[İnternet Notları] Temiz Twitter Ne Lan?!

temiz-twitter-budur
Benim gözümde Temiz Twitter.

Yine birileri interneti temizlemeye niyetlenmiş gördüğüm kadarıyla. Bu sefer öncelikli hedefleri de Twitter. Link verip blogumu kirletmeye niyetim yok, merak edenler Twitter’da arama yapsın. Ancak bu kafa yapısındaki insanlara söylemek istediğim birkaç şey var.

Bakın; sizlere binlerce kişi, milyonlarca kez bunu anlattı. Ben bile birkaç kez yazdım, hatta blogumun Hakkında sayfasına bile not düştüm. Ancak siz anlamamakta ve Temiz Twitter, Dijital Demokrasi gibi saçma sapan şeylerle tekrar tekrar karşımıza çıkmaktasınız. O yüzden son kez size açıklamaya çalışacağım. Lütfen aklınızı iki dakika buraya verin.

Sizin benim düşüncelerimi, yazdıklarımı, söylediklerimi beğenip beğenmemeniz tamamen sizin probleminiz.

Yazdıklarım sizi rahatsız mı ediyor? Söylediklerimi beğenmiyor musunuz? Fikirlerim size saçma mı geliyor? Size göre birilerinin ‘ahlakını bozacak’, ‘zihinlerini bulandıracak’, ‘yanlış yola sokacak’ şeyler mi yazıyorum? Bunlar da tamamen sizin probleminiz.

Eğer benimle (ya da herhangi birisiyle) ilgili görüşleriniz bunlardan birisiyse yapmanız gereken basit; bloguma bir daha girmezsiniz, yazdıklarımı asla okumazsınız, kullandığınız sosyal ağlarda karşınıza çıkıyorsam da beni engellersiniz.

Bu kadar, bitti.

Bundan daha fazlasını yapmaya kalktığınız an bunun adı ifade özgürlüğünü tehdit etmektir, sansürdür, insan hakları ihlalidir. Bunun temizlikle, aile gibi sevimliliklerinizi korumakla hiçbir alakası yoktur. Demokrasi dediğiniz şeyinse tam tersine denk gelir bu yaptığınız.

Birileri daima sizi eleştirecek, sizin fikirlerinizin tam tersini düşünecek ve söyleyecek, hatta sizi rahatsız edecek şeyler yapacak. Demokrasiden bahsediyorsanız yapmanız gereken bunları görmezden gelmek ya da tartışma ahlakına uygun bir şekilde tartışmaya girmektir.

Eğer herkesin sizin gibi düşünmesini ve yaşamasını bekliyorsanız oldukça saçma bir hayal görüyorsunuz demektir. Bir de bunu mağduriyet gibi şeylerle süslüyorsanız düpedüz saçmalıyorsunuz demektir. Ama saçmaladığınızı düşünmeme rağmen ben sizin internetten ya da başka bir yerden temizlenmenizi de susturulmanızı da istemiyorum. Çünkü ben herkesin fikirlerini özgürce ifade edebilmesini istiyorum ve interneti de herkese böyle bir imkan verdiği için seviyorum.

Bu yüzden bu hayallerinizden vazgeçin ve büyüyün artık. Asla herkes sizin gibi düşünmeyecek, mutlaka birileri sizi rahatsız edecek bir şeyler yapacak ve söyleyecek. Hatta ülkenin çoğunluğunu düşünecek olursak bunların arasında genellikle ben de olacağım. Bunun adına insanların düşünce ve ifade özgürlüğüne sahip olması deniliyor ve bununla yaşamayı öğrenmek zorundasınız.

Bilmek, Konuşmak, Kendin Olmak

Her şeyi bilmek ve her konuda yorum getirmek gibi bir zorunluluğumuz yok. Bu konuda artık net bir şekilde konuşmak ve anlaşmak zorundayız. Çünkü gün geçtikçe bu konudaki tavırlarınız can sıkıcı bir hâl almaya başladı ve buna dair birkaç şey söyleme ihtiyacı duyuyorum.

Biliyorum bir şeyleri biliyor olmak güzel bir his ve gündemde olan bir konuya dair akıllıca yorumlar yapıp ilgi toplamak kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlıyor. Bu gayet doğal, herkes egosunun okşanmasını sever. Ancak bunun bir sınırı ve adabı var. Bunu iyice öğrenmeniz ve hayatınızda uygulamaya geçirmeniz lazım. Sizlere mümkün olduğunca anlaşılır bir şekilde ve hatta maddeler hâlinde bunları anlatmaya çalışacağım.

*Kimse her şeyi bilmek zorunda değil, doğal olarak sen de ben de böyle bir mecburiyet taşımıyoruz. Gündemde olan her konuyu bilmek diye bir şey de söz konusu olamaz, çünkü herkesin kendince farklı gündemleri ve takip edip önemli bulduğu farklı konuları vardır. Önemli olan çoğunluğun ilgilendiği konularda her şeyi bilmek değil, sizin gerçekten ilginizi çeken ve ilgilenrken zevk aldığınız konularda bilgi sahibi olmaktır. Bu yüzden rahat olun ve her şeye yetişmeye çalışmayın, kendi ilgi alanlarınıza dair yeni şeyleri öğrenmeye çalışın onun yerine, gerçekten keyif aldığınız konularda uzman olun.

