Tehlikeli Oyunlar (Eren Okur)

[Söyleyecek çok fazla şey yok bunun üzerine. Oğuz Atay hakkında dönüp duran tartışmalara Eren’in (benimde katıldığım ve savunduğum) bakış açısından bir cevaptır aşağıdaki yazı. Daha fazla araya girmiyorum, yazı sizindir. –A.A.S.]

Öncelikle, belirtmekte fayda olduğunu düşündüğüm bir kaç şeyi söyleyerek başlamak istiyorum:  Bu yazıyı yazmaya karar verirken fazla düşünmedim; çünkü bazı durumlarda insanlar kendilerini harekete geçmek zorunda hissederler. Bunun sebebi, herhangi bir şeyin arkasındaki gizli gayeyi görüyor olmaları ve yılanın başını küçükken ezme eğilimleridir. Kaldı ki bu duruma sebebiyet veren insanlar, bir önceki cümlede kullandığım deyimin içinde geçen  ‘’yılan’’ kelimesinden çok ‘’küçük’’ kelimesine kafayı takacak insanlar olabilir ve  bu durumda onlara karşı durmak daha da vahim bir hâl alabilir.

Her ne kadar kendimi ‘’edebiyat camii’ası’’nın içinde görmesem de, bu yazıyı yazdığımdan ötürü bir şekilde kendimi sorumlu hissettiğim durumlar var ve olası tepkilere karşı hassas bir noktaya parmak basmak istiyorum: Evet! Ben adı sanı duyulmamış bir ademceğizim ve sizler, en azından ne yapmamam gerektiğini bana öğreten ve benden yaşça büyük insanlarsınız. Şunu diyeceğinizden de adım kadar eminim: ‘’Haddini aşmış!’’. Evet, en güzel yaptığım iştir, yüksek müsaadenizle haddimi aşıyorum. Tekrar merhaba!

Bilindiği üzere son zamanlarda ‘’sanat’’ camiasındaki Fazıl Say polemiklerinden sonraki en yaygın tartışma, Notos Dergisi’nin Haziran-Temmuz sayısını Oğuz Atay’a ayırması ve kısa kısa yorumlar aldığı ‘’Oğuz Atay Adı Aklınıza İlkin Neler Getiriyor?’’ bölümündeki yazarlar/şairler arasında bulunan Şavkar Altınel’in Oğuz Atay’ı ‘’sığ ve yapay’’ bulduğunu söylediği kısa metni yayımlamasıyla başladı; iyi ki de başladı. Burada tartışmanın her iki tarafının da hemfikir olduğunu düşünüyorum. Zira memleket olarak soğuk savaştan fazla haz ettiğimiz söylenemez.  Birileri ‘’mahalle’’yi basmaya geliyorlarsa, adamlarımızı toplar, elimize sopaları alır, bekleriz. Gerçi ben kolejli değilim; belki bunu çocukluğunda hiç yapmamış sevgili ağabeylerimiz vardır, bilemeyebilirler. Ama bakın okumadığınız bir diğer romanı ‘’Tehlikeli Oyunlar’’da Atay ne diyor:

’Bu kadar şiddeti sizin içiniz kaldırmaz. Siz, salonda at yarışları oynayabilirsiniz ancak.’’

Her popülist tartışma gibi bu tartışmanın da ben dahil olmak üzere tarafları var ve karşılıklı yazılan yazılarla çirkin bir hal alan, kaotik bir ortamda bulunmaktayız. Ne mutlu ki onlar için reklam değeri taşıyan bir hedef olmadığımdan ötürü kimse bana karşı kendini cevap vermek zorunda hissetmeyecektir. Bunu da yaşıma ve ismime bağlayarak kendilerini rahatlatacaklardır.  Bu durum kuşak olarak alıştığımız bir durum, biliniz. Ki bizi bilirsiniz, biz bizi bilmediğinizi biliriz.

Tartışmanın taraflarından Sürey?ya Evren: ‘Bu anormal durum bize Oğuz Atay hakkında hiçbir şey söylemiyor. Atay savunganları, Üçüncü Kuşak Atay Keşfedicileri önceki kuşaklardan çok daha asabiler. Ülkesini hiç görmemiş milliyetçi diaspora kuşakları gibiler. Oğuz Atay ilk yayımlandığında veya Birinci Keşif Kuşağı tarafından keşfedildiğinde henüz Türkçeye çevrilmemiş bunca çeviriye rağmen hem de.’’ diyor BirGün’deki cevap yazısında.

