Remix 101

remix

(Bu yazım ilk olarak 3.12.2012 tarihinde Futuristika!’da yayınlanmıştı. Futuristika! artık çok sevdiğim yeni formatında yayına devam ettiğinden, yazı şu an mazi kısmında bulunuyor.)

DERS 1: Remix Sadece Müzikte Yapılan Bir Şey Değildir

Remix kelimesinin aklımıza ilk olarak müziği veya videoyu getirmesinin tek sebebi onu sınırlı bir şekilde kullanıyor olmamız. Remixin yerine kullandığımız ya da kullanabileceğimiz bazı kelimeler; yaratmak, icat etmek, üretmek, bestelemek, yazmak.

Büyük ihtimalle şu anda bağlantıyı kurmaya çalışıyorsunuz. Şöyle ki, remix yaparken geçtiğimiz aşamalar aslında tüm bunları yaparken geçirdiğimiz aşamalardan farksız. Hepsini aynı şekilde yapıyoruz ama bunun farkında değiliz. Kirby Ferguson, remixi şu şekilde formüle ediyor;

Kopyalama + Dönüştürme + Birleştirme

Yani daha önce karşılaştığımız ya da bulduğumuz bazı materyalleri kendimiz için kopyalıyoruz (dikkat edin çalmıyoruz), onları kullanabileceğimiz şekilde dönüştürüyoruz ve sonrasında elimizdeki diğer materyallerle birleştiriyoruz. Remix yapmanın tarifi bu. Peki bu tarifi sadece remix yaparken mi kullanıyoruz?

Bir roman yazarken o romanda kullanacağımız fikirler bir anda zihnimizde mi parlar yoksa bir yerlerden mi ediniriz? Bir şey icat ederken ne icat edeceğimizi bir aydınlanma ile mi buluruz? Bir felsefe kuramını vahiy ile mi ortaya koyarız?

Tüm bunlar için önce bir yerlerden materyaller geçer elimize, zihnimize. Biz bu materyalleri kendi planımıza uygun bir şekilde dönüştürürüz, düzenleriz. Ardından da benzer şekillerde elde ettiğimiz diğer materyallerle planımızdaki gibi bir araya getiririz ve ortaya üretimimiz çıkar. Bunun remixten herhangi bir farkı var mı?

Remix, her ne kadar farklı bir şekilde adlandırıyor olsak da insanlığın tüm üretim şeklidir. Hemen her şeyi remix ile ortaya koyarız. İnsanlığın gelişimi, sosyal evrimimiz remixlerden ibarettir. İnsan zihni, remix yaparak üretir. Yaptığımız her şey, evet her şey, remixtir.

(Yazının devamında üretimle ilgili her türlü fiilin yerine ‘remix’i kullanacağım.)

DERS 2: Remix Yapmak Kimsenin Özelinde Olamaz

Bazı insanlar remixin sonunu getirmek istiyor. Daha doğrusu sadece kendilerinin ya da kendileriyle benzer koşullarda olanların remix yapabilmesini istiyor.

Şöyle ki, günümüzde insanlığın ekonomik ve siyasi gelişimi fikirleri ve bilgiyi çok garip bir noktaya koyma çabası içerisinde. Fikirlere tamamen birbirlerinden bağımsız birer ürünmüş gibi davranarak onları koruma altına almaya yani kontrol altında tutmak istiyorlar. Bunun için telif hakları yasalarından başlayarak ellerindeki her türlü gücü kullanmaktalar.

Böyle bir şeyin peşinde olmalarının en önemli sebebi ise fikirlerin ve bilginin gerçek öneminin farkına varmış olmaları. Kurdukları ekonomik ve siyasi yapıları, ellerindeki gücü, yaşadıkları hayatları fikirlere ve bilgiye borçlu olduklarını farkettiler. Bununla birlikte de fikirlerin ve bilgilerin ne kadar özgür olduklarını. Buradan vardıkları sonuç ise güçlerini ve rahatlarını korumak için tüm bunları kontrol altına alabilecekleri bir yapı kurmak zorunda olduklarıydı. Günümüzdeki bilgi savaşları, büyük olaylara neden olan telif hakkı davaları gibi bir çok şey bu çıkarımlarından kaynaklanmakta. Eğer böyle olmasaydı Steve Jobs gençlik zamanlarında fikirleri çalmak ve onları dönüştürmek konusunda asla bir utanç duymadığını rahatça söylerken 2010 yılında Android’e çalıntı olduğunu iddia ederek savaş açmaya kalkmazdı.

Sorunumuz şu ki, eğer bu istediklerinin gerçekleşmesine izin verirsek, insanlığın tüm gelişimini ekonomik ve siyasi güce sahip olanların eline bırakmış olacağız. Bunun sonunda ise bizim remix yapmak bir yana, onu düşünmemiz bile suç olacakken, tüm hayatımızı ve geleceğimizi o güce sahip olanlar tasarlayacaklar. Onlar sosyal evrimimizin direksiyonunda otururken, geri kalan herkes onların istediklerini tüketmekten başka hiçbir şey yapamayacak. (Böyle bir dünyayı zihninizde canlandırmak zor geliyorsa Cory Doctorow’un Pirate Cinema romanına bir bakın.)

