekilde düşünmek için imkânlarının elinden alınmış olması ve bu noktada onlara daha fazla imkân sağlaması gereken ve sesini duyurma gücü olanların böyle ucuz muhabbetleri tercih ediyor olması. Bir de çoğunluk seçmenin gündelik hayatını o ya da bu şekilde devam ettirebilmeyi birçok şeyin önünde görmesi.


Ülkenin neredeyse yüz yıldır süregelen bir siyasi geleneği var ve bu, eğitim sistemi başta olmak üzere mümkün olan her yolla herkesin zihnine kazınmaya çalışıyor: komplo teorileri. ‘Büyük oyunlar’, ‘iç ve dış mihraklar’, ‘hainler’ bu yüzden siyasi literatürden bir türlü atılamıyor. Siyasetçiler ve ‘usta analistler’ için de kullanması kolay olduğundan her fırsatta bunlara sarılınıyor. Zaten biraz dikkatli bakarsanız en çok oy alan üç partinin tezlerinin de hemen hemen aynı komplo teorisinin farklı yorumlarından ibaret olduğunu görmek zor değil. AKP bunu insanların zihninde en iyi şekilde kalacak şekilde anlatmanın yolunu bulduğu için de ülkenin yarısından oy alabildi.

Zaten on yıllardır bu hikâyelerle korkutulan seçmenin 7 Haziran’dan sonra daha da korkup istikrar istemesi için her şey yapıldı ve başarılı olundu. Herkesin el birliğiyle kurduğu bu korku sistemini en iyi şekilde manipüle eden parti tekrar iktidarı eline almayı başardı.

Ortadaki tek ‘büyük oyun’ bu korku oyunu. Önce bunu ve bunun koca bir masal olduğunu, ardından da bu oyunun tek amacının mevcut ekonomik ve siyasi sistemin sürekliliğini sağlamak olduğunu kabul edelim.

Peki, sonra ne yapacağız?


Adaletsizliklere, eşitsizliklere ve yanlışlara dair verdiğimiz bütün mücadelelerin asıl odağını bu oyuna çevireceğiz.

Bu oyunun dışına çıkmak ve bu oyunu oynamak istemeyenler için kaçış yolları açmak gerekiyor. Bu seçimin bir numarası olan ‘istikrar’ın, aslında yaklaşan büyük dengesizliğin üstünü örtmek için uydurulan bir kılıf olduğunu ve sadece yaklaşan tüm ‘istikrarsızlıkların’ biraz daha geç ama daha da büyüyerek gelmesine yardımcı olmak olduğunu göstermek gerekiyor.

Neoliberal otoriterlik, postkapitalizm ya da ne derseniz deyin, bu masal her geçen gün parça parça dağılıyor. Dengesizlik bir sistem yavaş yavaş, acı çekerek bozuluyor. İstikrar edebiyatı ise sadece bu bozulma sürecini biraz daha uzatmaya, bunu gizlemeye çalışıyor. Bu sadece Türkiye’nin değil, tüm dünyanın problemi ama biz göz yummaya devam ediyoruz.

Bu masal öyle bir akıl tutulmasına sebep olmuş ki; ötesini düşünmeye, bu oyundan dışarı çıkmaya ihtimal bile vermiyoruz. Oysa yapmamız gereken tek şey bu.

Bu oyunun getirdiği tüm adaletsizlikleri, tüm bozulmaları ve tüm sorunları görmezden geliyoruz. Çünkü görmezden gelmesek; bunun için başka şeyleri suçlamak yerine, içinde bulunduğumuz oyunun kuralları olduğunu görebilirdik. Yaklaşan felaketleri görmezden gelmeyi bırakıp bir şeyler yapmaya başlayabilirdik.

Ve aslında bir noktada başladığımızı söylemek de mümkün. Her ne kadar komik ve dünyadan habersiz görünen analizlerle HDP üzerine konuşanlar olsa da HDP’nin 5 milyondan fazla oyu buna bir işaret. Çünkü şu anda mecliste bulunan dört partiden sadece o, bu oyunun farkında ve öyle ya da böyle şekilde bu masalı yıkmak için bir şeyler söylemeye çalışıyor.


Eğer bir şeylerin değişmesi, dönüşmesiyse amaç; muhalefet edenin öncelikli hedefi kişi ve kurumlar olmamalı bu noktadan sonra. Amaç bu masalın kendisini yıkıp arkasında sakladığı gerçekleri görünür kılmak olmalı. Çünkü yaklaşan asıl tehlike bu. Masal zayıfladığının farkında ve insanları içinde tutabilmek için her yolu mübah görüyor. Ve bu kişi ve kurumların tek derdi, kendilerine konfor sağlayan bu masalı korumak.

