Aynı Kafa Ama Daha Vahşi ‘2005 New Orleans – 2011 Van’

INTRO

Benzer politik görüşler, benzer düşünceler her nerede olurlarsa olsunlar benzer sonuçları yaratırlar. Her ne olursa olsun fırsatlarını asla kaçırmazlar. Ve saldıracak bir nokta, ‘düşman’ı ezecek bir boşluk yakaladıkları zaman geriye hiçbir şey bırakmazlar. Bunu zaten hepimiz biliyoruz ancak mesele bilmek değil, bunun ne kadar acımasız ve vahşice bir noktaya gidebildiğinin de farkında olmak ve bunu ifşa edebilmek.

Her ne kadar buralarda durum daha da acımasız ilerlese de aslında politik arenada benzer saflarda ilerleyen iki insanın benzer iki olay karşısında ne yaptıklarını biraz gözünüze sokmak istiyorum.

 

BENZER VAHŞİLİK

Bir yana 2005 yılında ABD’yi koyalım; Katrina Kasırgası sonrasında devletin New Orleans’taki afro-amerikanlara karşı vurdumduymaz, umursamaz tavrını. Diğer tarafa da 2011 yılındaki TC’yi; Van depremi sonrasında Van’a karşı tavırlarına, yardım etmedikleri gibi hem bunu gizlemeye hem de ötesine geçerek gidecek yardımlara da müdahele etmeye çalışmalarını. Dışarıdan gelecek yardımların önünü kesişlerini.

Benzer noktalar çok; rahat tavırları, umursamazlıkları, beceriksizlikleri… Ve bunların hepsini yüzsüzce ve gururla yapıyor olmaları. Bu nokta açıkcası çok da şaşırtmıyor beni. Texas’lı Bush’la, Kasımpaşa’lı Tayyip’in çok da farklı hareket etmelerini elbette beklemek komik olurdu. Ancak insanlık dediğimiz şey ne olursa olsun bu durum karşısında ses çıkartmayı gerektiriyor -en azından öyle olması lazım-. ABD’de bu duruma karşı “Bush Doesn’t Care About Black People” şeklinde başlayan kampanyalar, gazetelerdeki, TVlerdeki yazılar, programlarla bunun acımasızca ifşası yapılmıştı ve bu konuda oldukça zor duruma sokulmuştu Bush ve tayfası. Zaten kopma da buradan itibaren başlıyor…

 

KOPUŞ NOKTASI

Aslında çok bariz bir nokta bu bahsettiğim, ABD’de bu durumdan sorumlu olanlar -yani ‘redneck’ denilen tayfa- ciddi bir şekilde azınlığa düşürülmüş ve ciddiye bile alınmayan bir grup haline getirilmiş. Biz de ise aynı ismi verebileceğimiz tavır halkın büyük bir kesimini kapsıyor ve medyadan, sokaklara kadar her yeri ele geçirmiş durumda çok uzun zamandır. Bu yüzden de bu tavır çok daha büyük bir yüzsüzlükle, acımasızlıkla ve arkasına devasa bir destek alarak ilerleyebiliyor.

Nasıl mı destek alıyor peki? Medya bu konuda haber basmıyor, yazmıyor, konuşmuyor; ABD’de bunu ancak FOX ve birkaç yerel kanal yapar ancak. Halk sosyal medyadan tutun da yardım paketlerinde yaptığı adiliklerle bunun daha da güçlenmesini sağlıyor; yiyorsa redneckler ABD’de denesin öyle bir paket göndermeyi. Oradaki vali, yardımlarını geç yapmakla ve geciktirmekle kalmayıp, iktidara yalakalık adına oradaki halkın kendi iradesini yok sayıp önüne engel koymaya çalışıyor. vs vs vs…

Aslında mesele fazlasıyla benzer ancak sorun buradaki zihinlerin yapısıyla daha da acı verici bir hal alıyor olması. Buradaki zihinler buna karşı durmaktansa, ateşi krüklemeyi yeğliyor ve bunu çok da iyi beceriyorlar. Onların bu kadar rahat olması ise zaten acı çeken insanların acısını arttırmaktan da başka bir işe yaramıyor.