DERS 3: Remixsiz Bir Hayat Düşünülemez

Elbette, ikinci dersteki karanlık dünyanın gelmesini engellemek mümkün. Yapacağımız şey ise çok basit, remix yapmak.

İnternet sayesinde artık fikirlere ve bilgiye ulaşmak çok daha kolay bir hâle geldi. Aradığımız herhangi bir bilgiye kolayca ulaşabiliyor, fikirleri özgürce paylaşabiliyoruz. İnternetin en başından beri amacı bu olduğu için, remix yapabilmemizi kolaylaştırmak adına bize bir çok imkan sunuyor.

Mesela makr.io. Yeni kurulan bu sosyal ağın amacı, insanların görseller üzerinde remixler yapıp birbirleriyle paylaşması ve  remixlerin başka remixler ortaya çıkarmasını sağlamak. Yani, görsel remix ağı. Girin, remixinizi yapmaya başlayın. Bu kadar basit.

Eğer o size yetmediyse, Popcorn Maker var. İstediğiniz videoların linkini alın, istediklerinizi ekleyin, istediğiniz gibi düzenleyin ve kendi videonuzu yaratın. Üstelik ne bir şeyler indirmeye ihtiyacınız var ne de profesyonel bilgiye, tarayıcınızdan çok rahat bir şekilde işinizi görüp ardından remixinizi paylaşmanız mümkün.

Remix, çok basit ve bir o kadar da önemli bir şey. Remix yapamıyor olsaydık hayatta bile kalamazdık. Bu yüzden de remix yapmaktan daha önemli bir şey olamaz. Remix sayesinde hayattayız, yemek yiyoruz, bir şeyler öğrenebiliyoruz ve remix sayesinde şu an ben bu yazıyı yazabiliyorum ve sizler de okuyabiliyorsunuz.

Remix yapın, ne şekilde olursa olsun, ne kadar basit ya da karmaşık olursa olsun, ne hakkında olursa olsun. Aklınıza bir şey geldiyse hemen yapın. Çok kötü de olabilir, rezalet de olabilir ama remix yapmaktan asla vazgeçmeyin. Remix yapmayıp sadece tüketici olursanız, ikinci dersin sonundaki dünyaya bir adım daha yaklaşmış olacağız.

Ama şunu da sakın unutmayın; remix üç aşamadan oluşur, bir değil. Sadece kopyalamak değildir remix, dönüştürme ve birleştirme de var işin içinde.

Yukarıda okuduğunuz yazı aşağıdaki materyallerin bir remixidir;
everythingisaremix.infoCory Doctorow – Pirate Cinemamakr.ioPopcorn MakerWhere Good Ideas Come From – Steven JohnsonIn Praise Of Copying – Marcus BoonRiP! A Remix Manifesto, William S. Burroughs’un Nova Üçlemesi ve hatırlamayamadığım bir çok başka materyal.

Oksijen Hakkında Bilmedikleriniz

Uzun süreli inceleme ve gözlemlerimin ardından vardığım sonuçlardan birisini sizlere açıklamak istiyorum. Bazı insanlar oksijenin zararlı olduğunu düşünüyor.

Uzun süredir gerçekten akla ve mantığa uymayan açıklamalar yapan, anlamı olmayan fikirlere inanan insanlar üzerine düşünüyordum. Bunun sebebi ne olabilir, aynı biyolojik yapıya sahipken onlarda beynin böyle verimsiz çalışmasına ne neden olabilir diye. Yaptığım gözlemlerin bana verdiği tek sonuç beyindeki oksijen eksikliği oldu. Beynin yetersiz oksijen ile çalışmaya çabalamasının böyle sonuçlar verebileceğini öğrendiğimde de bu tespitimden daha da emin oldum.

Arkadaşlar, oksijen zararlı değildir. Aksine insan için çok faydalıdır. Lütfen vücudumuza düzenli olarak almaya çalışalım.

(Hakkında yorum yapmak, tartışmak istediğim bir çok açıklama ve duruma ciddiyetle yaklaşmakta zorlanıyorum. Gerçekten akla ve mantığa uygun tartışmalar olduğunda ya da akla ve mantığa uygun cevapların kabul edileceği ortamlar olduğunda elbette yazacağım. Ancak şu koşullarda bu tartışmalara yapabileceğim en ciddi katkı bu olacaktır.)

Yeni Medya ve Dijital Aktivizm Seminerleri

Yeni Medya ve Dijital Aktivizm Seminerleri

31 Martta Kumbara Sanat’ta bir seminerler dizisi başlıyor. Seminerlerin ana başlığı yukarıda da gördüğünüz üzere yeni medya ve dijital aktivizm. Bir çok farklı konu konuşulacak ve tartışılacak.

Bu seminerler dizisinde bu başlığa dahil olan konular farklı açılardan ele alınacak ve mümkün olan haftalarda da okumalarla desteklenecek. Bu konu başlıklarından bazıları; “Yeni medya ne kadar güvenli?”, “Occupy Eylemleri Nasıl Örgütlendi? Yeni medya ve sosyal hareketler” ve “Yeni medya, yeni düzen, yeni sınıf”.