Bunu ne ucuz siyasi analizler ne anketörler ne de bu oyunun sevdalısı politikacılar itiraf eder. Bu yüzden oyunla derdi olmayanlardan medet ummayı bırakmak gerekiyor. Oyunla derdi olanların, onun gerçeklerini açığa çıkarmanın peşinde olanların ne söylediğine bakmak, onların sesini yükseltmek ve söylediklerinin anlaşılır hâle gelmesini sağlamak gerekiyor.

Çünkü bu oyunun dışına çıkmayı, akıllarımızı ondan kurtarmayı beceremediğimiz sürece yaklaşan tehlikelerden kaçış mümkün görünmüyor.

“Gazeteciler İçin Dijital Güvenlik” – TGS Akademi Eğitimi Materyalleri

18 Ekim 2015 Pazar günü TGS Akademi eğitimleri kapsamında “Gazeteciler İçin Dijital Güvenlik” adıyla verdiğim derse dair tüm materyalleri ve bazı önerilerimi burada bulabilirsiniz.

Katılan herkese çok teşekkürler. Dersteki paylaşımlarımız ya da buradaki materyallerle ilgili her türlü sorunuzu ve önerilerinizi de benimle paylaşabilirsiniz.

Direkt Link

Kaynaklar ve Okuma Önerileri

  • Warren Ellis, Transmetropolitan
  • Daniel Solove, Understanding Privacy
  • Julia Angwin, Dragnet Nation: A Quest for Privacy, Security, and Freedom in a World of Relentless Surveillance
  • Evgeny Morozov, The Net Delusion
  • Bruce Schneier, Data and Goliath
  • Julian Assange, When Google Met Wikileaks
  • Glenn Greenwald, No Place To Hide
  • Julian Assange, et.al, Şifrepunk

Önerilen Uygulamalar

Tarayıcı Eklentİlerİ
bİlgİsayarlar İÇİN Yazılımlar – Uygulamalar
Cep Telefonları İçİn Yazılımlar – Uygulamalar
WEB UYGULAMALARI

DİHA Yalnız Değildir! #DİHAyaDokunma

Bugün, Türkiye’nin ifade ve basın özgürlükleri tarihine yeni bir kara leke daha sürüldü. Akşamın ilk saatlerinde Diyarbakır Huzurevleri’nde, Dicle Haber Ajansı, Azadiya Welat ve KURDİ-DER’in birlikte çalıştığı binaya hukuksuz bir şekilde düzenlenen polis baskını ile şu ana kadar, bildiğimiz kadarıyla 32 kişi gözaltına alındı. Baskın esnasında orada bulunan gazeteci meslektaşlarımız sayesinde haberdar olabildiğimiz bu olayda, polisin bu baskını hiçbir yasal dayanağı olmadan, tamamen keyfi bir şekilde yaptığını, gazeteci meslektaşlarımıza ve binaya gelmek isteyen avukatlara karşı şiddet uyguladığını da öğrendik.

Bu olay, Türkiye’de basına ve ifade özgürlüğüne karşı yakın zamanda tekrar güçlenen saldırıların, nasıl tehlikeli bir noktaya gelebileceğini görmemizi sağladı. Basını korkutmak ve insanların haber alma özgürlüklerini kısıtlamak için hemen her yolun mübah görüldüğü bu ortamda, web sitesi son birkaç ayda 20 kez sansürlenen DİHA’nın böyle bir saldırıyla tamamen korkutulmaya çalışıldığı da açıkça görülmekte.

Bu saldırı, aynı zamanda toplumun belirli bir kesiminin de sesini duyurma imkanının tamamen elinden alınmasına yöneliktir. Halihazırda anaakım medyada, Kürt illerinde yaşananlara, HDP’ye, Kürt siyasetçilere ve onlarla yakın oldukları izlenimi edinilen herkese ve her şeye yönelik uygulanan adı konulmamış sansür mevcut. Bu baskın, tüm bunların devamı olarak, Kürt basınını korkutmaya ve sindirmeye yönelik açık bir operasyondur.

Özgür basına ve özgürce üretebilen basın emekçilerine her geçen gün daha çok ihtiyaç duyuyoruz. Böyle bir ortamda, DİHA ve Azadiya Welat’a yapılan bu operasyona karşı ses çıkartmak ve onların yanında durmak zorundayız. Basın özgürlüğüne yapılan saldırılar söz konusu olduğunda, özellikle bu saldırılar sürekli baskı altında tutulmaya ve susturulmaya çalışılan bir geleneği hedef aldığında, sessiz kalmanın hiçbir savunusu olamaz. Hemen her iletişim kanalında sansür ve baskı bu kadar yoğunlaşmışken, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın”cılığın kimseye bir faydası olmadığını birçok kez gördük.

Jiyan, basın ve ifade özgürlüğünün daima yanında duracaktır. Bu saldırılar karşısında DİHA ve Azadiya Welat’ı yalnız bırakmayacağız ve onların susturulmasına izin vermeyeceğiz.

