Neden Yazamıyor(d)um

Bir süredir yaptığım iş üzerine çok fazla düşünüyorum. Bir yere varıp varamadığımdan emin değilim ama belki bir yazı hâline getirmeyi denersem ne durumda olduğumu görürüm diyerek bunu yazmaya başladım.


Son zamanlarda pek yazamadığımı, daha doğrusu ne zaman yazmak istesem yazmak yerine yazmak üzerine kafa yormaya başlayarak kendimi durdurduğumu fark ettim. Birçok farklı açıdan düşünüyorum bunu elbette; nasıl yazdığım, ne yazdığım, hangi dilde yazdığım, neyle yazdığım, neden yazdığım vs. Tüm bunların üzerine kafa yormaya başlayınca ve bir noktadan sonra iş içinden çıkılmaz bir bunalıma gidiyormuş gibi görünmeye başlayınca buna bir dur demeye ve bunun üzerine yazmaya karar verdim.

Yazmaya dair sorunlarımı yazarak çözmeye çalışmak ya çok akıllıca ya da çok aptalca bir fikir, ama hangisi olduğuna şu anda emin değilim. Muhtemelen bunu yazmayı bitirdiğimde anlayacağım.

Tüm bunların nereden başladığını düşünmeye kalktığımda birden farklı başlangıç noktası olduğunu iddia edebiliyorum ve hiçbirinde de haksız sayılmam. Aklıma gelen tüm meselelerin ciddi bir katkısı var bu problemi yaşıyor olmamda. Ve şu anda hepsi birbirine girerek bir kör düğüm hâline geldiler. Şu anki konumumdan ya hepsini çözeceğim ya hiçbirini çözemeyeceğim gibi görünüyor. Yine de belli olmaz, belki ipin ucunu bir yerlerde yakalarım.

İlk aklıma gelen sorunla başlayayım: Hangi dilde yazmak istiyorum? Bu aslında bir süredir ilginç bir şekilde kafama taktığım ve zaman zaman bu soruyla kendimin bile neyi kastettiğini çözemediğim bir soru. Yine de üzerine biraz durup düşündüğümde, bu soruyu bana sorduran birçok sebep olduğunu görebiliyorum kolayca. Ve bunları nasıl çözebileceğimi pek bilmediğimi de.

Sanırım ülkeye ve topluma dair umutsuz hissettiğim zamanlarda bu soruyu ciddi bir şekilde soruyorum. Bazen bu ülkede bir şeyler için çabalamanın, burada bir şeyler üretmenin anlamsız geldiği oluyor. Yaptıklarımın ya da yapacaklarımın değerinin bilinmeyeceği, kimsenin okumayacağını veya umursamayacağını düşünüyorum ve bu da bir hayal kırıklığına sebep oluyor. “Eğer böyle olacaksa neden Türkçe yazayım ki?” diye düşünüyorum. Ve o anda kendimi haklı buluyorum. Sonra bu haklılığımdan şüphe ediyorum ve kendimi sorguluyorum, “İlla bir şeyleri değiştirmek için mi yazıyorsun sen?” diyorum ve böyle olmadığını hatırlıyorum. Yazmaya başlamamın en önemli sebebinin bundan keyif almam olduğunu düşünüyorum.

Ve şimdi farkediyorum ki aslında Türkçe yazmak istemememin sebebi bundan keyif almamın zorlaşması. Yazdığımdan keyif alıyorum ama yazdıklarıma küfür dahi olsa bir tepki almaktan da keyif alıyorum. Türkçe yazdığımdaysa bunu çok nadiren yaşıyorum ya da bazen hiç yaşamıyorum ve bu da kaçınılmaz olarak keyfimi kaçırıyor. Yazmak istemememe neden oluyor.

Bir de işin diğer yanı var. Yazarlar için ortamın ne kadar rezil bir hâlde olduğu gerçeği ve yazarlığın hâlâ bir meslek olarak görülmemesi. Bununla ilgili yakınlarda şu postu girmiştim mesela.