Bizim kuşağı bilirsiniz Sürey?ya Bey, internetle fazlasıyla haşır neşir bir kuşağızdır. Bir konu hakkında bilgi edinmek için kütüphaneden evvel internete başvururuz. Ben de bu yazıyı yazarken ilk önce, hakkınızda daha geniş bilgi edinebilmek adına bu yola başvurdum ve isminizi internette arattım. Ama  bir de ne göreyim Sürey?ya Bey, ‘’Üçüncü kuşak Atay keşfedicilerinden ve ülkesini hiç görmemiş milliyetçi diaspora kuşakları gibi olanlardan’’ olan ben, aradığım bir çok şeyin sözde ansiklopedik bilgisine kendi dilimde erişebildiğim Vikipedi isimli internet sitesinin, yalnızca İngilizce hazırlanan kısmında biyografinize rastlayabildim. Televizyonla da arası iyi olan kuşağımın iyi bildiği bir dizide sıkça şu cümle geçerdi Sürey?ya Bey:  ‘’Bu bir çelişki midir?’’

Bu arada dergilerinize ve dergilerinizdeki eleştiri yazılarınıza göz gezdirmiyor da değiliz, bilmenizi isterim. Mesela bazen dünya edebiyatından kimi yazarların kitap eleştirilerini yayımlıyorsunuz. Ama şunu bilmiyorsunuz ki, bizler, yani şu ülkesini hiç görmemiş gibi davranan kuşak, aynı kitapların yurtdışında yayımlanan eleştirilerine de göz gezdiriyoruz Sürey?ya Bey. Bunca çeviriye rağmen hem de!

Bir de 7/24 blog yazdığımız dönemlerden tanıdığımız sevgili blog kardeşi’miz Gülüm Dağlı var, şöyle söylemiş:  ‘’Haber sitelerine yorum yapan ve 7/24 sözlük dolduranlar hemen üşüştü, Şavkar Altınel’e hiç hak etmediği laflar etti.’’

Çok manidar, aynı zamanda Twitter adlı sitede de şöyle bir iletisi mevcut: ‘’Böyle cesur ve gururlu gençleri görünce gözlerim doluyor. Kendimi Çetin Altan gibi hissediyorum.’’ Kendisini Çetin Altan gibi hissettiğinden şüphemiz yok; onun erken sınıf atlayan hali olarak hayli mutlu gözüküyor. Mutlu musunMathilda? Kuşkumuz yok…

Tehlikeyi erken sezinlemeyi bilen, batı liberalizmini özümsemiş bireylerle karşı karşıya olduğumuzun bilincindeyiz. Bu sebeple bize saldırmaya, bizi benzettikleri cemaatler gibi, en önemsediğimiz değerlerimizden başlıyorlar. Fakat şu da bilinmelidir ki, yenileceksek bile, kolay yenilecek lokmalar olmayacağız. Oğuz Atay’ı bizim cemaatimizin lideri olarak lanse eden kişilerin, yarın devlet televizyonlarında ‘’sığ ve yapay’’ gözyaşlarıyla karşımıza çıkabileceklerinin farkındayız.

Yine Atay’ın Tehlikeli Oyunlar isimli kitabından bir alıntıyla yazımı sonlandırmak istiyorum. Umarım sizde bu kitabı okumak adına bir merak uyandırabilmişimdir. Umarım ülkemizin ‘’ödüllü’’ şairleri tek kitap üzerinden külliyat yorumlamaktan bundan böyle kaçınırlar, -ki biz de seve seve ne yazmamamız gerektiğini onlarla tartışmadan, yalnızca onları okuyarak keşfedebilelim.

”Yabancı amcalara kızmayın; kibar aile çocuklarına çamur atan mahalle çocukları gibi görüyorlar sizi. Buna da en çok ben dayanamıyorum, en çok gene ben kızıyorum.”