 

KAPANIŞ

Eğer bugün iktidar dilediğince bir deprem bölgesine işkence yapabiliyorsa, oradaki yardımları hem legal hem de yığınların dedikodu güçleriyle geciktirip azalttırabiliyorsa ve buna rağmen Katrina sonrası Bush’un düştüğü korku halini yaşamıyorsa; bugün Müge Anlı gibileri hâlâ gururla TVye çıkma basiretsizliğini gösterebiliyorsa -başka bir ülkede olsa başına neler gelebileceğine dair yığınla örnek var-; bugün tüm bunlar sırf o bölgede Kürtler çoğunlukta diye oluyorsa üstüne üstlük -tıpkı New Orleans’ta zenciler çoğunlukta diye benzer muamele yapıldığı gibi- ve kimse de bundan utanmıyorsa bunun suçunu hastalıklı yığınlardan başka bir yerde aramak aptallık olur.

 

 

Barış Mı Diyorduk?

(1. Güncelleme: 23.10.2011 – 17:30 — Van Depremi sebebiyle ortaya dökülen şerefsizler)

(2. Güncelleme: 24.10.2011 – 01:17— Van Depremi (devam) + Bir Dipnot)

Yine “Türklüğün” kabardığı, tavan yaptığı, her yerde insanların ağzından kanlar saçmaya başladığı bir dönemdeyiz. Buna rağmen hala barıştan bahsetmeye çalışılıyor olması ise gerçekten takdire şayan. Ama benim kafamda o kadar çok soru işareti var ki.

Cumhuriyet tarihi boyunca katliam tarihi var, kanla dolu bir tarih var ve nedense barıştan bahsedenler hala kanı dökülenler. Ve buna rağmen vahşilikte zerre azalma görülmüyor. Artık yazmaya bile gücüm, midem kalmadı bunlar hakkında. Sadece bir soru soracağım şimdi sizlere;

Aşağıya yaptığım alıntılara, screenshotlara, fotolara bir bakın ve bana cevap verin; Bunlarla mı barış? (Sadece ufak bir derleme yaptım, daha falzası için Facebook/Twitter listenize, haber sitelerine oradaki yorumlara ya da sokaklara bakabilirsiniz.)

 

 

 

 “Olayın büyüklüğü ve yarattığı yankı nedeniyle bütün gazeteler manşetlerini söz konusu olaya ayırdı. Hürriyet, Milliyet ve Radikal gazeteleri olayı bir birinden farklı manşetlerle duyurmayı tercih etti. Hürriyet gazetesi Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “intikam” sözlerini “İntikamımız büyük olacak” sözleriyle verirken, Milliyet gazetesi olayın detaylarını, “9 ayrı noktadan saldırdılar” başlığı ile verdi. Bir süre önce attığı manşet nedeniyle yazarlarını bile “Ortadoğu’dan farkımız kalmadı” sözleriyle eleştirilen Radikal gazetesi ise, olayı daha nötr bir manşetle, “Bu acı hepimizin” diye verdi. Daha önce KCK operasyonun bin 400 kişilik liste yayınlayan ve Kürt hareketine karşı son derece provokatif yazılar yazan Fatih Altaylı’nın Haber Türk gazetesi ise, saldırıyı “alçaklık” diye isimlendirirken, “Yıkılmadık” manşetiyle olayı verdi.

Yaklaşık bir haftadır, “Çukurca’da “PKK’nin efsane kampı yerle bir oldu, PKK sersemledi, bir daha toparlamaz, PKK şokta” başlıklarıyla ortamı provoke eden bazı basın yayın organları ise, yine Kürt hareketine hakaret etmeyi tercih etti. “Alçaklığın zirvesi” manşeti ile çıkan Star gazetesinin köşe yazarları da, Kürt sorununun ağırlığını ve yarattığı tahribatları bir tarafa bırakarak, yeniden olayda “derin izler, taşeronluk” gibi çökmüş tezler üretmeye başladı.