Bu noktada, tüm basın emekçilerini ve kuruluşlarını, bizimle birlikte DİHA’nın, Azadiya Welat’ın ve baskı altına alınmaya, susturulmaya çalışılan Kürt basınının yanında durmaya çağırıyoruz.

[Ahmet Nerede] Yapısal Gazetecilik ve Ağ Haritalama Hackathonu

graphcommons yapısal gazetecilik hackathon

(I’m going to be one of the mentors at the “Structured Journalism and Network Mapping Hackathon”, organized by Graph Commons. You can read about this hackathon in English here.)

Graph Commons ekibi, Türkiye’de çok da fazla bilmediğimiz ya da yetkin kişi sayısının çok az olduğu bir konu olan Yapısal Gazetecilik ve Ağ Haritalama için gazetecilerin ve araştırmacıların kullanabileceği araçlar geliştirilmesi için bir hackathon düzenliyor. 12-13 Eylül tarihlerinde gerçekleşecek bu hackathonda birçok farklı alandan gazeteci, araştırmacı ve aktivistlerin mentörlüğünde bu alanlarda veya farklı şekillerde kullanılabilecek araçlar geliştirilmek isteyen ve eli kod tutan herkes bir araya gelecek ve bir haftasonunu buna ayıracak.

Graph Commons ekibi, hackathonun amacını şu şekilde açıklıyor:

Gazetecilikte haberler ya da sivil toplum çalışmalarında raporlar ve basın bildirileri genellikle düz yazı olarak üretiliyor, ve yayınlandıktan kısa bir süre sonra değerleri oldukça azalabiliyor, tekrar tekrar kullanımı ise mümkün olamıyor.

Halbuki yazılanların içinde gömülü çok detaylı ve değerli bilgiler mevcut. Bu gömülü bilgiler yapısallaştırılarak yeniden kullanılabilen veri parçacıklarına dönüştürülebilir. Böylece bilgiler hem farklı bağlamlarla yeniden ilişkilendirilebilir, hem de daha sonra bu verilerle karşılaşanlar için birer referans kaynağı oluşturur. Dolayısıyla yayınlanan malzemeler hem editörlerin kendi üretimi için hem de okuyuclar için çok daha uzun süre kullanımda kalarak değerine değer katar. Bu şekilde bir üretim yapmanın bir yolu ise “ilişki haritalama” ya da “ağ haritalama” pratiğinden geçmekte.

“Ağ haritalama” karmaşık sistemleri anlamlandırabilmek için bize hem görsel hem matematiksel bir dil sağlar. Haberlerin ya da raporların içinde yer alan pek çok aktör ve ilişkiyi noktalar ve aralarında çizgiler olarak belirterek diyagramlarını oluşturabiliriz. Bu diyagramlar bilgisayarda modellenerek üzerinde işlem yapılabilir hale gelir, dolayısıyla veriye gömülü olan merkezi aktörler, kümeler, köprüler, dolaylı ilişkiler kolayca keşfedilir. Sonuçta, oluşturulan ağ veri tabanı ve analiz sonuçları içinde daimi olarak arama, dolaşma, karşılaştırma yapılarak ihtiyaca göre tekrar tekrar kullanılabilir.

Yapısal gazetecilik ile veri gazeteciliği birbirine yakın gözükse de temelden farklı pratikler. Veri gazeteciliği derlenmiş verilerden analiz ve görselleştirme ile anlam ve haber çıkarmayı amaçlarken, yapısal gazetecilik düz yazıyı ya da araştırma sonuçlarını bir veri yapısına sokarak yeniden kullanım sağlamayı amaçlar.

Yapısal Gazetecilik ve Ağ Haritalama Hackathonu gazetecilik ve sivil toplum alanında kritik konulara dair verilerin modellenmesini ve bilgisayar programları ile türlü kaynaklardan yığın veri halinde derlenerek ilişki haritalarının çıkarılmasını amaçlamaktadır. “Eli kod tutan” kişilerden oluşacak katılımcılar bir yanda ağ haritalama ve analizi konusunda bilgi ve becerilerini geliştirirken diğer yanda alanında uzman mentörlerin desteğiyle tekrar tekrar kullanılabilir araçlar üretecekler.

Bu hackathonda İnternet ve İfade Özgürlüğü alanında çalışacak ekibin mentörlerinden birisi de ben olacağım. Bunun yanı sıra yine birçok farklı alanda, o alana gerçekten hakim insanlar mentör olarak katılıyor.

Eğer bu konuyla gerçekten ilgileniyor ve böyle araçlar geliştirmekten keyif alıyorsanız 12-13 Eylül’de sizi de hackathonda görmeyi çok isteriz. Kayıt ve diğer detaylar için buraya bakabilirsiniz.

Eğer “Kod yazmayı beceremem ben” diyorsanız ama yine de ortaya çıkan sonuçları görmek istiyorsanız da, 13 Eylül akşamı gerçekleşecek sunumlar herkese açık.

Katılacak olan herkes ile 12-13 Eylülde görüşmek üzere.

Yapısal Gazetecilik ve Ağ Haritalama Hackathonu – Graph Commons Hackathons

Türk Varsa Eleştiri Yasak

(Bu yazım ilk olarak Ağustos 2014’te Geekyapar!‘da yayınlandı. Geekyapar! arşivlerinde artık yazar olarak görünmediğim için buraya taşıyorum.)

Bir topluluğa, gruba, kimliğe ait olma hissi herhalde günümüz insanını en çok rahatlatan ve aynı zamanda gözünü karartan duygulardan birisi. Aidiyet ihtiyacının ve bu ihtiyaç giderildikten sonra gelen kontrolsüz gücün yarattığı sonuçları yaşamımızın her alanında, her zaman görebilmek mümkün.

Maalesef biz geekler ve oyuncular da hâlâ bunu üstümüzden atmayı becerebilmiş değiliz. Kimi zaman bu durum bazı zümre ‘geekleri’ veya belli bir platformu tercih eden ‘gamerları’ master race/üstün ırk ilan ederek kendini dışa vuruyor, kimi zaman da daha temel politik/kültürel yansımalar bizim alanımıza yansıyor. İkincisinin en sık karşılaştığımız örneğiyse milliyetçi duygular üzerinden olmakta.

Milliyetçi duygulara, bu duygular üzerinden giderdiğimiz aidiyet ihtiyacına en küçük şekilde dahi dokunan bir şey olsa ona deli gibi sarılıyor, kimsenin ona dokunmasına dahi izin vermiyoruz. Bizim ait olduğumuz grubun bir parçası olduğu için onu canhıraş savunuyor ve onun mükemmel olmaması gibi bir ihtimali aklımıza dahi getirmek istemiyoruz.

Örneğin Crysis ilginç bir şekilde tüm Türkiye’nin hayran olduğu ve asla hakkında kötü bir söz söyletmediği bir oyundu ama bunun sebebi tüm oyuncuların keyifle oynuyor olması değil, yapımcı stüdyonun kurucularının Türk olmasıydı. Oyunun klişelerin ötesine geçememesi ve görsel efektler dışında çok da kayda değer bir başarısının olmamasının hiçbir önemi kalmamıştı kimsenin gözünde.

Street Fighter’da en son eklenen Hakan karakteri de bu anlamda ilginç bir örnek olmuştu. Hakan’ın eklenmesi Türkiye’de Street Fighter’a ilgiyi arttırmıştı elbette ama bir yandan da ait olduğu grubun bu şekilde temsil edilmesini beğenmeyenler tarafından da büyük bir tepkiyle ve kimi zaman nefretle karşılanmıştı. Eğer ait olanın ideallerine uymuyorsa, temsil her zaman istenen sonucu vermeyebiliyordu.

Karşılaştığım en taze örnek de Yigilante’nin bu dosya için Fareler Oyunda dergisinden alınan yazısına gelen yorumlarda oldu. Evet Lale Savaşçıları ilk Türk RYO’suydu ama bunun ne kadar sorunlu bir oyun olduğunu dile getirmeye, oyunu ve senaryosunu eleştirmeye hakkınız olamazdı. Çünkü o bir oyun değil, Türklük aidiyetini paylaşan oyuncuların kutsalıydı. Ona dair bir eleştiri yazmaya kimsenin hakkı olamazdı.

Tüm bunların sebebini bulmaya çalıştığımızda aslında çocukça diyebileceğimiz reflekslerle ve psikolojik durumlarla karşılaşıyoruz. Kendimizi ait olarak gördüğümüz gruplar ve kavramlar bizim kimliğimizi oluşturmada büyük bir önem taşır, bu reddedilemez. Ancak kimilerimiz bu aidiyetlerine fazlasıyla bağlı oldukları için kendi bireysel kimliklerini oluşturmakta zorlanıyor ve sadece bu aidiyetler ile kendilerini sınırlıyor. Bu da bu ait olunan gruplara doğal olanın ötesinde bir değer atfedilmesine ve bunların bir çeşit kutsala dönüşmesine neden oluyor.

Böyle bir durumda bu gruplara ya da bu grupların temsillerine bir eleştiri geldiğinde, kişiler bu eleştirileri tamamen kişisel olarak algılıyor ve sanki kendi kişiliklerine bir saldırı varmış gibi tepkiler veriyor. Yani böyle durumlarda siz her ne kadar bir oyunu eleştiriyor olsanız da, bu kişilerin gözünde durum tamamen kişisel bir saldırı olarak ve hatta kendisine hakaret etmişsiniz gibi görülüyor.