*Her gündem maddesiyle ilgili yorum yapmanıza gerek yok. O konuyla ilgilenmiyor olabilirsiniz, o konuda yapacak bir yorumunuz olmayabilir. Herkesin farklı gündemleri ve önem sıraları olmalıdır. Başkalarının sizin gündeminizi belirlemesine izin vermeyin. Çünkü bu genellikle bir konuda zorlama yorumlar yapma hastalığının en büyük sebebidir. Bırakın başkaları önemli buldukları konuda konuşsun, siz kendi önemli bulduklarınızı konuşun. Her viral olana yetişmeye çalışmak hem gereksiz yorgunluğa hem de zamanınızı boşa harcamanıza neden olur.

*Önceki maddeyle bağlantılı olarak, her şeyi biliyormuş numarası yapmayın. Ya da her şeyde uzmanmış gibi davranmayın. Rezil olursunuz ve farkına bile varmazsınız bunun. Gerçekten o konuyla ilgilenenlere sorun, öğrenmeye çalışın. Bir şeyleri öğrenmek uzman numarası yapmaktan çok daha kolay ve sizin için çok daha faydalıdır.

*Herkesin her konudaki yorumunu sizinle paylaşması gibi bir zorunluluğu da yok. Bazı insanlar kimi konularla temel bir seviyede ilgilenirler ya da sadece ilgilenirler, yorumlarını kendilerine saklarlar. Bu gayet doğal bir şeydir. Bir kişinin bir konu hakkında sessiz kalması onun bir şeyler bilmediği anlamına da gelmez her zaman. Sizden fazla biliyor ama konuşmak istemiyor da olabilir. Bu yüzden dikkatli olun.

*Yanlışlarınız olabilir. Yanlış bir bilgi edinmiş ya da yanlış yorum yapmış olabilirsiniz. Çünkü insansınız. Bu yüzden birisi sizin yanlışınızı gösterdiği zaman delirip saçmalamayın, düzgünce teşekkür edip yanlışınızı düzeltin. Çünkü, az önce dediğim gibi, siz bir insansınız. Öyle kalmaya çalışın.

*Gerçekten bir şeyler öğrenmek istiyorsanız kendinizi tek taraflı beslemeyin. Bilgiye erişim kaynaklarınızda çeşitlilik olsun, farklı yorumlarla karşılaşmaya zorlayın kendinizi. İnsanları yargılamaktan ve sizden farklı yorum yapan herkese saldırıp dalga geçmekten vazgeçin. Kişisel görüşüm bunu yapan insanların tamamının kendi fikirlerine ve yorumlarına güvenmedikleri yönünde ve yaptığım deneyler de bunu doğruluyor.

* * *

Özetlemek gerekirse; kendiniz olun ve bunun asla utanılacak ya da çekinilecek bir şey olduğu düşüncesine kapılmayın. Yukarıda bahsettiklerimi yapan insanların büyük kısmı kendileri olmaktan utandıkları veya olmaktan zevk alacakları insan olurlarsa kimsenin onları sevmeyeceğini düşündükleri için bunları yapıyor. Yapmayın, kendiniz olun ve bundan keyif alın. Dünyada 7 milyardan fazla insan var ve kendinizi sadece sizin birkaç şey hakkındaki görüşleriniz için sizi seven ve asıl zevk aldıklarınızdan bahsettiğinizde sizden uzaklaşacak insanlarla sınırlamayın. Hayatınızdan zevk alın, mutlaka o zevkleri sizinle paylaşan birileri çıkacaktır karşınıza. Ama siz kendinizi o yukarıda bahsetiğim tipler daha çok sevsin diye değişmeye zorlarsanız sizin için her şey daha da zor ve can sıkıcı olur.

Apollinaire Davası (Şimdilik) Sona Erdi

Daha önce blogda bahsettiğim Apollinaire davasının bugün son duruşması görüldü. Aslında buna son demek biraz iyimser bir yaklaşım olacak çünkü kesin bir karar verilmedi. Davadan 5 yıl erteleme gibi bir karar çıktı. Bu da şu anlama geliyor; eğer Sel Yayıncılık, İrfan Sancı ve İsmail Yerguz “uslu dururlarsa” dava düşecek. Ancak benzeri bir dava daha olur ve ceza alırlarsa bu dava tekrar açılabilecek.

Dürüst olmam gerekirse tam da beklediğim tarzda bir karar çıktı davadan. Hüküm giydirilirse Avrupa’dan ve ifade özgürlüğü destekçilerinden tepki alacaklardı. Beraat verme şanslarının olmadığını da hakim bizzat mahkemede dile getirdi.

https://twitter.com/korayloker/status/412887015689314304

Konuyla ilgili Twitter’da görüp önemli bulduğum birkaç tweeti ve avasas‘ın gönderdiği duruşma tutanağı fotoğrafını da buraya ekleyerek, en azından bu konuyla ilgili derli toplu bir arşiv yaratmak dışında yapabileceğim pek bir şey yok. Bu konuda daha önce ne düşündüğümü dile getirmiştim zaten.

https://twitter.com/korayloker/status/412888431531143168

https://twitter.com/korayloker/status/412888873828888576

Apollinaire Duruşma Tutanağı

Telif Hakları, Botlara Bırakılamayacak Kadar Ciddi Bir Meseledir

Telif hakları konusu özellikle ilgilendiğim alanlardan birisi. Yakın zamanda bu konuda uzun soluklu birkaç makale yazma planım olsa da, bu konuda geçtiğimiz günlerde karşıma çıkan iki benzer olayı sizlerle paylaşmak istedim.

