Şifrepunk (Cypherpunk): “Çağımızın El Kitabı” Adayım

19608_10151300868942339_1196077852_n“Eğer günümüzün sorunlarına dair düşünüyor, konuşuyor veya bir şeyler yapmak istiyorsan kaçınılmaz olarak günümüzde olan bitenlerden de haberdar olman gerekiyor.”

Bu cümle sizlere çok tuhaf geliyor olabilir. “Heralde yani, başka türlüsü nasıl olur?” diyor olabilirsiniz ama çoğunluk maalesef bunu beceremiyor. Günümüzde olan bitenlere geçmişten kalma, alışkanlık hâline getirdikleri bakış açılarıyla yaklaşıyorlar. Kendilerini yenilemek şöyle dursun, gördükleri dünyayı kendi kalıplarına göre kesip biçmeye uğraşıyorlar. Bunun sonucu olarak hiç bir şey elde edemiyorlar ve daha da kötüsü bunun nedenini de göremiyorlar.

Günümüze ve geleceğe dair düşünürken geçmişi, günümüzde olan bitenlerin kökenini, nereden bu noktaya geldiğimizi bilmek kesinlikle önemli. Kaynağını bilmediğiniz bir şeye yaklaşımınız elbette eksik olacaktır. Ancak geçmişi bilmek, geçmişteki insanlarla aynı şekilde düşünmek anlamına gelmiyor. Geçmişi öğrenmeli ama günümüzde olan bitenleri de günümüzde düşünerek anlamaya çalışmalısınız.

Bunun yanı sıra, konuya birden çok bakış açısıyla yaklaşabilmeniz gerekir. Çünkü hiç bir konu, bir açıdan ibaret değildir. Daima sizin gördüğünüzden farklı bir şekilde görülme ihtimalini de taşır. Bu yüzden, eğer bir şeyler üzerine konuşmak ya da analiz yapmak istiyorsanız, bunlara açık olmalı ve bu farklı yüzleri görmek için uğraşmalısınız.

Bu yüzden de geçmişten kalıp bir bakış açısını sürekli beraberinde taşıyan ve tüm dünyayı bu gözle gördüğünde her şeyin mükemmel olduğunu iddia eden insanların çok büyük bir yanılgıya düştüklerini söylüyorum. Aynı sebepten dolayı, Şifrepunk kitabını fazlasıyla önemli buluyorum.

Şifrepunk, Julian Assange’ın möderatörlüğünde Jacob Appelbaum, Andy Müller-Maguhn, Jérémie Zimmermann ve kendisinin de dahil olduğu geniş bir tartışma/sohbet metni. Bu sohbet boyunca kriptografiden ekonomiye, sansürden teknolojinin gelişimine kadar günümüzün birçok sorununu ele alıyorlar. Bu sorunları, herhangi bir kalıbın esiri olarak değil, tamamen günümüzde olmakta olanın her anlamda ortaya koyarak ele alıyorlar. Elbette geçmişte nelerin olduğunu, günümüzde bu noktaya nasıl geldiğimizi ve bu noktadan nasıl bir geleceğe gidebileceğimizi de geniş bir bağlamda kurmaya çalışıyorlar. (Bir anlamda sıfırdan bir kernel derlemeye çalışıyorlar da diyebiliriz.)

Aslında bunun uzun zaman önce yapılması gerekiyordu. Artık dünyanın tek bir kalıpla kavranıp tüm sorunlarının o kalıpla çözülemeyeceğinin görülmesi gerekiyordu. Bunu elbette yapanlar, yapmaya çalışanlar vardı ama şu ana kadar gerçekleştirilmiş en temelleri sağlam hâli bu kitap bana göre.

Elbette bu bir kutsal kitap değil. Hatta bana göre yapısal anlamda bir anti-kutsal kitap. Kitabın istediği (ve aslında bu tartışmayı yapmalarının sebebi) bir takım gerçekleri ve olan bitene dair verileri ortaya koyarak insanların bunun üzerine kafa yormasını sağlamak. Eleştirerek, orada verilenlerden farklı şeyler kurarak, düşünceleri genişleterek ve onlara yeni veriler ekleyerek dünyayı her adımda daha kapsamlı bir şekilde anlamaya yardımcı olmamızı istiyorlar. Çünkü dünya ve insanlık, artık kendisinin sabit bir kalıpla anlaşılmasını imkansız kılacak kadar kompleks bir hâle geldi. Bu kompleks yapının içerisinde tek bir kalıp ile sadece küçük ve işe yaramaz bir parçayı görmeniz mümkün.

Şifrepunk, sadece günümüzün sorunlarını ortaya koymakla kalmıyor, günümüzün sorunlarına nasıl yaklaşmamız gerektiğine dair de önemli bir yol gösteriyor. Bu kitabı “Çağımızın El Kitabı” olmaya aday göstermemin sebebi de bu.

Ancak bundan daha iyisinin yapılamayacağı gibi bir iddia taşımıyor bu sözüm. Aksine bundan daha iyisinin yapılmak zorunda diyorum. (Kitabın kendisi istiyor bunu bizden.) Bunu yapabilecek olanın da sadece biz olduğumuzu unutmamak lazım.

 (Ek: Özgür Uçkan’ın “Siber alemden şifreli aleme” yazısının da burada durması gerektiğini düşünüyorum. Bu kitapla ilgili önemli gördüğüm yazılardan birisi.)

Kitabı İngilizce olarak edinmek isterseniz buraya, Türkçe olarak edinmek isterseniz de buraya tıklayabilirsiniz.

Rapture of the Nerds, Homeland ve Pirate Cinema (Kitap ön incelemesi)

(Bu yazım ilk olarak 25 Temmuz 2012’de Paslanmaz Kalem‘de yayınlandı.)