Başka bir dilde yazdığım zaman, telifimi alabileceğimden çok fazla şüphe etmiyorum. Biraz gecikse bile geliyor. Ama burada telif veren bir yer bile bulmak imkansız. Yazmanın insanların keyif için yaptığı ve bu işten para kazanan yayıncılara bedava vermesi gerektiği bir yer zannediliyor. Kitap dosyam karşılığında bana telif önerilmesi gerekirken benden para isteyen yayınevi oldu, daha ne olsun.

Bunların içerisinden nasıl çıkacağımı bilmiyorum. Daha doğrusu bu sorunları çözebilmem ya da hiç değilse benim üzerimdeki etkisini hafifletebilmem mümkün mü bilemiyorum. Elbette bunlara çok fazla takılmamam gerektiğinin de farkındayım. Ama hiç değilse Türkçe yazma hevesimi tekrar kazanmam lazım ve bunu nasıl yapabilirim diye düşünmek değil, yazmak istiyorum.


Bir de yazma ortamıma ve araçlarıma fazlasıyla kafayı takan birisi oldum son zamanlarda, öyle lanet bir huy çıktı. Kendime sürekli daha iyi, daha güzel, daha “verimli” bir çalışma ortamı kurmaya çalışmaktan; elimdeki araçları sorgulamaktan ve onlarda eksiklikler bulmaktan yazmaya fırsat bulamıyorum zaman zaman. Neyle yazdığıma kafayı takarak yazmaya vakit bulamıyorum.

Bu konularda nedense fazla mükemmeliyetçi davranmaya çalışıyorum. Sanki ideal bir çalışma ortamı, yazma araçları ve sistemi varmış da bir türlü ona ulaşamamışım gibi davranıyorum. Bu şekilde düşününce de, doğal olarak bir türlü yazma moduna giremiyorum. Onlar olmadan ne yazarsam eksik, kötü olacak gibi hissediyorum. Tamamen saçmalık!

Neyse ki bu zırvalardan yavaş yavaş kurtulup kendime gelmeye başladım. Yani öyle olduğunu umuyorum.


Bu yukarıdaki aslında “ilham gelmesi” gibi bir şey ve bu nefret ettiğim iki şeyle bir süredir mücadele etmek zorunda kalmam beni çıldırtıyor. İlhamın daima büyük bir yalan olduğuna, özellikle söz konusu yazmaksa bunun neredeyse hiçbir anlamı olmadığına inanırken bir anda kendimi “Fikir bulamıyorum”, “Yazmak içimden gelmiyor” derken bulmak sinir bozucu.

Bu elbette burada bahsi geçen diğer birçok maddeyle de yakından ilişkili. Yazmaya ve onunla ilişkili şeylere o kadar çok kafayı takmış durumdayım ki, içimden hiç yazmak gelmemesi ya da yazacak bir şey bulamamam kadar doğal bir durum olamaz. Kendimi yazmaya odaklamak yerine bunlarla oyaladığım ve yorduğum için oluyor bunlar ve bunlardan kurtulmam için diğer garip sorunlarımdan kurtulmam gerekiyor. (Başta tahmin ettiğim düğümün uçlarından birisi çıkıyor sanki.)


Madem bir şey yakaladığımı düşünüyorum, onu zorlayayım bakalım.

Yazmaya dair motivasyonumu kaybettiğimi düşünmemin ve bu konuda kendimi sorgulamamın en büyük sebebi içinde yaşadığım ülkenin koşulları ve bunun yarattığı bazı sonuçlarla alakalı gibi görünüyor. Kendime dair kişisel meselelerim ya da kendimde bir sebep aramaya çalışmam aslında bundan kaçma çabası gibi bile görülebilir.

Elbette kişisel kimi sebeplerin, hayatımda ilgilenmem gereken önemli meselelerin olmasının da bunda etkisi var, bunu inkar edemem. Ama bunların hiçbiri kendimi ve yazmamı sorgulamama sebep olabilecek şeyler değil.

Kendimle bu kadar kavga ediyor olmam ve yazma amacımı sorgulamaya başlamam tamamen dış etkenlerin ve yazdıklarımın aldığı (ya da alamadığı) karşılıkların bir sonucu.