Bu seminerler dizisinde kesin olan dört eğitmenin yanı sıra haftanın konusuna göre yer alacak farklı konuklar da olacak. Seminerlerin dört eğitmeni ise; Sarphan Uzunoğlu (aynı zamanda seminerler dizisinin yürütücüsü), Ezgi Köksal, Halil Türkden ve Ahmet A. Sabancı (yani ben :)).

Mümkün olan her hafta orada bulunmaya çalışacağım. Bunun yanı sıra 4. hafta, yani “Yeni medya ne kadar güvenli?” seminerine özel bir hazırlıkla gelip kriptografi ve internette güvenlik/gizlilik konusunda ayrıntılı bir şeyler anlatmayı planlıyorum (Planlıyorum dedim çünkü hazırlığımı daha tamamlamadım, yoksa mutlaka yapacağım :)).

Bu konulara ilgisi olan, bu konularda tartışmak ve bir şeyler öğrenmek isteyen herkesin gelmesini tavsiye ederim. Oldukça keyifli ve verimli seminerler olacağından eminim.

Seminer ile ilgili detaylara ve programa ulaşmak için buraya tıklayabilirsiniz. Eğer facebook kullanıyorsanız event sayfası da burada.

Yeni Medya ve Dijital Aktivizm seminerlerinde görüşmek üzere.

Cuma Postası [20.03.2013]

*The Making of the Ultimate Fake UFO Video (Where Absolutely Everything Is Fake) | Underwire

Sanırım bundan sonra uzaylılara dair videolara gerçeklik ihtimali verme şansımız kalmayacak (tabii çeken ben değilsem, o zaman hepiniz inanabilirsiniz).

*The Awesome Doodle That Lets You Know This Book Belonged to Einstein | Tor.com

Einstein’ın oldukça güzel çizimler yapabildiğini görünce pek şaşırmadım açıkcası. Ayrıca iyi inceleyin bunu, eğer bir gün sahaf gezerken bu tarzda bir ex libris görürseniz sahibinin kim olduğunu rahatça anlayabilirsiniz.

*An open letter from bunnie, author of Hacking the Xbox: | No Starch Press

Aaron’un anısına yapılan böyle güzel şeyleri görmek güzel.

*Aaron Swartz’s unfinished monograph on the “programmable Web” – Boing Boing

Mesela böyle güzel hareketlerden birisi daha. Bu iki link de mümkün olan her yolla yayılmayı hakediyor.

*From Sandman to Scalped: A Complete Infographic History of Vertigo Comics | Underwire

Sanırım çıkardığı her çizgi romanı okuyabilirim dediğim tek çizgi roman yayıncısı Vertigo. Transmetropolitan ve Sandman zaten çizgi romanın bende bir aşk hâline gelmesini sağlayan serilerdi, DMZ de Transmetropolitan’ın üzerine oldukça iyi gidiyor… Neyse bu konuya daha sonra ayrı bir blogda girerim.

*HOWTO attain radical hotel-room coffee independence – Boing Boing

Bu da Cory Doctorow’dan tüm kahve bağımlısı arkadaşlara bir hediye. Eskiden paylaşmıştı bunu ama aklıma gelmişken paylaşayım dedim.

ÖNCEKİ POSTALAR
Cuma Postası [15.03.2013]
Cuma Postası [02.03.2013]
Cuma Postası [08.02.2013]

Güvenlik Ne Demek?

Sanırım güvenlik kelimesinin ne anlama geldiğini unuttuk. Daha doğrusu güvenlik dediğimiz şeyin anlamı fazlasıyla değişmişe benziyor. Tam olarak söze dökmem mümkün değil ama örneklerle göstermem bunu biraz kolaylaştıracak.

Mesela aşağıdaki videoda, üniversitenin güvenlik görevlileri iş başında. Teknik olarak bu üniformalıların görevi üniversitenin öğrencilerinin güvenliğini sağlamak.

Bir diğer örnek olarak polisleri verebiliriz. Onların görevi vatandaşın güvenliğini sağlamak ama sanırım onların da bu kavramı algılama konusunda bir sıkıntıları var. Öyle olmasa hemen her gün polis şiddeti haberi duymazdık. İlla örnek istiyorsanız buraya ve buraya bir bakın.

Şu an aklıma gelen bir diğer örnek de internette güvenlik meselesi. Bazı devlet kurumları (artık isimlerini yazmaktan bıktım) bu güvenlik kavramını nasıl anlıyorlarsa artık, şaka gibi işlere imza atıyorlar. Uzun süredir düşünüyorum ama hâlâ yaptıklarının güvenlik ile ilişkisini kuramadım -tıpkı yukarıdakiler gibi.

* * *

Bu örnekleri arttırdıkça arttırabilirim ve tüm dünyaya yayabilirim. Bunu zaten hemen herkes biliyor. Ancak dediğim gibi tüm bunların tam olarak nasıl bir “güvenlik” tanımıyla ortaya çıktığını çözebilmiş değilim. Kavramın altını oymak mı, içini boşaltmak mı yoksa kavrama takla attırmak mı bilemedim. Tek emin olduğum ortada gerçekten saçma bir şeylerin döndüğü.