* * *

Şirketler, internet üzerinde telif haklarını korumak adına her türlü saçma hareketi yapıyor. Bunlardan en büyüğüyse, yazılımlar/botlar aracılığıyla internette kendi telif haklarını ihlal eden şeyleri bulup bunların kaldırılması için otomatik işlemler başlatmak. Bu sistem her ne kadar akıllıca ve işe yarar bir yöntem gibi görünüyor olsa da oldukça sinir bozucu sorunlara neden olmakta.

Botlar, belirli bir kelime grubunu, metin örneğini ya da dosya parçasını internetin her yerinde arayıp bunların linklerini otomatik olarak toplayıp DMCA notice denilen raporlar hazırlamakta. Yani bot kendine verilene benzer bir şey bulduğunda, bunun kaldırılması için yetkili kimseye, ona bir uyarı gönderiyor. Ancak bunu yapanın bir bot olması, çoğu zaman aradığı şeyle hiç alakası olmayan şeyleri raporlamasına veya yanlış raporlar yaratarak başkalarına zarar vermesine neden oluyor.

Bunlardan birincisi Cory Doctorow’un Homeland isimli romanının başına gelenler. Cory Doctorow, basılı ve e-kitap olarak romanlarını satmasının yanı sıra, aynı kitapları kendi sitesinden Creative Commons lisanslı olarak dağıtıyor. Ancak Homeland romanı, bir isim benzerliği yüzünden sansürlenme riskiyle karşı karşıya kalmış. Buna sebep olansa Fox yayın grubunun botları. Botlar, Homeland isimli Fox grubu dizisinin indirme linklerini ararken “Homeland” ve “download” kelimelerini bir arada gördükleri için Doctorow’un romanı olan Homeland’in indirme linkleri için de DMCA raporları oluşturuyor ve bunları Google’a gönderiyor. Neyse ki bu hatayı birileri fark ediyor da, daha büyük bir sıkıntı oluşmadan sorun çözülüyor.

Buna benzer bir başka sorun da Youtube’da yaşanıyor. Benzer botlar, Youtube üzerinde ses ve video araması yaparak şirketlerin telif haklarını ihlal eden videoları arayıp bunlara DMCA raporu oluşturuyor. Ancak bu Youtube’da kendi emeğiyle video üreten birçok kişinin başının ağrımasına neden olmakta. Bunun bir örneğini aşağıdaki tweetlerde görebilirsiniz:

Youtube’un en sevilen ve çok izlenen kanalları genellikle Lets Play videoları çeken kanallar oluyor. Bu kanallarda insanlar oyun oynuyor ve bunu video olarak yayınlıyor. Normal koşullarda oyunun kendisi Fair Use kapsamına girdiği için oyun firmaları bir sıkıntı olmuyor. Ancak oyunun soundtrackindeki şarkılar, yani oyunun parçası olan sesler bu botlara takılınca, bu tarz saçma durumlar yaşanabiliyor. Son tweetteyse botların bu işi nasıl becerdiğini ben bile anlayamadım.

* * *

Telif hakları bahanesiyle internette istediğini yapabileceğini zanneden şirketlerin, interneti kontrol edebilmek için ellerinden geleni yapmaya çalışmaları aslında bu olayların yaşanmasının en temel sebebi. Bu konuda dünyanın hiçbir yerinde yeterli, mantıklı ve büyük şirketler yerine küçük/alternatif sanatçıları koruyan düzenlemeler yok. Eğer bu konuda dik başlı olmaz ve kendi haklarımızı korumak için uğraşmazsak; yapılacak tek düzenleme, şirketlere daha da vahşileşme hakkı verenler olacak (bkz: ACTA, CISPA, TPP…).

Elbette bu konudaki tek çözümün yasal düzenlemeler olduğunu düşünmüyorum ancak bu tarz konularda kısa yazılar yazmanın getirdiği en büyük sıkıntı da bu, konuya dair tüm detayları ve fikirleri anlatmak mümkün olmuyor. Ancak yine de bu konuda en azından koşulları eşitleyebilecek ve bu tarz hataların(!) yapılmasının önüne geçecek düzenlemelerin sağlıklı bir çözüm yolu olduğu ortada.

Derrida, Doctor Who ve Affetmek

Bilimkurgu severlerin ve Doctor Who fanlarının bildiği üzere, bu cumartesi (23 Kasım) Doctor Who’nun 50. yıl dönümü ve özel bir bölümle kutlanacak. Ben de bir Doctor Who fanı olarak bu cumartesiyi heyecanla bekleyenlerdenim. Bu özel günün haftasında olmamızı da bahane ederek, uzun bir süredir aklımda dönüp duran bir şeyi sizlerle paylaşmak istedim.

(Bundan sonrası spoiler içermektedir, sonra uyarmadı demeyin.)

Doctor Who’nun tekrar başlayan TV serisinin 3. sezonundaki son 3 bölüm, Master ve Doctor arasında geçen bir öyküye ayrılmıştı. İzlemesi oldukça keyifli olan bu üç bölümlük öyküye dair çok fazla spoiler vermek istemiyorum ama son bölümü olan “Last of the Time Lords“da dikkatimi çeken ilginç bir şey oldu.

Bölüm boyunca, Doctor ısrarcı bir şekilde Master’la konuşmak ister, ona bir şey söylemek için fırsat kollar. Master ise Doctor’un ne söyleyeceğini bilir ve bundan kaçar. Ancak Doctor fırsatını bulduğu anda Master’ı yakalayıp o cümleyi söyler: “Seni affediyorum”.

