DİHA Yalnız Değildir! #DİHAyaDokunma

Bugün, Türkiye’nin ifade ve basın özgürlükleri tarihine yeni bir kara leke daha sürüldü. Akşamın ilk saatlerinde Diyarbakır Huzurevleri’nde, Dicle Haber Ajansı, Azadiya Welat ve KURDİ-DER’in birlikte çalıştığı binaya hukuksuz bir şekilde düzenlenen polis baskını ile şu ana kadar, bildiğimiz kadarıyla 32 kişi gözaltına alındı. Baskın esnasında orada bulunan gazeteci meslektaşlarımız sayesinde haberdar olabildiğimiz bu olayda, polisin bu baskını hiçbir yasal dayanağı olmadan, tamamen keyfi bir şekilde yaptığını, gazeteci meslektaşlarımıza ve binaya gelmek isteyen avukatlara karşı şiddet uyguladığını da öğrendik.

Bu olay, Türkiye’de basına ve ifade özgürlüğüne karşı yakın zamanda tekrar güçlenen saldırıların, nasıl tehlikeli bir noktaya gelebileceğini görmemizi sağladı. Basını korkutmak ve insanların haber alma özgürlüklerini kısıtlamak için hemen her yolun mübah görüldüğü bu ortamda, web sitesi son birkaç ayda 20 kez sansürlenen DİHA’nın böyle bir saldırıyla tamamen korkutulmaya çalışıldığı da açıkça görülmekte.

Bu saldırı, aynı zamanda toplumun belirli bir kesiminin de sesini duyurma imkanının tamamen elinden alınmasına yöneliktir. Halihazırda anaakım medyada, Kürt illerinde yaşananlara, HDP’ye, Kürt siyasetçilere ve onlarla yakın oldukları izlenimi edinilen herkese ve her şeye yönelik uygulanan adı konulmamış sansür mevcut. Bu baskın, tüm bunların devamı olarak, Kürt basınını korkutmaya ve sindirmeye yönelik açık bir operasyondur.

Özgür basına ve özgürce üretebilen basın emekçilerine her geçen gün daha çok ihtiyaç duyuyoruz. Böyle bir ortamda, DİHA ve Azadiya Welat’a yapılan bu operasyona karşı ses çıkartmak ve onların yanında durmak zorundayız. Basın özgürlüğüne yapılan saldırılar söz konusu olduğunda, özellikle bu saldırılar sürekli baskı altında tutulmaya ve susturulmaya çalışılan bir geleneği hedef aldığında, sessiz kalmanın hiçbir savunusu olamaz. Hemen her iletişim kanalında sansür ve baskı bu kadar yoğunlaşmışken, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın”cılığın kimseye bir faydası olmadığını birçok kez gördük.

Jiyan, basın ve ifade özgürlüğünün daima yanında duracaktır. Bu saldırılar karşısında DİHA ve Azadiya Welat’ı yalnız bırakmayacağız ve onların susturulmasına izin vermeyeceğiz.

Bu noktada, tüm basın emekçilerini ve kuruluşlarını, bizimle birlikte DİHA’nın, Azadiya Welat’ın ve baskı altına alınmaya, susturulmaya çalışılan Kürt basınının yanında durmaya çağırıyoruz.

Sansür Çaresizlerin Son Sığınağıdır

Artık her gün aldığımız haberlerin bir parçası hâline geldi sansür. TİB o kadar verimli ve hevesli çalışıyor ki, Dağ Medya ile DİHA ve Besta Nuçe’nin yeni adreslerini engellemek için haftasonu bile çalışmışlar. Şu anda toplam engelli websitesi sayısını kesin olarak bilemiyoruz ama Engelli Web‘in istatistiklerine göre rakam 82396.

Peki sansür için harcanan bu akıl almaz enerji nereden geliyor? Neden sansürü bu kadar seviyorlar ve ilk fırsatta buna koşuyorlar? Gelin isterseniz sansür ne demek ve aslında sansürü bir çözüm olarak görenlerin aklından neler geçiyor bir bakalım.


Sansür en basit hâliyle çaresizliğin ifadesidir. Sansürü bir çözüm olarak gören kişi veya kurumlar, aslında bu şekilde çaresiz olduklarını bize anlatırlar. Sansürledikleri bilginin karşısında durmalarının imkansız olduğunu söylerler bize. Çoğu zaman bu çaresizlik de bu bilginin aslında kendi söyledikleri yalanlarla çelişmesi veya onların otoritelerini sarsmasıdır. Ancak buna sebep olan kişilere bir yasal yaptırım uygulayamayacakları için çaresizlikle onu susturmaya ve görmezden gelmeye çalışırlar.

Sansürleyen, sansürlediği şeyden korktuğunu da açık etmiş olur. Evet, çünkü insan sadece korktuğu şeyi görmemek ve görünmez kılmak için ciddi bir çaba harcar. Düşünün, çoğu insan korktuğu şeye bakamaz ya da bakmamak için çaba harcar. Korktuğu şeylerin gözünün önünde olmasını istemez. Sansür de bunun sistematik hâlidir. Korktuğunuz şeyi sansürlersiniz ve artık sizin önünüze çıkmaz. Ya da siz öyle olacağını zannederek kendinizi rahatlatırsınız.

Sansür aynı zamanda bir şeyler yapıyoruz havası vermeyi amaçlar. Bu sayede de yukarıda bahsettiğim çaresizliği ve korkuyu gizlemeye çalışırlar. Birileri otoritelerini sarsacak ya da onların korkmasına sebep olacak bir bilgi yaydığında “Bakın susturduk onları” diyebilirler bu sayede. Ya da çocuklara gerçekten tehdit oluşturan sorunları kökten çözmek yerine “Çocuklarımızı korumak için hepsini sansürledik” diyebilirler. Her zaman işe yaramaz bu ama o otoriteyi kabul etmiş kesimleri ciddi derecede memnun eder.