Eren Okur

Buradan Geldi: https://www.facebook.com/notes/eren-okur/tehlikeli-oyunlar/10150321696987154

 

Cyberspace’i Kullanma Kılavuzu

(Bu yazıyı ilk sayısını Nisan’da çıkarmış olan M. Atakan Foça’nın elebaşı olduğu Geç Saatlerin Denizinde fanzinine yazmıştım. Faniznle ilgili bilgilere vs http://www.facebook.com/gsdfanzin linkinden ulaşabilirsiniz. Umarım bu fanzinin devamını getirebiliriz en kısa zamanda, di mi Atakan? (: )

21. yüzyıl, artık duyularımızla hissettiğimiz dünyadan kopuşu gittikçe yaşadığımız ve bariz bir şekilde bilim kurgularda bahsedilen cyberpunk bir hal almaya başlıyor. Birçok kişi için bu bir tür facia olarak görünüyor, hatta dünyanın sonu gibi bakılıyor buna farkındayım. Ama açık konuşayım, bok yemiş hepsi. İnsanlık için bundan sonra tamamen farklı ve eğer akıllı davranmayı becerirsek gerçekten iyi bir dönem yaratma şansı demek bu.

Cyberspace insanların devletlere karşı en büyük direniş bölgesi ve aynı zamanda onlardan bağımsız bir şekilde ve onlara direnek yaşayabileceği bir alan haline elmeye başlıyor. Bunun birçok örneğini hemen hergün haberlerde, orada burada görebilmek mümkün. Artık cyberspace’de savaşıyoruz iktidarlara karşı ve bu savaşta gerçekten iyi gidiyoruz. Bunu korumalı ve daha da güçlü hale getirmeliyiz ki gerçekten bir zafer kazanma şansımız olabilsin artık.

Evet cyberspace’i korumalıyız. Çünkü dikkatli bir şekilde bakacak olursak aslında Hakim Bey’in bahsettiği TAZ’ları en sağlıklı şekilde yaratabileceğimiz ve onları en güçlü şekilde kullanabileceğimiz yer cyberspace. Aynı zamanda cyberspace bu çatlaklarıyla ve TAZ’a elverişli ortamıyla iktidarın müdahelesinin neredeyse imkansız olduğu bir yer. İktidarın bizden çalmaya çalıştığı, bizden gizli tutmaya çalıştığı en önemli hazinesi bilgi. Ve bir kez bilgi cyberspace’e düşerse iktidar hazinesicni kaybetmiş demektir. İktdarlar hazinelerini kaybettikçe zayıflar, bir süre sonra da yok olurlar. Kaçınılmaz son…

Burada değinilmesi gereken önemli nokta artık iktidarların güç kaynağı para ya da maddi olan herhangi birşey değil; BİLGİ. Cyberspace’in bu kadar önemli hale gelmesinin sebebi de bu. Tamamen bilgiden oluşan bir evren çünkü. Tamamen bilginin var ettiği ve bilginin en sağlıklı şekilde saklanabileceği yer. İktidarlardan çaldığımız her bilgiyi burada güvenli bir şekilde tutabiliriz. İktidarlar bunun farkında değiller henüz ya da ciddiyetini hala kavrayamadılar ama sanırım ikitdarların artık öğrenmesi gerekiyor; cyberspace’de hiçbir şey gizlenemez ve oraya bir kere giren hiçbir şey yokedilemez. Bu saatten sonra eski dönemlerdeki sansürcülük ve dikta hayallerinizi artık çöpe atmanız gerekiyor. Ve hatta pek yakında tüm iktidar hayallerinizi…

Primitivizm hoş bir hayal olabilir, doğaya dönmek güzel olabilir ancak bunlar artık iktidarlara hasar vermek şöyle dursun, umurlarında bile olmuyor. Çünkü eski dönem devlet kafasını geride bırakalı çok oldu onlar. Bizlerin -daha doğrusu iktidar karşıtlarının- farketmesi gereken de artık eski yöntemlerin bir işe yaramayacağı, yarasa bile hedefe ulaşmada ciddi bir yol kaydetmenin yanından bile geçemeyeceğidir. Doğayı siktir edelim gibi birşey asla demiyorum ancak onun için savaşırken bile artık işin kuralını kullanmak gerekiyor. İktidarın gözünün önünden kaybolmak değil, onun gözüne batmak artık zarar veriyor ona. Çünkü kaçıp saklandığın doğa bile elinin altında.