Bu bölümü izledikten bir süre sonra Derrida’nın On Cosmopolitanism and Forgiveness kitabına denk geldim ve On Forgiveness bölümünün ana fikrini veren cümleyi okuduktan sonra kafamda tilkiler dönmeye başladı: “Affetmek, affedilemez olanı affetmektir.”

Doctor fanları (Whovianlar) Master’ın nasıl bir karakter olduğunu, neler yaptığını ve Doctor’la aralarındaki ilişkiyi çok iyi bilirler. Bilmeyenler için kısa bir özet yapmam gerekirse, düşman kardeşler gibi olduklarını söyleyebilirim. Doctor evrendeki dengeyi ve özellikle dünyayı korumak için uğraştıkça Master bu dengeyi tamamen keyfi için bozabilen, Dünya’yı ele geçirmenin ya da İkinci Gallifrey yapmanın peşinde olan birisi. Elbette Master’ın neden böyle bir karakter olduğuna dair bir takım efsaneler ve tezler var ama onlar şimdilik çok da önemli değil.

Master, Derrida’nın makalesindeki ‘mortal sin‘i birçok kez gerçekleştirmiş, bir anlamda tam da Derrida’nın gerçekten affedilme için istediği tarzda birisi. Bu noktada Doctor da gerçekten affedebilecek olana dönüşüyor ve bunu gerçekleştiriyor. Çünkü Doctor normalde böyle şeyleri yapan birisini asla affedecek bir karakter değil, yani bu affetme eylemi bir anlamda o istenen çılgınlığı da barındırıyor.

O sahneyi makaleden sonra tekrar izlediğimde, keşke bunu Derrida ile izleyip üzerine konuşabilme imkanım olsaydı dedim. Onun aradığı tam olarak böyle bir şey miydi bilmiyorum ama ben bu sahnede Derrida’nın anlattığı ‘gerçekten affetme’nin canlandırıldığını gördüm. Ve bu sahneyle birlikte Derrida’nın ne kadar haklı olduğunu da anladım. Affetmenin gerçek anlamı ve değeri, en affedilemez denilen şey affedildiğinde ortaya çıkıyor.

* * *

Sanırım Doctor Who’ya dair en sevdiğim şeylerden birisi de bu. Öyle güzel bir öyküye sahip ki; içinde felsefe tartışmalarına dair bir şeyler bulabiliyor, hatta kendisinin yeni felsefi tartışmalar yaratma imkanı sağladığını görüyorsunuz. Doctor Who’nun başarılı bir bilimkurgu eseri olabilmesini de buna bağlıyorum bir yandan. Çünkü biraz daha geniş düşününce, sevdiğim ya da başarılı olmuş birçok bilimkurgu eserinin buna imkan tanıdığını veya bunu yaptığını görüyorum. Belki de sadece bilimkurgu ve felsefeyle çok fazla iç içe olduğum için böyle düşünüyorumdur. Her ne olursa olsun, bu konunun peşini bırakmaya niyetim yok. Hem felsefe hem de bilimkurgu yazan birisi olarak ikisinin çakıştığını gördüğüm her nokta hakkında da yazmaya devam edeceğim.

 PS: Cumartesi akşamı Doctor Who’nun 50. yıl bölümünü kaçırmayın derim, hatta bölümle ilgili yorumlarınızı sonrasında buraya da yazabilirsiniz. Üzerine konuşmuş oluruz.

Son Zamanlarda Olup Bitenler

*Blogu biraz yalnız bıraktığımın farkındayım. Ancak emin olun burayı biraz boşlamama değecek şeylerle uğraşıyorum. Zaten bunlardan bir tanesini geçtiğimiz günlerde yayına aldık. Eğer haberiniz yoksa buradan da bir kez daha duyurayım: Gökçen Öçalan’la (blogda başka yerlerde bahsederken andığım adıyla Gökim) Mesnetsiz isimli bir web sitesi açtık. Mesnetsiz, tamamen bizim yazdığımız kurgu metinler için açılmış bir yer ve o şekilde kalmasını istiyoruz. Siteyi herhangi bir tarzla ya da konseptle sınırlamadık, klavyemizden/kalemimizden ne çıkarsa koyuyoruz. Sitenin kendisi burada, Twitter hesabı burada, Facebook sayfası burada, Tumblr’ı da burada.

*Bunun dışında uğraştığım bir çok şey daha var. Bunlardan birisi daha uzun ömürlü olan bitirme tezim. Estetik üzerine bir tez olacak ancak hâlâ iskeletin tam olarak oturduğunu söyleyemem. Yakın zamanda biraz şekillendirip tezimi yazmaya başlayacağım. Eğer burayı okuyanların (kaç kişisiniz bilmiyorum ama) ilgisini çekeceğini düşünürsem tezle ilgili de bir kategori açıp burada notlar alıp tartışmalar açabiliriz.

*Ayrıca yakında sizlere sunacağım bir başka projem daha var. Uzun zamandır istediğim şeylerden birisini gerçekleştireceğim ve bunu farklı bir yolla yapacağım. Şu an çok fazla detay vermiyorum ama yakın zamanda haberleri sızdırmaya başlayacağım.

