Korsanlar Partiye Çağırıyor [16.04.2012]

(Bu yazım ilk olarak 16 Nisan 2012′de Jiyan.org‘da yayınlanmıştır.)

Korsanlık, internetle içli dışlı olan bir çok kişi için artık doğal kavramlardan birisi hâlinde. Bir grubu tanımlayan ve insanlara dair bir özelliği anlatan her kelimenin başına geldiği gibi bu da farklı yorumlarla ve farklı bakış açılarıyla tanımlanmakta ve kullanılmakta.

Kapitalizmle ve devletle ortak bir bakış açısına sahip ya da onların parçası olan bir insan için korsanlık, en basit tabiriyle emek hırsızlığı olarak görülmekte. Onları internet üzerinden emekleri çalan, başkalarının para kazanmasının önüne taş koyan bir grup çapulcu gibi tanımlayıp, bu şekilde onlara karşı durmaya çalışmaktalar.

Ancak burada hırsızlık tanımıyla birlikte sorun başlıyor. Teknik olarak bakacak olursak, hırsız dediğimiz kişinin çaldığı şeye bir daha sahip olmanız mümkün değil. Ancak bir korsanın indirdiği müzik hâlâ orada, üstelik herkese açık bir şekilde. Kimsenin bir kaybı olmamakla beraber, herkesin kullanımında. Ancak kapitalizm elbette kendisini düşündüğü için bunu görmezden gelerek hırsızlık olarak nitelendirmekte ısrar ediyor, bizlere: “Senin parasını ödemeden hiçbir şeye sahip olmaya hakkın yok.” diyorlar. Bu yüzden de onlara göre bir şeyleri ücretsiz olarak paylaşmak hırsızlık oluyor.

Bu bakış açısının dışına çıkıp da, korsanların kendilerine ya da onlara sempati duyanlara (ki genelde sempatizan dediklerim de gizli korsanlar oluyor) göre nasıl tanımlandıklarına bakacak olursak işin yüzü gerçekten değişiyor. Ortaya çıkan çok üstten bir tanım: Bilginin ve kültürün özgürce paylaşımını, parasını ödeyemeyenlerin de bunlara sahip olabilmesini ve insanlığın ortak kültürünün birtakım yasal kısıtlamalarla (parası olan) bir zümreye ait kılınmasını istemeyen ve bunun için çaba gösteren insanlar. Böyle bakınca pek de hırsıza benzemedikleri ortada.

* * *

Korsanlık, internetin ulaşım alanından dolayı başlarda çok önemsenmiyormuş gibi görünse de aslında internet doğduğundan beri varolan bir kavram diyebiliriz. P2P ağlar ve bunun kolay kullanılabilir bir şekli diyebileceğimiz torrent daha çok insan tarafından öğrenilip kullanıldıkça; insanlar filmlere, müziklere ücretsizce ulaşabilme imkanlarının olduklarını farkettikçe durum değişmeye ve bu tartışma daha da büyüyen bir hâl almaya başladı. Elbette sinema-müzik-edebiyat sektörünün büyük patronları bundan hiç memnun değillerdi. Her ne kadar istatistikler hâlâ en çok orjinal materyal alanların torrent kullanıcıları olduklarını söylese de, onlar inatla bunu inkar edip kendilerini zarara uğrattıklarını söylüyor ve devleti bu konuda caydırıcı önlemler alması için zorluyorlardı.

Elbette bir noktada şirketlerin zarara uğradıkları doğru. Çünkü konu tamamen onları yarattıkları telif hakları ve kültürel mülkiyet gibi kavramların sorgulanmasına ortam hazırlıyor, bunların saçmalığının herkes tarafından görülebilir hâle gelmesine neden oluyordu. Bu yüzden de kendilerini bir şekilde sağlama almaya mecbur hissetmeleri doğaldı. Elbette internetin başka “tehlikeli” yanları da vardı ve devletler çok da vakit kaybetmeden tüm bu “tehlikelere” karşı savaşabilmek için şirketlerle büyük bir ittifak anlaşmasına giriştiler (zaten daimi bir evlilikleri söz konusuydu ama bu yeni bir anlaşmayı mecbur kılmıştı). Günümüzde tartışmakta olduğumuz SOPA, PIPA, ACTA, HADOPI ve Türkiye’deki yeni telif sistemi denemesi de bu ittifakın doğal sonuçları.