Sansür, en temelinde başarısız bir reddetme çabasıdır. Sansürlemek, bir noktada o şeyin asla varolmamasını istemektir. Ve bir kere varolduğunda da onu görünmez kılarak yokmuş gibi davranmaya devam etmeye çalışmaktır. Ancak Streisand Effect her yerde karşımıza çıkar ve bu reddetme çabasının hüsrana uğramasına neden olur. Çünkü sansürlemek, onun varlığını ve önemli bir şey olduğunu da kabul etmek demektir; bu önemli şeye karşı çaresiz olduğunuzu da belli eder. Bu da aslında sizin görmesini dahi istemediğiniz insanların bunları görmek için daha fazla çaba harcamasına ve bundan zevk almasına dahi sebep olabilir. Sansürleyerek varlığını reddetmeye çalıştığınız şeyin daha da büyümesine sebep olursunuz.

Ama tüm bunların yanında, sansür toplumu kutuplaştırmanın da temel bir aracı. Bugün Zeynep Tüfekçi’nin yazdığı bir tweet bunu çok iyi özetliyor aslında. Türkiye’deki internet sansürü, toplum içerisinde farklı bilgi kaynaklarından beslenen ve bu yüzden derin bir şekilde ayrışan iki gruba dönüşmekte. Bir tarafta tamamen devletin baskısı altında olan ya da onun propagandası için gönüllü çalışan yayınlardan beslenen ve sansürden etkilenen insanlar, diğer tarafta ise interneti temel seviyenin üzerinde kullanmayı mecburen öğrenen ve bu sayede sansürlenen kaynaklara da erişebilen insanlar. Elbette bu iki grubun haber aldıkları kaynaklar arasındaki keskin fark, onların da dünyayı nasıl gördüğünü ve anladığını etkiliyor. Mevcut siyais iktidarın kamplaşmayı kendisi için bir koz olarak gördüğünü de düşünecek olursak, sansürün belki de onlar için işe yarar olduğu tek nokta bu.


Bunlar yalnızca bir solukta aklıma gelenler. Üzerine düşündükçe çok daha fazlası da çıkacaktır. Ancak yalnızca bunlar bile sansürün temelde işe yaramaz ve hastalıklı bir eylem olduğunu anlamamız için yeterli olacaktır diye düşünüyorum.

Türkiye’de hükümetin politikaları ve devletin geçmişten bu yana gelen ve artık geleneği hâline dönüşen sansür ve baskı politikalarını düşündüğümüzde, artık sansüre maruz kalmak onur verici bir durum ve o sansürün kanıtları da bir madalya gibi gururla taşınacak şeyler hâline geldi. Sansürü korkutmak ve susturmak için yapanlar bunu aklında tutsa iyi olur; korkutmak bir yana, artık gurur duyar hâle geldik sansürlenince.

Yine de bu sansürler yüzünden toplumun önemli bir kesimine ulaşmak/onların bu kaynaklara ulaşması zorlaşıyor. Bu yüzden de bu konuda bilgili ve yetenekli olan insanların üzerine ciddi bir sorumluluk düşüyor. İnsanlara sansürü aşmanın ve istedikleri her kaynağa özgürce ulaşmanın yolunu göstermek bir zorunluluk. Ancak bunu yaparken, önümüze gelen en “kolay” veya “ucuz” yolları seçmemeli, tavsiye ettiklerimizin ne olduğuna dikkat etmeliyiz. İnsanları sansürden kurtarmak isterken, onları gözetimin lanetli ellerine bırakmak ya da cihazlarının ve kendilerinin güvenliklerini tehlikeye atmak hatasına düşmeyelim. Bu yüzden de güvenli bir şekilde sansür atlatmanın yollarını anlatan kişilere ve kaynaklara ulaşın, onların önerilerini dinleyin. Kem Gözlere Şiş ve Gözetim Meşru Müdafaa bu konuda size birçok tavsiye ve rehber sunuyor.

Diledikleri kadar sansürlemeye, susturmaya, ortada olan gerçekleri halının altına süpürmeye çalışabilirler. Ve tüm bunların boşa çıkartıp gerçeği özgür kılabiliriz. Yeter ki gerçekten bunu isteyip bunun için çaba harcansın.

#FreeAlaa

Free Alaa Abd El Fattah!

Alaa Abd El Fattah is a Egyptian blogger and activist, mostly known with what he did since 2011. He’s recently arrested again and sentenced 15 year prison. There’s an detailed blog post on EFF’s site written by Jillian C. York, so you can get more detailed information here. I’ll continue in Turkish because so far no one wrote something about him in Turkish.


Alaa Abd El Fattah, Mısırlı bir blogger ve aktivist. Kendisini Arap Baharı zamanında Mısır’ı yakından takip edenler tanıyacaktır. O dönemin simge isimlerinden birisi olmuştu ve Mısır’da ifade özgürlüğünün simge isimlerinden birisi hâline gelmişti.

Ancak Mısır’da başa gelen her yönetim kendisini asla rahat bırakmadı. Çünkü Alaa, gerçek bir aktivist olarak her ne koşulda olursa olsun ifade özgürlüğünü savunmaktan çekinmedi ve bu konuda elinden geleni yaptı. Hem eski yönetim, hem de yeni yönetim tarafından birçok kez hedef alındı ve tutuklandı. 11 Haziran’da ise 24 kişiyle birlikte çıkartıldığı son duruşmasında, “yasadışı gösteri yapmak” ve “polise saldırmak” suçlarından dolayı 15 yıl hapis cezası aldı.

Alaa, gerçek bir aktivistin yapması gerekeni yaptığı ve ilkelerinden asla ödün vermediği için 2011’den bu yana hep baskı altındaydı. Onun istediği birçok Mısırlı gibi özgürlüklerini kullanabildikleri bir ülkede yaşamaktı, sadece bir siyasi grubun yerine başkasını getirmek değil. Bu yüzden de Mısır’da 2011’den bu yana başa geçen hiçbir grup kendisini sevmedi ve hep susturmak için çalıştı. En sonunda da 15 yıl hapis cezası verdiler.