Kürt hareketine yönelik en provokatif haberlere imza atan Yeni Akit gazetesi ise, olayı yeni anayasa ile bağlantılandırarak, “Şeytanlar kudurdu” manşeti ile verdi. Gazete, olayı da “PKK’nin Ergenekon kanadı yaptı” sözleriyle hemen aydınlattı! Olayı, “Sınırsız acı” manşeti ile veren Yeni Şafak gazetesinin, bir süre önce “Karayılan yakalanıp serbest bırakıldı” haberini yazan Abdulkadir Selvi isimli yazarı olaydan 85 gündür avukatlarıyla görüştürülmeyen PKK Abdullah Öcalan’ı sorumlu tutan bir yazı kaleme aldı. Selvi, uzun süredir kimseyle görüştürülmeyen Öcalan’ı, “Kardeşiyle yaptığı görüşmede, ‘Kandil gereğini yerine getirsin’ sözleriyle talimat verdi” sözleriyle yeniden hedef gösterdi.

Şok gazetesi, “Ölmek var bitirmeden dönmek yok” manşetini tercih ederken, Ortadoğu, Aydınlık gibi milliyetçi gazeteler de “Türk milletinin kara günü, AKP Türkiye’mizi savunmasız bıraktı” manşetlerini attı. Cumhuriyet gazetesi, “Acı, Öfke, İsyan” başlığını kullandı.” (http://www.yuksekovahaber.com/haber/gazeteler-olayi-nasil-gordu-60123.htm)

https://twitter.com/#!/search/%23operasyondegilkatliam

https://twitter.com/#!/search/%22Bordo%20Bereliler%22

https://twitter.com/#!/search/%23PazarGunuKadikoySimsiyah

http://imgur.com/a/wzCDc#

http://videonuz.ensonhaber.com/izle/duygu-canbas-tan-deprem-gafi

http://twitpic.com/74todj

http://ge.tt/#!/9wLG289

http://www.facebook.com/event.php?eid=278097375564272

http://cukkaaa.blogspot.com/2011/10/94-oy-ile-bdpyi-secen-vann-6-lk-ksmna.html

http://www.youtube.com/watch?v=9Z1voAyIhto

Daha fazlasını artık benim midem kaldırmadı, yoksa koyacağım arşivlik çok malzeme vardı elimde. Ayrıca politikacıların artık klişeleşen laflarını da boşa yer kaplamamaları için almadım, zaten ezberledik hepsini. Tekrar bir sorayım bari; Barış diyorduk di mi?

2. EDITLE NOT: Normalde bu derlemeyi deprem öncesinde hazırlamıştım ve daha kısıtlı bir noktada duruyordu durum. Ancak şu anki durumda artık sadece barış durumundan şüphelenmekle kalmadım, insanlığa olan inancıma dair de son kalıntıları kaybettim. Böylesine kan bürümüş, böylesine hastalıklı, böylesine insanı yaşadığı topraklarda korkuya sürükleyen bir histeri halinin nasıl ortaya çıkabileceğine akıl erdiremiyorum. Şu an gerçekten dilim tutulmuş, yazacak hiçbir şeyim kalmamış durumdayım. Ne desem boş, gerçekten.

Cyberspace’i Kullanma Kılavuzu

(Bu yazıyı ilk sayısını Nisan’da çıkarmış olan M. Atakan Foça’nın elebaşı olduğu Geç Saatlerin Denizinde fanzinine yazmıştım. Faniznle ilgili bilgilere vs http://www.facebook.com/gsdfanzin linkinden ulaşabilirsiniz. Umarım bu fanzinin devamını getirebiliriz en kısa zamanda, di mi Atakan? (: )

21. yüzyıl, artık duyularımızla hissettiğimiz dünyadan kopuşu gittikçe yaşadığımız ve bariz bir şekilde bilim kurgularda bahsedilen cyberpunk bir hal almaya başlıyor. Birçok kişi için bu bir tür facia olarak görünüyor, hatta dünyanın sonu gibi bakılıyor buna farkındayım. Ama açık konuşayım, bok yemiş hepsi. İnsanlık için bundan sonra tamamen farklı ve eğer akıllı davranmayı becerirsek gerçekten iyi bir dönem yaratma şansı demek bu.

Cyberspace insanların devletlere karşı en büyük direniş bölgesi ve aynı zamanda onlardan bağımsız bir şekilde ve onlara direnek yaşayabileceği bir alan haline elmeye başlıyor. Bunun birçok örneğini hemen hergün haberlerde, orada burada görebilmek mümkün. Artık cyberspace’de savaşıyoruz iktidarlara karşı ve bu savaşta gerçekten iyi gidiyoruz. Bunu korumalı ve daha da güçlü hale getirmeliyiz ki gerçekten bir zafer kazanma şansımız olabilsin artık.