* * *

Bu ittifaka karşı elbette bir karşı hareket oluşacaktı. Çok fazla da gecikmedi. Önce internet politize oldu. Torrent sitelerinin büyük kısmı birlikte hareket etmeye, korsan bayraklarını çekerek şirketlere karşı “özgür kültür” için savaş ilan etmeye başladı. Bir süre sonra bu da yetmedi ve günümüzde Türkiye’de de bir örgütlenme çabasında olan Korsan Parti (Pirate Party) doğdu.

Korsan Parti’ler ilk kurulma dönemlerinde ciddi bir şekilde dalga geçilmeye maruz kaldılar ve hâlâ da kalıyorlar. “Her şeyi çözdük bir bu mu kaldı?” ve “Ekonomiyi de film indirerek mi kurtaracaksınız?” benzeri alaylar büyük(!) politikacılar tarafından bile hâlâ karşı argümanmış gibi kullanılmakta. Ancak durum hiç beklenildiği gibi olmadı, bazı ülkelerde dalga geçenler için ciddi bir rakip oldular bile.

Korsan Parti’leri temelde telif hakları yasası dediğimiz ve kültür mülkiyetini şirketlere yarar bir şekilde koruyan düzenlemelere karşı duran, patent sisteminden kurtulmayı amaçlayan ve vatandaşların gizliliklerinin ve özgürlüklerinin korunmasını ve geliştirilmesini temel alan bir programa sahipler. Ekonominin kültüre, internete ve özel hayatlara müdahelesinin minimuma düşmesini ve hatta tamamen yok edilmesini hedefliyorlar. Halihazırda 30′dan fazla ülkede resmi olarak kurulmuş, çok daha fazlasında ise kurulma hazırlıkları sürüyor (Türkiye’deki hareket için http://korsanparti.org). Bu anlamda dünya çapında bir hareket oluşmakta.

Avrupa’da temelleri atıldığı için burada daha hızlı bir gelişme gösteren Korsan Parti’leri bir çok yerel ve genel seçimde ciddi oy oranları almakta, AP’de sandalyelere bile sahip olmakta. Başlangıçta dalga geçenler için bu büyük bir şok etkisi yaratmışken, üzerine son zamanlarda bu konulardaki duruşları temelinde güncel politikada da anti-kapitalist bir çizgide programlar oluşturarak aktifleşmeleri, gün geçtikçe daha da sözü dinlenen bir hareket olacaklarının göstergesi. Prag’da yapılmakta olan PPI (Pirate Party International) 2012 konferansını takip ederek, bu konulardaki ciddiyetlerini kendiniz de görebilirsiniz.

* * *

Bu hareketin bana göre en önemli yanlarından birisi, internetle birlikte oluşan yeni kültürün politikaya bakışta nasıl ciddi değişimler sağlayabildiğini ve internetin politik anlamda pasifize edici olduğunu iddia edenlere karşı güzel bir cevap verilebileceğini göstermesidir. Aynı zamanda muhaliflerin pek de umursamadığı konuların aslında nasıl temelle bağlantılı ve ciddi olduğunu anlatabiliyor oluşları, siyasette kalıplaşmış muhalefet ve siyaset yapma anlayışları dışında taze bir bakış sağlanabileceğini göstermeleri gibi, bir çok konuda ciddiye alınması gerektiğini düşündüğüm bir hareket.

Özetle: Korsan Partileri ve korsanlar, bizlere bu yeni dönemde siyaset ve muhalif hareket açısından ne tür yeni yolların açılabileceğini ve de nasıl hareket edilebileceğini çok güzel anlatıyor. Aynı zamanda gün geçtikçe değişen dünyada, eski zamanların yöntemlerini kullanmakla yeni yöntemler üretmenin arasındaki farkı da net bir biçimde gösteriyor. Gelenekçi tavırlarda ısrar edenlere duyurulur.