Paypal’ın Türkiyeden Ayrılmak Zorunda Kalması Üzerine Birkaç Kelam

Bu yazımı ilk olarak Tuhaf Gelecek newsletterın 02.06.2016 tarihli bölümünde yayınladım. Eğer newslettera abone olmak ve daha önce yazdıklarımı okumak isterseniz buraya tıklayın.

Ülke olarak dünyanın geri kalanına kendimizi kapatma çabamız da tüm hızıyla devam ediyor. 30 Haziran gecesi düşen Paypal’ın Türkiye’de artık işlem yapamayacak olması da bunun en son örneği. Birçokları için belki hiç önemi yok, kendi sözüm ona “milli” yöntemlerini desteklemek (bkz. Vestel telefon satsın diye düzenleme yapmak) ya da başka planları olabilir. Ama böyle bir hareketinin nasıl etkileri olacağını hiç düşünmeden bu kadar aptalca hareket edebilmelerine gerçekten şaşırıyorum.

(Paypal’ın lisansının verilmemesinin temel sebebinin Türkiye verilerinin hepsini Türkiye’de sunucu açıp burada tutması gibi bir zorunluluğun getirilmesiyle açıklıyorlar. Buna benzer yaptırımlar genellikle Rusya vb ülkeler, o verileri devlet olarak kendi kontrolleri altında tutabilmek için talep eder. Bunun gibi zorlamalar genel olarak “splinternet” adıyla anılır ve küresel ve dağıtık internet yapısının devletler tarafından kontrol edilebilmesi için uydurulmuş bir yöntemdir. Örneğin bu yöntemi kullanarak aynı yaptırımlar yakında sosyal medya sitelerine ve kullandığımız diğer uluslararası araçlara da uygulanabilir ve bunların da Türkiye’den kullanılamaz hale gelmesine sebep olabilir.)

Sadece kendi adıma konuşacak olursam, benim hem birçok para kazanma yolum hem de harcamalarım riske girdi. Yurtdışına freelance olarak yaptığım işlerin büyük bir kısmı yalnızca Paypal üzerinden ödeme yapabiliyor. Yani bir daha bu yerlerle iş yapıp yapamayacağım meçhul. Bunun dışında bağımsız yayınlar ve projeler yapma planlarımın da büyük bir kısmı riske girdi. Yapsam bile bunlardan bir şey kazanmam şu noktada imkansıza yakın görünüyor. Bunun yanı sıra henüz durumun belirsizliği yaptığım birçok kültür harcamasını da bir daha yapıp yapamayacağım konusunu riske soktu. Bandcamp’ten sanatçı keşfetmek, yeni keşfettiğim yazarların self-published işlerini almak ya da yeni dergileri desteklemek gibi şeyleri bundan sonra yapabilecek miyim belli değil.

Bunun yanı sıra benim gibi yurtdışına freelance iş yapan birçok yazar, çevirmen, sanatçı vb.; şu an Youtube üzerinden geçimini sağlayan Türkiyeli Youtuberlar; indiegogo ile yeni projelerine destek arayanlar; yurtdışıyla iş yapan birçok küçük ve orta boy işletmeler şu an ne yapacak belli değil. Dünyanın en güvenli para alışverişi yollarından birisini ülkede iş yapamaz hale getirmek nasıl bir zekanın işi bilmiyorum. Dünyanın geri kalanının haberi bile olmadığı ve bu yüzden güvenmeyeceği yolları kullanmamızı mı belkiyorlar acaba? Alternatifler var, yerliler var diyenler acaba dünyanın geri kalanını da bunları kullanmaya zorlayabileceklerini mi düşünüyorlar?

Elbette bu değil durum. Arka planda yatan fikir her şeyin şu ülkenin sınırları içerisinde kalması ve belki de en sonunda dünyanın geri kalanıyla tüm ilişkimizin kopması. Zihinlerinin derinlerine işleyen aptal milliyetçilikleri tüm bunların sebebi aslında. Yabancı olan her şeye hiç kafa yormadan yapılan düşmanlık, dünyanın geri kalanını sürekli küçümseyip düşman görürken kendisi hiçbir şey üretmeme hali ve tüm bunlara rağmen dünyadan kopmadan bir şeyler yapmaya çalışanları zerre umursamayan zihin yapısının eseri bunlar. Kendileri ve çevreleri böyle şeylere hiç ihtiyaç duymadığı için ülkenin geri kalanının da kendileri gibi olmasını bekledikleri için oluyor bunlar.