Değişik bir fikir geldi aklıma, büyük ihtimalle yapan ya da yapmış birileri vardır ancak benim karşıma hiç çıkmadı. Fikre bir isim vermem gerekirse, en uygunu “kitap ön incelemesi” olur sanırım. Peki nasıl olacak bu iş? Şöyle ki, tıpkı oyunların çıkmadan önce yayınlanan demoları ya da müzik albümleri çıkmadan önce yayınlanan şarkıları gibi bazı yayınevleri de girişten itibaren bir miktar tadımlık denilebilecek bölümler yayınlıyor (Türkiye’de var mı bunu yapan? Ben hiç denk gelmedim, varsa haber verin mutlaka.). Oyunlarda demo ve oyun hakkında çıkan haberlerle ön inceleme yapıldığı gibi benzer bir şeyi kitaplar için yapmak da teknik olarak mümkün. Bakalım pratikte de mümkün olacak mı?

Bu yazıda üç kitabın birden ön incelemesini yapacağım. Birincisi 4 Eylül’de çıkacak olan, Cory Doctorow ve Charles Stross’un birlikte yazdığı “The Rapture of the Nerds”. İkincisi Cory Doctorow’un tek başına yazdığı, 5 Şubat 2013′te gelecek olan “Homeland”. Üçüncüsü de 2 Ekim’de çıkacak bir başka Cory Doctorow romanı olan “Pirate Cinema”. Dürüst olmam gerekirse Doctorow’un ilk okuduğum kitabı olan “Little Brother”ın devam öyküsü olması nedeniyle Homeland biraz daha heyecan verici geliyor bana ama diğerlerine de haksızlık etmek istemiyorum.

Kitaplara geçmeden önce yazarların kim olduğuna dair pek bir fikri olmayanlar için kısaca özet geçeyim. Daha fazlasını merak edenler için Google hazırda bekliyor.

Cory Doctorow; internette dolaşan hemen herkesin en azından bir kez yolunun düştüğü Boing Boing’in editörlerinden; Electronic Frontier Foundation’ın bir dönem Avrupa direktörü; birçok kez Locus ödülünü, bir kez Campbell ödülünü almış; birkaç kez de Nebula ve Hugo ödüllerine aday olmuş bir bilimkurgu yazarı. (Kendisi hakkında daha detaylı ve kişisel görüşlerimin de olduğu bir yazıyı umarım kısa zamanda burada okuyabileceksiniz.)

Charles Stross ise 3 kez Hugo ödülünü ve Campbell, Locus gibi ödülleri de almış, uzun yıllar da Computer Shopper dergisinde Linux köşesinden sorumlu olmuş bilimkurgu ve Lovecraftian korku yazarı. Birçok başarılı işe imza atmıştır ve severek takip ettiğim yazarlardandır. Yazdığı kitaplar arasında ilk üç yapmak istesem sanırım Rule 34, Hating State ve Accelerando olurdu.

Giriş kısmını halletiysek şimdi kitapların ön incelemelerine geçelim.

RAPTURE OF THE NERDS

İlk bakışta kitabın isminin uyandırdıkları ve yazarlarını bir araya getirmek bile kitap konusunda büyük ümit veriyor. Açıkcası ilk duyduğum andan beridir heyecanlandıran bir iş bu.

Kitap, Cory ve Charlie’nin daha önce beraber yazdıkları ve birbirinin devamı olan iki novella (Jury Service ve Appeals Court) için bir devam yazmaya niyetlenmesinin ardından bu üçlemenin ilerleyerek bir araya gelip tek bir romana dönüşmesiyle ortaya çıkmış. Bu durum, novellaları okuyanların kitaptan pek zevk almayacağını düşünmenize neden oluyorsa yanılıyorsunuz. Çünkü Cory ve Charlie, üçüncü novellayla birlikte diğer ikisini de ciddi bir şekilde elden geçirmişler. En azından yayınlanan tanıtım bölümlerinden anladığım bu.

Kitabın öyküsüne dair az çok bir fikrimiz var, hem önceki novellalardan hem de kitap hâlinin tanıtım bölümünden. Gelecekte, cyberpunk havanın hakim olduğu ve post-human öncesi diyebileceğimiz bir zamanlardayız. Bir de Teknoloji Jürisi bulunmakta bu dönemde. Tamamen rastgele insanlardan seçilen bu jüri yeni teknolojilerin kaderlerine karar veriyor ve onlar ne derse o oluyor.

Ana karakterimiz ise teknofobik, insanlarla muhatap olmayı pek sevmeyen Huw. Huw’un; karakterine, bir teknovirüse, proleteryanın kayıtsız yaşamına ve (tanıtımda söylendiğine göre) “banyo zemininde geçen birkaç korkunç zamana” rağmen bu işin altından kalkması gerekiyor. Sadece bunlar bile iştah kabartmaya yetiyor.

Tanıtım bölümlerini okuduğumuz zaman ise kesinlikle heyecanın boşa olmadığını görebiliyoruz. Her ne kadar novellaları okuyanlar için tanıdık gelecek olsa da farklı bir şeylerin yolda olduğu kesin. Üstelik iki yazarın anlatımlarında çok belirgin farklar olsa da birlikte çalışırken bu konuda hiç sıkıntı çekmemiş gibi görünüyorlar. Mükemmel bir birleşim yakaladıkları elimizdeki ilk bölümlerden belli oluyor.

Özetle, oldukça eğlenceli bir kitap olacağını şimdiden görmüş durumdayız. Birçok kişi hayalkırıklığı yaratma ihtimalinin yüksek olduğunu söylese de benim her iki yazara da güvenim tam ve bu tanıtım bölümleri bu güvenimi daha da pekiştirdi. Kitaba dair verebileceğim son ipucu Charles Stross’tan geliyor (cümlenin tadının kaçması riskini göze alamadığım için ingilizcesini yazıyorum buraya):

Asked if the estate of Ayn Rand had authorized this sequel, messrs. Stross and Doctorow would only say “no comment”. ”

Anlaşılan kıyamet gerçekten de yakın.

Tanıtımdaki Favori Bölümüm:

This stuff is organic, isn’t it?