Evet cyberspace’i korumalıyız. Çünkü dikkatli bir şekilde bakacak olursak aslında Hakim Bey’in bahsettiği TAZ’ları en sağlıklı şekilde yaratabileceğimiz ve onları en güçlü şekilde kullanabileceğimiz yer cyberspace. Aynı zamanda cyberspace bu çatlaklarıyla ve TAZ’a elverişli ortamıyla iktidarın müdahelesinin neredeyse imkansız olduğu bir yer. İktidarın bizden çalmaya çalıştığı, bizden gizli tutmaya çalıştığı en önemli hazinesi bilgi. Ve bir kez bilgi cyberspace’e düşerse iktidar hazinesicni kaybetmiş demektir. İktdarlar hazinelerini kaybettikçe zayıflar, bir süre sonra da yok olurlar. Kaçınılmaz son…

Burada değinilmesi gereken önemli nokta artık iktidarların güç kaynağı para ya da maddi olan herhangi birşey değil; BİLGİ. Cyberspace’in bu kadar önemli hale gelmesinin sebebi de bu. Tamamen bilgiden oluşan bir evren çünkü. Tamamen bilginin var ettiği ve bilginin en sağlıklı şekilde saklanabileceği yer. İktidarlardan çaldığımız her bilgiyi burada güvenli bir şekilde tutabiliriz. İktidarlar bunun farkında değiller henüz ya da ciddiyetini hala kavrayamadılar ama sanırım ikitdarların artık öğrenmesi gerekiyor; cyberspace’de hiçbir şey gizlenemez ve oraya bir kere giren hiçbir şey yokedilemez. Bu saatten sonra eski dönemlerdeki sansürcülük ve dikta hayallerinizi artık çöpe atmanız gerekiyor. Ve hatta pek yakında tüm iktidar hayallerinizi…

Primitivizm hoş bir hayal olabilir, doğaya dönmek güzel olabilir ancak bunlar artık iktidarlara hasar vermek şöyle dursun, umurlarında bile olmuyor. Çünkü eski dönem devlet kafasını geride bırakalı çok oldu onlar. Bizlerin -daha doğrusu iktidar karşıtlarının- farketmesi gereken de artık eski yöntemlerin bir işe yaramayacağı, yarasa bile hedefe ulaşmada ciddi bir yol kaydetmenin yanından bile geçemeyeceğidir. Doğayı siktir edelim gibi birşey asla demiyorum ancak onun için savaşırken bile artık işin kuralını kullanmak gerekiyor. İktidarın gözünün önünden kaybolmak değil, onun gözüne batmak artık zarar veriyor ona. Çünkü kaçıp saklandığın doğa bile elinin altında.

Cyberspace’e birçoğumuz fazlasıyla yabancı. İçinde olduğu halde durumu kavrayamayanlar da ciddi bir çoğunluğu oluşturuyor. Durumu daha iyi kavrayabilmeniz adına son zamanlarda gündemi başlıca meşgul eden, iktidara en çok zarar veren ya da başını ağrıtan şeyleri sayalım; Wikileaks, Orta Doğu-Kuzey Afrika İsyanları/Devrimleri, İnternet Sansürleri, Ahmet Şık’ın kitabı… Peki tüm bunlarda başrolü oynayan, iktidarın zarar görmesini bu kadar kolaylaştıran neydi? İnternet ya da daha genel adıyla cyberspace. Tüm bunların olduğu yer de, tüm bunları yapabilmemizi sağlayan da o.

İşin özü bundan sonra yaratacağımız herşeyde artık cyberspace’i göz önünde bulundurarak hareket etmemiz şart. Yoksa kırık ayaklı bir masa gibi sürekli sallanacak ve asla tam verim elde edemeyeceğiz. Biraz daha hayalciliği bir kenara bırakıp gerçekleri görmeli, onun güzelliklerinden faydalanmalıyız. Cyberspace, biz cyberpunkları bekliyor.

Bela Presente (A.A.S.)

ŞİKAYET VAR!

Bu bir şikayettir.

Evet kendimi ve kişisel web sitem belapresente.com’u şikayet ediyorum. Anladığım kadarıyla son zamanlarda sansür işleri fazla yoğun olduğundan benim sitemi gözden kaçırmışsınız. Özellikle son sansürlenenlere ve sansürlenmek istenenlere bakınca kesinlikle emin oldum, benim sitemin de kapatılması lazım.