Bunda kendi payım olmadığını inkar edemem. İstediğimi alabilmek için yeterince yazmıyorum belki. Ya da yazdıklarımın, yazmak istediklerimin alabileceği karşılıkları gözümde fazla abartıyor da olabilirim. Yazdıklarımı daha fazla kişiye ulaştırmak konusunda yeterince ısrarcı bir kişi olmamamın, kendi reklamımı yapmayı beceremememin de payı olabilir bunda. Bunların hepsinin önemli bir yeri olduğunu söyleyebilirim.

Ama diğer yandan kimi koşullara ve olaylara bakınca ben bunları ne kadar yapsam da değişen çok fazla şey olmayacaığını düşünmeye ve karamsarlaşmaya başlıyorum. Belki çok sık yazmıyorum ama yazdıklarımı gerçekten umursayan kaç kişi var ki? Yazdığım şeylerin karşılığını alabilmeyi, yalnızca maddi değil manevi olarak da, istememden daha doğal ne olabilir? Yazdığım çoğu şeye en küçük bir tepki alabilirsem şaşırıyorum. Yalnızca pozitif değil, negatif tepkilere, eleştirilere bile razıyım. Kimse yazdıklarımı eleştirmezken, herhangi bir tepki vermezken nasıl bir iş çıkardığımı nereden bilebilirim? Yakın çevremde yazdığımı, bir şeyler ürettiğimi bilen insanların bile çok azı dışında kimsenin ne yaptığımı umursamıyor ya da yaptıklarımdan bihaber olduğunu görüyorken ne kadar ciddiye alabilirim ki kendi yazdıklarımı?

Elbette tüm bunları umursamamayı ve sadece yazmayı ben de istiyorum ama insanın motivasyonunu çok kolay bir şekilde kırabiliyor bunlar. Bir de bu durumda düşünmeden edemiyorum, eğer yalnızca yazacaksam ve kimse bunlardan haberdar olmak istemiyorsa birilerinin okuyabileceği bir yere koymanın ne anlamı var? Kendi not defterlerime, bilgisayarıma yazar kaydederim sadece. Ama bunu da yapmanın hiçbir anlamı olmayacağı ortada.


Dediğim gibi, biraz karamsarım bu konularda ama yazmadan da duramıyorum. İlgilendiğim, kafamın içinde bir şeylerin döndüğü ve farklı şeyler ürettiğime inandığım birçok konu var ama bunları yazdığım zaman üzerlerinin toz tutacağı ve kimsenin umursamayacağı hissinden de kurtulamıyorum. Üretebileceğim, üretmek istediğim birçok şey var ama başkalarının aynı şeyleri tekrar tekrar yaparak, hiçbir yenilik ortaya koymadan zırvalayarak topladıkları ilgiyi görünce umutsuzluğa kapılıyorum.

Gözümde tüm bunları fazla büyüttüğüme inanmak istiyorum. “Fazla abartıyorsun Ahmet, o kadar da kötü değil durum” demek istiyorum. Ama kendimi buna inandırmak için hiçbir işaret göremiyorum.


Bu yüzden farklı bir yol denemeye karar verdim.

Tüm bu gördüklerimin ve bahsettiklerimin değişmeyeceği ortada. Ve benim de yazmaktan vazgeçmeye hiç niyetim yok. O yüzden yapılacak tek şey mevcut durumu kabul edip yoluma devam etmek.

Evet, ortalıkta motivasyonumu kırabilecek çok şey var. Yazmak ve hayatını yazar olarak sürdürmek isteyen birisi için hiç de güzel bir ortam yok. Ama bunlar yüzünden yazmayı bırakmaya da hiç niyetim yok. Bu yüzden “Neyse o” diyerek devam etmek dışında pek bir seçenek kalmıyor. Sonuçta tüm bunların değişip de her şeyin şahane olacağı felan yok. Hem bunlar değişse bile başka birçok şeyin çıkacağına da eminim. Mükemmel diye bir şeyin asla gerçek olmayacağını kabullenmiş birisinin bu kadar zayıf bir motivasyonu olması ironik bir durum aslında.


Neyse işte, böyleyken böyle. Sonuç olarak yaptığım şeyleri yapmaya ve hatta daha fazla yapmaya devam edeceğim. Kafamın içini fazla sıkıntıyla doldurduğum bir dönemdi, birçok şeyi görüp aşırı karamsarlaşmıştım. Yazmaktan uzaklaştığımı zannederken kendimi bu duygudan yazarak kurtarmam da aslında ne kadar saçmaladığımı bana gösterdi, o yüzden de güzel oldu.