Only the best polymer-stabilized emulsions for Sandra,” the joe says sardonically. “Of course it’s organic—nothing but carbon, hydrogen, nitrogen, oxygen, and a bit of phosphorous and sulfur.” Huw can tell when he’s being wound up: he takes a sip, despite the provocation. “Of course, you could say the same about your kilt,” adds the stranger.

HOMELAND

İşte beni en çok heyecanlandıran ve sanırım sırf bu yüzden en geç gelecek olan kitap. Neyse ki bu konuda Doctorow’dan daha beterini Neil Gaiman yaptı da Homeland’i beklemesi eskisi kadar zor gelmiyor artık. (PS: Hâlâ Neil’e kızgınım. Madem özel bir tarih olması için Kasım 2013′te çıkaracasın yeni Sandman’i, neden şimdi duyuruyorsun? Amacın sinir krizi geçirmemizse başarılı oldun, haberin olsun.)

Little Brother, hem kurgusuyla hem de güncel bir konuya sahip oluşuyla ciddi bir etki yaratmıştı. Hatırlamayanlar ya da okumamış olanlar için özetle, internette kişisel güvenliğine düşkün ve teknolojiyle özellikle bu anlamda oldukça içli dışlı olan birkaç arkadaş San Francisco’da yapılan bir terörist saldırı esnasında bölgeye oldukça yakın oldukları için Department of Homeland Security tarafından bir süre gözaltında tutulmuş ve çıktıklarında bir arkadaşlarını içeride bırakmak zorunda kalmışlardı. Öykünün devamında ise ana karakterimizin her şeye rağmen daha gizli yolları keşfederek ve kendisini birçok kez riske atarak bu olanları herkese göstermeye ve arkadaşını kurtarmaya çalışmasını okumuştuk.

Homeland’de ise Little Brother’da olanlardan bir süre sonra bizimkilerin yanına dönüyoruz. Bu sefer ise işler daha da karışıyor. İşin içine öğrenci kredileri (kitaba dair birkaç yerde geçmesine rağmen tanıtım bölümlerinde hiçbir şey bulamadım ve eğer gerçekten varsa alakasını çok merak ediyorum), sızan birtakım devlet sırları, devlet güvenliği ve Wil Wheaton giriyor. Evet gerçekten Wil’i bu öyküde görmek ilginç bir deneyim olacak. Her ne kadar sürekli ona dair bir şeylerin karşıma çıkması artık sinir bozucu hâle gelmiş olsa da.

Giriş kısımlarında yaşanan birkaç diyalog ve denk geldiğim detaylar öykünün Little Brother’dan çok da uzak bir zamanda geçmediğine dair ipucu veriyor. Bu bence iyi bir haber çünkü Cory’nin önceki kitaplarındaki duygusal yoğunlukları ve iç hesaplaşmaları anlatış şeklini hep çok sevmiştim ve bu yakınlık da bu konuda oldukça zengin olacağını gösteriyor kitabın.

Kitabın Little Brother’ın devamı oluşu, tanıtım bölümleriye ciddi bir heyecan verişi ve tekrar güncel konularla içli dışlı oluşu adını sıkça duymamızı sağlayacak gibi görünüyor. Önceki kitapta olduğu gibi yine büyük tartışmalarla tabii ki. Eğer Cory Doctorow hayal kırıklığı yaratmazsa (ki hiç sanmıyorum) Little Brother’ın manifesto havasını kaldığımız yerden solumaya devam edeceğiz.

Tanıtımdaki Favori Bölümüm:

Wil came over and handed me another cup of mint tea, the leaves floating in the hot water. “Pretty awesome. Can’t believe these guys let me DM their game. And I can’t believe I ran into you.” He shook his head. “This place is like nerdstock.”

“Have you known them for long?”

“Not really. I met Barlow and Gilmore awhile back, when I did a fund-raiser for EFF. I ran into Gilmore at random today and I told him I’d brought my D&D stuff along and the next thing I knew, I was running a game for them.”

“What kind of fund-raiser were you doing?” Wil looked familiar, but I couldn’t quite place him.

“Oh,” he said, and stuck his hands in his pockets. “They brought me in to pretend-fight a lawyer in a Barney the Purple Dinosaur costume. It was because the Barney people had been sending a lot of legal threats out to websites and EFF had been defending them, and, well, it was a lot of fun.”

I knew him from somewhere. It was driving me crazy. “Look, do I know you? You look really familiar—”

“Ha!” he said. “I thought you knew. I made some movies when I was a kid, and I was on Star Trek: The Next Generation, and—”

My jaw dropped so low I felt like it was in danger of scraping my chest. “You’re Wil Wheaton?”

He looked embarrassed. I’ve never been much of a Trek fan, but I’d seen a ton of the videos Wheaton had done with his comedy troupe, and of course, I knew about Wheaton’s Law: Don’t be a dick.

PIRATE CINEMA

Cory Doctorow bu kısa zaman içerisinde bu kadar çok kitabı yayına hazır hâle getirdiğine göre uzun bir tatil planlıyor diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Ayrıca ardarda gelecek bu kitapların yaşatacağı zevki düşünmesi bile büyük keyif veriyor ama ağır gelmesinden de korkmuyor değilim.

Cory bu kitabıyla korsan filmleri, kaçak bir hayatı ve bol miktarda karşı kültür malzemesini bir araya getiriyor ve oldukça ilgi çekici bir öyküyü bizlere sunuyor. Her ne kadar kitap YA (Young Adult yani gençler için) olarak tanıtılıyor olsa da hemen herkesin ilgisini çekecek bir konuya sahip.

Yakın gelecekteki distopik İngiltere’de geçen bu öyküde ana karakterimiz Trent McCauley. Trent 16 yaşında, oldukça zeki bir genç. En büyük zevki ve yeteneğini gösterdiği konu ise film yapımı. Ancak bu filmleri tamamen internetten indirdiği popüler filmleri kolajlayarak yapıyor. Bu da başına ciddi bir bela alması anlamına geliyor. Çünkü İngiltere’de artık korsan download çok daha tehlikeli. 3 kez yakalandığınız zaman internet bağlantınız bir yıl boyunca kesiliyor. Sorgusuz ve itirazsız.

Trent her ne kadar dikkatli olsa da işler istediği gibi gitmiyor. Bir aile faciasının eşiğinden dönünce evini terketmek zorunda kalıyor. Londra’ya kaçan Trent sokaklarda hayatta kalma mücadelesine giriyor ve asıl maceramız başlıyor. Bir süre sonra Londra sokaklarında karşılaşacağı gerilla film yapımcılarıyla birlikte girişeceği planlar ise eğlence endüstrisiyle aralarında bir savaş başlatmaya fazlasıyla yetecek.

Birkaç büyük medya kuruluşunun elinin altında bir yönetim, distopik bir İngiltere atmosferi ve kafasında binbir tilkiyle Londra sokaklarında bir genç. Bana pek gençlik kitabı havası vermedi açıkcası. Zaten buraya almamın sebebi de bu aslında. Cory Doctorow’un YA altında yayınladığı kitapların çoğunun aslında hiç alakası olmuyor. Hatta odaklandığı konu üzerinde kaynak kitap olabilecek kadar da bilgilendirici olabiliyor (bkz: Little Brother).

Doctorow’dan gayet tarzına uygun bir roman yolda görünüyor özetle. Beni en çok cezbeden kısmı öykünün Londra’da geçecek olması sanırım. Londra ve distopya bir araya gelince kötü bir iş çıkması zor gibi görünüyor. Daniel Kraus’un erken okumasının ardından yazdığı kritikte kitabı Abbie Hoffman’ın 1971′de yazdığı `Steal This Book´a benzetmesi de kitap hakkında heyecan uyandırıcı bir başka detay olarak not düşülebilir.

Tanıtımdaki Favori Bölümüm:

What to do next. I wandered around the station a bit, bought myself a hot chocolate (it didn’t make the warm feeling come back), stared aimlessly at my phone. What I should have done, I knew, was buy a ticket back home and get back on a bus and forget this whole business. But that’s not what I did.

Instead, I set off for London. Real London. Roaring, nighttime London, as I’d seen it in a thousand films and TV shows and Internet vids, the London where glittering people and glittering lights passed one another as black cabs snuffled through the streets chased by handsome boys and beautiful girls on bikes or scooters. That London.

I started in Leicester Square. My phone’s map thought it knew a pretty good way of getting there in twenty-minutes walk, but it wanted me to walk on all the main roads where the passing cars on the rainy tarmac made so much noise I couldn’t even hear myself think. So I took myself on my own route, on the cobbeldy, wobbeldy side streets and alleys that looked like they had in the time of King Edward and Queen Victoria, except for the strange growths of satellite dishes rudely bolted to their sides, all facing the same direction, like a crowd of round idiot faces all baffled by the same distant phenomenon in the night sky.

Just then, in the narrow, wet streets with my springy-soled boots bounding me down the pavement, the London-beat shushing through the nearby main roads, and everything I owned on my back—it felt like the opening credits of a film. The film of Trent McCauley’s life, starring Trent McCauley as Trent McCauley, with special guest stars Trent McCauley and Trent McCauley, and maybe a surprise cameo from Scot Colford as the worshipful sidekick. And then the big opening shot, wending my way up a dingy road between Trafalgar Square and into Leicester Square in full tilt.

“When cat’s away, the mice will play”

kapakson

Belki genel anlamda bir oyuncu sayılmam ama oyunlarla aramın iyi olduğundan bahsetmişliğim var burada. Oyun oynamayı veya oyunlar üzerine kafa yormayı seviyorum. Ancak dediğim gibi daha bilindik anlamıyla bir “oyuncu” olmadığımdan oyunlara dair yazdıklarım veya düşündüklerim oyuncuların hepsine hitap etmiyor.

Bunlardan neden bahsettiğime ve başlığın anlamına gelecek olursak… Başlık, bugün hayatına başlayan bir e-derginin isminin ilham kaynağı. Daha önceleri blog olarak hayatını sürdüren “Fareler Oyunda”, artık e-dergi olarak hayatına devam edecek. Bir oyun blogundan çok ‘oyun kültürü’ blogu olduğundan kendilerini keyifle takip ediyordum. Özellikle Mehmet Kentel’in başka dergilerde yazdığı ve bu bloga da taşıdığı “Oyunlarda Anlam Arayışları” köşesi daimi favorilerimdendir.

Dediğim gibi, bir oyun kültürü blogu olan Fareler Oyunda, artık bir oyun kültürü dergisi olarak hayatına devam edecek. İlk sayısı ise bugünden itibaren ulaşılabilir durumda. İlk sayılarının kapak konusunu “Oyun Mekanları” olarak belirlemişler ve bir çok farklı bakış açısını barındıran bir dosya olmuş. Dosyaya ben de bir katkıda bulundum ve oyunlarla eylem alanları üzerine bir ilişki kurmaya çalıştım.

Böyle güzel ve önemli bir çabanın başlangıcında katkıda bulunabilmek benim için çok güzeldi. Umarım bu güzel başlangıç, çok daha güzel bir şekilde devam eder. Oyun kültürü üzerine çok fazla konuşan/yazan olmaması içimde bir yaraydı. Umarım Fareler Oyunda ile bu konudaki eksiğimizi azaltabiliriz.

Derginin web sitesi ve ilk sayısı burada. Mehmet Kentel’in ilk sayı için yazdığı giriş yazısı burada. Eğer ilk başta benim yazdığım “Eylem Alanı” yazısını okumak isterseniz onun için de buraya tıklayabilirsiniz.

Bu derginin hayata geçmesini sağlayan ve ilk sayıda emeği olan herkese teşekkürler. En azından benim çok önem verdiğim bir çaba bu.