Alaa ifade özgürlüğünün bir savunucusu ve Mısır’ın gerçekten özgür bir yer olması için çabalayan bir aktivistti. Onun hapse atılması kesinlikle kabul edilemez. Mısır’ın Al Jazeera ekibine yaptıklarının ardından Alaa’yı da hapse atması, oradaki durumun ne kadar kötü olduğunu açık bir şekilde gösteriyor.

Alaa’nın yanındayım ve o (ve Al Jazeera ekibi) serbest kalana kadar elimden gelen her desteği vermeye devam edeceğim. Herkesi de bu konuda duyarlı olmaya, en azından onun yanında olduğunuzu göstermek için bir şeyler yapmaya çağırıyorum. İfade özgürlüğünü dünyanın her yerinde savunmalı ve bu özgürlüğü kısıtlamak için yapılan her eylemin karşısında olmalıyız.

TTNet’in Hattımı Gizlice Sansürleme Denemesi

Eskiden olsa böyle durumlarda bu kadar takılmaz ve “Bir hata olmuştur” der geçerdim. Ancak az önce yaşadıklarım fazlasıyla şüpheliydi.


Bugün saat 11-12 civarlarında telefonumdan Twitter’ı kontrol etmek istediğimde bağlantı hatası almamla başladı her şey. Herhalde telefonda veya uygulamada bir sıkıntı vardır diye düşündüm ancak her şey normal görünüyordu. Üstelik mobil bağlantıya geçtiğimde de sorunsuz bir şekilde bağlanıyordum. Diğer uygulamaları kontrol ettiğimdeyse yarısının bağlanıp yarısının bağlanamadığı saçma bir durumla karşılaştım. Instagram, Tumblr, Reddit gibi birçok yere bağlanamıyordum.

Bilgisayarda otomatik olarak SSH Tunneling kullandığım için orada da sorun görünmüyordu ancak onu devre dışı bıraktığımda yine bahsettiğim hiçbir yere bağlanamıyor ya da sakat bir şekilde giriyordum. Ayrıca eklemem gerekir ki blogum da bağlanamadığım yerler arasındaydı.

Ardından bağlantıda bir sorun olabilir diye düşünerek TTNet’i aramaya karar verdim. Konuşmaya başladığımızda her şeyi kontrol ettiler ve DNS ayarlarımı TTNet’in DNS adreslerine değiştirmemi istediler. Bunu yapınca sorun giderilir gibi oldu ancak içime bir kurt düştü.

“Hattıma tanımlanmış herhangi bir güvenli internet profili var mı, acaba kontrol eder misiniz?” diye sordum. Sümeyye Hanım (benimle görüşen kişi) böyle bir tanımlamanın yapıldığını ve şu anda Aile Profili üzerinden bağlı olduğumu söyledi. Elbette böyle bir sansürü ben istememiştim. Şaşırdım ve sinirlendim. Bu tanımlamanın ne zaman ve ne şekilde yapıldığını sordum ve kaldırılmasını istedim. Sümeyye Hanım tam kontrol ederken ilginç bir şekilde telefon yüzüme kapandı.

Birkaç dakika sonra tekrar TTNet Müşteri Hizmetlerini aradım konuyla ilgili bilgi almak ve bu tanımlamanın nasıl ve ne zaman yapıldığını öğrenmek için. Ancak benimle telefonda konuşan beyefendi bana böyle bir tanımlama ve geri devre dışı bırakılmanın sistemlerinde görünmediğini “sistemsel bir arıza” olmuş olabileceğini ve bunun düzeltilmiş olabileceğini söyledi. Yani bir anda benim hattıma yapılan sansür sanki hiç olmamış gibi ortadan kaybolmuştu.

Şimdi her şey normale döndü ancak böyle bir şeyin nasıl olduğuna ve neden sistemdeki kayıtların bir anda ortadan kaybolduğuna dair bir çok soru var ortada. TTNet beni gizlice sansürlemeye çalışıp ardından fark edince tüm kayıtları imha mı etti? Ya da oradaki görevli böyle bir kayıt yoktur diyerek bana yalan mı söyledi? Peki TTNet nasıl oluyor da benim hattıma bu sansür sistemini ben onaylamadığımı birkaç kez söylemişken böyle tanımlayabiliyor. Tüm bunların yanı sıra benim blogum neden Aile Profili’nde yasaklı siteler içerisinde?

Tüm bunlara elbette bir cevap vereceklerini sanmıyorum. Hatta muhtemelen şu anda konuşma kayıtları bile imha ediliyor olabilir. Ama TTNet’ten birileri bu yazıyı okur ve konuşma kayıtlarını kontrol etmek isterlerse saatlerini veriyorum. İsmimden de müşteri numaramı bulabilirler zaten.

İlk Konuşma: 02.06.2014 – 15:38 – 16 dakika

İkinci Konuşma: 02.06.2014 – 15:57 – 9 dakika 29 saniye


Tüm bunlar elbette benim TTNet’e olmayan güvenimi iyice sarstı ve kendilerinden daha da fazla şüphelenmeme sebep oldu. Bu sorularıma bir cevap verilene, hattıma yapılan bu sansür denemesinden özür dilenene ve bunun neden yapıldığı açıklanana kadar da bu tavrım devam edecek. Ayrıca blogumun filtrelere takıldığını öğrenmem de iyi oldu.

[Notes From Internet] It’s Not Twitter It’s the Eclipse of Reason

BjNDchRCAAABKYR

You’ve probably heard that Twitter blocked in Turkey. Also latest news adds that Google DNS is blocked too. I wanted to write something about it but I really don’t have enough time for writing a detailed piece about that right now. Instead of writing I’ll share our organization Alternative Informatics Association’s statement about this censorship. (You can read Turkish version of the statement here.)