Bunun için aklıma gelen tek uygun çözüm ise güvenlik ile alakalı ne kadar şey varsa hepsinin imha edilmesi. Tamamen, hiç bir kırıntı bırakmadan. Güvenliğin bu tanımsızlığına dair ne varsa yok edip, güvenlik kavramını baştan kurmalıyız bence. Bu sayede kurtulmamız mümkün olur belki.

Bunu yapabilmek için aklıma gelen bir yol da karşı-güvenlik yöntemlerini kullanmak. Bir anlamda güvenliğe karşı kendimizi güvene almak. Güvenliğimizi sağlamak isteyenlere karşı her türlü korunma mekanizmasını kullanmak. İşe yaraması mümkün gibi görünüyor.

Aklıma şu an gelen en mantıklı çözüm bu. Güvenliğimin sağlanmasından gerçekten sıkıldım çünkü.

Cuma Postası [15.03.2013]

*Life Inside the Aaron Swartz Investigation – Quinn Norton – The Atlantic

Aaron’un en yakınındaki insanlardan birisi olan Quinn’in soruşturma sürecinde yaşadıklarını anlattığı bir yazı. İlginç bir şekilde çok garip tartışmalara neden olmuştu.

*The groovy socialist world of 1970s Soviet futurism

Sovyet futurizminde ne malzemeler var bir bilseniz. Bu sadece ufak bir kısmı.

*The Target Value For Bitcoin Is Not Some $50 Or $100. It Is $100,000 To $1,000,000. – Falkvinge on Infopolicy

Bitcoinin geleceği ve ileride yaratabileceği etkiler üzerine Falkvinge’den bir yazı. Bu konu üzerine buralarda pek bir şeyler konuşulmuyor ama bir noktadan sonra mecburen konuşulacak.

*Pixar’s 22 Rules of Storytelling – Boing Boing

Pixar’ın öykü yazarken “başarılı olma” kuralları. Elbette bu şekilde yazılan bir anlatının veya senaryonun “başarı getirmesi” yüksek ihtimal ama bu kurallar bana daha çok Pixar’ın senaryolarının bir noktadan sonra nasıl birbirinin kopyası hâline geldiğinin sırrıymış gibi göründü.

*Cypherpunk rising: WikiLeaks, encryption, and the coming surveillance dystopia | The Verge

Sanırım başlık her şeyi söylüyor. Verge oldukça güzel bir makale hazırlamış, okumaya değer.

*Pirate Bay ‘Advert’ Appears on Hacked Billboard | TorrentFreak

Son birkaç günün internette en çok dolaşan olaylarından birisi oldu sanırım bu (ya da benim takip ettiğim hemen herkes paylaştı). Oldukça başarılı bir eylem olmuş ve bu şekilde düşünen sadece biz değiliz. Reklam panolarının sahibi olan şirket de benzer bir şekilde düşünmüş olacak ki şöyle bir şey yapmışlar.

*Freedom of the Press Foundation Publishes Leaked Audio of Bradley Manning’s Statement | Freedom of the Press Foundation

FPF, çok güzel bir harekete imza atarak, yaptığı sızdırmalardan dolayı askeri mahkemede yargılanan ve işkenceye maruz kalan Manning’in savunmasını sızdırdı. Hem böyle güzel bir savunma yaptığı için Manning’i hem de bu savunmaya ulaşmamızı sağladığı için FPF’yi tebrik ediyorum.

*BThaber » Çıta yükseltme oyunu

Özgür Uçkan’dan Google Transparency Report ve ondan çıkarabileceğimiz sonuçlar üzerine oldukça güzel bir yazı. Neden çıtayı yükseltmek zorunda olduğumuzu da çok iyi açıklıyor.

*Medyada kuzuların sessizliği – Mustafa Alp Dağıstanlı – T24

Türkiye’deki gazeteciliğin durumunu iyi anlatan bir yazı. Gerçi bunu ciddiye alacak kaç gazeteci var o da meçhul.

*O parça ‘Tanrı’nınmış’ – Radikal Türkiye

Higgs Bozonu üzerine son gelişmeleri gerçekten güvenilir bir kalemden okumak istiyorsanız bu yazıya bir bakabilirsiniz.

*“Korsanla feda olmaz” derken? | durumsama

“Fedada “kim” mühim. (Böyle yazıp durduğuma bakılmasın, hâlâ gülüyorum kelimenin kullanım şekline de.) Gerçekte sadece önemli “kim”lere, “kimse”lere “feda” (olmak) değerli. Yoksa olmuş olmuyor. Yoksa işte, ibadetin geçersiz sayılıyor. Sayılmıyor yani. Kıbleyi şaşırma!”

ÖNCEKİ POSTALAR
Cuma Postası [02.03.2013]
Cuma Postası [08.02.2013]
Cuma Postası [01.02.2013]

Google Reader Giderken (ya da Bırakalım Gitsin)

Sabah sabah (başladığımda ilk kahvemi yeni bitirmiştim) bloga bir şeyler yazmak pek alışkanlığım değil ama bu haberi gördükten sonra yazmadan durmama imkân yoktu.