İçimi döktüm, kafamı topladım, rahatladım.

Siz nasılsınız?

Bana Ne Senin Neye Taptığından?!

Zaman zaman gerçekten tahammül edemeyip böyle suratına bağırmak istiyorum kimilerinin. Başımı ağrıtmaktan başka hiçbir işe yaramadıkları yetmiyormuş gibi, bir de onların vaazını bozup karşılık vermeye kalkınca da “Ama saygı olmalı bik bik bik…” diye ötmeye başlıyorlar ya, o zaman tam sinirden kendimi parçalama noktasına geliyorum.

Eskiden böyle değildim. Tamam, inanmadığımı asla saklamazdım ama inananları da gerçekten umursamaz, mümkün olduğunca karışmamaya dikkat ederdim. Sonuçta o böyle bir şeye inanıyor ve bu şekilde yaşamayı seçmiş, bana ne ki? Ama artık bunu yapmakta gerçekten zorlanıyorum, hatta yapmak istemiyorum bile diyebilirim.

Bir süredir bu atmosferi hissediyordum. Daha doğrusu Türkiye’de alttan alta bunun olduğunu hep görüyordum ama gerçekten rahatsız edecek kadar sık karşılaşmıyordum. Ancak son zamanlarda artık dine dair bir şey duyduğumda başım ağrımaya, midem bulanmaya başladı. Tahammülüm kalmadı. Çünkü ne zaman böyle bir konu açılsa, birisinin boğazımdan aşağıya zorla bir şeyler sokmaya çalıştığı hissine kapılıyorum.

Fazla abarttığımı düşünüyorsanız bir etrafınıza bakın. Televizyonları açıp gündeme dair haber almaya çalışın bakalım. Göreceğiniz tek şey birilerinin diğerinin inancını sorgulaması, yok o benim kutsalıma inanmıyor, yok bu milletin dini belli, bak o dinsiz domuz eti yemiş… Sana ne? Bana ne? Neden ülkenin gündemi birilerinin inandığı bir şeylere göre belirlenmek zorunda? Neden yüzlerce yıl önce yazılmış masallarla ülke yönetmeye çalışıyorsunuz? Ve neden bu masalları kafama kafama sokmaya çalışıyorsunuz?

Felsefe okumayı ve çalışmayı da bu yüzden seçmiştim aslında. Din ve benzeri bütün dogma yığınlarından uzakta, hepsini rahatça tartışabileceğim ve sorgulayabileceğim bir ortamda üretebilmek için. Ama burada da durum farksız. İnançlar üzerine bir tartışma yapmaya kalktığında ya da gerçekten ne düşündüğünü belirttiğinde birileri hemen zırlamaya başlıyor. Ya da birisi kalkıp tüm felsefenin amacı zaten tanrıya ve dinlerin gösterdiklerine ulaşmak diyip birisi “yaratıcılık” kelimesini insanlar için kullandığında onu uyarma cüretini gösterebiliyor. Bu adamlarla neyin felsefesini yapıp neyi sorgulayabilirsin ki? Utanmasa Nietzsche’den başlayıp tüm filozofları müslüman yapacak adamlar kalkıp neyin felsefesini yapabilir ya da bana ne verebilir ki? Bir şey vermelerini de geçtim, bunlarla ne tartışabilirsin ki?

Bu her yerde böyle ve ben artık bıktım. Gerçekten bıktım. Birilerinin saçma sapan masallarını dünyanın en önemli şeyiymiş gibi herkese dayatmaya çalışmasından, bunlarla tüm dünyayı anlayıp yönetebileceğini zannetmesinden gına geldi artık.

Eğer inananlar haddini bilmiyorsa, din yerini bilmiyorsa bir inanmayan olarak kendi yaşam alanımı, kendi zihnimi korumaya çalışmak benim en doğal hakkım. Ve bundan sonra da bunu korumak için elimden geleni yapacağım. İsteyen istediğine inansın, ister Allah’a, ister Uçan Spagetti Canavarı’na, isterse Zeus’a, ister Odin’e. Ama benden uzakta ve bana bulaşmadan inansın. Bu hadsizler yüzünden sözlüğümden ne kadar din kökenli kelime varsa silsem mi diye düşünmeye başladım, düşünün ne kadar büyük bir bıkkınlık artık.