Cyberspace’e birçoğumuz fazlasıyla yabancı. İçinde olduğu halde durumu kavrayamayanlar da ciddi bir çoğunluğu oluşturuyor. Durumu daha iyi kavrayabilmeniz adına son zamanlarda gündemi başlıca meşgul eden, iktidara en çok zarar veren ya da başını ağrıtan şeyleri sayalım; Wikileaks, Orta Doğu-Kuzey Afrika İsyanları/Devrimleri, İnternet Sansürleri, Ahmet Şık’ın kitabı… Peki tüm bunlarda başrolü oynayan, iktidarın zarar görmesini bu kadar kolaylaştıran neydi? İnternet ya da daha genel adıyla cyberspace. Tüm bunların olduğu yer de, tüm bunları yapabilmemizi sağlayan da o.

İşin özü bundan sonra yaratacağımız herşeyde artık cyberspace’i göz önünde bulundurarak hareket etmemiz şart. Yoksa kırık ayaklı bir masa gibi sürekli sallanacak ve asla tam verim elde edemeyeceğiz. Biraz daha hayalciliği bir kenara bırakıp gerçekleri görmeli, onun güzelliklerinden faydalanmalıyız. Cyberspace, biz cyberpunkları bekliyor.

Bela Presente (A.A.S.)

“Marazi Ayrıntı Düşkünlüğü”ne Dair (II)

(Bunu yazmaya çalıştığım kitabın metninden çıkartıp aldım. Ne zamandır devamını yazmak istediğim “Marazi Ayrıntı Düşkünlüğü”ne Dair isimli yazıma gayet uygun bir devam olacağını düşündüm. Hem de metinden ufak bir bölüm paylaşarak biraz geri bildirim almaya ihtiyacım vardı. Uzatmaya gerek yok daha fazla, buyrun.)

Detayların, ayrıntıların içinde dolaşıyorum. Sanırım uzun zaman oldu bu durum başlayalı. Devasa bir labirente döndü tüm gezegen ve zihnimi de içine aldı. İkisinin tek bir parça haline geldiği anı ilk farkettiğimde fazlasıyla korkmuştum. Zihnimin içindeyken bile ayrıntılara müdahele etmekte zorlandığımı düşünürsek bu halimle ne yapacağımı hiç bilemem diyordum. Sanırım bu sefer gerçekten kaosu yaşamaya başlayacaktım. En azından ben öyle zannetmiştim başlarda.

Sonrasında işler gittikçe değişik bir hal almaya başladı. Kendi kendime eğitim verme kararı aldım en başta. Madem işler bu noktaya gelmeye başladı ve geri dönecek yol yok, bu durumda kendimi bu duruma alıştırmalı ve avantajlarını kullanmalıydım. Her zaman yaptığımı yapmalıydım yani…

Her ne kadar ayrıntılarla içli dışlı oluşum çok daha büyük bir geçmişe dayansa da hiç bu durumun kontrolümden çıkabileceğini hesaba katmamıştım. Ve bu sefer fazlasıyla yakındım bu duruma, müdahele etmem şart olmuştu. Çok kişi uyarmıştı beni bu konuda, hatta delirebileceğimi bile söyleyenler oldu ama ihtimal vermiyordum ben. Bu sefer ise tam tersine gerçekten o noktaya yaklaştığımı hissediyordum. Çok fazla detay; çok fazla hareketliliği ve çok az kontrolü getiriyordu. Ve en sevmediğim şeylerden biridir işlerin kontrolüm dışında ilerliyor olması. Özellikle de söz konusu olan kendi hayatımsa.

Yazmaya başladığım günden beri başımı en çok ağrıtan şeydi ayrıntılar. Çok fazla ve her türlü detayla uğraşırım. Elimde olmadan yaparım bunu ve insanlara açıklamamın da imkanı yoktur pek fazla. Ne diyebilirsin ki insanlara; kafa yorduğum, takıldığım detayları bilseler anlam veremeyecekleri hatta dalga bile geçebilecekleri belliyken. Bu yüzden söyleyecek birşeyim olmaz ve hep ya geciktiğim ya da tembel olduğuma dair yorumlar gelir. Neyse ki bu tarz şeylere alışabiliyor ve fazla kafamı takmayabiliyorum.