Bunu yaparken oyun yapımcılarına ve Türkiye’nin oyun kültürüne büyük bir iyilik yaptığını zannedenler ise aslında en büyük zararı vermekte. Çünkü eleştiriye hakaret ve saldırı olarak bakmaları, bunları hiçbir şekilde dinleme ve tartışma şansı bırakmadan gözü kapalı saldırmaları bu kültürün gelişimini yavaşlatmaktan başka bir işe yaramıyor. Bu kutsallaştırma ve ne kadar felaket hâlde olursa olsun mükemmelmiş gibi gösterme hastalığı; nerede eksiklerin ve hataların olduğunu, oyunların nasıl daha iyiye gidebileceğini ve nasıl değişikliklere ihtiyaç olduğunu görmemizi engelliyor. Kimi zaman saf bir tapınma noktasına gelen bu durum, iyiye kötüyü ayırt etmeyi imkansız kılıyor ve hem oyunculara hem de oyun yapımcılarına çok büyük zarar veriyor.

Bunu çözebilmenin yoluysa bazı tabuları yıkabilmekten ve gerçeklerle yüzleşebilecek kadar cesur olabilmekten geçiyor. Korkularınızı geride bırakıp cesur bir şekilde eleştirileri anlamaya çalışmak, onlara küfür gibi bakmaktansa o kişinin haklı olabileceğini göz önünde bulundurmak ve hiçbir şeyin mükemmel olamayacağını ve bu yüzden hataların, yanlışların normal olduğu gerçeğini kabullenebilmek lazım.

Aynı şekilde aidiyetlerinizi okşayan her şeyin şahane, onlara uymayan ya da onlara eleştiri getirenlerin de düşman olduğu (eğer bu bir oyunsa çok kötü olduğu) önyargılarından vazgeçerek tarafsız bir şekilde oyunlarla ilişki içerisinde olmayı da öğrenmek şart. ‘Gavurun’ yaptığı oyuna siz kafanıza göre saydırmayı hak görürken, birileri gayet makul eleştiriler yazdığında “Alın kellesini!” şeklinde tepki verirseniz hiç bir yere ulaşamazsınız.

Çünkü hiç kimse mükemmel değil ve böyle bir şey de asla söz konusu olmayacak. Eğer siz Türkiye’de oyun kültürünün gelişmesini ve daha iyiye gitmesini istiyorsanız böyleymiş gibi yapmaktan vazgeçip eleştirileri gerçekten dinlemeyi ve bunlardan nasıl dersler çıkartabileceğinizi düşünmeyi alışkanlık hâline getirmelisiniz.

Gerçek Hayatta Oyunu Bitirmek İçin Ölmek Gerekir, Peki Ya Oyunlarda?

(Bu yazım ilk olarak Mayıs 2014’te Geekyapar!‘da yayınlandı. Geekyapar! arşivlerinde artık yazar olarak görünmediğim için buraya taşıyorum.)

Oyunlarda ölümü düşündükçe gerçek hayattaki veya felsefedeki ölümle aslında ne kadar da ters düştüğünü fark etmemek elde değil. Oyunlarda ölüm genellikle bir yeniden başlamayı veya kaybetmeyi işaret eder. Oyunlarda asıl amaç ölmeden sonuna kadar gelebilmeyi başarmaktır ya da ölmeden gidebildiğin kadar ileri gitmek. Ancak gerçek hayatı düşündüğümüzde ölüm tam tersine asıl sona varma olarak düşünülebilir. Çok kaba bir düşünce olarak görünebilir ama gerçek hayatı oyun olarak düşünürsek, oyunu bitirmek için ölmek gerekir.

Heidegger bunu felsefede en ilginç şekilde ortaya koyanlardan birisi. O, ölümün “yaşanamaz” bir şey olduğunu ve aslında hepimizin ölüme gitmek için ilerlediğimizi açık bir şekilde anlatıyor. Onun için ölüm kötü bir şey değil, ölümden kaçınmamız ya da ölümü ertelemeye çalışmamız anlamsız bir tavır. Onun yerine sadece bize ait olacak olan bu deneyime hazırlanmak ve onu içselleştirmek asıl yapılması gereken şey.

Oyunlar ise ölümü ve bizim ölüm algımızı ciddi bir şekilde değiştirme gücüne sahip ve bunu nasıl değiştirebildiklerini de zaman zaman gösteriyorlar. Oyunlardaki karakterin ölümü aslında bizim deneyimimize dönüşüyor ve o karaktere bile ait olmayan bu deneyimi biz sahipleniyoruz ve buna göre tepki veriyoruz. Oyundaki karakterle kendimizi birçok noktada özdeşleştiriyor olsak da onun ölümü söz konusu olduğunda kendimizi dışarı çekip onu bu durumla baş başa bırakıyoruz. Ve ardından respawn olarak “aynı karakterle” yolumuza devam ediyoruz.