Herhalde bizlerden de bekledikleri zerre kültür ve bilgi birikimi olmayan, kendini geliştirmeyi gereksiz gören ve dünyanın geri kalanıyla tek ilişkisi başkalarının parasını yiyerek yurtdışında tatil yapmak olan kütüklere dönüşmemiz. Bunu bir de güzel bir milliyetçilik sosuna bularsak tadından yenmez zaten. Kimin ihtiyacı var kültürün ve sanatın gelişmesine, yaratıcı insanların kendilerine fırsatlar yaratmasına ya da onların aklına bile gelmeyecek şeyleri düşünüp yaratmasına. Kendi kendimize Kuzey Kore gibi takılır, tüm dünyanın bize hayran olduğunu ve kıskandığını zanneden şizofrenik bir rüyada yaşamaya devam ederiz nasılsa.

Kent Bizim: 1970’lerden Günümüze Avrupa’da İşgalevcilik ve Otonom Hareketler

Kent Bizim: 1970'lerden Günümüze Avrupa'da İşgalevcilik ve Otonom Hareketler [The City Is Ours: Squatting and Autonomous Movements in Europe from the 1970s to the Present] - Kafka Kitap
Kent Bizim: 1970’lerden Günümüze Avrupa’da İşgalevcilik ve Otonom Hareketler [The City Is Ours: Squatting and Autonomous Movements in Europe from the 1970s to the Present] – Kafka Kitap
 İşgalevleri ve işgalevciler hareketi, belki de benim anarşist fikirlerle ve Avrupa’daki anarşist hareketlerle tanışmamda en büyük etkisi olan hareketlerdi. Henüz punk ve DIY kültürlerini yeni yeni tanıdığım zamanlarda, internette yaptığım araştırmalar beni Avrupa’daki işgalevlerine ve anarşist hareketlere götürmüştü. O zamandan bu yana da mümkün olduğunca bu hareketleri takip etmeye ve onlar hakkında okumaya devam ettim.

Elbette tüm bunları yaparken, bir gün Avrupa’da işgalevcilik ve otonom hareketler üzerine en kapsamlı eserlerden birisini Türkçe’ye kazandırmak gibi bir şansın elime geçeceğini tahmin bile etmezdim. Ancak bir şekilde bu gerçek oldu ve Kafka Kitap, “Kent Bizim” isimli kitabı benim çevirimle yayınlıyor. Türkçede işgalevciler ve işgalevcilik konusundaki en kapsamlı (ve yanlış hatırlamıyorsam ilk) kitap olacak olan “Kent Bizim”, Avrupa’daki birçok büyük şehirde işgalevciliğin ve işgalevlerinin nasıl geliştiğini, anarşist ve otonom hareketler başta olmak üzere politik atmosferi nasıl etkilediğini ve neden tüm bunların günümüzde çok daha önemli ve dikkate alınması gereken konular olduğunu çok güzel bir şekilde anlatıyor. Ben çevirimle, Barış Çoban da editörlüğüyle bunu mümkün olan en güzel şekilde sizlere aktarmak için çalıştık.

Eğer bu yazıyı 1 Haziran 2016’dan sonra okuyorsanız, kitabı şu anda kitabevlerinde ve online satış sitelerinde bulabilirsiniz. Kitabı internette satın alabileceğiniz yerlerin bir kısmının linkleri aşağıda.

Kitabın bir parçası olduğu “Alternatif Medya ve Toplumsal Hareketler” serisinin websitesine buradan ulaşabilirsiniz.

Ayrıca eğer Goodreads’i kullanıyorsanız, kitabın sayfası da burada.

Kitapla ilgili internette yazılmış olan kritikler ve diğer alakalı yazılarla ilgili linkleri de düzenli olarak derleyip aşağıya koyacağım.

Ayrıca blogumda ya da başka yerlerde kitapla veya konusuyla alakalı yazmış olduğum yazıları da aşağıda bulabilirsiniz.

Son olarak, kitabın konusu ve ele aldığı tarihin müzikle, özellikle de punk/hardcore/crust punk ile derin bir bağı var. Çeviri boyunca çoğu zaman bu müzikleri, özellikle de o ülkelerden ve işgalevlerinden grupları dinledim. Sizlere de okumanızda veya kendinizi kitaba hazırlamanızda yardımcı olması için ufak bir derleme yaptım. Onu da (çok yakında) aşağıda dinleyebilirsiniz.

[Burada müzik olacak.]

Kitabın arka kapak yazısı ise şu şekilde:

İşgalevciler ve otonom hareketler yaklaşık yarım yüzyıldır Avrupa’daki radikal siyasetin ön cephelerinde -kentsel dönüşüm ve soylulaştırma karşıtı mücadelelerden büyük çaplı barış ve çevre kampanyalarına ve kıtayı kasıp kavuran kemer sıkma politikalarına karşı protestolara kadar- mücadele etmektedir. Sekiz farklı şehirdeki yerel hareketlerin -Amsterdam ve Berlin gibi otonom ayaklanmaların meşhur başkentlerinin yanı sıra Poznan ve Atina gibi haklarında çok az bildiğimiz şehirlerin de- tarihini derleyen Kent Bizim, Avrupa’daki işgalevciliğin ve otonom hareketlerin geniş ve kompleks bir resmini çizmektedir. Her bölüm bir kente odaklanmakta, fotograflar ve illüstrasyonlar eşliğinde, o kentin temiz bir kronolojik anlatısını ve analizini sunmaktadır. Bölümler, bu hareketlerin tarihi içerisindeki en önemli olaylara ve gelişmelere odaklanmaktadır. Dahası, bu yerel hareketleri farklı kılan yanlarını ortaya çıkartmakta ve siyaset ve altkültür arasındaki ilişki, nesiller arası dönüşümler, çatışmalar ve şiddetin rolü ve politik taktiklerdeki değişimler gibi meseleleri de ele almaktadır. Tüm bölümler, akademik araştırmayla rahatça anlaşılabilir dili bir araya getiren, politik olarak aktif yazarlar tarafından kaleme alınmıştır. En yeni sosyal hareketlerin tarihine ilgi duyan okuyucular, bu kitapta üzerine kafa yoracakları birçok şey bulacaktır. Katkıda bulunanlar Nazima Kadir, Gregor Kritidis, Claudio Cattaneo, Enrique Tudela, Alex Vasudevan, Needle Kolektifi ve the Bash Street Kids, René Karpantschof, Flemming Mikkelsen, Lucy Finchett-Maddock, Grzegorz Piotrowski ve Robert Foltin.

Bart van der Steen, Leiden Üniversitesi’nde tarih okuduktan sonra, 1980’lerde Amsterdam ve Hamburg’daki işgalevciler ve otonom hareket üzerine çalıştığı Floransa Avrupa Üniversite Enstitüsü’nde doktorasını tamamladı. 2012 yılında “Between Street Fight and Stadtguerrilla: The Autonomous Movement in Amsterdam and Hamburg During the 1980s” başlıklı doktora tezini bitirdi.

Ask Katzeff Kopenhag üniversitesinde okudu ve burada alternatif küreselleşme hareketlerinin siyaseti ve pratikleri üzerine uzmanlaştı. Kendisi akademik dergiler Arbejderhistorie ve Øjeblikket’in editörleri arasındadır ve bunun yanı sıra Kopenhag Üniversitesi’nde doktora araştırma görevlisi olarak çalışmakta ve çalışmalarının odağında 1970’lerden günümüze Avrupa’da kent gelişimi ve işgalevcilik arasındaki ilişki yer almaktadır.

Leendert van Hoogenhuijze Leiden Üniversitesi’nde tarih okudu ve yılda bir yayınlanan Flemenkçe sosyalist dergi Kritiek’in editörlerinden birisidir.

[Duyuru] Django Girls İstanbul’a Katılmak İçin Son 2 Gün

Django Girls atölyesi üçüncü kez İstanbul’da düzenlenecek. Kadın yazılımcılar gün boyunca bu yazılım atölyesinde üretecek.

Dünya çapında bir günlük yazılım atölyesi olarak gönüllü kadınlar tarafından örgütlenen Django Girls etkinliği Türkiye’de de dördüncü kez düzenlenecek. Atölye kapsamında Django ve Python programlama dilleri ile web sitesi sitesi yapılacak.

Kadınlara yönelik olarak düzenlenen, ücretsiz programlama atölyesi, bir Django Girls etkinliği. Django Girls; kadınları programlamaya teşvik etmek için tamamen gönüllüler tarafından yürütülen, dünya çapında, bir günlük yazılım atölyesi. Türkiye’de ilk defa kadinyazilimci.com, Garaj ve bir grup gönüllü ile birlikte 2015 Aralık ayında İstanbul’da gerçekleştirildi. Mart ayında ikinci Django Girls İstanbul etkinliği ve son olarak Nisan ayında Django Girls Eskişehir yapıldı.