*Fareler Oyunda, katkıda bulunmaktan büyük bir zevk aldığım e-dergilerden birisi. Şimdi derginin yanı sıra geekyapar.com’da bir kanalı da var. Faux Play isimli bu bölüm, dergiye kıyasla biraz daha sık güncellenen bir alan olacak gibi görünüyor. Ben de ilk oluşturdukları dosyaya mitoloji ve oyun konusunda bir yazımla katkıda bulundum. Yazıyı buradan okuyabilirsiniz.

*Şu an aklıma gelen son duyuru da önümüzdeki aylarda vereceğim bir dersle ilgili. Pangea Kültür, Yeni Medya Dersliği ve Atölyesi başlığıyla 5 Kasımda dersler vermeye başladı. İki dönem hâlinde yapacakları bu derslerin Şubat 2014’te başlayacak olan ikinci döneminde “Hacktivizm ve Hacker Kültürü” dersini ben vereceğim. Şu an kesin tarihi belli değil ancak kesinleştikten sonra yine burada duyuracağım. Facebook’ta açtıkları etkinlik sayfasına buradan ulaşabilirsiniz.

İsteğim birçok şey olup biterken blogu da aktif tutabilmek ama çoğu zaman olmuyor maalesef. Yine de burası daima canlı ve güncel olacak, bundan emin olabilirsiniz.

Şimdilik bu kadar.

Notlar [17.10.2013]

BWK7D4cCIAEfGfY

*Son zamanlarda blogu biraz pasif bıraktığımın farkındayım. Bitirme tezi çalışmaları, haftanın üç günü okulda olmak zorunda kalmam, bir süredir beklemede olan projeleri artık harekete geçirmeye başlamamız ve birtakım başka şeylerle uğraşıyor olmam bunun en büyük sebepleri. Çok yakında önce yeni projeleri aktif hâle getireceğiz, ardından da blogun temposunu arttıracağım. O zamana kadar böyle ufak şeylere fırsat bulabiliyorum ancak.

*Yukarıdaki meme, az yazmamın dolaylı sebeplerinden birisiyle alakalı. Son zamanlarda sıkça kendimi o tepkiyi ve şu tepkiyi verirken buluyorum. Sanırım son zamanlarda bazı şeylere olan tahammülüm azaldı ve galiba bu benim için iyiye işaret.

*Bayram konusunda öyle uzun uzadıya bir şeyler yazma ihtiyacı görmüyorum, neresinden tutsan elinde kalan bir şey. Ama değinmek istediğim ufak bir nokta var, bayrama dair gerçekten nefret ettiğim. İnsanların normalde sizi hiç umursamayıp yaşadığınızdan bile haberleri yokmuş gibi davrandıktan sonra bayram zamanı sizin onların bayramını kutlamanızı beklemesi ya da sizi arayıp “hayırsız” benzeri sıfatlar kullanması acayip mide bulandırıcı bir şey. Zaten inancı olmayan, ancak önem verdiğim insanların önem verdikleri şeylere saygı duymam gerektiğini düşünen birisiyim. Ama bu bahsettiğim örnekteki durumlar gerçekten sinir bozucu oluyor ve tahammül edemiyorum. Bilmiyorum siz ne düşünüyorsunuz bu konuda.

*Neyse bugünlük benden bu kadar. Size bir darkstep bırakıp yarına kadar kayboluyorum. Evet, umarım bu hafta Cuma Postası gelecek ve bundan sonra düzenli olarak devam edecek.

Yaşam Tarzına Müdahalenin Tedavisi

Korkmaktan bir vazgeçseniz, bir üzerinizden atsanız o tedirginliği her şey çok güzel olacak emin olun. Şu an karşımızdaki birçok sorunun, yanlış giden birçok şeyin sebebi bu hastalık. O kadar alışmışsınız ki korkuya ve korkmaya, asıl sorunun onun içinde saklı olduğunu göremiyorsunuz.

Yaşam tarzına müdahale konusunu ele alalım mesela. Hüseyin Çelik örneği en tazesi. Çelik sırf birisinin dekoltesinden şikayet ettiği için o kişi işsiz kalabiliyorsa bunun adı yaşam tarzına müdahale değil, korkunun hayatınızı yönlendirmesidir. Siz korktuğunuz için tüm bunlar olabiliyor. Birilerinin onayına muhtaç olduğunuz için, birileriyle zıt düşmek istemediğiniz için, yalnız kalmak istemediğiniz için bunlar oluyor. Ve sadece iktidar tarafından yapıldığını düşünmeyin sakın bunun; her yerde var, hayatınızın her köşesinde, kurduğunuz her ilişkide. Sırf bu korkunuzu yenemediğiniz için tüm bunlar başınıza geliyor. Para için, saygı için, arkadaş için; tüm bunlarsız kalma ihtimalinizden korktuğunuz için böyle rahat müdahale edilebilir hayatlar yaşıyorsunuz.

Bu korkuyu besleyen çok şey var. İktidarın müdahalesini istemeyenlerin kendi aralarındaki müdahaleleri, siz kendiniz olmak için ayağa kalktığınızda yanınızda zannetikleriniz tarafından tek başınıza bırakılabilme ihtimaliniz (ki çok örneği var bunun), aslında herkesin bu korkuyu içten içe yaşadığını ve buna göre hayatını şekillendirdiğini biliyor olmanız vs.