O kompleks dünyamın dışıyla çok fazla ilgilenmek istemiyor oluşumun sebebi de bu zaten. İnsanların kendilerinin bile farkında olmadıkları hareketlerinin, tavırlarının benim gözümde ciddiye alınabilecek bir detay gibi görünmesi, bunlara dair fazlasıyla kafa yormam, hemen herşeye dair ve her ihtimale dair senaryolar kurmam… Madde dünyası için fazla kompleks bir zihne sahibim sanırım. Cyberspace’te bu kadar çok bulunmamın, somut dünyada beni çok fazla göremiyor oluşunuzun sebebi de bu zaten. Çünkü cyberspace’in yapısı ile zihnimin yapısı çok daha iyi bir uyum sağlıyor ve onun içinde daha rahat gezinebiliyor, daha rahat hareket edebiliyorum. Tıpkı zihnimde yapabildiğim gibi.

Bunu farkettiğim an bir cyberpunk olmaya karar vermiştim zaten. Somut dümyada yazdıklarımla bir noktaya kadar etki edebiliyordum ancak eylem halinde olmalıydım ve eğer bir şekilde günümüzde eylemlerimin etkili olmasını istiyorsam bunu cyberspace’den başka bir yerde yapamazdım. İnsanların madde dünyasını sadece dinlenme amacıyla kullandığını düşündüğümüzde ise bu benim için çok daha büyük bir fırsat yaratıyordu. Sadece içmeye, kafayı bulmaya, sevişmeye ve biraz da uyumaya geliyorlardı insanlar somut dünyaya. Diğer herşeyi ise cyberspace’de halledebiliyorlardı. Zaten gezegenin herşeyi oraya taşınmıştı bile. Somut dünyada resmi kurum bile kalmamıştı. Sadece evler, barlar, alışveriş merkezleri ve eğer şanslı bir şehirdeyseniz parklar kalmıştı. Geri kalan herşeyi çoktan taşımışlardı.

Neyse bu kadar gevezelik yaptığım yeter, daha halledilecek çok fazla iş var. Bir de şu yazıyı adam edip yollamam gerekiyor daha. Biraz daha tembellik yapmadan şu parktan çıkıp eve uğrasam iyi olacak. Belki daha sonra bizim bara da bir bir ziyaret yaparız.

Google+’a Ahmet Bakışı

Her ne kadar bu konularda daha önce yazıp çizdiğime pek denk gelinmemiş olsa da, artık sözlüklere, sosyal ağlara felan yazmaktansa buraya toplamamın daha iyi olacağı fikrinden bu konularda da birşeyleri ara ara yazmamın iyi olacağını düşündüm. Hem elimin altında bulunabilmesi için, hem de blogun biraz daha hareketlilik kazanabilmesi için güzel bir yol olur.

Neyse, bu başlangıcı yapmama sebep olan şey ise şuan BETA sürümünde olan Google+. Beta oluşunu özellikle vurguladım, çünkü ortalıkta görüldüğü kadarıyla en saçma eleştiriler bunun beta olduğunun farkında olmayan insanlardan geliyor. Ve her ne kadar zevkle bekliyor olsam da doğru düzgün birşey görmeden “Facebook Killer!” şeklinde konuşanlar. Bi sakin olun be kardeşim beta daha bu beta… Bir de davetiyeyle girişin olmasından şikayet edenler için ufak bir not; hayatınızda kaç tane ürünün deneme sürümünü herkese açık yaptığını gördüğünüz. Burada tabii ki öncelik feedback verebilecek insanlarda, çünkü adı üstünde beta. Hemen eğlenme derdinde olanlar biraz sabredecek.

Henüz iki gün oldu kullanmaya başlayalı ancak bu haliyle bile ciddi verim alabildiğimi düşünüyorum. Özellikle girer girmez birçok Google hizmetinin dahil edilmiş olması, paylaşımdaki rahatlığı, tasarımın sade ve amaca yönelik oluşu ve yeni hizmetlerin (Circle, Sparks, Hangout…) sorunsuz çalışıyor olması bunu sağlayan başlıca şeyler sanırım.