Cuma Postası [02.03.2013]

(Ufak bir duyuru: Bundan sonra Cuma Postası’nın tarzı biraz değişecek. Cuma Postası, her zamanki gibi sizlerle linkler paylaşmaya ve ufak yorumlar yapmaya devam ettiğim bir seri olacak ancak kendi ismiyle sınırlı kalmayacak. Yani artık Cuma Postası için cumaları bekleme durumu olmayacak. Bundan sonra ne zaman paylaşmak istersem o zaman gelecek. Bununla birlikte büyük ihtimalle haftada bir kere olmaktan da çıkacak. Haydi rastgele!)

*Dangerous Minds | A Fabulous Collection of ACME Products: As used by Bugs, Daffy and Wile E. Coyote

ACME, çocukluğumdan bu yana beni hayran bırakan ve gerçek olmasını istediğim çizgi film kurgularından birisiydi. Böyle bir seriyi derlemiş olmalarına çok sevindim açıkcası.

*ANATOMY OF A PIRATE His eyes are bloodshot; he doesn’t sl… – justpaste.it

Bunu twitter’dan Barış paylaşmıştı. Ben de burada olması gerektiğini düşündüm.

*Open the Future: 42 Minutes into the Future

Jamais Cascio’dan şahane bir konuşma daha. Gün geçtikçe daha çok seviyorum ben bu adamı.

*Free Complete Works of H.P. Lovecraft for Nook and Kindle – Cthulhu Chick

Lovecraft fanları, bu linkim sizlere gelsin!

*Something Really Old VIII: The Man From Microsoft – Whatever

Scalzi, eskiden yazdığı yazıların bir kısmını bloguna aktardı geçen günlerde. Aralarında çok güzel şeyler vardı ancak bu benim favorim. Sebebini okuyunca anlarsınız büyük ihtimalle.

*Pirated Indie Game Devs Get Full Pirate Bay Support To Crack Steam | TorrentFreak

Kim demiş korsan oyun yapımcılarına zarar veriyor diye?

*Berber Özal | Futuristika

Eğer hâlâ görmediyseniz Futuristika 02 yayında. Başlangıç için tavsiyem budur.

*Warren Ellis » SCATTERLANDS 001

Warren Ellis’in blogunda şahane bir seri başladı. Eğer arada denk gelip de anlam veremediyseniz başlangıç noktası bu link.

*Proudly Fraudulent: An Interview With MoMA’s First Poet Laureate, Kenneth Goldsmith | The Awl

Bu linki de twitter’daki bir başka Barış gönderdi. Böyle bir röportaj da buradaki yerini almalıydı. (Bu Cuma Postası’nın Barış’ların kontrolünde olduğunu düşünmeye başladıysanız doğal, ben de öyle hissetmeye başladım çünkü.)

*The Iraq Protests Never Happened | booktwo.org

James Bridle’dan üzerine biraz kafa yormamız ve kendimize dönüp bakmamız gereken bir konu hakkında oldukça güzel bir deney ve yazı.

Önceki Postalar
Cuma Postası [08.02.2013]
Cuma Postası [01.02.2013]
Cuma Postası [25.01.2013]

Veri Korumaya Giriş (E-Kitap)

veri_korumaya_giris_edri_paper_06_trKişisel verilerin ve onların korunmasının önemi ülkemizde henüz tam olarak anlaşılabilmiş değil. Bu bilgisizlik hâli ve herhangi bir yasayla bunların korunmuyor oluşu da şirketler ve devletler için oldukça büyük bir oyun alanının açılmasını sağlıyor. Yasal bir düzenleme olmadığı gibi, insanların bu konuda bilinçsiz olmaları ve kendini koruyamamaları da istedikleri kadar veriyi bizlerden toplayıp bunlarla istediklerini yapabilmelerini sağlıyor.

Bu soruna dikkat çekebilmek, bu konudaki bilinçlenmeyi arttırmak ve bunun bir gündem oluşturmasını sağlayabilmek adına Alternatif Bilişim Derneği’nden güzel bir çalışma geldi. European Digital Rights (EDRi) gözlemci üyelerinden olan derneğimiz, EDRi’nin  hazırladığı “Veri Korumaya Giriş” isimli broşürü Türkçeye çevirdi ve hem internet üzerinden hem de sınırlı sayıda basılı olarak dolaşıma soktu. Broşür, konuyla ilgili birçok temel noktayı açıklıyor ve bu konuda neler yapılabileceğine dair de bir yol gösteriyor. Yine Alternatif Bilişim Derneği’nin yayınladığı “Türkiye’de Dijital Gözetim” kitabını da bununla birlikte okumanızı tavsiye ederim.

Kitap, ücretsiz bir şekilde internetten erişilebilir durumda (buraya tıklayın). Yani yapmanız gereken tek şey indirip okumaya başlamak.

Bunun yanında bir ricam daha var. Bu kitabı mümkün olduğunca yaymanız ve mümkün olduğunca çok insan tarafından okunmasını sağlamanız. Günümüzde kişisel verilerin korunması artık hayati bir mesele. Bu konuda ne kadar çok insan bilinçlenir ve bir şeyler yapmaya başlarsa herkes için o denli iyi olacaktır.

Eğer bu konularla ilgileniyorsanız ve bir şeyler yapmak istiyorsanız Alternatif Bilişim Derneği ile iletişime geçebilir, derneğe üye olabilir ya da yaptığımız çalışmalara destek olabilirsiniz.

Google Glass ve Düşündürdükleri

[youtube http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=v1uyQZNg2vE]

Üstte eklediğim Google Glass videosunu az önce izledim. Augmented Reality (arttırılmış gerçeklik? Bilemedim.) mevzusunun özellikle akıllı telefonlar sayesinde hayatımıza iyice girdiği ortada. Peki böyle bir atlamaya ne derece hazırız diye düşünmeden edemiyorum.