Bir diğer ilginç ölümle etkileşim de ölümün bir beceriksizlik belirtisi olarak karşımıza çıkması. Oyunlarda ölmek genellikle yetenek eksikliği ya da oyunu oynamayı becerememek olarak görülüyor. Hatta multiplayer oyunlarda ölmek gibi bir hata yaparsanız birlikte oynadığınız arkadaşlarınızdan nasıl tepkiler alacağınızı biliyorsunuzdur. Ancak gerçek hayattaki ölümlere, eğer sosyal darwinizmin suyunu çıkartan birisi değilseniz, böyle tepki vermemizin imkanı yok. Çünkü gerçek hayatta tecrübe edinip bir daha deneme, ya da kolay moda geçme yok.

Bununla birlikte oyunlarda daha dikkatli davranan ve sanki gerçek hayattaymış gibi çok ince düşünerek ve ölmemeye ciddi bir çaba harcayarak oynayanları da sevmiyoruz. Çünkü oyunun aksiyonunu ve hızını düşürdüklerini, oyundan keyif alamadıklarını düşünüyoruz böyle oynayanların. Ancak aynı zamanda oyunda ölenlere de beceriksiz diyor ve hatta ölümleri bizi etkiliyorsa kızıyoruz bile. Ölümle çok garip ilişkiler kuruyoruz oyunlar söz konusu olduğu zaman.

Bunu biraz olsun aşabilen tek oyun Sims gibi hayat simülasyonu dediğimiz oyunlar ancak orada bile ölüm oyuna yeniden başlamaktan fazlası olmuyor. Ancak zaman zaman Sims karakterinin ölümüne bir yakınını kaybetmiş kadar üzülenleri görüyorum. Bu aslında oyundaki ölümle farklı bir etkileşim biçiminin de ortada olduğunu gösteriyor bizlere. Ancak burada da şöyle bir sıkıntı doğuyor: Oyuna başladığımız andan bu yana kendimizle özdeşleştirdiğimiz bu karakter neden ölümüyle birlikte bizim dışımızda bir şeye dönüşüyor? Buna potansiyel bir cevap olarak ölümü başka türlü deneyimleme şansımızın olmamasını, daha doğrusu ölüm deneyiminin başka türlü nasıl olacağını bilemememizi sunabiliriz sanırım. Çünkü gerçekten kendi ölümümüzü bile deneyimlemenin mümkün olup olmadığını bilemiyoruz şu anda.

Peki bunun dışına çıkarak bir oyun tasarlamak mümkün olablir mi? Hayatın ve ölümün tam anlamıyla içselleştirerek yaşandığı bir oyun söz konusu olabilir mi? Elbette birçok büyük felsefi sorunla karşı karşıyayız böyle bir şeyi yapabilmek için. Ancak en azından Heideggerci yaklaşımla bir oyun deneyi ilginç sonuçlar verebilir. Ölümün ve bu “kişisel öncesi deneyime” (ki buna deneyim demek mümkün mü tartışması bile büyük bir sorun) hazırlığın temele alındığı bir oyun nasıl kurulabilir ya da böyle bir şeyi kurmanın mümkünlüğü düşünmesi bile oldukça keyifli sorunlar. Böyle bir oyunu nasıl bir kurguyla kurabiliriz? Belki artırılmış gerçeklik veya sanal gerçeklik teknolojileri bize yardım edebilir. Ya da tam tersine text-based bir oyun bunu daha mı iyi verebilir bize? Yoksa en iyi çözüm bunları bir kenara atıp uzaylıların ortasına ölümüne atlamak mı?

Nasıl Bir Oyun Ödülleri Hayal Ediyorum

(Bu yazım ilk olarak Ocak 2014’te Geekyapar!‘da yayınlandı. Geekyapar! arşivlerinde artık yazar olarak görünmediğim için buraya taşıyorum.)

Artık oyunlar sadece bir eğlence aracı değil, kendilerine özgü bir kültüre ve sektöre sahipler. Hatta sinema ve müzik sektörünü de genişlik ve çeşitlilik anlamında yakalamak üzereler. Her yıl yüzlerce oyun çıkıyor, oyun fuarları yapılıyor, oyun dergileri ve web siteleri zaten istemediğimiz kadar var. Ancak bu sektörlerle aralarındaki en büyük fark, hâlâ bir Altın Küre veya Hugo ödülleri gibi bir oyun ödüllerinin olmayışı.ı.

Peki böyle bir şeye gerçekten ihtiyaç var mı? Eğer varsa bunu nasıl yapmak daha doğru olur?