Atölye düzenleyicileri “Kadından yazılımcı olmaz” klişesini yıkmaya kararlı. Atölye için yayınlanan çağrı metninde “Kadınlara programlamanın sanıldığı kadar zor olmadığını, yazılımcılığın bir erkek mesleği olmadığını ve bütün gün oturup kod yazmanın ne demek olduğunu gösterme konusunda kararlıyız” diyor.

Bir gün sürecek atölyede sıfırdan websitesi nasıl yapılır anlatılıyor. Django Girls tarafından hazırlanan rehbere uygun şekilde yapılan atölyede katılımcılar üçer kişilik gruplara ayrılıyor, her gruba bir mentör yön verip, yardımcı oluyor.

Atölyeye katılım için programlama bilmek ya da kadın olma zorunluluğu bulunmuyor. Atölyeye katılım 30 kişi ile sınırlı. Bu nedenle katılmak isteyen adayların 27 Nisan’a kadar başvuru formunu (https://djangogirls.org/istanbul/apply/) doldurup, göndermesi gerekiyor. 7 Mayıs’ta İstanbul’da düzenlenecek etkinliğin sponsoru ise SoftTech.

Django Girls İstanbul hakkında ayrıntılı bilgi almak için https://djangogirls.org/istanbul/ sitesini ve https://www.facebook.com/djangogirlsistanbul sayfasını ziyaret edebilir, @djangogirlsIst twitter adresini takip edebilirsiniz.

PS: Blogumun az çok bir takipçi kitlesi ve haber yayma gücü var ve bunu elimden geldiğince faydalı ve benim de dünya görüşüme uyan şeyleri yaymak için kulllanmak istiyorum. Eğer duyurmak istediğiniz şeyler varsa bana mail adresimden ulaşın, eğer bana ve bloguma uygunsa memnuniyetle yayınlarım.

“Hayır” Diyorsam Sebebi Var

Freelance çalışmaya, yani kendi işimi kendim yürütmeye başladığımdan bu yana öğrendiğim birçok şey var. Ama bunlardan belki de en önemlisi ve daha önce hayatımın başka alanlarında da ne kadar büyük etkisi olduğunu fark edemediğim bir tanesi var: kendi sınırlarını belirleme gücüne sahip olmak ve bunu yapamamanın nasıl büyük etkileri olabileceği.

Özellikle freelance çalışmanın en önemli dertlerinden birisi iş akışını sürekli hâle getirebilmek ve bu sayede hem maddi hem de zihinsel olarak boşa düşmemek. Bunu yapamazsanız dengesiz ve sıkıntılı bir hayatınız oluyor. Ancak yalnızca bunu düşünmek, bir süre sonra her şeye evet demeye ve her önünüze geleni kabul etmeye başlamanıza da neden olabiliyor. İşte sorun da tam olarak herkese evet demek zorunda hissettiğiniz noktada başlıyor. Aman boşta kalmayayım diye iş almaya başlarken bir noktadan sonra bu durum size zarar vermeye ve aslında gerçekten yapmak istediğiniz işlerinize zaman ayıramaz hâle gelmenize de sebep olabiliyor.

Bu bir süre sonra çok farklı biçimlere de dönüşebiliyor. İnsanları kırmamak için, daha sonra bana iş vermez düşüncesine kapılıp hayır diyemez hâle gelebiliyorsunuz mesela. Ya da kimi insanlar sizin bu durumunuzu fark edip manipüle etmeye başlayabiliyor. Tıpkı iş dışındaki konularda olduğu gibi, siz ne kadar çok evet derseniz bu bir süre sonra size karşı kullanılmaya başlanabiliyor.

Bu noktada, hem gündelik hayatınızda hem de iş hayatınızda kimi sınırları ve kuralları kesin bir şekilde koymak zorundasınız. Freelance çalışmanın en önemli noktalarından birisi de aslında gündelik hayatla iş hayatı gibi bir ayrımı yapmanın çok daha zor olması çünkü. Gittiğiniz bir ofis, size ne yapacağınızı emreden ve sınırlar koyan birileri olmadığı için iş ve günün geri kalanı arasında bir ayrım kalmıyor. (Bu yüzden freelance çalışmayı hâlâ işsiz olmak gibi gören de çok insan var. Freelance çalışmanıza rağmen “ne zaman işe gireceğinizi” soranlar. Ama şimdilik bunu bir kenara koyalım.) Bu yüzden, gerçekten freelance çalışarak güzel bir hayat sürdürmek istiyorsanız; hem hayatınızı hem de işinizi kendi düzeninize göre yönetebilmeniz gerek.