Google Reader, 1 Temmuz’da tamamen kapanıyor.

Google’a bu kararı yüzünden öfke dolu sözler saydırmak ve nasıl saçmaladıklarını sinirli (ve muhtemelen kimsenin anlamayacağı) bir şekilde anlatmak bu blogda yapabileceğim ilk şeydi. Ancak bundan vazgeçtim. Bunu zaten herkes yapıyor, ayrıca yazıya dökmek manasız olurdu.

Google’ı bu karara iten sebepleri inceleyebilirdim ama bununla ilgili de aklıma mantıklı bir şey gelmedi. Sonuçta internet kullanımı büyük bir anlamda RSS demektir (RSS olmadan interneti verimli bir şekilde kullanabildiğini iddia eden mi var orada?). Yapısı ve uzun süredir kullanımda olmasıyla birçok insan için RSS, Google Reader’la aynı anlama geliyordu (bu sorunlu noktaya aşağıda geleceğim). Bir anlamda internette RSS kullanmak için en iyi yol olarak kabul ediliyordu (her ne kadar bazı güzel özelliklerini geçmişte kırpmış olsalar da). Böyle bir konumu olan uygulamayı kapatmak için gerçekten mantıklı bir sebep bulmanız gerekir. Düşündüm düşündüm aklıma pek bir şey gelmedi.

Geldi aslında. Google’ın duyuruyu ‘bahar temizliği’ başlığıyla yapması aklımda garip bir canlandırmaya neden oldu. Hard diskinde yer kalmadığı için bilgisayarını temizleyen bir çocuk canlandı önümde. Fakat bu çocuk herhangi bir oyununu ya da indirdiği gereksiz dosyaları silmek yerine tüm internet tarayıcılarını kaldırıyordu bilgisayardan. Öyle işte.

* * *

Ancak bu konu üzerine biraz daha düşündükten sonra önemli bir noktayı -aslında hep farkında olmamız gereken bir nokta- burada yeterince önemsemediğimizi fark ettim.

Google Reader, her ne olursa olsun bizim kontrolümüzde olmayan ve Google’ın sahip olduğu bir platformdu. Yani bizim orada yapabileceğimiz tek şey onu kullanmaktan ibaretti. Google onun üzerinde bizi önemsemeden istediği her değişikliği yapma hakkına sahip. Bu durum, internette kullandığımız birçok platform için de geçerli tabii ki.

Ancak Reader’ı kullanırken bunu unutmuş olacağız ki kendimizi fazlasıyla ona bağlı hâle getirdik ve interneti takip etme düzenimizi ona göre kurduk. Bir anda Google bahar temizliği yapacağız diyerek onu kapatmaya karar verdiğinde ise şu anda yaşadığımız şok hâline girdik. Bu durumla ilgili hislerimi en güzel şekilde Koray Löker özetledi Twitter’da;

https://twitter.com/korayloker/status/312102926271258625

Özgür yazılım ile bedava yazılım (veya platform) arasındaki farkı kendimize tekrar tekrar hatırlatmamız gerekiyor. Kontrolü elimizde olmayan bir platformu/yazılımı kullanırken böyle durumları yaşayabileceğimizi, her an platformun sahibinin düzeninizi altüst edebileceğini unutmamamız gerekiyor. Bunu yapmayı beceremezsek, tıpkı şimdi yapıldığı gibi, platform sahibinin düzenimizi bozmaması için dua etmekten başla yapabileceğimiz hiç bir şey yok.

Bu yüzden de, Google Reader’ın kapanması kararına içten içe seviniyorum. Birçok insanın bu durumu atlatması zor olacak belki ama özgür olmayan bir platforma bağlanmanın sonuçlarına katlanmak gerekiyor. Bunun en azından bir grup Google Reader kullanıcısına bunu öğreteceğine inanıyorum ve umuyorum ki bu bağımlılık hâlinin başka yerlerde de olduğunun farkına varıp erken önlem alabilecekler.

Dediğim gibi, her ne kadar yeni, özgür ve kullanışlı bir platform bulmam biraz vakit alacak olsa da memnunum bu durumdan. Sizlerin de bu konuya bu açıdan bakabilmesini ve bu bağımlılık hâlinden kurtulabilmesini diliyorum. Hatta Koray’ın Storify ve benzeri platformları kullananlar için de güzel bir tavsiyesi var.

https://twitter.com/korayloker/status/312103285437906944

* * *

Özetle, Google Reader’ın gitmesi pek de arkasından ağıt yakılacak bir durum olmamalı. Bunun sayesinde görebildiklerimizi iyi değerlendirip bir daha aynı duruma düşmemeye çalışmalıyız. O yüzden bırakalım gitsin.

Ve son olarak -bunu eklemezsem içimde kalacak-, Google Reader kapanıyor diye “RSS öldü!” muhabbetini tekrar başlatan çıkarsa gerçekten çok sert davranırım, hatta üzebilirim kendisini. RSS’in öldüğü falan yok ve sırf Google, Reader’ı kapatıyor diye de ölmesine imkân yok.