Also Zeynep Tufekci wrote a great piece about that topic and she summaries every detail perfectly. You can read that here.


It’s Not Twitter It’s The Eclipse Of Reason

Twitter has become a basic communication tool for the users in Turkey to exercise freedom of speech. The President, The Prime Minister and the commissioners, journalists, bureaucrats, members of the parliament, writers, artists, unionists and activists, people with different political ideologies, oppressed groups and people from different parts of the society can state their opinions and participate in discussions about the current situations. In an environment where traditional media is constantly struggling with government oppression, communication tools like Twitter are crucial for the citizens. The only environment we can access to information without being censored is through the internet. To block an essential tool like Twitter just before the elections is unacceptable. It’s a clear violation of the right to freedom of expression.

Violation of the Right To Elect and the Right To Be Elected.

Turkey is on the eve of Local Elections. The running parties and the candidates use social media and Twitter frequently for their campaigns. This type of communication gives citizens the opportunity to follow the candidates closely, express their problems and hear the solutions that candidates can offer and also force them to create solutions. Therefore, blocking Twitter not only violates the freedom of speech but also violates the right to elect and to be elected.

We Are Concerned About The Integrity Of Upcoming Local Elections

We are experiencing great political tensions in expectation of the upcoming local elections that will take place on March 30th, 2014. These tensions are further solidified through distrust in the electoral process itself. The internet holds great potential for bringing citizen oversight to this process. It offers platforms and communication mechanisms to rapidly report on injustices and fraud attempts during the election data. Given current circumstances in Turkey, the internet is expected to play a crucial role in the supervision of the casting and counting of votes and hence in assuring the integrity and safety of the elections. The current blocking of internet based services is destructive to these citizen initiatives, increases existing social and political tensions, and negatively affects the trust in the electoral process. We are hence very concerned about both the integrity and safety of the upcoming elections.

Law Has Been Reduced To A Tool In The Hands Of The Government

The government points to court rulings to justify the blocking of Twitter. However, by now we are unsure about “whose” courts and rulings we can rely on. In the hands of the government, “legal grounds” are interpreted excessively or simply manipulated, leading to increasing distrust in the legal system. The Presidency of Telecommunications (Telekomunikasyon Iletisim Baskanligi or simply TIB) plays a precarious role in the enforcement of these legal rulings. In some past cases, they have abstained from taking action on select court rulings, arguing that it is beyond their legal authority. They have stated that TIB only has the authority to enforce blocking decisions when these are based on catalogued crimes. Yet in some cases, they have overstepped their authority and enforced rulings on blocking Internet based services. The arbitrary enforcement of legal rulings is in tune with the repeated threats made public by Prime Minister Erdoğan who most recently announced “we will eradicate social networks like Twitter”.

An “eclipse of reason” is the current state of the Turkish government. It is not possible to articulate a rational explanation for the new regulations, including the new Internet laws, and their enforcement within a framework of governance informed by basic democratic values. We can only regard these intrusive interventions as acts of despair and a lack of intellect.

These shameful acts of censorship are unacceptable. We call for action against censorship and the chilling of voices on the Internet, now!

Alternative Informatics Association, March 21st, 2014

http://www.alternatifbilisim.org

Sansür ve Gözetim Tartışmaları Üzerine

Şimdi size iki olay anlatacağım ve ardından bunlar üzerine biraz konuşacağız.

1) San Francisco’da yaşayan 13 yaşındaki Ben Blum, Snowden sızıntılarından ve NSA’in yaptıklarından fazlasıyla etkileniyor ve bunun üzerine bir şeyler yapmak istiyor. Video çekmeye ve film yapmaya meraklı olduğu için de bu konuyla ilgili bir belgesel çekmeye karar veriyor. Bu belgesel için EFF ofisine görüşmeye gidiyor, eskiden NSA’den belge sızdırmış bir başka whistleblowerla görüşüyor. Ve ardından hazırladığı bu belgeseli Youtube’dan herkesle paylaşıyor.

2) Bu olay Cardiff, Wales’den. 13 yaşındaki Melody, okulunun “daha iyi hizmet edebilmek ve yemekhane sıralarını azaltabilmek” için tüm öğrencilerin parmak izini toplamak istemesinden rahatsız oluyor. Parmak izini okuluna vermek istemiyor ve bunun üzerine bir eylem başlatıyor. Parmak izini asla vermediği gibi her öğle yemeğinde yemekhaneye maskeyle girerek eylemini arkadaşlarına da duyuruyor. Yemekhane çalışanlarının zorla parmak izi almaya çalışmasına rağmen de vazgeçmiş değil.

Böyle olayları duydukça mutlu oluyorum. Çoğu zaman yetişkinler bile bu kadar duyarlı olamazken, çocukların böyle harika hareketler yapması insana umut veriyor. Ama bir yandan da böyle olaylar gördükçe içten içe sinirleniyorum da. Çünkü bunlar daima Türkiye dışındaki bir ülkede olmuş oluyor. Her seferinde de “Neden böyle şeyleri bir kez olsun şu ülkede göremiyoruz? Ülke sansür ve gözetim konusunda her geçen gün daha da kötüleşirken neden bu kadar az ses çıkıyor?” diye düşünüp doğru düzgün bir cevap bulamadan kalıyorum.

Ancak buna dair bazı şüphelerim var artık, en azından gözlemlerim bana bazı şeylerin buna büyük anlamda sebep olmuş olabileceğini söylüyor.