(PS: Eğer benim inanmam da sizi rahatsız ediyorsa bir daha benimle muhatap olmayabilirsiniz. Eğer sadece bu yüzden benimle ilgili fikirleri değişecek olan varsa zaten muhatap olmasın mümkünse.)

Profesyonellik ve Yazarlık Üzerine Birkaç Tweet

Uzun uzadıya bir şeyler yazmak istemedim ama bu konuda birkaç şey söylemem gerekiyordu. Çünkü bu tiksinme hissi öyle bir hâl aldı ki yazma, üretme isteği bırakmıyor içimde. Türkçe bir şeyler yazmak istemiyorum zaman zaman.

Neyse, tweetler aşağıda. Hem arşiv olması, hem de “acil durumda kullanılacak link” olarak kullanmak için bu postu yazıyorum.

[Read] Information Doesn’t Want to Be Free, Shivering Sands

Information Doesn’t Want to Be Free – Cory Doctorow

This is one of the books that we’ll need more in the near future. Doctorow collects his ideas and short writings about the copyright, future of computing and future of artists and creates this handbook for anyone interested in any of these topics. And Cory shows us a clear picture of the problems we’re having right now on that ground and how we can start working to solve these.

If you’re an activist, writer, artist, publisher or just someone curious about the computers and the culture and economy growing onto; you have to read this book and always keep somewhere easy to reach. Because I’m sure that we’ll talk more about this book and what Cory says in it for a while, we have to. (Link to Buy)

Shivering Sands – Warren Ellis

Well, if you know me for a while, you probably know that Warren Ellis is one of those people that I can really worship if he starts a cult. He still doesn’t, so I’m just reading and enjoying everything he writes. And recently bought his blog post collection “Shivering Sands” and finished today. Now I’m waiting a couple months to re-read again.

To be honest, if you know and like Warren Ellis, you’ll love this book. If you don’t know him, I’m not sure if this can be a good start point. I would recommend couple of his comics first. And if you don’t like him, I’m really sorry for you. (Link to Buy)

Yeni Medya II. Kongresi’nin Ardından

Öncesinde duyurduğum gibi, 26-27 Şubat’ta Kadir Has Üniversitesi’nde gerçekleşen Yeni Medya Kongresi’nde bir atölye ve bir bildiri sunumu gerçekleştirdim. Kongre son zamanlarda gördüğüm en başarılı etkinliklerden birisiydi ve organizasyon kesinlikle başarıyla tamamlandı diyebilirim. Bu yüzden emeği geçen herkese buradan bir kez daha teşekkür ederim.

Şimdi benim kongre ve sonrasında yaptıklarımdan paylaşılabilir olanları biraz gecikmeyle de olsa burada yayınlıyorum.

Her Şeyin İnterneti Atölyesi ve “Tuhaf Gelecek” Projesi

Atölyenin oldukça keyifli ve verimli geçtiğini düşünüyorum, umarım katılanlar için de bir o kadar faydalı ve keyifli olmuştur. Yukarıda atölyede başlıkları düzenlemek için kullandığım sunumu görebilirsiniz (ya da buraya tıklayarak). Ayrıca atölye sırasında atılan tweetleri görmek isterseniz buraya bakabilirsiniz.

Bu atölye aynı zamanda yeni kişisel projemin de başlangıcı oldu ve ilk duyurusunu bu atölyeyle gerçekleştirdim. Tuhaf Gelecek projesiyle ilgili detayları burada bulabilirsiniz.

“Robotun Gözü: Yeni Medyada Göz, Görme ve Görünmezlik” Bildirisi

Bu bildiri de aslında akademik çalışmalarımın şu ana kadar geldiği noktanın bir özeti oldu. Teknoloji felsefesi, zihin felsefesi ve bilgi felsefesi üzerinden çalışarak görme kavramı, yapay zeka ve internette göz/görünmezlik/gözetim üzerine yaptığım çalışmaların kısa bir özeti oldu.