Notlar [09.03.2013]

*Dünün kahramanı olarak metroda rastgele insanlara ilkokul seviyesinde şakalar yapan adamı seçiyorum. Takım elbisesi ve duruşuyla her ne kadar ciddiymiş izlenimi verse de metroda bir anda omzunuza dokunup “Ayakkabın ters. Son ders.” gibi bir şaka yapması (evet, aynen bu şakayı yaptı herkese) beyninizin kısa bir süre işlevini kaybetmesine neden oluyor. Neden yaptığına dair hiç bir fikrim yok ama iyi güldürdü beni. O yüzden bir teşekkürü hakediyor.

*Malum, dün 8 Mart’tı. Konuyla ilgili paylaşabileceğim tek şey bu yazı. Ancak gün içinde okuduğum bir çok yazıdan alakasız olarak şöyle bir fikir ortaya çıkardım. Malum, “bayan” kelimesi -özellikle kadınlara hitap ederken kullanıldığında- çok sinir bozucu ve bir çok anlama gelen bir kelime. Bu çok anlamlılığı üzerinden, bir “Bayanlar Günü” belirlenmesini istiyorum. Bu günde içimizi bayan, saçmalıklarıyla bizi bunaltan insanları istediğimiz yollarla analım. Bu güzel günde, onlara bizi baydıkları her günü iade edelim. Hem belki bu sayede bayan kelimesinin kullanımını da değiştirebiliriz. Nasıl olsa bu anlamı birkaç yıl içerisinde unutulmaz bir hâle gelecektir.

Bence bu fikir üzerine düşünelim.

*Gün geçtikçe podcast bağımlısı olmaya başladığımı farkettim. Bu gidişim iyiye mi kötüye mi bilmiyorum ama podcastler ciddi bir şekilde takip altına almaya başladığım medya araçlarından birisi olmaya başladı. Güzel podcastler buldukça seviniyorum falan, ilginç oluyor. Varsa tavsiyesi olan alabilirim keyifle. Bir de sıkı bir şekilde takip ettiklerimi bir ara listeyeyim buraya, belki ilginizi çekenler olur.

*Fikir dediğimiz şeyin değişmesi, gelişmesi gerektiğine inanıyorum. Fikir dediğin şeyi eleştiremediğin, değiştiremediğin sürece anlamı yok bana göre. Bu yüzden fikirlerin sağlamlığının onun eleştirilmez olmasında ya da “çok büyük şeyler” söylemesinde değil onun geliştirilebilirliğinde ve açıklığında olduğunu düşünüyorum. Tabi bu durum tutarlılığı geçersiz kılmıyor, sakın öyle bir anlam çıkmasın. Ben aradığım ne tutarsız ne de dogmatik denilebilecek noktada olanlar. (Bir an aklıma geldi ve not aldım buraya, büyük bir tez ortaya koyduğum yok, henüz :) )

*Mutlaka yapılacaklar listeme en son giren şey ile bugünlük Notlar’ı bitiriyorum.

[youtube http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=pN0CkkY3_rQ]

‘Yazar Hakları’nı Hatırlamak

Son günlerde ABD bilimkurgu camiasında (ve genel olarak tüm yayıncılık dünyasında) önemli bir tartışma sürmekte. Tartışmanın tarafları SFWA (Amerika Bilimkurgu Yazarları Derneği) ve Random House. Tartışmanın konusu hakkında bir şeyler söylemeden önce konudan haberdar olmayanlar için durumu özetleyeyim.

* * *

6 Martta, SFWA’nın yazarları bilinçlendirmek ve onların haklarını korumak amacıyla hazırladığı Writer Beware®’in blogunda Random House’ın dijital yayıncılık yapan alt markalarından Hydra’nın yazarlarından birisine teklif ettiği sözleşme yayınlandı. Sözleşmenin şartları o kadar acımasız ve yazarı umursamaz bir hâldeydi ki hem SFWA hem de SFWA’nın mevcut başkanı John Scalzi buna sert bir tepki gösterdi. Tam bu tepkiler ve sözleşme koşulları tartışılırken, Random House’ın bir başka alt markası olan (ve Hydra gibi dijital merkezli olan) Alibi’nin de aynı (ve kimi noktalarda daha kötü) koşullarda sözleşmeler teklif ettiği ortaya çıktı.

SFWA, Hydra’yı “Qualifying Market”¹ listesinden çıkartma kararı alarak, tavrında ne kadar ciddi olduğunu gösterdi. Random House, bir gün sonra (7 Mart) herkese açık bir mektup yayınladı ve “yeni bir yayıncılık tarzı deniyoruz” diyerek kendisini savunmaya çalıştı. SFWA’dan dün (8 Mart) gelen cevap mektubu, böyle bir savunma denemesinin tavırlarını değiştirmeyeceğini açıkça gösterdi ve SFWA, Random House’u “iş modelini tekrar gözden geçirmeye” çağırdı.

* * *

Peki, ne vardı bu sözleşmelerde yazarları bu kadar öfkelendirecek?