Çocukları korumak isteyen abiler, ablalar; interneti temiz tutmak isteyen kurum ve kuruluşlar sözüm sizlere! Benden ve benim sitemden kurtarın toplumu. Yoksa çok ağır bir şekilde ahlaklarını bozacağım, onların hassas duygularıyla oynayacağım, vatanına milletine saygısız gençlerin yetişmesine neden olacağım. Bu işin sonu kötü, yazdıklarım yüzünden sapık, katil, uyuşturucu-alkol bağımlısı gençler yetişebilir, örf ve adetleriniz yıkılabilir, hatta ülke bile bölünebilir.

İsterseniz biraz daha inandırıcı olabilmek için sebepler de sunabilirim; en başında kitabını toplatmak için büyük çaba sarfettiğiniz William S. Burroughs’u kendime hoca olarak görüyorum. Yani bu demek oluyor ki onun yaptıkları benim için hep iyi şeyler, yani o zararlı şeyleri de onaylıyorum ve seviyorum. Ayrıca yine onun mensubu olduğu edebiyat akımını -ki hep cinsellikten, uyuşturucudan, aykırılıktan, özgürlükten vs. bahseden bir grup serseridir bunlar- delicesine okuyor ve inceliyorum. Düşünün artık halimi. Bu arada Palahniuk’un Ölüm Pornosu kitabını da çok sevmiştim bunu da kaçırmayın gözünüzden.

Hem türk örf-adetleriyle, onun ahlakıyla da hiç aram yoktur, hiç de sevmem onları. Onlara göre de yaşamayı hiç beceremedim. Yani sizin çizdiğiniz o ahlaksız, terbiyesiz profiline çok fazla uyuyorum. Ben olsam buradan sonrasını bile okumadan kapatırdım bu siteyi. Hem hayatın ve türkiyede yaşamanın ne kadar zor ve sabır gerektiren bişey olduğunu söyleyerek insanları, gençleri alkole, intihara da yönlendiriyor olabilirim, bundan pek emin değilim ama olabilir.

Ayrıca cinsellik konusunda da öyle terbiyeli biri sayılmam, hiç umrumda olmaz müstehcenlik vs. Özgür cinselliğin iyi ve insan için gerekli birşey olduğunu düşünürüm, açık açık da söyler ve yaşarım. Hatta utanmadan propagandasını da yaparım. Türk aile yapısı hiç mi hiç sevmez beni o yüzden. Bende kendisi çok sevmem, o yüzden benim açımdan bir sorun yok ama sizin için büyük bir dert diye biliyorum bunu.

Başka ne var acaba… Ha o sizin korumayı çok sevdiğiniz ar ve haya duygularınızı incitmekten inanılmaz bir zevk alıyorum mesela. Gördüğüm yerde kafasına kafasına, hayalarına hayalarına vuruyorum ki iyice acısın istiyorum. O acıdıkça, o incindikçe ben zevk alıyorum, daha da incitesim geliyor. Öyle böyle değil yani bağımlılık yaptı bende, anlatsam inanmazsınız. Herkesin ar ve hayalarını incitesim geliyor.

Özet ve sonuç kısmına gelecek olursak;

Terbiyesizim, ahlaksızım, sizin ahlağınızı yada diğer duygularınızı umursamıyorum, umursamayacağım. Ve farklı olanların hayatına müdahele etmeye bu kadar meraklı oluşunuzdan da nefret edip size inat, o istediğiniz hayatı asla kabul etmeyeceğim, etmeyeceğiz. Benim hayatıma her müdahele etmeye kalktığınızda da buna karşı duracağım. Çünkü bu TC’nin değil, benim hayatım.

Gerekeni yapmak istiyorsanız yapabilirsiniz, benden bu kadar.

tahrik et! / tahrik ol! (ve duyuru)


Bir son dakika atağıyla yarın başlayacak olan Tahrik Raporu sergisinin tahrikçileri arasına girdim. “Tahrik Et! / Tahrik Ol!” temasıyla yaptığım eylem/işle sergide olacağım. Sergi açılışında görüşürüz.