Bu bildiride aynı zamanda internette görmeyi dört farklı biçime ayırmayı önerdim. Her ne kadar yakında tüm bildirilerin yer aldığı kitapta makalemin son hâli yayınlanacak olsa da, görme biçimleri önerimi ayrıca kısa bir makale olarak yazıp en kısa zamanda yayınlayacağım.

Yukarıda başlıkların yer aldığı sunum mevcut ancak çok da içime sinen bir şey değil. Bu yüzden konuyla ilgili makalenin kendisini (ve yazacağım kısa makaleyi) beklemenizi tavsiye ederim. Bildiri sunumu esnasında atılan tweetleri merak ediyorsanız onları da burada derledim.

Her iki etkinlikle ilgili her türlü sorunuzu, görüşünüzü ya da tartışmak istediğiniz her şey için bana çekinmeden ulaşabilirsiniz.

imc TV’de Medya Atlası Programı’nda Yeni Medya Kongresi

Bunların ardından, pazar akşamı imc tv’de yayınlanan Medya Atlası programında Alternatif Bilişim Derneği’ni temsilen Yeni Medya Kongresi’ni ve yeni medyanın günümüzdeki durumunu Kadir Has Üniversitesi’nden Perrin O. Emre ile birlikte konuk olarak konuştuk. Oldukça keyifli bir program olmuştu, eğer izleyemediyseniz buradaki linkten veya aşağıda izleyebilirsiniz.

Medya Atlası – Yeni Medya Konferansı (01 Mart… by imctv

Gereksizse Engelleyin: Block Together

Twitter birçok anlamda oldukça başarılı ve kullanışlı bir sosyal ağ. Ancak her sosyal ağda olduğu gibi en büyük sorunlarından birisi gereksiz insanlardan kurtulmanın ya da onların olmadığı bir ortam yaratmanın zor olması. Yakın zamanda Twitter CEO’su bu konuda ne kadar pişman olduklarını dile getirmiş olsa da, Twitter’ın gerçekten bir şeyler yapabilmesi ne kadar mümkün orası bir muamma.

Ancak son günlerdeki gündemimiz bu konuda başka çözümlere acil bir şekilde ihtiyacımız olduğunu maalesef bir kez daha bizlere gösterdi. Özgecan’ın vahşice katledilmesinin ardından Twitter’da başlayan #sendeanlat kampanyasında yazılanlar ülkenin ne kadar mide bulandırıcı bir durumda olduğunu bir kez daha görmemizi sağlarken, bu paylaşımları yapan kadınlara yöneltilen terbiyesiz ve seviyesiz saldırılar da sayısı azımsanamayacak bir kesimin bundan bir ders çıkartmaya niyetli olmadığını görmemizi sağladı.

Söz konusu kadın cinayetleri, kadınların özgürlüklerine yapılan saldırılar, taciz ve tecavüz olduğunda akıl vermenin ya da “X şeyi yapın” demenin haddim olmadığını düşünüyorum. Özellikle de yaşadığımız ülkeyi ve toplumun hâlini düşündüğümüzde, bu konuda en son söz söyleyecekler de erkekler bana göre. Ben de bu durumda yapabileceğim tek şeyi yapmak ve en azından Twitter’da sürekli saldırı altında olanların kullanabileceği bir uygulamadan bahsederek en azından başta kadınlar olmak üzere hemen herkesin daha özgür ve güvenli bir şekilde Twitter’ı kullanabilmesine yardımcı olmak istedim.


screenshot-blocktogether.org 2015-02-16 21-05-36

Burada bahsedeceğim uygulamanın adı Block Together. Geçtiğimiz yıl içerisinde patlak veren Gamergate saçmalığının ardından geek kültürünün parçası olan kadınlar ve eşcinsellerin Twitter’da ağır saldırı altında kalmasının üzerine ortaya çıkan bir uygulama bu. Amacı bu tarz saldırılara ve tacize maruz kalanların, tacizcileri ve saldırganları uzak tutmak ve en azından Twitter’ı diledikleri gibi kullanabilmelerini sağlamak.