Sebep 1: Herkesin Uzman Kesilmeye Çalışması

Bana göre en önemli sebeplerden birisi bu. Hayatlarında bu konulara dair doğru düzgün bir şeyler okumamış, daha önce iki kelime etmemiş hatta benzer konularda tam tersi yönde tavır almış insanlar şu anda konunun uzmanları kesildiler ve her yerde atıp tutmaya başladılar. Konuya dair doğru düzgün bilgisi olmayan insanların bir konu hakkında uzman kesilmesi de, doğal olarak insanların bir şeyler öğrenebilme ihtimalini oldukça düşürüyor. Bilip bilmeden atıp tutan ve yorum yapan o kadar çok “uzman” var ki ortalıkta, insanın bir şey öğrenmesi mümkün değil zaten.

Bunun sebebi de toplumun “ne iş olsa yaparımcılığı” sanırım. “Bir yerde ‘ekmek’ mi var? Hemen iki şey okur uzman kesilirim. Bana ne kardeşim o adam bu konuya kendini adamışsa, ben ekmeğime bakarım” kafası şu an insanların bir şey öğrenebilmesinin önündeki en büyük engel. Tabi ki medya kuruluşlarının hemen hepsinin bu tarz insanlara öncelik vermeyi adet edinmiş olması da sorunun daha da büyümesine neden oluyor.

Sebep 2: Herkesin Anlayabileceği Şekilde Anlatamama Sorunu

Bu konuda ciddi bir şekilde kendimizi eğitmemiz lazım. Bizim konuyu çok güzel anlamış olmamız ve bize göre her şeyin ortada olması, herkes için bu durumu böyle yapmıyor maalesef. Herkesin anlayabileceği ve rahatsızlığımızı hissedebileceği şekilde konuşmayı, derdimizi anlatmayı öğrenmemiz lazım. Yine kendi aramızda en derin noktalara kadar inelim ama topluma karşı konuşurken dilimizi ayarlamayı becerebilmemiz lazım.

Sebep 3: Gözetimin Arka Planda Kalması

Sansür ve gözetim, internette daima birbirini takip eden ve birlikte gelen sorunlar. Ayrıca gözetim zaten otosansür ile daha tehlikeli bir sansürün ortaya çıkmasına neden olmakta. Gözetimin kendi başına bile nasıl tehlikeli olduğunu söylemeye gerek duymamamız lazım ama maalesef buna ciddi bir şekilde ihtiyacımız olduğunu görüyorum.

Çünkü gözetim bu yasanın en tehlikeli yanı olmasına ve internette son zamanların en büyük sorunu olmasına rağmen çok az konuşuluyor, buna karşı çok az ses çıkıyor. Oysa ki gözetim insanlara doğru bir şekilde anlatılabilirse (bkz: Sebep 2) sansürden daha fazla tepki toplayabilecek ve insanların karşı durmasını sağlayabilir. Ama bunu yapabilmemiz için önce bu konuda ön planda olanların bunu anlayabilmesi lazım.

Sebep 4: “Her şey politiktir” Sözünü Yanlış Anlayanlar

Bunlar artık beni delirten kesim. Ve çok iyi biliyorum ki birçok konunun sıkıntıya girmesinin önündeki engel bunlar. Ben artık böylelerini görünce tahammül edemiyorum.

Tamam, biliyorum, her şey politiktir sözü günümüz dünyasını en iyi anlamlandıran sözlerden birisi. Ama maalesef sizin anladığınız şekilde değil. “Her şey politiktir” demek tüm meseleler sizin parti/örgüt tüzüğünüzle çözülecek demek değil. Bu söz her şeyin çözümü devrim anlamına da gelmiyor. Her şeyin politik olması, tüm meseleleri mevcut iktidar partisine ve çözümünü de onun seçimleri kaybedip yerine sizin geçmenize bağlamak anlamına da gelmiyor.

Her şey politiktir demek, her şeyin sırrı bundan yüzlerce yıl önceki ideolojilerin günümüze kopyala yapıştırla getirilmesi demek değil. Aksine her şey politiktir ve bu yüzden senin ırkının, dininin veya ideolojinin ülke yönetimini ele almasıyla her şeyin çözüleceğini düşünüyorsan aptalsındır.

Çünkü bunların hepsi günümüzdeki koşulları anlamaktan çok uzak ve artık insanları bir şeyler yapmaya teşvik de edemiyor. İlla kanıt mı arıyorsunuz? Seattle ’99, Occupy, SOPA/PIPA karşıtı hareket, Gezi… Ya da hepsini bırakın 2011’deki sansür karşıtı eylemle bu aralar yapılanları karşılaştırın. Hepsi, bunların üzerinde ve gününü anlayarak düşünen insanların bir şeyler yapmaya başlamasıyla gerçekleşti ve ne zaman tam tersi düşünen insanların sesi daha yüksek çıktı, her şey duruldu.

Özetle, her şey politiktir, evet. Ve bu yüzden tüm eski politik fikirlerinizi çöpe atıp dünya üzerine yeniden düşünmeniz lazım. Çünkü o fikirlerin dahil olduğu her sorun, sadece o fikirlerin elinde kalıyor ve onların da pek bir şey yapabilecek gücü kalmadı.

Sebep 5: Meseleye Bencilce Bakılması

Özellikle internete dair konulardaki bu bencil tavır beni delirtiyor. Soruna sadece Türkiye üzerinden bakıyor olmanız ve bu konuda hareketlerinizi sadece burayla kısıtlamanız bile aslında meseleye verdiğiniz önem özetliyor aslında. Neden böyle düşündüğümü size güzel bir örnekle anlatayım.

11 Şubat, tüm dünyada devletlerin ve şirketlerin internete yaptıkları müdahalelere ve toplu gözetime karşı mücadele günüydü. Uluslararası bir gündü çünkü 1) NSA ve GCHQ tüm dünyayı ve interneti toplu gözetime tabii tutmaya çalışıyor, 2) dünyadaki birçok ülke benzer sistemler geliştirmeye ve toplu gözetimi yasallaştırmaya çalışıyor. Türkiye ikinci kısmın en taze ve sert örneklerinden birisiydi ve tüm dünyada bu durum tepki topladı. Tüm dünya bu konuda Türkiye’deki aktivistlere destek verdi. Peki 11 Şubat günü ne oldu?

Neredeyse hiçbir şey. Türkiye, sansürün ve gözetimin yasallaşmak üzere olduğu ve özgür interneti kaybetmek üzere olan bir ülke, bu konuda uluslararası eylem gününde neredeyse hiçbir şey yapmadı. Sokakta zaten bir şey yoktu ama internette de çok az bahsi geçiyordu konunun. Sanki ülke olarak dünyanın en özgür internetine sahiptik ve ülkemiz bizi gözetlemek şöyle dursun NSA’ye karşı da koruyordu bizi.

Bunu gördükten sonra şunu düşündüm: “Bu ülkede birkaç gün önce özgür internet için sokakta olduğunu söyleyenlerin büyük kısmı samimi değilmiş. Çoğunun derdi özgür internet değil, sebep üçmüş. Bu yüzden sokaktalarmış; ifade özgürlüğü, gözetlenmemek umurlarında değilmiş. Ya da sadece kendilerininki umurlarındaymış vs vs vs…”

(Bir de bu bencilliğin 4. sebeple birleşmiş hâline zaman zaman tanık oluyorum ki o beni daha da korkutuyor. Aynı şeyleri kendileri yapıyor olsa itiraz etmeyeceği ortada ama sırf karşıt görüşteki yapıyor diye muhalefet kısmında duruyor. Böylelerine ne kadar güvenilebilir orasını siz düşünün.)

Büyük anlamda da böyle düşünmeye devam ediyorum. Maalesef bunu değiştirecek bir şeyler görebileceğimi de sanmıyorum.


Bu yazıyı bir şeyleri değiştirebileceğimi düşünerek yazmadım, o konuda çok iyimser birisi de sayılmam zaten. Sadece ortalık bana göre fazlasıyla karışmış vaziyette ve hem kafamda her şeyi daha berrak hâle getirmek hem de kendi durduğum noktayı açıkca görmek istiyorum. Ben yine her zaman yaptıklarımı yapmaya devam edeceğim ancak bunları yaparken kafamda nelerin olduğu daha açık olacak bundan sonra.

Apollinaire Davası (Şimdilik) Sona Erdi

Daha önce blogda bahsettiğim Apollinaire davasının bugün son duruşması görüldü. Aslında buna son demek biraz iyimser bir yaklaşım olacak çünkü kesin bir karar verilmedi. Davadan 5 yıl erteleme gibi bir karar çıktı. Bu da şu anlama geliyor; eğer Sel Yayıncılık, İrfan Sancı ve İsmail Yerguz “uslu dururlarsa” dava düşecek. Ancak benzeri bir dava daha olur ve ceza alırlarsa bu dava tekrar açılabilecek.

Dürüst olmam gerekirse tam da beklediğim tarzda bir karar çıktı davadan. Hüküm giydirilirse Avrupa’dan ve ifade özgürlüğü destekçilerinden tepki alacaklardı. Beraat verme şanslarının olmadığını da hakim bizzat mahkemede dile getirdi.

https://twitter.com/korayloker/status/412887015689314304

Konuyla ilgili Twitter’da görüp önemli bulduğum birkaç tweeti ve avasas‘ın gönderdiği duruşma tutanağı fotoğrafını da buraya ekleyerek, en azından bu konuyla ilgili derli toplu bir arşiv yaratmak dışında yapabileceğim pek bir şey yok. Bu konuda daha önce ne düşündüğümü dile getirmiştim zaten.

https://twitter.com/korayloker/status/412888431531143168

https://twitter.com/korayloker/status/412888873828888576

Apollinaire Duruşma Tutanağı

Facebook’un Önceliği Kullanıcılar Olmalı [Alternatif Bilişim Derneği]

(Alternatif Bilişim Derneği, Facebook ile ilgili son gelişmelerin ardından aşağıdaki bildiriyi yayınladı. Facebook’un gün geçtikçe saçmalaşan tavırlarından sadece birisi olan sansür konusunu gündemde tutmak ve bu konudaki tepkiyi artırmak gerekiyor.)

Türkiye’de birçok İnternet kullanıcısının tercih ettiği sosyal ağlardan birisi olan Facebook’un içerik denetim politikaları ifade özgürlüğümüzü tehdit ediyor. Facebook’un uyguladığı sansür son günlerde çeşitli haber ve röportajlarla basında yer buldu ve kamuoyunda tartışılır hale geldi.

Her gün rastladığımız sıradan bir haber haline gelen sayfa ya da profil kapatma, içerik çıkarma gibi sansür uygulamalarını üst üste koyduğumuzda tablonun vehameti ortaya çıkıyor. Özellikle politik toplulukların sayfalarının kapatılması / askıya alınması ya da sayfalardaki içeriklerin türlü gerekçelerle silinmesi ifade özgürlüğü adına ürkütücüdür.

İşçi grevlerinin dayanışma sayfaları, binlerce, onbinlerce destekçisi bulunan Ötekilerin Postası gibi alternatif haber mecralarının sayfaları, Kürt gruplarının sayfaları, BDP gibi yasal partilerin sayfaları kabul edilemez gerekçelerle kapatılmaktadır.

Facebook bu sayfaları “marka imajının zedelenmesi, telif haklarının ihlali, pornografik içerik, terör ve şiddet propagandası” gibi gerekçelerle yapmaktadır. Fakat bunlar son derece tartışmalı, mevcut politik atmosfer ile belirlenmiş, nesnellikten uzak, egemen aklın desenlerine uygun gerekçelerdir. Bu gerekçelerin hemen hepsi dünyanın farklı coğrafyalarında oldukça farklı anlamlara karşılık gelmektedir. Hatta aynı coğrafyada farklı zaman dilimlerinde bile farklılık göstermektedir. Türkiye’de “terör” tanımı oldukça geniş tutulmaktadır. Yakın tarihimizde birçok davanın bu tanıma defalarca girip çıktığına sayısız örnekle tanık olduk.