Sergi hakkında bilgi, metinler ve takvim için; http://tahrikraporu.blogspot.com/

İşin teması hakkında yazdığım metin;

tahrik etmek kavramının tek taraflı düşünülesi ve ona göre hareket edilmesi ciddi bir yanılgıyı da beraberinde getiriyor. insan tahrik etmekten de tahrik olan bir varlıktır aslında. zihin birilerini tahrik ederken aynı zamanda kendisini de tahrik etmekte ve bundan zevk de almakta. ama bu durumu iki farklı şekilde yaşamakta. bu da tahrik kavramının kullanımı ve anlamı açısından genişliğiyle alakalı.

birinci koşulda tahrik edilen tarafta bu durumdan zevk alır ve karşılıklı tahrik ortamı her iki tarafı da mutlu eder. genellikle bu cinsellikle alakalı durumlarda meydana gelir ve her iki tarafta birbirini tahrik etmekten gayet memnundur. buna “iyimser tahrik” diyelim.

ikinci koşul genelde politik amaçlı veya diğer tarafa karşı duyulan öfkeyle alakalı tahriklerde yaşanır. bir taraf karşıdakini tahrik etmekten zevk alır ama tahrik edilen kişi öfkelidir ve bu durumdan memnun değildir. aslında tahrik etmekten zevk alan kişi bunu da o kişiye öfkeli olduğundan dolayı yapar. yani her ne kadar tahrik eden kişi bunu zevkle yapsa da altta bir öfke ve kızgınlık yatar. buna da “kötümser tahrik” diyelim.

Buradan aslında gitmek istediğim nokta ise tahrik kavramının tek taraflıymışçasına ve bir suçlama veya kendini temize çıkarma amacıyla kullanılmasının ne kadar tuhaf durduğunu göstermekti. çünkü sonuç olarak tahrik etme veya tahrik olma durumu daima karşılıklı etkileşime ve iletişime bağlıdır. bu etkileşim bireysel etkileşim olabilir yada grupsal ve hatta toplumsal olabilir. ama sonuç olarak daima bir etkileşim var olmak zorunda.

ben sizi neden tahrik etmek istiyorum diye soracak olursanız şöyle cevap verebilirim ki; hepiniz uyuşmuşsunuz ve beyinleriniz donmuş. tahrik etmek istiyorum çünkü sistemin birer koyunu halinde tv karşısında ölecek olmanız maalesef tüm dünyayı ilgilendiriyor. tahrik etmek istiyorum çünkü sisteme yapacağınız her hizmet hem sizin hem de tüm lanet olası gezegenin sonunu hazırlıyor. tahrik etmek istiyorum çünkü başka türlü değişeceğinize hiç ama hiç ihtimal vermiyorum.

insanın en önemli ve en işe yarar duygularından biri öfkedir. ve bir insanı öfkelendirmenin en iyi yolu da tahrik etmektir. çünkü bu sayede hem siz biraz yerinizden kıpırdıyorsunuz hem de bir etkileşim bir iletişim doğuyor, tüm bu yalnızlaştırma çabalarının ortasında.

belA presente!

İsyan 101: Yunanistan


Şu an yunanyada canlı bir ders var. Direnişin ve isyanın dersini veriyorlar. Bizlere, sizlere, tüm dünyaya. Demokrasinin beşiği denilen coğrafya şuan demokrasinin de ötesi için harekette. Kapitalizme, iktidara, otoriteye meydan okuyorlar.

Kısaca öyküyü özetlemek gerekirse; 2008 Aralık 6’da Alexis’i bir polisin vurması ilk büyük ateşi yaktı. Öncesinde de hareketli olan anarşist/anti-otoriter gruplar için ilk büyük başlama fişeği ateşlenmişti. Ocak sonuna kadar bu ateş hiç azalmadı. Ardından ara sıra kesik kesik gösterdi kendisini, hala sönmediğini. Sonrasında Yunanistan’da ekonomik kriz. 2009’un ortalarından itibaren yine herkes hareketli, grevler, ateşler daimi bir şekilde yandı. Sonra 6 Aralık 2009, Alexis’in ölüm yıldönümü. Ateş birkez daha harlandı ve grevleri de arkasına alarak daha da güçlendi. Bir de yakın zamanda bir anarşist şehir gerillasının daha öldürülmesi durumu daha da kötü hale getirdi.