Ödüller, genellikle bir medya türündeki (kitap, müzik, sinema) o yılın en iyilerini seçmek üzere yapılır. Bu ödüllerin en önemli özelliği, bir anlamda o medya türünün yıllık özetini yapıyor olmasıdır. Bu ödüller sayesinde yıl boyunca nelerin üretildiğini hatırlar, kaçırdıklarınızı yakalama şansı bulur ve kendinizce bir değerlendirme yaparsınız.

Bu konuda oyun sektörünün derli toplu bir şeye ihiyacı olduğunu gerçekten düşünüyorum. Elbette her oyun dergisi, her web sitesi yapıyor bu tarz yıl sonu değerlendirmelerini. Ancak bunlardan genel bir izlenim elde etmek zor olması bir yana, sadece bir dergi ekibinin görüşünü öğreniyorsunuz. Tüm bunların bir araya getirilmesi gibi deneyler (bkz: Metacritic) olsa da, bunların da bu konularda yetersiz kaldığını düşünüyorum.

Böyle bir ödül törenine ihtiyaç olduğunu düşünmemin bir diğer sebebi de oyun yapımcılarına teşekkür etmek için bir fırsat verecek olması. Gerçekten dürüst ve derli toplu şekilde yapılan bu tarz bir ödüllendirme hem yapımcıların eserlerine bir selam çakma, hem de oyun yapan insanları teşvik etmek için bir alan oluşturulmasına imkan verecektir. Böyle bir teşviğin de bizlere daha iyi oyunlar olarak döneceğine eminim.

Ancak asıl önemli olan kısım bu ödüllendirmenin nasıl yapılacağı. Ben herhangi bir ödüllendirmede jüri sistemine kesin bir şekilde karşıyım. Jüriyle verilen ödüllerin asla tamamen güvenilir olabileceğine ve yukarıda söylediklerimin gerçekleşmesini sağlayabileceğine inanmıyorum.

Bu yüzden ideal bir ödül, oyuncuların –yani bizlerin– dinlendiği ve onların karar verdiği şekilde yapılmalı. Bu konuda Hugo Ödülleri en güzel örneklerden birisi bana göre. Bilmeyenler için tek cümleyle özetlemek gerekirse, Hugo Ödülleri bilimkurgu ve fantastik edebiyat için en önemli ödüllerden birisidir. Bu ödülü kimin kazanacağınaysa şu şekilde karar veriliyor: Her yıl WorldCon‘a (dünyanın en büyük bilimkurgu-fantastik edebiyat fuarı) katılmak için bilet alan ya da katılamayacak olsa da WSFS‘ye destek için üye olan herkes oy verebiliyor. Bu da bilimkurgu ve fantastik edebiyat camiasındaki herkesin, en iyilerin belirlenmesi konusunda söz hakkına sahip olabilmesini sağlıyor.

Bana göre bu veya buna yakın bir şekilde yapılacak bir ödüllendirme, oyun camiası için çok güzel olacaktır. Hem oyuncularla oyun yapımcılarının bir araya gelmesini sağlayacak, hem oyunculuk kültürüne bir araya gelmek için güzel bir imkan tanıyacak hem de yapımcıları teşvik etmek için güzel bir sebep olacaktır.

Keşke böyle bir şey organize edilse.

[2015’te Gelen Ek: Bu yıl özellikle Hugo ödüllerinde ortaya çıkan Sad Puppy ve Rabid Puppy zırvalarını bilenler muhtemelen bu yazının fazlasıyla naif kaldığını düşünebilirler. Sonuna kadar da haklılar.]

Yılın Oyunu 2013: FEZ

(Bu yazım ilk olarak Aralık 2013’te Geekyapar!‘da yayınlandı. Geekyapar! arşivlerinde artık yazar olarak görünmediğim için buraya taşıyorum.)

Bu sene Linux camiası ve Linux oyuncuları için tam anlamıyla bayram havasında geçti. Bunun en büyük sebebi elbette Valve ve Steam’in Linux konusundaki büyük atılımlarıydı. Gabe’in Linux’a destek olmaya karar vermesi, Steam OS‘i Linux temelli yapmaya karar verdiklerini açıklaması ve Linux’a kod desteği vermeleri oyuncular için Linux’un daha da cazip bir alan olmasını sağladı. Bir de güvenlik ve gizlilik konusunda diğer işletim sistemlerinin ne kadar sıkıntılı olduğunun ortaya çıkmasıyla insanların başka işletim sistemleri aramaya başladığı zamanlarda bunun olması, Linux’un daha da cazip bir alternatife dönüşmesini sağladı.