Küresel nüfusa sahip çevrimiçi bir sosyal ağın nesnellikten uzak şekilde denetime tabi tutulması kabul edilemez.

Ayrıca bu gerekçelerden yola çıkan denetim uygulaması çifte standartlıdır. İktidar Partisinin taraftar sayfaları El-Kaide ya da bağlantılı örgütlerin propaganda malzemeleri ile dolup taşmaktadır. Dünya üzerinde ötekileştirilen hemen her kesime karşı nefret söylemi ve nefret suçuna teşvik içerikleriyle dolu sayısız sayfa Facebook’ta yaşamlarını sürdürmektedir. Türkiye’de Kürtlere, Alevilere, Ermenilere, LGBTT bireylere, Vicdani Retçilere, taraftar gruplarına ve daha birçok kesime karşı açıkça nefret söylemi üretilmekte ve zaman zaman örneklerini yaşadığımız gibi bunlar ölüm, kitlesel linç gibi suçlara dönüşmektedir. Facebook’un bunları değil de başta saydıklarımızı görmesi, denetim kriterlerini genellikle ve öncelikle birincilere karşı kullanması bu kriterlerin subjektif ve çifte standartlı olduğunun kanıtıdır. Bu ifadelerimizden bu sayfaların da kapatılmasını bir çözüm olarak önerdiğimiz anlaşılmamalıdır. Sansür ya da yasak hiçbir durumda çözüm değildir.

Facebook gibi ağlar egemenlerin korkuları ile değil yurttaşların temel hak ve özgürlüklerinin önceliği ile yönetilmelidir. Çünkü Facebook, kullanıcıları sayesinde var olmuş ve bu sayede varlığını sürdürmektedir. Yurttaşların önceliği Facebook’un da önceliği olmak zorundadır.

Facebook yönetimini uyguladığı sansür politikalarından dolayı kınıyoruz. Tarafsız bir yönetim sergilemeye, devletlerden yana tutumlarını terketmeye, yurttaşların ifade özgürlüğü ve mahremiyet gibi temel haklarına saygılı olmaya çağırıyoruz.

Facebook, hisseleri borsalarda satılan ticari bir şirkettir. Tüm zenginliği de bizlerin Facebook’taki paylaşımlarımızdan kaynaklanmaktadır.

Yurttaşları Facebook politikalarına karşı uyanık olmaya, karşılaştıkları sansür vakalarına tepki göstermeye ve bunu başta derneğimiz olmak üzere ilgili gördükleri kurum ve kişilerle paylaşmaya, konuyla ilgili yapacağımız tepki eylemlerine destek olmaya davet ediyoruz.

İnternetimize, genişleyen ifade ve örgütlenme özgürlüğümüze sahip çıkalım. İnternetteki yaşam alanlarımızı çeşitlendirmeye çalışalım. Facebook gibi ticari tekellerin hem İnterneti hem de kullanım pratiklerimizi daraltmasına izin vermeyelim.

4 Eylül 2013

Alternatif Bilişim Derneği

Velev ki Sapığız, Size Ne?

sel

Toplumumuzun hastalıklı yapısının babaya verdiği sınırsız gücü, onu baba olarak nitelendirerek devlete de bahşetmesi yüzünden yine saçma sapan bir davayla daha mücadele etmek zorunda kaldı Sel Yayıncılık.

Olayın özeti şu: Sel Yayıncılık, Guillaume Apollinaire’in “Genç Bir Don Juan’ın Maceraları” adlı kitabını yayınladı. Yazarın tüm kitaplarının AP tarafından “Dünya Kültür Mirası” listesine alınmış olmasına rağmen Yargıtay, bu kitapların müstehcen olduğunu ve edebi eser olarak kabul edilemeyeceğini söyleyerek Sel Yayıncılık’ın sahibi İrfan Sancı’yı ve kitabın çevirmeni İsmail Yerguz’u 6 yıldan 10 yıla kadar hapis cezasıyla yargılamaya karar verdi.

* * *

Konuyla ilgili diğer yorumlarımı yapmadan önce not düşmem gereken ilginç bir detay daha var. İrfan Sancı, tebliğin 5 Temmuz’da ellerine ulaştığını söyledi. Peki Anadolu Ajans neden bu haberi 4 Ağustos’ta yeni bir şeymiş gibi servis etmeye karar verdi? AA’nın son zamanlarda geçirdiği evrim ve geldiği konum hepimizin malumu. İnsan ister istemez şüpheleniyor.

* * *

Şimdi bir düşünün; bir devlet (ya da o devleti temsilen kim varsa artık), yayınladığınız kitabın ahlaksızca olduğuna karar veriyor, bunun bir edebi eser olamayacağını söylüyor ve sizi bu kitabı yayınladığınız/çevirdiğiniz için hapse atmak istiyor. Bu durumu düşününce aklıma gelen ilk soruları bölümleyerek yazıyorum aşağıya, cevabını bilen versin.

1) Bir kurum olarak devletin, neyin ahlaklı neyin ahlaksız olduğuna dair yargıda bulunmasının imkanı yoktur, olamaz. Devletin evrensel ahlak yasaları belirlemek gibi bir görevi mi var? Devletin ahlak felsefecilerinden oluşan ve tüm toplum için ahlak kuralları belirleyen gizli bir ekibi mi var? Eğer böyle bir ekip varsa, aynı ahlak kurallarını paylaşmıyor olmanın diğerini ahlaksız değil, farklı bir ahlak yapısına sahip insan yapacağını bilmiyor mu? Ahlaksızlık diye bir şeyin temelde mümkün olamayacağının farkında değiller mi?