Ve 2010 1 Mayıs’ı ile birlikte herşey daha da ileriye gitti. Evet 1 Mayıs 2010. Hani şu herkesin Taksim’de eğlendiği sırada; orada sokaklarda çatışmalar vardı. Kapitalizmin ve iktidarın canına okuyorlardı. Ve durmadan devam ettiler. Takvim, tarih dinlemeden devam ediyorlar. 5 mayıs’ta ise büyük bir yürüyüş ve çatışmalarla hükümet binasının etrafı sarıldı, sisteme teslim olmaktansa orada herşeyi yapmayı göze almışlardı hepsi. Ve aynı zamanlarda da anarşistler her yerde çatışıyordu ve kapitalizmin her mekanına can çekiştiriyorlardı.

Burada girmemiz gereken bir noktada bankada ölen 3 kişi. Bununla ilgili de bir bilgilendirme yapmamız şart. Oradaki bir çalışandan tüm basın kuruluşlarına yollanan ama görmezden gelinen bir mektup var. Ve o mektupta o bankada birtek yangın söndürücü bulunmadığından, bankanın o gün çalışmaması düşünülürken patronlarının orada onları zorla tuttuğuna kadar birçok bilgiye ulaşabilirsiniz. Yani kısaca mektup şirketin çalışanlarını nasıl adım adım ölüme götürdüğünü anlatıyor.*

Ayrıca bu sıralarda Exarchia’da polisler tek tek işgal evlerini, kafeleri basıp insan avlıyorlar. Anarşist ve muhalif grupların sıkça bulunduğu bilinen Exarchia’da neredeyse insan kalmamış durumda. Polisler evleri, işgal evlerini, kafeleri basıp insanları dövüyor, göz altına alıyor. Ve tüm bunlar rastgele bir biçimde gerçekleşiyor. Tam manasıyla bir cadı avı söz konusu.

Tüm bunlara rağmen Yunanistan’da hala o ateş yanıyor ve hala direniş devam ediyor.
Çünkü orada insanlar birşeylerin değişmesi gerektiğini biliyorlar.
Çünkü orada insanlar kapitalizmin, iktidarların ve onların korumalarının hangi dilden anladığını biliyorlar.
Çünkü orada insanlar artık “temiz muhalif” olmanın hiçbir işe yaramadığını biliyorlar.
Çünkü orada insanlar özgürlükleri için birşeyler yapmak istiyorlar.

Selam olsun Atina’ya! Selanik’e! Exarchia’ya! Selan olsun tüm direnen Yunanya’ya!

Ve ibret olsun bazılarına…

*Mektubu en kısa zamanda çevirip blogum üzerinden dağıtıma sokacağım. Orjünalini okumak isteyenler için: http://actforfreedomnow.blogspot.com/2010/05/employee-of-burnt-bank-speaks-out-on.html

PS: Ayrıca yazımın da içinde bulunduğu ve Yunanistan’dan güncel olarak haberlerin yayınlandığı siteye ulaşmak için: http://internationala.org/index.php/isyan/anarsist-hareket/648-yunanistanda-ayaklanma-bu-bir-snf-sava.html

Tatlısularda Muhaliflik…

aşağıdaki kısmın özeti: sıktınız ulan! kafayı yiyecem sizin gibiler yüzünden. herşeye burnunuzu sokmalar, laf etmeler, ukalalıklar… ne zaman siktirip gideceksiniz anlamadım ki tepemizden. bıktırdınız ulan bıktırdınız şu temiz oyunlarınızdan.

tatlı sularda muhalif olmak ne kolay işmiş öyle. dert etmemen gereken şeylerle uğraşıp, insanlara tepeden bakıp, ürekli laf salataları yapıp, başkalarından nasiplenip sonrada muhalif olmak cidden kolay iş. ve işin esas sinir bozucu tarafı çoğu insanın bu gerzekleri muhatap alması ve söylediklerini ciddiye alması.

kimisi var birilerinin yaptıklarını uzaktan izleyip bundan kendilerine çıkaracakları payı hesaplıyorlar. ve uygun an geldiği zaman hiç ortada olmayan tipler/gruplar bir anda ortaya çıkıyor ve sizin yaptıklarınızdan nasiplenmeye çalışıyor. bir laf ettiğinizde de sizi karalamaya, ayrımcılıktan tutun da bi yığın bokla size saldırmaya başlıyorlar. ve böyleleri öyle ağdalı ve süslü bir atmosferle gelirler ve size saldırırlar ki ne yapsanız size döndürmeye çalışırlar.