Eğer bu olmazsa hayatınız bir anda savaş alanına dönebilir. Sizin hayır diyememenizden faydalanıp sizi kullanmak isteyenler, sizin hayatınıza ve düzeninize hiç saygısı olmayan ve hatta sizin de bir hayatınız ya da işiniz olduğu gerçeğini kabul etmeyenler ve daha birçok şey kontrolü tamamen kaybedip kendinizi bir enkazın ortasında bulmanıza neden olabilirler. Siz de ne ara bu hâle geldim diye düşünüp durursunuz.

Yukarıda bahsettiğim insan modellerinin bizimki gibi toplumlarda ne kadar çok olduğunu da düşünecek olursak, işinizin ne kadar zor olduğu ortada. Ancak bu noktada da sizin yapabileceğiniz çok fazla bir şey yok (yaşadığınız yeri değiştirmek gibi ekstrem örnekler dışında). En fazla yapabileceğiniz kendi düzeninizin ve hayatınızın öncelikli olduğunu söylemekten ve gerektiği zamanlarda hayır demekten korkmamanız. Geriye sadece insanların size ve hayatınıza saygı duyup buna göre davranmalarını ummak kalıyor.

Bunu yaparken alacağınız tepkilere de hazır olmanız lazım. “Götü kalkmış”, “N’olacak sanki”, “Hayırsız”, “Saygısız”, “Ukala”, “Parasıyla değil mi”, “Kendini ne zannediyor bu”, “Ne kıymetli vakti varmış bunun da” gibi şeyler duymaya; insanların yaptıklarını kabullenmemelerine ve size karşı tavır almalarına dayanabilmeniz gerek. Bunların hepsi daha önce hiç görmedikleri bir şeyle karşılaşmanın yarattığı etkiler. Yapabileceğiniz tek şey zaman içerisinde sizin ne demek istediğinizi anlamalarını beklemek.


Tüm bu anlattıklarım temelde yaşadığımız toplumun algıları ve kavrama sorunlarıyla alakalı. Büyük bir kesim, sadece kendi hayatını merkeze alıp diğer insanların 7/24 onların her istediğini yapmak için hazırda bekleyen robotlar olduğunu zannediyor. Bu zaten kim olursanız olun gündelik hayatınızı yeterince zorlaştırırken, bir de benim gibi “iş” olarak kabul edilmeyen bir şeyler yapıyorsanız durum daha da kötü bir hâl alıyor.

Tüm bunlar değişir mi, insanlar zamanla öğrenir mi bilemiyorum. Ama mutlu ve gerçekten istediğiniz şeyleri yaptığınız bir hayat geçirmek istiyorsanız “hayır” diyebilmeyi öğrenmeniz lazım. Belki zamanla çevrenizdeki insanlar da size ve işinize saygı duymayı, sizin de hayatınıza dair kendi planlarınız olabileceğini ve sizin keyif aldığınız bir hayat yaşamanızla mutlu olmayı öğrenirler.

[Okundu] Tuhaf Şeyler Oluyor – Kelly Link

tuhafşeyleroluyor-kellylink

Bilimkurgu ve fantastik edebiyat bize gündelik ve normal olanın ötesine geçebilme, hayal kurabilme imkanını verir. Bu sayede geleceği veya farklı dünyaları zihnimizde kurabilir, bulunduğumuz dünyanın ötesine gidebilecek güce sahip oluruz. Bilimkurgu bize öteye geçebilme imkanını verir.

Ancak bazen de öteye gitmek her zaman düşündüğümüz gibi gerçekleşmez. Huzursuz eder, tedirgin oluruz. Her şey beklediğimiz gibi gitmemeye başlar. Normal dediğimiz şeylerin bir bir ayağımızın altından çekildiğini, onun arkasında gizlenen şeylerin ortaya çıkmaya karar verdiğini görürüz. Gerçek değildir, daha doğrusu alışık olduğumuz gerçek bu değildir. Ama artık onun içerisine düştüğümüz için onun kurallarıyla oynamamız gerekir.