2) Devlet neden edebiyat eleştirmenliği rolü üstlenmeye başladı? Hangi kitabın edebi olduğuna, hangisinin olmadığına neden mahkemeler karar veriyor? Yargıtay 14. Ceza Dairesi kitabı beğenmediği için mi böyle bir şeye kalkışıyor? Bu kadar gereksiz bir davayı gören hakimin, savcının gülüp davayı düşürmesi gerekmez mi? Yargıtay 14. Ceza Dairesi’nin, dünyanın birçok edebiyat eleştirmeninden ve kuramcısından daha uzman kişilere sahip bir kadrosu mu var?

3) Velev ki kitap müstehcen, yazarı sapığın önde gideni; size ne? Bunlar ne zamandan beridir hapisle cezalandırılacak şeyler oldu? Gerçekten edebiyatı hapisle cezalandıracak kadar kontrolü kaybettiniz mi? Müstehcen bir kitap yayınlamanın hapisle cezalandırılmasının sebebi nedir? Bir kitabın size göre ‘sapıkça ifadeler barındırması’, ne zamandan beridir ifade özgürlüğünü hiçe saymak için geçerli bir sebep oldu?

4) Önce CinSel Kitaplar serisinden bazı kitaplar, sonra Burroughs, şimdi de Apollinaire. Sel Yayıncılık genel olarak rahatsız mı ediyor sizi? Yoksa ahlak yapılarınız uyuşmadığı için tesadüf mü bunlar?

* * *

Son olarak diyeceğim şu, boşa çabalıyorsunuz. Asla tüm dünyayı tek bir ahlak yapısına sokamayacaksınız. Sizin o bildiğinizi zannettiğiniz insanın doğasına aykırı bu çabanız. Ne kadar zorlarsanız zorlayın, bunun gerçekleştiğini göremeyeceksiniz. Birileri mutlaka sizden farklı düşünecek, farklı yaşayacak, farklı şeyler söyleyecek. Sizin yaptıklarınız ise sadece sizden daha fazla nefret edilmesine yol açacak.

AİHM’den 5651’e Karşı Karar

Bu haberi mutlaka bloga da eklemem lazımdı.

5651’i az çok hepimiz biliyoruz, ne kadar lanet bir yasa olduğunu anlatmama gerek yok. Bu yasaya dayanarak kapatılan websitesi sayısı binleri geçeli çok olmuştu. Bunun üzerine sites.google.com’un kapatılması üzerinden açılan davalar son olarak AİHM’ye gitmişti ve bugün karar geldi. Karar Türkiye’deki (ve hatta Avrupa’daki) netdaşlar için oldukça güzel bir haber oldu. Detaylarını Alternatif Bilişim Derneği’nin basın açıklamasından öğrenelim;

Basına ve Kamuoyuna

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine taşıdığımız sites.google.com davasında karar açıklandı. Kamuoyunun yakından bildiği gibi sites.google.com sitesi 24 Haziran 2009 tarihinde barındırdığı bir içerik sebebiyle 5651 nolu yasaya dayanılarak erişime engellenmiş, bu engelleme sonucunda da içerik sahipleri ve bu içeriklere erişemeyen İnternet kullanıcıları mağdur olmuştu. Derneğimize başvuran ve kişisel sayfaları bu yasak sebebiyle Türkiye’den erişilemeyen Ahmet Yıldırım’ın davasından aldığımız bu sonuç, 5651 nolu yasa ve sansür uygulamalarını yeniden gündeme getirdi.

AİHM bu erişim engelleme kararının ifade özgürlüğüne açıkça aykırı olduğuna karar verdi. Ayrıca 5651 nolu yasanın da ifade özgürlüğünü zedeleyen bir kanun olduğunu ve bu yasanın uygulanmasının başka insan haklarını da ihlal ettiğini belirtti.

Bu karar AİHM’in erişim engellemeleri konusunda aldığı ilk karardır. Sadece Türkiye’de değil Avrupa’da da web 2.0 uygulamaları açısından ifade özgürlüğü kapsamındaki ilk davadır ve örnek niteliğindedir. Türkiye ve Avrupa Konseyi’ne üye tüm ülkeler için önmemli bir emsal değeri taşımaktadır. AİHM’de Türkiye aleyhine bekleyen başka bir çok davanın olduğunu hatırlatalım.

İnternet kullanıcılarının, sivil toplum kuruluşlarının, konuyla yakından ilgilenen uzmanların, hukukçuların şiddetle eleştirdiği 5651 nolu kanun hala yerinde durmakta. Hükümet ve BTK bu eleştirileri dikkate almamakta ısrarını sürdürüyor. Aksine bu ifade özgürlüğü düşmanı kanunun işletilmesini kolaylaştırmak için şikayet hatları kuruyor, erişim engellemesi istatistiklerini kamuoyundan saklıyor. Güvenli İnternet denilen “devletin merkezi filtre sistemi” için de bu şikayetlerin dayanak olarak gösterildiğini yeri gelmişken hatırlatmak isteriz.

Türkiyeli İnternet kullanıcıları 5651 nolu kanunu istemiyor ve haketmiyor. Bu yasa derhal iptal edilmelidir. İfade özgürlüğünü önceleyen/garantileyen, erişim engellemesi gibi gerçek bir yaptırımı olmayan, İnternet’in dağıtık yapısına ve ruhuna uymayan metodları kesinlikle içermeyen, İnterneti tüm yurrtaşlar için temel bir hak olarak gören bir düzenlemeye acilen ihtiyacımız vardır.

Tüm İnternet kullanıcılarını devlet sansürüne karşı çıkmaya, İnternetlerine sahip çıkmaya çağırıyoruz.

Alternatif Bilişim Derneği

18 Aralık 2012

Kararın ingilizce hâline buradan, fransızca hâline ise buradan ulaşabilirsiniz. Bu kararın çıkmasını sağlayan herkese teşekkürler. Umarım bu kararla birlikte açılan yolda ifade özgürlüğünü gerçekten sağlamak adına daha fazla aşama kaydedebiliriz.