Oysabu korkudan kurtulmayı başarabilseniz böyle bir müdahaleye imkan kalmayacak. Siz birilerinin hakkınızda söyledikleriyle ilgili bu kadar düşünmeseniz, gerçekten yapmak istediğinizde inat edebilseniz ve bunu yapacak cesareti olan insanlara müdahale edecek yol aramaktansa gerçekten o insanlara destek olabilseniz her şey çok daha iyi olacak. Ama yapamıyorsunuz, yapabileceğinizi de pek zannetmiyorum. Çünkü sizin derdiniz tamamen müdahalesiz bir hayat yaşamak değil, sadece istemediğiniz tarzda müdahalelerden kurtulmak. Korkunun sadece siz kullanmak istiyorsunuz, başkalarının elindeyken de tahammül edemiyorsunuz. Eğer böyle olmasaydı, çoktan bir aşama kaydetmeye başlamıştık.

Hayatınıza müdahaleden kurtulmak mı istiyorsunuz? O zaman korkmaktan vazgeçin ve başka insanlara da bu korkudan kurtulmaları için yardım edin. Birilerinin rahatsızlığının gerçeğin üstünü örtmesine yardım ediyorsanız, siz de suçlusunuzdur. Ne yorum yaptıklarını ve yapacaklarını boşverin, birilerinin sizi beğenmemesi ya da dekoltenizden rahatsız olması onların problemidir. Ve siz bu rahatsızlığın üzerine gitmezseniz, ilk sözlerinde korkunuzun esiri olursanız asla tedavi olamazlar. Birileri sizden rahatsız oluyorsa; bu sizin kendinizi saklamanıza değil, daha cesur bir şekilde kendiniz olmaya devam etmenize neden olmalıdır.

Tedavinin başka yolu yok, üzgünüm.

Ahlak ve Siyaset Üzerine Bir Şeyler

Ahlakla ilgili sürekli bir sorun yaşıyoruz ve bu sorunun kolay kolay çözülebileceğine de inanmıyorum. Çünkü mesele belirli bir ahlak yapısıyla alakalı değil, genel olarak ahlak ve ahlak yapısı dediğimiz şey ve onun yanlış anlaşılması.

Ahlaklı ya da ahlaksız olmak, gündelik ve siyasi hayatta sıklıkla karşımıza çıkan ve yine sıklıkla birilerini tanımlamak için kullandığımız kavramlar. Ancak bu kavramlar birçok kavramla aynı kaderi paylaşıyor ve asıl anlamlarından saptırılarak ya da tam olarak ne anlama geldikleri bilinmeden kullanılıyor. Bu da doğal olarak birçok saçmalıkla karşılaşmamıza neden oluyor.

Felsefenin uzun yıllardır konusu olan ahlakın yapılabilecek en basit tanımlarından birisi iyi yaşama yolu sanırım (Elbette birçoğunuza eksik ya da sıkıntılı gelebilecek bir tanım bu, ancak ilerleyebilmek için mümkün olan en basit tanımı kullanmam gerekiyor). En azından Platon ve Aristoteles’ten bu yana kabul görebilecek bir tanım bu. Ahlak yapısıysa; bir insanın iyi ve kötü tanımları üzerinden eylemlerini, yaşamını ve çevresiyle ilişkisini şekillendirmesidir. Ahlakın temelinde bulunan iyi ve kötü, aslında ahlak dediğimiz şeyin ne kadar kişisel bir şey olabileceğini bize en başından gösteriyor. Bunu aklımızda tutarak, tekrar ahlak ve ahlak yapısının tanımına dönelim. Ahlak yapısına özetle insanın hayatını şekillendirme biçimi demiştik. Bu durumda, toplumdaki her bireyin kendisine özgü bir ahlak yapısı olduğunu da kabul ediyoruz. Çünkü hepimiz yaşıyoruz ve hepimiz aklımızda bir takım iyi ve kötü tanımlarıyla hayatımızı sürdürüyoruz. Bunun birileriyle uyumlu olup olmaması değil, varlığı asıl meselemiz (Sanırım aramızda kimse benim bir iyi ve kötü tanımım yok ve tamamen düşünmeden yaşıyorum demeyecektir). Yani özetle her insanın hayatına şekil verdiği bir ahlak yapısı vardır.

Bunu belirtmemin sebebi, ahlaksız kavramının saçmalığını vurgulamak. Ahlaksız diye bir şey söz konusu değildir, olamaz da. Senin ahlaksızlık dediğin şey, örneğin bir eylem, senin ahlak yapına uymayan bir şeydir. Ancak bu, o eylemin ahlaktan tamamen yoksun olduğu anlamına gelmez. Sadece senin ahlak yapına uymuyordur ve bu da o eylemin bir başka ahlak yapısı içerisinde yeri olmasına engel değildir. Bu sebeple aslında birisine ya da bir şeye ahlaksız diyen birisi, sadece “Sen benimle aynı yapıyı paylaşmıyorsun” veya daha özet bir hâlde “Sen bizden değilsin” demektedir. Yani ahlaksızlık mümkün olmayan bir şeydir.

Ahlak ve ahlak yapısının öznelliği konusuna birkaç şey daha eklemek istiyorum. Genellikle ahlak dediğimiz zaman aklımızda bir toplumun, topluluğun ya da inancın gelmesi; aslında bunların o kavramı tekellerine almak ve dilediğince kullanmak istemesinden kaynaklanmaktadır. Bu isteniyor, çünkü aslında ahlakın öyle bir şey olmadığının fazlasıyla farkındalar. İyi ve kötü gibi oldukça değişken ve öznel iki kavramın temelinde olduğu bir şeyin zaten herkesin kabul edeceği mükemmel tanımları ya da kuralları olmasını beklemek saçmalık. Ancak insanlar bu saçmalığı inatla gerçekmiş gibi görmeye ve göstermeye çalışıyorlar. Çünkü, kendi iyilerini kabul ettirebilmelerinin tek yolu bu.