Bir süre sonra bundan keyif bile almaya başlayabiliriz. Hâlâ tedirgin ve huzursuz hissederiz ama yine de buna keyifli bir yolculuk muamelesi yapmaya karar veririz. Asla gördüğümüz şeylerin doğru olduğuna emin olamayız, hafızamıza güvenemeyiz, hatta onun öyle olmaması gerektiğinden eminizdir ama tüm bunlarla mücadele etmek yerine keyfini çıkartmak isteriz.

Tıpkı Kelly Link’in öykülerini okuduğumuz zamanlar gibi.


Kelly Link, Lovecraft ve Borges gibi ustaların başlattığı tuhaf kurgu yolunun günümüzdeki en önemli ve yetenekli yazarlarından birisi. Her ne kadar uzun yıllardır yazıyor olsa da, Türkçe olarak kendisini okuma şansını Ekim 2015’te ilk öykü derlemesi “Tuhaf Şeyler Oluyor”un Aylak Kitap tarafından basılmasıyla erişebildik. İngilizce olarak ilk baskısı 2001’de yapılmış olan bu derlemede Link’in 1999’da Dünya Fantazi Ödülü’nü almış “Uzman Şapkası” da dahil olmak üzere toplamda 11 öyküsü bulunuyor.

Bu öykülerin her birinde Kelly Link bizi gerçeğin sınırlarına, öte dünyaya, peri masallarının ortasına ya da İskoçya’ya götürüyor. İskoçya’da bir süre vakit geçirdikten sonra ise bir trene atlayıp cehenneme doğru yola çıkabiliyoruz. Merak etmeyin, cehenneme gitmek Avustralya’ya gitmekten çok daha ucuz ve kolay bir yolculuk.

Tüm bu yolculuklar boyunca farklı olayların ortasında bulabiliyoruz kendimizi. Bunların bir kısmını olaylar olup bitene kadar anlayamıyoruz ve merak etmeyin, bu çok normal. Kimi zaman ise Link bize direkt olarak hiçbir şeyi anlatmasa da çok iyi anlıyoruz ne olup bittiğini. Bazen de tam anladığımızı zannettiğimizde işler daha da karışık bir hâl alıyor. Öldükten sonra adını bir türlü hatırlayamadığı sevgilisine öbür taraftan mektuplar yazan adamın hâli gibi. Dediğim gibi, bu öykülerin hiç birinde işler normal ilerlemiyor.

Ancak hemen her öyküsünde bize tanıdık gelen bir şeyler bulabiliyoruz. Kelly Link günümüz kültürünün ve insanlarının ona sunduğu malzemeleri sonuna kadar kullanmayı çok iyi biliyor. Hiç ummadığımız anda çok tanıdık bir şeyle baş başa bırakıyor ve o tanıdık olma durumu öyküyle aramızdaki ilişkiyi çok daha sağlam bir hâle getiriyor. Bunu bazen bilindik bir işaret bırakarak, bazen de çok bilindik bir hissi hiç ummadığımız bir şekilde tekrar karşımıza çıkararak yapıyor.

Aynı zamanda oldukça cesur ve klişelerle dalga geçmeyi seven bir yazar Link. Onun kurgularını güçlü kılan en önemli şeylerden birisi de bu. Peri masallarının en klişe örneklerini alıp onlarla dalga geçercesine tekrar kurgulayabiliyor ve kendisi gerçeğin sınırlarıyla oynarken aslında o öykülerin hepsini de daha gerçek bir dünyaya çekiyor. Fantastik edebiyat yazanların kurtarıcı olarak gördüğü klişeler, Kelly Link için sadece mizah malzemesi olarak kullanılabilecek küçük parçalara dönüşüyor. Bu da onun günümüz okuyucusu ile, yani bizlerle, daha sağlam bir bağ kurabilmesine fazlasıyla yardımcı oluyor.

Kelly Link’in öykülerini güçlendiren en önemli unsurlardan birisi de dili ve kurgu biçimlerini zekice kullanabilme yeteneği. Her öyküsünün kurgusu yaratmak istediği atmosferi ve okuyucuya vermek istediği duyguları en iyi şekilde taşıması için tasarlanmış. Öyküleri okudukça Link’in biçimsel tercihlerinin her birisini takdir etmekten de kendinizi alamıyorsunuz. Ayrıca dilin ona sunduğu imkanlarla öykülerinin tuhaflığını ve tedirgin edici karmaşasını güçlendirmeyi başarabiliyor olması ise kullandığı dili ne kadar iyi tanıyan bir yazar olduğunun göstergesi.