  • Yazara telif ücreti ödenmiyor. Sadece kitabın satışından gelecek kârın paylaşımı söz konusu –ki o da “belirsiz miktardaki masrafların düşürülmesinin” ardından kalan paranın 50/50 yayıneviyle paylaşılması şeklinde.
  • Kitabın yayına hazırlanmasındaki masrafların yazara da paylaştırılması. Yani hem bir yayınevine kitabınızı hazırlaması için veriyorsunuz hem de onlara yayına hazırlamaları için para veriyorsunuz (bu durumda, alacağınız paradan bunun için feragat ediyorsunuz). Üstelik ne kadar vereceğiniz de bilinmiyor.
  • Kitabın tüm telif hakları (her dilde, her baskı türünde, her ülkede ve her zaman) yayınevinin elinde. Ayrıca bir şekilde kitapla ilgili ürünler çıkartılmak istenirse, oyunu yapılmak istenirse, filmi çekilmek istenirse sizin söz hakkınız yok, yayınevi satıyor ve kazanıyor bunlardan. Bundan, sözleşmeyi imzaladıktan sonra, kurtulmanın tek yolu baskının tükenmesi ancak bir e-kitabın baskısının nasıl biteceği meçhul.
  • Kitabın yazarı olarak sadece bir kopya alma hakkınız var. Neyse ki dijital olarak format seçme hakkı tanımışlar. Ondan sonra size lazım olacak her kopyayı satın almanız gerekiyor.
  • Yazdığınız bir sonraki kitabın hakları da otomatik olarak yayınevinde. Eğer onlar beğenmezse başka bir yayınevine götürme şansınız olacak.

Şöyle bir üstten bakınca bile durumun ne kadar kötü olduğunu görmek mümkün. ‘Yazar hakları’ diye bir şey bırakmayan bir sözleşmeye yazarların tepki göstermesinden ve SFWA’nın karşı çıkmasından daha doğal ne olabilirdi ki?

Random House’un bu sözleşmeleri savunma şekli ise -dürüst olmak gerekirse- komik.

“Biz yazarla bir kâr ortaklığı anlaşması yaparak, onlarla bir tür iş ortaklığı kurmaya çalışıyoruz. Yayıncılığa farklı bir model getirmek için çalışıyoruz.”

Kazancın büyük kısmını şirketin alıp yazarı aç bırakmak nasıl bir yenilik getirecek çok merak ediyorum.

SFWA’nın ve yazarların bu konuda tepki göstermesi ve Random House’a tavır alması kesinlikle en doğru hareket olmuş. Her ne kadar Random House bu sözleşmeleri sadece birkaç alt yayınında kullanıyor olsa da, bu “iş modelini” beğenip ileride tüm yayınlarına yayma ihtimalleri söz konusu. Buna ne kadar erken müdahale edilirse o kadar iyi.

* * *

Bu konuyla ilgili yazıları okurken aklıma Türkiye’deki yayıncılığın durumu da geldi ister istemez. Buna benzer ve hatta daha kötü örnekler duymuşluğum var, ancak buna karşı ses çıkaran pek insan hatırlamıyorum. Yazarların bu anlamda kendilerini yeterince önemsemiyor oluşu, kendilerini koruyacak ve bu tarz konularda onlar için savaşacak kurumlardan yoksun oluşu büyük bir sorun. Elbette bu konularda çalışan kurumlar var ama böyle cesur davranabilecek olanlar var mı aralarında çok merak ediyorum?

Yazarların kendileri ve yazdıkları üzerinde büyük hakları var ve bu hakları her ne olursa olsun savunmak zorundalar. Sırf ‘kitabım yayınlansın da ne olursa olsun’ mantığıyla böyle sözleşmelere göz yumulduğunda, ‘daha iyisini aramakla mı uğraşayım’ denilip bu sözleşmeleri güçlendirmektense biraz cesaret gösterilmesi şart. (Hatta Türkiye’de yayıncılığın durumunun pek iç açıcı olmamasının sebebi de bu tarz konuların pek umursanmamasıdır belki. Olamaz mı?)

Şunu asla unutmayalım ki, kitabın yayınlanmasıyla, (yazar hakları çiğnenmeden) kitabın hakkıyla yayınlanması arasında büyük bir fark var.

__________________________________________

¹: Qualifying Market, SFWA’nın yayınevlerini sürekli olarak takibiyle hazırlanan bir tavsiye listesidir. Bu listede sözleşmelerden baskı şekillerine, yazarla ilişkilerinden kitapla ilgilenmelerine kadar bir çok konuda yayınevleri inceleniyor ve yazarlara tavsiye ediliyor veya edilmiyor. SFWA’nın bu listesi özellikle ABD bilimkurgu yayıncıları arasında çok önemli. Çünkü hem derneğin üyesi olan hem de olmayan birçok yazar bu listeyi takip ederek hareket ediyor.

Şifrepunk (Cypherpunk): “Çağımızın El Kitabı” Adayım

19608_10151300868942339_1196077852_n“Eğer günümüzün sorunlarına dair düşünüyor, konuşuyor veya bir şeyler yapmak istiyorsan kaçınılmaz olarak günümüzde olan bitenlerden de haberdar olman gerekiyor.”