* * *

Tüm bunları neden anlattığıma gelecek olursak.

Siyasette ahlak, iki farklı amaçla kullanılmaktadır. Bunlardan birincisi, destek toplama için bir silaha dönüştürmedir. Toplumun belli bir kesiminin ahlak yapısına hitap etmek, o kesimin (ki genellikle bu en çok oy potansiyeli olan kesim olur) desteğini almak için kullanılır. Hatta rakip siyasetçilerin o ahlak yapısına karşı olduğu iddia edilerek bir saldırı aracına dönüştürülür.

Diğer yol ise bir baskı ve tektipleştirme aracı olarak kulanılmasıdır. İktidarda olan kesimin, kendi ahlak yapısının da iktidarda olduğunu düşünmesi ya da kendi ahlakının herkes için ideal ahlak yapısı olduğunu düşünmesi; her ideolojinin kendisine özgü (ki aslında her biri birbirine çok benzer) ahlak yapıları kurup bunu ideolojiyle bir şekilde bağlantısı olan herkese dayatma çabaları bunun en sık karşımıza çıkan örnekleridir.

Tüm bu dediklerim, sıklıkla siyaset kültürünün tam olarak oturmadığı ortamlarda ya da siyaset felsefesinden bihaber insanlarda karşımıza çıkmaktadır. Belki daha muhafazakar, milliyetçi siyasetçilerde bunu normal görebilecek olsak da (sonuçta siyasetlerini bunun üzerine kuruyorlar); özgürlük gibi şeylerden bahsedip de böyle bir ahlak dayatmacılığına ve tektipleştirme çabasına girilmesi, siyaset ve ahlak felsefesine ne kadar uzak olduklarının apaçık bir göstergesidir. Bu yüzden de ahlakı yukarıdaki iki araçtan birisi olarak dahi kullananı desteklemem, savunmam ya da onlarla beraber bir şey yapmam mümkün değildir.

* * *

Tüm bu bahsettiklerim, aslında mevcut siyaset yapısıyla ve bu yapının gündemiyle neden çok fazla muhatap olmak istemediğimin bir özeti sayılır. Hangi konuyu veya tartışmayı okusam bu tarz hatalara, saçmalıklara, anlamadan bilmeden yapılan hareketlere denk geliyorum. İşin daha kötüsüyse, bunları dile getirecek ve tartışabilecek insan bulmakta zorlanıyorum. Çünkü birçok kesim için siyaset; daha iyiye dair birşeyler yapmak/düşünmek değil, tamamen bir aidiyet ve ait olduğunu en haklı gösterme kavgasından ibaret. Böyle akılların arasında, kendi fikirlerimi dile getirmem genellikle 40 etiket yapıştırılmış bir şekilde geri dönmem demek olduğu için de bu tarz konularda yorumlarımı sadece yakın çevremle paylaşmaya karar verdim. Arada bir böyle şeyler (felsefe bağlamında) yazarım elbette ama bunlar dışında bu konularda çok fazla konuşacağımı sanmıyorum.

Derdim Ne Benim?

Something Deep

Birkaç gündür, farklı sebeplerle kendimle ve yapmak istediklerimle ilgili ciddi bir şekilde düşünmeye başladım. Bunun sebebi ne yapmak istediğimin farkında olmamam ya da yapmak istediğim bir şey olmaması değil, bazı noktaların kafamda tam olarak net olmadığını farketmemdi. Yapmak istediğim bir şeyler, önüme koyduğum planlar var elbette ama bunları tam olarak neden yapmak istediğimi çok fazla düşünmüyormuşum gibi hissettim. Bu da biraz garip geldi bana.

Yazmak istiyorum, yaratmak istiyorum, ortaya bir şeyler koymak istiyorum (ve bunların yanında bu yaptıklarımla hayatta kalabilmek istiyorum ama o şimdilik başka bir yazının konusu). Böyle söyleyince her şey oldukça netmiş gibi görünüyor ama biraz daha derine inince durumun pek de öyle olmadığını fark ettim. En azından bunu ilk düşünmeye başladığımda pek öyle değildi. Bunu daha açık bir şekilde iki gündür bitirme tezim için bir şeyler derlemeye ve kafamda bir şekil oluşturmaya çalışırken anladım. Biraz üzerinde durduktan sonra da buna bir cevap vermeden bir şeylere devam edemeyecek noktaya geldim.

Felsefe ve bilimkurgu benim bir şeyler yaratmak, parçası olmak istediğim iki alan. İlgilendiğim birçok şey de bu ikisinden en az biriyle bağlantılı ya da ben o bağlantıyı kurmaya çalışıyorum. Peki emeğimi bu alanlarda harcamama sebep olan dürtü ne? Neden bu ikisi beni bu kadar çekiyor? Paranın çok olduğu alanlar değil, öyle olsa “Demek ki tüm derdim paraymış” der, kestirip atardım. Ya da benzer bir şekilde “Seviyorum” diyip kaçamak bir cevap da verebilirim ama bu da beni tatmin etmiyor. Karizmatik bir havam olsun gibi bir derdim de yok, bir şeyleri sırf birilerini etkilemek için ya da birileri beni sevsin diye yapacak zeka yaşını çoktan aştım. Bu konularda verilen tüm klişe cevapları böyle böyle eledim kafamda. Zaten klişelerden ve kalıplardan zerre hoşlanmayan biriyim, böyle bir konuda onları kullanmak kendimle dalga geçmek olurdu.