İlk bakışta oldukça kullanışlı ve faydalı olabilecek bir alet gibi görünüyor, öyle de olacaktır muhtemelen. Ancak barındırabileceği güvenlik riskleri (akıllı telefonlarla takibin bir üst aşaması?) ya da kullanımının artmasıyla birlikte toplumda oluşabilecek değişimler elbette bir çok yeni tartışmayı ortaya çıkaracak. Güvenlik ve özel hayatın gizliliği konusu gelişen her teknolojiyle ortaya çıkan bir sorun ve buna karşı kendimizi savunmamız gerekecek. Belki Google Glass’ı hackleyip daha güvenli hâle getireceğiz, belki de Google’a bu konuda baskı kuracağız (ya da Google Glass engelleyici sistemlerle onu takanların bizi izlemesini engelleyebiliriz, neden olmasın?). Henüz herkese açık olmadığı için bu konuda net konuşmam mümkün değil ama olacaktır bunların hepsi.

Ancak asıl merak konum toplumun bununla uyum sağlama süreci. Malum, her ne kadar tarih boyunca tüm gelişimi sağlayan bizler olsak da, büyük kısmımız gelişimi ve değişimi pek sevmiyor. Onlar için bildikleri dünyanın huzuru her şeyden daha önemli. Elbette Google Glass herkese satılabilir hâle geldiğinde yaygarayı koparacaklardır. İşin teknik kısmıyla ilgili şu an çok fazla bir şey yapamıyoruz belki, sonuçta aleti kurcalama şansımız yok ama bu kısmıyla ilgili düşünmekte ve kafa yormakta fayda var. Bu konuda nasıl tepkiler gelebileceğini, nasıl tartışmaların ortaya çıkabileceğini şimdiden düşünmek lazım sanki. Belki benim için bu tartışmalar hep eğlenceli geldiğinden böyle düşünüyor olabilirim ama insanların gelişime karşı bu korkak tavrı ve güncelden nostaljiye kaçış isteği hep ilgimi çekmiştir.

Google Glass’tan neden kaçabilir acaba insanlar? Gerçekliği fazla arttırması? İnsan doğasını bozacak olması? (Bunu söyleyenler çok garip geliyor bana, sanki uzaylılar gelip bir şeyler yapıyormuş gibi.) Teknolojinin, hayatımızda ‘çok fazla’ yer kaplaması? Bilemiyorum.

Bu konuda daha çok kafa yoracağım muhtemelen. Eğer eşlik etmek isteyen olursa yorum yazsın ya da mail atsın.

Google Glass’la ilgili son olarak merak ettiğim nokta ise Bruce Sterling’in blogunda bahsettiği bir konu. “Okay Glass” kulağa hoş geliyor ama acaba Google, Scalzi’nin romanlarındaki BrainPal gibi özel bir adlandırma ya da kısayol koymamıza izin vermiş midir? Bunu yapmaları beni çok memnun ederdi.

Notlar [18.02.2013]

*Hastalık denen şeyden kesinlikle nefret ediyorum. Gerçi her zaman değil, sonuçta önemli bir görevi var evrim sürecinde. Neyse, şöyle söylesem daha doğru olacak: Benim ya da sevdiğim birilerinin başına geldiği zaman hastalıktan nefret ediyorum. Ancak asıl konumuz bu seneki grip virüsü. Tamam, hayatta kalmak için her sene bir adaptasyon yaşıyor biliyoruz ama bu seneki adaptasyon değil, terbiyesizlik olmuş düpedüz. Böyle saçma bir grip süreci yaşadığımı hatırlamıyorum ben. Bir de tam ben atlattım derken Göki’ye bulaştı, iyice sinirlendirdi. Oysa ki evde bir kişi çekmiş çekeceğini işte, gitsene kardeşim!

İşte hasta olunca böyle bir şey oluyorum. Bu yüzden de hastayken bilgisayarla mümkün olduğunca az muhatap oluyordum. Blogun bir süredir sessiz olmasının sebebi de bu.

*Bu arada yine gündemimize girdiği için söyleyeyim -gerçi hiç çıkmıyor ya-, birilerinin ya da birtakım grupların hassasiyetlerinden gına geldi bana artık. O kadar hassassız diye ortalıkta gezenlerin hepsi taş kafalı bir de. Nasıl hassaslıksa artık. Madem o kadar hassassınız günde iki kere diş doktorlarının önerdiği macunla fırçalayın kendinizi. (Bana bu kadar hassas dedirttikleri için daha da nefret ettim şimdi kendilerinden.)

*Blogla ilgili düzenlemeler yapıyorum ayağına sürekli kurcalayıp duruyorum. Hatta bezdirecek noktaya getirdim belki ama birtakım planlarım var. Yakında uzun vadeli bir düzenlemeye geçeceğim. Gerçekten. Valla!

*Ayrıca blogda birtakım seri şeyler yayınlama planım var. Biraz birikme bekliyorum sadece. Az sonraaa!

*İlaç kafasıyla bu kadar uzun blog yazısı yeterli bence. Sadece buralarda olduğumu bir haber vereyim dedim. Umarım siz de oralarda bir yerdesinizdir. Oradasınız değil mi?!

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=fVKPrQv1H8I]

Cuma Postası [08.02.2013]

*How to Turn Your Phone Into a DIY Photo Projector for $1 | Photojojo

DIY daima güzeldir. Özellikle böyle büyük masraflardan kurtulmamızı sağlıyorsa.

*Ne mutlu ‘Türküm diyene’ mi? Ne mutlu ‘Türk olana’ mı? – AYŞE HÜR – Radikal

Cuma Postası’na ekleyecek türkçe yazılar bulmakta zorlanıyorum genelde, bu konuda dürüst olmam lazım. Hatta böyle güzel makaleler buldukça seviniyorum. Ayşe Hür’ün böyle önemli konularda yazmayı asla bırakmamasını diliyorum.

*The Great American Hack: David Foster Wallace and Aaron Swartz | Motherboard

Aaron’un ölümü sonrasında hakkında bir çok şey yazıldı, çizildi. Hemen hepsi oldukça değerliydi ancak böyle güzel bir yaklaşımla klavye başına geçenlerin sayısı oldukça azdı. Bu yazı tüm o yazılanlar arasında sıyrılmayı başaranlardan birisi bana göre.