Bu cümle sizlere çok tuhaf geliyor olabilir. “Heralde yani, başka türlüsü nasıl olur?” diyor olabilirsiniz ama çoğunluk maalesef bunu beceremiyor. Günümüzde olan bitenlere geçmişten kalma, alışkanlık hâline getirdikleri bakış açılarıyla yaklaşıyorlar. Kendilerini yenilemek şöyle dursun, gördükleri dünyayı kendi kalıplarına göre kesip biçmeye uğraşıyorlar. Bunun sonucu olarak hiç bir şey elde edemiyorlar ve daha da kötüsü bunun nedenini de göremiyorlar.

Günümüze ve geleceğe dair düşünürken geçmişi, günümüzde olan bitenlerin kökenini, nereden bu noktaya geldiğimizi bilmek kesinlikle önemli. Kaynağını bilmediğiniz bir şeye yaklaşımınız elbette eksik olacaktır. Ancak geçmişi bilmek, geçmişteki insanlarla aynı şekilde düşünmek anlamına gelmiyor. Geçmişi öğrenmeli ama günümüzde olan bitenleri de günümüzde düşünerek anlamaya çalışmalısınız.

Bunun yanı sıra, konuya birden çok bakış açısıyla yaklaşabilmeniz gerekir. Çünkü hiç bir konu, bir açıdan ibaret değildir. Daima sizin gördüğünüzden farklı bir şekilde görülme ihtimalini de taşır. Bu yüzden, eğer bir şeyler üzerine konuşmak ya da analiz yapmak istiyorsanız, bunlara açık olmalı ve bu farklı yüzleri görmek için uğraşmalısınız.

Bu yüzden de geçmişten kalıp bir bakış açısını sürekli beraberinde taşıyan ve tüm dünyayı bu gözle gördüğünde her şeyin mükemmel olduğunu iddia eden insanların çok büyük bir yanılgıya düştüklerini söylüyorum. Aynı sebepten dolayı, Şifrepunk kitabını fazlasıyla önemli buluyorum.

Şifrepunk, Julian Assange’ın möderatörlüğünde Jacob Appelbaum, Andy Müller-Maguhn, Jérémie Zimmermann ve kendisinin de dahil olduğu geniş bir tartışma/sohbet metni. Bu sohbet boyunca kriptografiden ekonomiye, sansürden teknolojinin gelişimine kadar günümüzün birçok sorununu ele alıyorlar. Bu sorunları, herhangi bir kalıbın esiri olarak değil, tamamen günümüzde olmakta olanın her anlamda ortaya koyarak ele alıyorlar. Elbette geçmişte nelerin olduğunu, günümüzde bu noktaya nasıl geldiğimizi ve bu noktadan nasıl bir geleceğe gidebileceğimizi de geniş bir bağlamda kurmaya çalışıyorlar. (Bir anlamda sıfırdan bir kernel derlemeye çalışıyorlar da diyebiliriz.)

Aslında bunun uzun zaman önce yapılması gerekiyordu. Artık dünyanın tek bir kalıpla kavranıp tüm sorunlarının o kalıpla çözülemeyeceğinin görülmesi gerekiyordu. Bunu elbette yapanlar, yapmaya çalışanlar vardı ama şu ana kadar gerçekleştirilmiş en temelleri sağlam hâli bu kitap bana göre.

Elbette bu bir kutsal kitap değil. Hatta bana göre yapısal anlamda bir anti-kutsal kitap. Kitabın istediği (ve aslında bu tartışmayı yapmalarının sebebi) bir takım gerçekleri ve olan bitene dair verileri ortaya koyarak insanların bunun üzerine kafa yormasını sağlamak. Eleştirerek, orada verilenlerden farklı şeyler kurarak, düşünceleri genişleterek ve onlara yeni veriler ekleyerek dünyayı her adımda daha kapsamlı bir şekilde anlamaya yardımcı olmamızı istiyorlar. Çünkü dünya ve insanlık, artık kendisinin sabit bir kalıpla anlaşılmasını imkansız kılacak kadar kompleks bir hâle geldi. Bu kompleks yapının içerisinde tek bir kalıp ile sadece küçük ve işe yaramaz bir parçayı görmeniz mümkün.

Şifrepunk, sadece günümüzün sorunlarını ortaya koymakla kalmıyor, günümüzün sorunlarına nasıl yaklaşmamız gerektiğine dair de önemli bir yol gösteriyor. Bu kitabı “Çağımızın El Kitabı” olmaya aday göstermemin sebebi de bu.

Ancak bundan daha iyisinin yapılamayacağı gibi bir iddia taşımıyor bu sözüm. Aksine bundan daha iyisinin yapılmak zorunda diyorum. (Kitabın kendisi istiyor bunu bizden.) Bunu yapabilecek olanın da sadece biz olduğumuzu unutmamak lazım.

 (Ek: Özgür Uçkan’ın “Siber alemden şifreli aleme” yazısının da burada durması gerektiğini düşünüyorum. Bu kitapla ilgili önemli gördüğüm yazılardan birisi.)

Kitabı İngilizce olarak edinmek isterseniz buraya, Türkçe olarak edinmek isterseniz de buraya tıklayabilirsiniz.