Sonra kendi yaptıklarıma dönmeye karar verdim. Belki yarattıklarımın içinde bana cevap verecek bir şeyler bulurum diyerek. Nelerle uğraştığıma, bir şeyler üretirken derdimin ne olduğuna baktım. Kendi yaptıklarımı kafamda daha berrak bir hâle getirme çabasıydı aslında yaptığım. Zaten oradalardı ama onlara bakmayı pek beceremiyordum. Bunu yaptığım zaman ilk fark ettiğim geçmişle muhatap olmayı pek sevmediğimdi. Derdim hep ya günümüz ya da gelecekle alakalı şeylerle. Onlara dair okumayı, çalışmayı, kafa yormayı ve üretmeyi seviyorum. Geçmiş sadece arada bir ziyaret edilip birkaç güzel fikir ve eser alınıp geri dönülmesi gereken bir yer gibi gözümde. Ama bunu yaparken geçmişin bir kısmını tamamen kesip günümüze ya da geleceğe yapıştırmayı çalışanları gördükçe de deliriyorum. Benim geçmişten ufak ipuçları almak dışındaki hareketlere pek tahammülüm yok, derdim şu anda olanı anlamaya çalışmak ve geleceğe dair günümüzden birtakım fikirler üretmek gibi.

Bunları gördükten sonra bir şeyler kafamda biraz daha netleşmeye başlamış gibi geldi. Kendimi biraz daha anlamaya başladığımı hissettim. Ama hâlâ istediğim yerde değildim. Bir şeylere daha ihtiyacım var gibiydi. Bu sırada gün akşam olmuş, ben yiyecek bir şeyler hazırlayıp tekrar bilgisayar başına dönmüştüm. Hard diskte izleyecek bir şeyler ararken “No Maps For These Territories” belgeselini gördüm. İzleyeli bayağı olmuştu, biraz izlemekten zarar gelmez diye düşündüm (eğer izlemediyseniz tavsiye ederim, harika bir belgesel). William Gibson konuştukça benim kafamda bir şeyler aydınlanmaya başladı, belgeselin yarısına gelmeden de eksik parçayı buldum.

* * *

Benim derdim aslında belgeselin başlığındaki cümlede saklı. Tamamen haritasız, yol gösterecek bir şeylerin olmadığı dönemlerde yaşıyoruz. İnsanlığın gelişimi önceki yüzyıllara ve hatta on yıllara göre kat kat hızlandı ve açıkcası ne yapmamız gerektiğinin pek de farkında olduğumuzu zannetmiyorum. Geçmişe kaçıp oradan bir şeyleri aynen kullanmaya çalışmak, kalıplaşmış fikirlerle ve yöntemlerle hareket etmek/düşünmek, tamamen anlamsızca kendini akışa bırakmak beni tatmin etmiyor. Bunu yapanların durumlarını gördükçe de bunlardan birisini tercih etmediğim için seviniyorum.

Ben şu an girdiğimiz bölgeye anlam vermek, buranın bir haritasını çıkartmak ya da bunu yapmaya çalışan başkalarına yardım etmek istiyorum. Tarihten bir şeyleri getirip tekrar kullanmak değil, ihtiyacımız olanı günümüzde yaratmak istiyorum (zaten günümüz dediğimiz şey tarihin düne kadar biriktiği nokta, kaçınılmaz olarak ondan bir şeyler olacak burada da, ileride de. Bkz: hauntology). İhtiyacımız olanın bu olduğunu düşünüyorum, çünkü diğer yolların çoğunlukla bir işe yaramadığını görüyorum. Bu haritayı oluşturabileceğime inandığım iki yol da felsefe ve bilimkurgu, bu alanların beni kendisine çekiyor olma sebebi de bu.

Ancak bu haritayı oluşturmama sebep olan dürtü insanlığı kurtarmak ya da herkese özgürlük vermek gibi bir şey değil. Kalkıp mükemmel bir plan oluşturup herkesi huzura kavuşturacak bir şeyler çıkaracağımı da iddia etmiyorum, aksine böyle bir şeyin neredeyse imkansız olduğuna inanıyorum. Benim derdim tamamen yöntem, benim üretirken kullandığım yöntem bu. Sonucunda ortaya ne çıkacağından, hatta bir şey çıkıp çıkmayacağından emin değilim. Emin olduğum tek şey, ne yaparsam yapayım ortaya bir kalıp çıkartmayacağım.

* * *

Şu anda birkaç gün öncesine kıyasla aklım çok daha net, nöronlar daha verimli çalışmaya başladı. Bunu yazma sebebimse, kendi adıma önemli gördüğüm bir noktayı sizlerle paylaşmaktı. Şu an çok anlamsız görünüyor olabilir ya da kendi kendine zırvalayan birisinin işi gibi duruyor olabilir ama bundan sonra yapacaklarımı üzerine koyunca herkes için daha anlamlı hâle geleceğini düşünüyorum. Gelmese de çok önemli değil, Ahmet’in kendi kendine konuştuğu bir yazı olarak durur arşivde.