*Kayıp Rıhtım » John Scalzi ile Röportaj

Türkiye’deki en önemli bilimkurgu ve fantazya portallarından birisi (ve belki de birincisi) Kayıp Rıhtım 5. yaşını kutluyor. Bu kutlamalar şerefine de birbirinden güzel şeyler hazırlamışlar. Bunlardan birisi de birkaç gün önce ilk kitabı hakkında buralarda bir yere yazdığım John Scalzi ile röportajları. Kayıp Rıhtım’a hem bu güzel röportaj hem de 5 yıldır hiç durmadan çalıştıkları için teşekkür etmek isitiyorum. Nice mutlu yıllara!

*The End of the Web, Search, and Computer as We Know It | Wired Opinion

Bu yazıyı buraya almamın sebebi içindeki fikirleri savunmam ya da önemsemem değil (açıkcası pek de savunabilirmişim gibi gelmedi zaten). Bu yazıdaki fikirler bir çok ilginç tartışmayı başlatabilir, dediklerinin hiç biri olmasa da onları tartışarak daha mümkün olanlara ulaşmak mümkün gibi. Ayrıca yazıyla ilgili fikrimi orada yapılan yorumlardan birisi; “Wow, it’s like that drug trip I saw in a movie when I was on that drug trip… – Fry, Futurama”

*notonlyistanbul.com | video guide for urban living

Söz konusu şehir rehberi olmayı amaçlayan web siteleri olduğunda genelde çok fazla yaratıcı iş çıkmıyor ortaya. En azından bu işe girişenlerin pek böyle bir niyeti olmuyor gibi. Neyse ki uzun bir aradan sonra bu konuda yaratıcı ve gerçekten ilgiyi hakeden bir çalışmayla karşılaştım (daha doğrusu Göki bana gösterdi). Fikir kesinlikle tebriği hakediyor, bu fikri uygulamaya koyuş şekilleri de öyle. Sanırım sonunda İstanbul için gerçekten kullanışlı bir rehber bulduk.

*CREATe: a trade fiction author’s perspective – Charlie’s Diary

Charlie Stross yukarıdaki konuşmasında, medya, yayıncılık ve teknoloji konularında oldukça önemli ve üzerine düşünülmesi gereken konulara değinmiş. Ancak bunun yanı sıra bu konuşma metnini benim için önemli yapan şeylerden birisi konuşmayı yapan kişi. Bu tarz konularda en az konuşan insanlar genelde üretenler ve o ortamın yaratılmasını sağlayanlar oluyor. Bana göre ise en çok konuşması gereken onlar.

*Geeks are the New Guardians of Our Civil Liberties | MIT Technology Review

Bence yazının başlığı onun neden Cuma Postası’nda olduğunu özetliyor. Başka bir şey demeye ihtiyaç duymuyorum.

Önceki Postalar
Cuma Postası [01.02.2013]
Cuma Postası [25.01.2013]
Cuma Postası [11.01.2013]

Bir Bilimkurgu Okurunun Serzenişi

(Bu yazım ilk olarak 25 Mayıs 2012’de Paslanmaz Kalem‘de yayınlanmıştı.)

İthâki, Neil Gaiman ve Terry Pratchett’in efsane ortaklaşması olan “Good Omens”i başka bir yayınevinden 2007′de (diye hatırladığım) ilk çıkan felâket baskısından sonra “Kıyamet Gösterisi” adıyla tekrar yayımladı. Haberi görünce bir bilimkurgu ve fantastik edebiyat delisi olarak sevinmemem elde değildi. Ancak bir sürü soruya kafam takıldığından (ve henüz kitabın bu baskısını okuma fırsatım olmadığından) kitap hakkında bir şeyler yazmaktansa başka konulara değineceğim. Bu konuları genel bir başlık altında toplamak gerekirse heralde en uygunu “Türkiye’de bilimkurguya yapılan saygısızlık” olur, özellikle de çeviri eserlerde. Zaten aşağıda anlatacağım felaketler Türkiye’de bilimkurgunun gelişememesinin en temel sebepleri.

Birinci meselem, bu edebiyat türünde nedense çeviri ve editörlük konusunda büyük bir özensizlik yapılması neredeyse gelenek hâline gelmiş gibi. Elime aldığım bir çok bilimkurgu çevirisinde bu durumu yaşadığımdan uzun zamandır çeviri okuyamaz hâle gelmiştim. İngilizce konusunda kendimi çok hızlı geliştirebilmemi de buna borçluyum ama bencillik yapmaya niyetim yok. Son zamanlarda bu konuda hassas olan ve bilimkurgunun da bir edebiyat olduğunu ve ona göre basılması gerektiğini düşünen yayınevleri çıkmaya başladı sanırım (ya da ben çok hassas seçim yaptığım için öyle bir hisse kapıldım) ancak bu durum en başta el konulması gerekenlerden birisi. (Örnek görmek isteyenler bir kitabevine gidip bilimkurgu raflarından rastgele kitapların rastgele sayfalarına bakabilirler. Büyük kısmında bahsettiğim durumu rahatça farkedebilirsiniz.)

Bilimkurgunun “satmayacağı” algısı da aslında yayıncıları bu özensizliğe götürüyor sanırım. Ancak bu “satmamanın” sebeplerinin de kendileri olduklarını bir hatırlatmak lazım. Özenli bir şekilde, gerçekten bilimkurguya bir edebiyat türü gibi davranarak ve dünyadaki durumu takip ederek yayın politikası hazırlayan ve ona göre kitap basan yayınevleri var da sanki bizler almıyoruz. Keşke olsalar, ben aç kalmaya bile razıyım.