Uygulamanın sitesine girdiğinizde önünüze birkaç seçenek çıkıyor. Bunlardan ilk ikisi tamamen saldırı ve taciz amacıyla açıldıkları belli olan hesaplardan kurtulmak için. İlki son bir hafta içinde açılmış ve size mention gönderen, ikincisi ise 15’de az takipçisi olan ve aynı şekilde sizi mentionlayan hesapları otomatik olarak engellemenizi sağlıyor.

Üçüncü seçenek ise uygulamanın en güzel yanı. Eğer üçüncü seçeneği aktif hâle getirerek bu uygulamayı kullanmaya başlarsanız, sizin engellediğiniz hesapların, eskiden engellediklerinizi de dahil ederek, bir listesini oluşturabiliyor ve bunu çevrenizdeki insanlarla, arkadaşlarınızla paylaşabiliyorsunuz. Onlar da eğer sizin listenize abone olurlarsa, otomatik olarak sizin engellediğiniz herkesi engelleyebiliyorlar. Eğer siz bir başkasının engelledikleri listesine abone olmak isterseniz, ondan bu linki istemeniz yeterli.

Elbette bu uygulamanın yapabilecekleri sınırlı ama en azından sıkça kullandığımız bir sosyal alanda tacizcilerden ve bu kültürün savunucularından temizlenmiş bir ortam yaratmanıza yardımcı olacaktır. Bunun yanında eğer Twitter’a girerken Chrome/Chromium kullanıyorsanız buradaki eklentiyi de kurarak, böyle insanları gördüğünüzde hızlıca engelleyebilirsiniz.

Uygulamaların güvenliği konusunda şüphe etmenize gerek yok, ikisini de bir süredir kullanıyorum ve herhangi bir sıkıntı söz konusu değil. Bu konuda da içiniz rahat olabilir.

Uygulamayı kullanmaya buradan başlayabilirsiniz.

Ayrıca, eğer bir hesap sadece rahatsız edici olmanın ötesine geçiyor ve suç işliyorsa bunu Twitter’ın şikayet formları yoluyla Twitter’a bildirebileceğinizi de unutmayın.


Bir de engellemek üzerinden sıkça çıkartılan bir tartışmaya dair burada kendi görüşümü eklemek ve bunun üzerinden burada tartışma çıkartarak konuyu saptırmayı deneyeceklere şimdiden cevap vermek istiyorum: Birisini engellemek onun ifade özgürlüğüne müdahale değildir. Bunu kim nasıl savunuyor anlamıyorum ama böyle bir şey söz konusu değil.

Şöyle düşünelim, ifade özgürlüğü birilerinin kendi düşüncelerini özgürce ifade etmesi anlamına gelir ve birilerine zarar vermeyi teşvik gibi büyük suçlar dışında da engellenemez. Ancak bu, herkesin bu düşünceleri dinlemesi veya onaylaması anlamına gelmez, gelemez. Sen saçmalıyorsan ya da senin düşüncelerini hiçbir şekilde kabul etmiyorsam neden sana tahammül etmek zorunda olayım? Benim de istemediğim insanlarla, beni rahatsız eden veya ısrarla taciz eden insanlarla muhatap olmamak gibi bir hakkım var. Ayrıca ben seni engellediğim zaman sen yine konuşabiliyorsun, sadece ben senin saçmalıklarınla muhatap olmak zorunda kalmıyorum.

Bu yüzden lütfen kimse bu fikre en ufak bir prim vermesin ve muhattap olmak istemedikleri kişileri engellemekten çekinmesin. İstemediğimiz insanlarla muhattap olmamak en doğal hakkımız ve bunu kullanmaktan çekinmeyelim.

National Security is Not An Excuse For Censorship and Surveillance

“If what we’re living through in this country is normal, we are all crazy.”

On my latest Global Voices article, I wrote about the latest censorship bill proposal and soon to be voted Security Bill in Turkey. I talked about what those bill could do and why and how Turkish government uses “national security” as an excuse for these.

The security bill proposed by AKP leaders looks scarier still, offering unprecedented powers to police and governors. The bill would authorize law enforcement to conduct telephone wiretapping for up to 48 hours without a warrant, authorizes police to arrest and detain anyone without a warrant up to 48 hours and stop and searches legal wherever police can find “reasonable doubt” of innocence.

Turkey Cites National Security as it Cranks Up Internet Controls | Global Voices