Burada kısa bir not ile çevirmen Seda Çingay’ı da anmak gerek. Kelly Link’in öykülerinin neredeyse hiçbir şey kaybetmeden Türkçeye kazandırılması önemli bir başarı. Yazarı ve çevirdiği eseri iyi tanıyan çevirmenler maalesef kolay bulunmuyor, o yüzden böyle çevirmenlerle karşılaştıkça ismini anmamız gerektiğini düşünüyorum.


Kelly Link’in “Tuhaf Şeyler Oluyor”una negatif bir eleştiri getirmek mümkün mü emin değilim. Yazarın 2001’e kadar yazdığı en iyi 11 öykünün bir araya geldiği ve bir anlamda Kelly Link’in güç gösterisi yaptığı bir kitap. Bu güç gösterisinin altının boş olmadığını da sonrasında yayınladığı “Magic For Beginners” ve “Get In Trouble” gibi kitaplarıyla da gösterdi. Bu kitabından sonra yazdıklarıyla da Locus, Hugo ve Nebula dahil olmak üzere bilimkurgu ve fantastik edebiyat dünyasının tüm büyük ödüllerini aldı.

Okuyucusunu nasıl rahatsız edeceğini, onu nasıl en tekinsiz noktalara çekebileceğini veya kafasında dönen o acayip hayalleri nasıl en beklenmedik şekilde karşımıza çıkarabileceğini çok iyi biliyor Link. Bunu kimi zaman bizleri içerisine bıraktığı olaylarla yaparken, kimi zaman da konuşmaktan en çok korktuğumuz şeyleri hiç düşünmeden ortaya bırakmasıyla yapıyor. Cinselliği özgürce kullanabilmesi, fantastik öykülerde ve masallardaki gizli cinsiyetçiliği apaçık gözümüzün önüne sermesi gibi. Kelly Link normali nasıl alaşağı edeceğini iyi bilen bir yazar ve bunu hiç çekinmeden kullanıyor.

Kelly Link, yeni nesilde tuhaf kurguya taze ve güçlü bir soluk getiren yazarlardan birisi ve birçok büyük başarısına rağmen Türkçeye henüz çevriliyor olması bizim için büyük bir kayıp. Yine de artık ilk kitabı elimizde ve umuyorum ki en kısa zamanda diğer kitapları da çevrilecek. Biz okuyucular da Link’in yardımıyla normal olmayandan keyif almayı ve normalin dışına bakabilme cesaretini göstermeyi öğreneceğiz.

On Newsletters

Don’t know if this is a real thing but I might be addicted to newsletters. Maybe it’s something about the format itself or it’s just I’m mostly following people I really enjoy reading pretty much everything they write. But there might be something more about it.

Something about the newsletters makes it more sincere, makes me want to read it without any interruption and with all focused on. Even some books can’t get that much attention from me.

My guess, it’s related to relationship newsletters creates between writer and the reader/follower. It’s not like a social network follow. I don’t want to miss any installment or any sentence. I asked the writer to send me these anytime they wrote something. And send it directly to me. I guess it feels more direct than anything else because we feel our inboxes are our most private zones online and inviting someone to access there anytime they want to share something with us feels different than anything else.

And it feels kind of free and open, like blogs. You can do anything you want, any way you want. No one can limit what you can do or kick you out just because you tried something. It makes people become more interested in newsletters because they think it’s something new (it’s not) and blogs are dead (it’s not).


I was experimenting with the newsletter format for some time in Turkish and one of my 2016 resolutions (which I kept in my notebook and, honestly, a bit lazy to turn it into a blog post) was use this format more actively. I want to see what can I do with this format. Also I really want to gain the habit of writing regularly and more (especially in English) so creating an English newsletter too seemed like a good idea.

If you can read Turkish, my regular newsletter called Tuhaf Gelecek is out every Sunday evening (according to Turkey’s timezone, GMT+2) and you can subscribe here: http://tinyletter.com/tuhafgelecek

And if you can read English, my English newsletter experiment Weird and Deadly Interesting is here: http://tinyletter.com/weirdanddeadlyinteresting Hoping to send the first episode in this month and hope to make it regular soon.


On the name “Weird and Deadly Interesting”: For some time, I was thinking about how to describe what I’m interested as a writer and couldn’t find any short description for it. I was not focused on couple topics that have marketable names. I’m always an interdiscipliner, needs a bit weird, after the really interesting and dangerous. I never liked splitting the world into pieces which everyone acts like they’re not touching each other. I wanted to see and write about the world, as a whole. And when I looked at the world with these eyes, this name describes what I see.