Bir diğer sorun da bu “satmama” algısıyla birlikte gelen bilimkurgu kuraklığı. Sanki kimse bilimkurgu yazmıyor, dünyada hiç kitap çıkmıyor. “Good Omens” bile 1990′da çıkmış bir kitap olmasına rağmen ancak 2000′lerde Türkçe basılıyor. William Gibson, Cory Doctorow, Warren Ellis ve Neal Stephenson (ve adını sayamadığım birçok bilimkurgu efsanesinin) neredeyse hiç eseri yok Türkçe olarak. Bilimkurgu ve fantastik edebiyatın baş noktaları sayılabilecek C. Clarke ve Nebula ödüllerinin bu sene kazananları belli oldu, Hugo ödüllerinin adayları açıklandı. Peki bunlardan kaçına Türkçe olarak ulaşma şansımız var? En son kontrol ettiğimde sonuç sıfırdı (rakamla 0).

Bu ödülleri kazanan birbirinden güzel kitapları türkçe okumak için bir yirmi yıl daha mı beklememiz gerekiyor? Yoksa bilimkurgu ve fantastik edebiyat hayranları ve takipçileri otomatikman İngilizce bilen ve Türkçe okumasına gerek olmayan insanlar olarak mı görülüyor? İnternetten sipariş verip haftalarca kargo beklemek ya da e-kitap okuyucu alıp da e-kitap peşinde koşmak bu tarzların okuyucuları için mecburiyet mi? (Aslında bu konuda şikayette bulunabileceğim birçok başka tarz ve yazar mevcut, en başta da çizgi roman dünyası. Ancak onları başka bir zamana saklıyorum.)

Tüm bunları üstüste koyup bir düşünelim. Kabul ediyorum, yayınevlerinin en önemli derdi para kazanmak hâline geleli çok oldu. Okuyucu isteklerini veya kaliteli edebiyatı önemseyen ise yok denecek kadar az. Edebiyat artık “piyasası” önemsenen bir şey. Ancak yine de bu konuda biraz içimi dökmem, iki kelime etmem gerekiyordu. Yıllardır acısını çektiğim, içimde büyük bir yara olan bu konuyu dile getirmezsem rahat edemezdim.

Özellikle de 1990′da çıkan bir kitabın reklamları şu an sanki yeni bir esermiş gibi her yerde dolaşırken. 22 yıl! Eğer İngilizce bilmiyor olsaydım kitabı daha yeni okuyabilecektim. Bunun ne kadar acınası, ne kadar vahim bir durum olduğunu kimse mi göremiyor?

Biraz öfkeli bir yazı oldu, farkındayım. Aslında öfkeden çok serzeniş hâli bu. Çok da bir etkisi olacağına inanmıyorum bu yazının ama belki bir yayıncının, bir editörün kulağına su kaçırmayı becerebilirim. Umarım o kaçan su da biraz daha fazla kaliteli çevirilmiş ve özenli hazırlanmış bilimkurgu kitapları olarak geri döner.

SosyalKafa – Aaron Swartz Özel Bölümü

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=F8_EE23qLy4]

22 Ocak’ta SosyalKafa programının ilk yarım saati Aaron Swartz’a ayrılmıştı. Bu bölümde Özgür Uçkan hocamla birlikte beni de konuk etmişlerdi. Bu bölümde Aaron’un hayatı, yaptıkları ve ölümü üzerine konuştuk. Programın ikinci kısmında ise Korsan Parti hareketinden Şevket Uyanık, Barış Büyükakyol ve Erdem Dilbaz vardı. Program baştan sona oldukça keyifli ve güzel geçti. (İkinci kısımı izlemek için buraya ve buraya bakabilirsiniz)

Aaron’la ilgili özel bir yayın yapılmış olması, bu konunun hakkının verilerek konuşulması ve bir şekilde buna katkıda bulunmuş olmam benim için oldukça güzel bir durumdu. Aaron Swartz’ın ölümü, öncesinde olanlar ve sonrası üzerine konuşulmasının, bu konunun mümkün olduğunca geniş bir şekilde ele alınmasının önemini dile getirmiştim. Bu olayın neden bir yazılımcı ve aktivistin intiharından ibaret olmadığının altının çizilmesi önemliydi. Sosyalkafa, bu bölümüyle bunların farklı bir alanda da dile getirilmesini sağlamıştı.

Ancak bunun yanında bu programı benim için önemli yapan bir diğer şey de bunun ilk canlı yayın tecrübem olmasıydı. Göki böyle bir şey olmayacağı konusunda oldukça net konuşuyordu ama yine de bu heyecandan dolayı saçma bir şeyler yapmaktan korkuyordum. Videodan anladığım kadarıyla kazasız belasız atlatmışım :)

Bu heyecana yenilmememin en büyük sebebi sanırım oradaki insanlardı. Tanıdığım insanlarla aynı ortamda olmak ve program ekibindeki arkadaşların ilk defa tanışıyor olmamıza rağmen gösterdikleri samimi tavır, bu heyecandan çabucak kurtulmamı sağladı. Stüdyoya girdiğim an heyecanımın büyük kısmından kurtulmuştum. O ana kadar kendi kendime gerilim yaratmama sebep olan tüm düşünceler kaybolmuştu sanki (yani Göki haklı çıkmıştı bana söylediklerinde :) ). Bu konuda da oradaki herkese bir teşekkür borçluyum.

Programla ilgili söyleyebileceğim çok fazla bir şey yok. Yukarıdaki videoda programın tamamı mevcut. Aaron ile ilgili bir çok konuyu konuştuk, onu böyle bir sona iten nedenleri ortaya yatırdık. Belki ilk canlı yayın heyecanından dolayı çok fazla konuşamamış olabilirim ama yarım saat içerisinde konuyla ilgili dile getirilebilecek her şeyden bahsettik. Benim için çok güzel bir tecrübe oldu. Erkan hocaya hem Sosyalkafa gibi bir programı hayata geçirdiği için hem de beni konuk ettiği için teşekkür ediyorum.

Programın tamamını mutlaka izleyin, uzun diye üşengeçlik yapmayın.

Başka da diyeceğim bir şey yok.

Sosyalkafa aile fotoğrafı. Evet, gözlerimin kapalı çıktığının ben de farkındayım.
Sosyalkafa aile fotoğrafı. Evet, gözlerimin kapalı çıktığının ben de farkındayım.