süs demişken bir de farklı bir grubumuz var onları atlamayı hiç istemiyorum. bunlar dil üzerine uzmanlaşmış ve tüm hayatlarını dil üzerinden götürerek muhalif olmaya çalışan bir grup. hele bir ağzınızdan ters anlama gelecek bir laf çıksın. hemen sizin olduğunuz yerde ortaya çıkıp size o cümleyi kurduğunuz için özür diletip, hayatınızdan bıktırana kadar etrafınızda dolanırlar. bunların tek derdi dil ve hareketlerdir ama. başka hiçbirşey için görünmezler genelde. bazen de yukardaki başlık için ortaya çıkabiliyorlar.

bunların hepsi temiz çocuklardır. kendilerini süsler ve muhalif olarak pazarlarlar. ve bulundukları grup/örgüt vs her neyse onun en doğrusu ve tek doğrusu onlarmış gibi davranırlar. kendilerinden farklı davranan herkese saldırma ve aşağılama hakkını bulurlar ve bunu kılıfına uydurmaya çalışırlar.

onların esas dertleri kendi temiz ve tatlı sularında bellerinde can simidiyle güvenli bir şekilde mastürbasyon yapmaktır. dışarda kirli ve pis sularda uğraşıp, dididen, mücadele eden insanları kullanmak, aşağılamak, onların yaptıklarına, hayatlarına saldırmak onlar için bir numaralı prim noktasıdır. doğru ve temiz dünyalarında zarar görmeden mücadele edip sokaklarda ve hayatın gerçek noktalarındakilere karşı küçümser tavırlar göstermek onların yaşam biçimi haline gelmiştir. “mücadeleyi temiz(!) tutmak” onlar için en önemlisidir. mücadeleleri temiz olsun ama rezil olsunlar, hiçbir yere varamasınlar hiç önemli değildir. dert “temiz” olmaktır.

böyleleri en ufak şeyleri dert edip, en mühim noktalarda ortaya çıkarak herşeyi rezil eder ve bundan bir onur duyarlar. orada ne olup bittiği, sizin bizim yaptıklarımızı nasıl baltaladıkları zerre umurlarında değildir. onlar “temiz duruşlarını” göstermiş ve mücadeleyi “temizlemiş”lerdir. siz ne yaparsanız yapın gerisi onların umurunda değildir.

onlar temiz ve güvenli hayatlarında “mücadele”lerine devam ederler kendilerince. ama biz gerçekten o mücadelenin içindeyizdir. sokaklarda, barikatlarda, hayatın içindeyizdir. ona rağmen bunların derdi o temiz bölgelerinden emirler vermek, nasıl konuşacağımıza, hangi sloganı atacağımıza, dilimize karar vermeye çalışırlar. ve bunu büyük bir onurla yaparlar. ve bunu anti-otoriter hareketin içinde yaparlar. buna da farklı noktalardan kılıflar uydururlar. o harekettekilerin ne düşündüğü veya ne söylediğini umursamadan kendilerine bir dünya üretirler.

bizim için önemli olan onları buradan uzak tutmak ve ciddiye almamaktır. o temiz laflarını da kendilerine saklamalarını tavsiye ediyorum. “yukarılardan” bakarak emirler vermek, dilimize, mücadelemize müdahele etmeye hakkınız yok. eğer o temiz sınırı çizdiyseniz o sınırınıza uyun ve bizden uzak durun. çünkü sizi ciddiye almıyoruz. almaya da niyetimiz yok.

PS: temiz arkadaşlar; bana istediğinizi demekte özgürsünüz. ister şiddet fetişi, ister sözümona anarşist, isterseniz hakaret bile edebi… pardon siz temizdiniz hakaret yok sizde dimi? yoksa bizim gibi olursunuz da seviyenizi düşürürsünüz.

PS-2: bu gerçekten patlamaması için tutulan sinir birikimlerinin bir kısmının dışa vurumudur. merak etmeyin daha rahat bırakmaya niyetim yok sizi. çok işimiz var, çooook.