I first heard the “deadly interesting” from Bruce Sterling, at one of his talks. And it hit me like a lightning. Maybe it’s somehow related to where I live, where I’m looking the world from. But when I added this to weird, it really summed up the world from my eyes.

Anyway, if you’re interested in receiving my English newsletter you can click here and subscribe.


As a bonus, I want to recommend some of my favourite newsletters which definitely worth inviting them in to your inbox. With no particular order:

If you have a newsletter or know a newsletter that you think I might be interested, feel free to recommend via email or just post a comment below.


Updated at 18:05:
Latest Orbital Operations Warren sent while I was finishing this, reminded couple more newsletters I already subscribed and also had some really good recommendations which I subscribed immediately. I added those to the list above.

Kötü Yayıncılık ve Cahilliğin Mükemmel Karışımı: Chip Dergisinin Tor Fobisi

Geçenlerde bir kitabevini turlarken görüp de çekmiştim, bugün aklıma gelince paylaştım şu görseli Twitter’da:

Eğer az çok benim blogu okuyorsanız ya da bu konularda ucuz komplo teorileri ve masallar dışında birkaç yazı okuduysanız neyi kastettiğimi çok iyi anlamışsınızdır. Eğer çok fazla bilginiz yoksa, en basitinden bir özet için Journo dergisine yazdığım Deep Web yazısına (sayfa 26-27) bir göz atabilirsiniz.

Bu fotoğrafla ilgili sorunlar elbette bununla da bitmiyor. Benim için en rahatsız edici nokta, bunu ülkenin en çok satan teknoloji dergilerinden birisinin yapıyor olması. İnsanlara doğru bilgiler vermesini beklediğiniz bir yayın, ucuz pazarlama taktikleri için yalan yanlış bilgileri ve böyle komplo teorisi tadında başlıkları kullanıyor ve insanların internetteki en önemli teknolojilerden birisi hakkında tamamen yanlış bir algıya sahip olmasına neden oluyor. Üstelik bunu tamamen üç-beş tane dergi daha fazla satabilmek için yapıyor.

Oysa profesyonel bir yayının (ister dijital, ister ölü ağaç üzerinde olsun) yapması gereken bunun tam tersi. Zaten ortalıkta yeterince yanlış bilgi ve dedikodu var, onları derlemek yerine neden doğru düzgün bilgiler vermeyi tercih etmiyorsunuz? Neden mesela Tor sayesinde birçok gazetecinin daha güvenli haber yapabildiğinden, aktivistlerin otoriter devletlerin gözetim sistemlerine karşı kendilerini koruyabildiklerinden, internetteki bir yığın gözetleme ve fişleme sisteminden isteyen herkesin bu sayede kendisini koruyabileceğinden ya da Türkiye gibi sansürün başkenti olmuş bir ülkede sansürsüz bir şekilde interneti dolaşabileceğimizden bahsetmiyorsunuz?

Ama bunların hiçbirisi satmayacak değil mi? Gerçekten tek derdiniz bu çünkü. Size para verip de o dergiyi satın alanları yalanla besliyor olmanız umrunuzda bile değil.

Öyle bir anlatıyorsunuz ki Deep Web’i, okuyan da zannedecek ki Yazıcıoğlu’nun bir farklı versiyonu. Sokağa girdiğinizde “DVD lazım mı?” diyenler yerine seri katiller, uyuşturucu satıcıları dolaşıyor. Bu kadar komik ve gerçek dışı şeyleri yazarken hiç mi dönüp kendinize “Lan biz ne saçmalıyoruz böyle?” demiyorsunuz?

Siz demeseniz de, ben size her fırsatta diyeceğim. Hiç merak etmeyin.

Bundan sonra her gördüğümü böyle ifşa edeceğim. Belki ders çıkarırsınız da biraz daha dikkat edersiniz insanlara yalan söylerken.


Eğer benim görmediğim böyle yalanlara ve yanlış bilgilendirmelere siz denk gelirseniz bana yönlendirin, zevkle paylaşırım. Mail adresim ve sosyal medya hesaplarım anasayfada var.

PS: Biliyorum birçok farklı konudaki yayın, benzer şeyleri yapıyor. Ve bunlar sadece internet ve dergilerle sınırlı değil. Ancak bu hiç kimse için bir savunma sayılamaz. Sırası geldikçe ya da benim önüme düştükçe de hepsine yer vereceğim, hiç merak etmesin kimse.