Bu yılın en iyi Linux oyununu seçmek de bu yüzden daha zor bir işe dönüştü. Daha önceki yıllara kıyasla kat kat daha fazla ve daha güzel oyunun aynı anda Linux’a çıkmasının yanı sıra, klasik oyunlar da Linux için portlanmaya başladı. Ancak ben işimi kolaylaştırmak için portlanan klasikleri listeye dahil etmemeye karar verdim (Bunu yapmasaydım yazacağım oyun Half-Life 2 olurdu muhtemelen). Bununla birlikte birçok AAA oyun da geldi Linux’a ama benim oynamayı tercih ettiğim tarzlara dahil olmadıkları için benim en iyi oyun listeme girme şansları olmadı (Metro: Last Light ve Football Manager 2014 bunlardan ikisi). Benim kişisel seçimim, kalibre olarak bunlardan çok daha ufaktı.

2013’ün Oyunu: FEZ

Oyunlarda yaratıcılık ve farklılık arayışım indie yapımcılar sayesinde fazlasıyla tatmin oluyor son yıllarda. Birçok yaratıcı yapımcı sayesinde farklı oyun deneyimlerine doydum bu yıl diyebilirim. Ancak bunların arasında beni en çok etkileyen ve kendisine hayran bırakan kesinlikle FEZ oldu.

FEZ iki boyutlu bir dünyada geçiyor ve bu dünyada üçüncü boyut bir efsane olarak görülüyor. Ancak bir gün karakteriniz Gomez Hexahedron’la karşılaşıyor ve ona üçüncü boyutu görebilmesini ve boyutları manipüle edebilmesini sağlayan bir fes hediye ediyor. Ancak bir anda her şey garipleşiyor, Hexahedron’a bir şeyler oluyor ve oyun gerçekten başlıyor. Senaryodaki bu yaratıcılık, oyunda beni en fazla etkileyen şey oldu. Oyunun temelindeki fikir ve oyun içi diyaloglar kesinlikle oyunun farklı bir yerde durmasını sağlıyor. Senaryoya detayıyla girmek oyunu henüz oynamamış olanlar için spoiler mahiyetinde olur, ama karşılaşılan herkesle konuşmanın gerçekten hikâyeyi zenginleştirdiği nadir oyunlardan biri olduğunu da söylemek gerek. O ara diyaloglar gerçekten çok eğlenceli.


Oyunda hiç kötü karakterin, hatta herhangi bir şekilde zıtlığa düştüğünüz kimse yok. Bu da oyunun farklı bir yerde durmasına büyük katkı sağlıyor. Sadece bu sene içerisinde de değil, ana itici gücünü bir çatışmadan almayı gelenek edinmiş oyun dünyasında genel olarak böyle bir senaryoya sahip olan çok fazla eser yok.

Oyunun oynanışı da fazlasıyla keyifli. İkinci boyutla üçüncü boyut arasındaki ince ve garip çizgide dönüp duruyorsunuz. Bir anlamda farklı bir boyut anlayışıyla tanışıyorsunuz oyun sayesinde. Bu da sizi diğer oyunlardan daha farklı bir şekilde düşünmeye zorluyor. Başlangıçta kafanızın basması biraz vakit alacak gibi görünse de oynadıkça nasıl farklı bir deneyimin içinde olduğunuzu anlıyor ve bunun keyfini çıkartmaya başlıyorsunuz. Her ne kadar bulmacalar fazlasıyla terletici bir hâle gelse de bu farklı deneyim sizin oyunda kalmanızı sağlıyor. Bir de ölünce hiçbir ceza ya da geriye düşme yaşamıyor olmanız tabii ki


Elbette bu oynanış keyfini vermek için bunu her anlamda yansıtacak bir dünya tasarlamışlar. Dünyadaki her şey oyundan keyif alabilmeniz ve farklı bir yerde olduğunuzu hissedebilmeniz için tasarlanmış. Ancak FEZ‘in dünyasında en sevdiğim şeyler kesinlikle karaktarler. Ne olduğuna dair hiçbir fikrimin olmadığı Gomez’le birlikte bu maceraya atılmak kesinlikle harika bir şey.

Eleştirmenliğin şanından oyunla ilgili olumsuz denilebilecek bir şeyler de söylemek istiyorum ancak gerçekten bulamıyorum. Bambaşka bir oyun anlayışı ve deneyimi sunan FEZ, kendi tarzına yakın sayabileceğimiz birkaç oyun dışında tamamen ayrı bir yerde duruyor. Beni cezbeden de bu oldu zaten. FEZ bizi Gomez’le birlikte alıştığımız evren algımızın dışına çıkartıyor ve etrafımızdaki uzayı tanımaya çalışmanın verdiği çocuksu keyfi tekrar yaşamamızı sağlıyor.

2012’de Xbox 360‘a, 2013’te de Linux, iOS ve Windows‘a çıkan FEZ, birçok konuda diğer oyunlardan farklı bir yerde durması ve oyun oynama keyfini farklı bir ‘boyuta’ taşıması sebebiyle benim için bu yılın oyunu oldu. Umarım 2014 her oyun platformu için (ama en çok Linux için) daha fazla yaratıcı ve eğlenceli oyun getirir.