İşin teknik ve özellik kısımlarından bahsedecek olursak; profiliniz Google profilinizin geliştirilebilir ve daha düzgün bir tasarıma sahip hali. Buzz, +1, Picasa ve Plus yayınlarınız tablar halinde hazır. Ana sayfanızda doğal olarak ana akış bulunuyor, üst tarafta bildirimler, ayarlar ve diğer Google hizmetlerine linkler mevcut. Solda Akış listeleri (her circle’ın akışını ayrı takip edebiliyorsunuz), Sparks’tan eklediğiniz başlıklar ve GTalk hazır bekliyor. Sağ taraf ise eklediğiniz kişileri, tavsiyeleri ve Hangout linkini tutuyor.

Circle, Sparks, Hangout, Huddle gibi özelliklerden uzun uzadıya bahsetmeme gerek yok, zaten videolarla, yazılarla bolca anlatıldı onlar. Şu ana kadar hepsini gayet verimli bir şekilde kullanabildim, beta sürümde yaşanabilecek ufak sorunlar dışında ciddi bir arıza yaşadığımı söyleyemem. Ancak Circle ve Sparks kesinlikle mükemmel bir yöntem olmuş bana göre. Çünkü sosyal medyayı belirli eksenlerde ve belirli amaçla kullananlar için diğer ağlarda bu konu biraz sıkıntı yaratıyor, bazen takiplerde herşey birbirine girdiği için gözünüzden birçok şeyi kaçırabiliyordunuz. Google bunun önüne geçmeyi becerebilecek bir sistem kurma yolunda gidiyor. Bu da sanırım sosyal medyayı daha profesyonel dertler için kullananlara iyi bir haber. Ayrıca işin güzel yanlarından biri de herkesi arkadaş olarak ekleme zorunluluğunuz yok, biri sizi bir circle’a eklediyse (hangisi bilemiyorsunuz tabii ki) sizin de onu eklemeniz gerekmiyor. Paylaştıklarını merak ettiğinizde Gelen kısmından bakabiliyorsunuz.

Şu ana kadar eksikliğini duyduklarımı söyleyecek olursam;

  • diğer sosyal ağlarla henüz bağlantı sağlama imkanımız yok (ama yakında geleceği kesin),
  • alışkanlıklardan kaynaklı diğer sitelerde kurulan grupları arıyor gözler arasıra (zamanla atlatırım (: )
  • yine alışkanlıklardan olsa gerek bende dahil birçok kişi enter’a basınca paylaşımın gitmesini bekliyor,
  • Video paylaşım bölümünde Youtube’a direk bağlantı ile Youtube araması yapabiliyor ve yüklediklerinizi görebiliyorsunuz, ancak likeları, favorileri ve playlistleri de orada görmek isteriz.
  • Google’ın kalan servisleriyle de en kısa zamanda entegrasyonu tamamlasa güzel olur hani.

Google bu sefer wave gibi bir hata yapmayacağını gösteriyor şimdiden. Ancak bu klasik sosyal medya kullanıcısı kafasını ne kadar tatmin edecek onu bilemiyorum. Çünkü herkes rakipler üretmeyi ve fanatizmi çok seviyor sosyal medyada ve alışkanlıklarından pek vazgeçemiyor. Her ne kadar cyberspace bize sürekli değişimin zorunluluk olduğunu inatla gösterse de “eski iyidir, alışkanlıklarımı değiştirmem, ben memnunum halimden” kafası bunlara hala direnmeye çalışıyor. Sanırım bu biraz da uzun zamandır oluşmakta ve gelişmekte olan cyberspace ve sosyal medya kültürünü algıyalıp, sindirebilmekle alakalı bir durum.

 

Kısaca kapatacak olursak; daha birkaç günlük bir ürün ve ağ için fazlasıyla konuşulan bir iş oldu ve bu açıkcası iyiye işaret. Değişik algılara açık olan ya da bu algıya zaten sahip olanlar için bir maden niteliğinde Google+, geri kalanları ise önümüzdeki zamanlarda algısını değiştirmeye zorlayacak gibi görünüyor. Önümüzde konuşacak, inceleyecek ve tartışacak uzun bir zaman var. Neler olacağı ise tamamen cyberspace’in o kaotik akışına kalmış durumda (: