Cuma Postası [19-26.08.2011]

 

* Dengesiz sinirler, altüst olmuş kafalar, fazlasıyla yorgunluk. Zaten bir yığın şey olup bitiyor ve neredeyse aralarında hiç iyi haber yok, üstüne bu ruh haliyle daha da göze batmaya başlıyor herşey. Olabildiğince gerginim anlayacağınız, o yüzden bu posta da öyle olacak, fazlasıyla da sert girişecek. Başlamadan önce ufaktan uyarayım dedim sizleri; şimdi girişelim bakalım… Ha! Bir de geçen hafta posta yoktu, sizi postasız bırakmak istemezdim de, öyle oldu işte. Neyse artık.

 

 

*Bazı şeyler görürsünüz, yaşarsınız ve insanlıktan tüm umudunuzu kesersiniz ya hani? İşte ülkenin tüm hali şuan bende aynı ruh halini uyandırıyor. İçime saf nefretten başka birşey dolmuyor, dolamıyor. İnsanlıktan, orospu çocuklarından, göz dönmüşlerden daha da nefret ediyorum. Hiçbir şeye, hiç kimseye saygısı olmayan bu yaratıkların kendilerine insan demeleri bile midemi bulandırıyor. İnsanlığımdan utandırıyor. Ama yine de bir şekilde karşı durmanın gerekliliğini hissediyorum, dayanamıyorum. Ve tüm o kan dolu gözlere ve sözlere rağmen bu karşı duruşu neşeyle, insanca yapmalı diyorum.

 

*Mesele özgürlük dediğimiz şeyin önüne “ama” getirmemekte. Özgürlüğün ama’sı koşulları olmaz çünkü. Ona evet dediğiniz an her türlü sınırlamaya, her türlü kurala ve her türlü faşizme evet demişsiniz demektir. Çünkü onlarında “ama”ları, “fakat”ları var. İnsanın en temel haklarının [ki başında özgürlüğü gelir, sonrası saymakla bitmez] “ama”sı yoktur. Onu kullandığınız an küfürle üstünüze yürüyen ve sizi dövmeye gelen birini görürseniz o benim demektir, kaçın!

*“ayin ıslayan derbeder karalamalarında beni hatırla

bana and iç absolut iç toz iç ot iç şeker iç

ama beni danamın karnında rahat bırak!

çünkü hiç… çünkü hiç… her neyse bu

PİÇ!

SENİ SEVİYOR! -erenokur.

*Kafamda çok fazla şey var; çok fazla plan, çok fazla proje, çok fazla yazılacak şey… Bunların hepsinin bir anda patlaması bir yandan da korkutuyor beni, hepsini tek vuruşta tüketmekten, bir anda bomboş kalmaktan korkuyorum. Bir yandan da zaten hepsini tek seferde yapmaya gücümün yetmeyeceğinin farkındayım ama nasıl bir sıraya koyacağımı bilmiyorum. Çok dolu ama çok karışığım. Bilmiyorum, bazen bir çok şeyi bilmiyorum…

*Sosyal medyanın özellikle ülkemizde en derin bir şekilde ortaya koyduğu sorun bana göre kesinlikle kişilik ve ego problemleri. “Türk insanı” denilen kalıbın kişilik sorunları, ego patlaması, ilgi budalalığı çok yoğun bir şekilde ortalığa döküldü. Ve bunun ne gibi sorunlara yol açtığını, insanları nasıl komik -ve hatta acınası- hallere düşürdüğünü daha detaylı olarak inceleyebilir, izleyebilir olduk. Ve ne kadar içi boş, ne kadar saçma, zavallı insanların nasıl büyük egolara, ‘ün’lere sahip olduğunu da gördük. Ve kişisel olarak bunlarla uğraşmak bana acayip zevk verdiği için detaylı olarak bazı örnekleri ele alıp incelemeyi düşünüyorum. Çok yakında…

*İnternet demişken bazılarınızın unuttuğu bir şeyi de hatırlatayım; ülkemiz iktidarı interneti intraweb’e dönüştürme konusunda ilk adımını 22 Ağustos’ta attı ve pek de internet dünyamızın bunu salladığını söylemek mümkün değil. Üstelik 22 Kasım’da temelli hale dönüşmek üzereyken. E tabi bazılarına göre kendi kişisel sorunları, saçma muhabbetleri ifade özgürlüğünden, düşünce özgürlüğünden daha önemli olduğu için bu hali doğal karşılıyorum. Yine de bu konuda detaylı bir yazı hazırlıyorum, hem durumu daha detaylı kavrayabilmek hem de bazıkorunma yöntemlerini de anlatarak. Ama bu demek değil ki korunarak bunu görmezden geleceğiz, elbette bunun gerçekleşmemesi için yapacaklarımız çok daha önemli.

*Underground Poetix #10 Ekim’de geliyor. Şimdiden hazırlıklara başlayın.

*Hiç beklemediğiniz anlarda çok ilginç, çok güzel şeyler çıkabiliyor karşınıza. Onun verdiği hissi verecek çok az şey var…

*Sorunlu bir haftaya, sorunlu bir posta diyerek kapanışa geçiyorum. Gecikmeli de olsa postanızın tadını çıkarın, keyfine bakın. Şöyle ufak bir tavsiye listesi yapacak olursak; az çok politik bilincinizde tokat isterseniz buraya, cyberpunk adına ne okusam/ne izlesem/ne oynasam diye düşünüyorsanız buraya, Warren Ellis’in tuttuğu blogtan haberiniz yoksa da şuraya doğru alalım sizi.

Şimdilik bu kadar, bağlantıyı kesebiliriz!

 

Cuma Postası [12.08.2011]

 

Bundan sonra hem blogu güncel tutabilmek hem de aklıma ufak ufak gelen ama bi blog postu için fazla küçük olduğunu düşündüğüm şeyleri haftada bir böyle tek postta toplama kararı aldım. Hem de yazmak için bahane olur bana (: Her cuma olacağı garanti ama saati konusunda asla kesin bişey olmayacağını da tahmin ediyorsunuzdur heralde (: Neyse ilk postayla başlayalım artık.

-A.A.S.

 

*Sanırım çok fazla şeye kafa yormamak lazım aynı anda. Özellikle de hepsi az çok psikolojik durumu etkileme gücüne sahipse. Ama durum sizden bağımsız öyle gelişiyorsa da katlanmak için sizi daha güçlü kılabilecek şeyler dışında pek bir çözüm yok gibi. Bir de bu tarz durumlarda asla planlama dediğimiz şey işe yaramıyor -gerçi bu benim kendi dengesizliğimden de olabilir emin değilim-.

*Bu şarkının da yeri hep ayrıdır bende. Bir şekilde anında enerjiyle doldurabilme gücü var üzerimde. Belki sizde de vardır deneyin bakalım.

 

*Molly Crabapple‘a hayran olduğumu daha önce söylemiştim sanırım da burada bir kez daha söylemek benim için pek sorun olmaz (: Kendisine hayranım demek hafif kaçabilir benim için, hatta aşığım bile diyebilirim (: Mutlaka yaptıklarını, yapacaklarını takip edin derim. Uzun zaman yetenek, zeka, güzellik birleşimine verebileceğim birkaç örnekten birisi kendisi.

 

*Sitede ufak tefek değişiklikler yapıyorum kafama estikçe, farkeden oluyor mu bilmiyorum da mesela en son Facebook üzerinden yorum yazabilmeyi sağlayan bir zımbırtı koydum. Başlangıçta tamamen can sıkıntısından yapmıştım da sonra işe yarar göründü gözüme, doya doy kullanabilirsiniz. Daha farklı işler de yolda.

 

*“…Çizdiğiniz haritayı belirli aralıklarla kontrol etmekte fayda var her zaman. Fazlasıyla hareketli ve değişken bir gezegen burası ve harita çizildikten sonra olduğu gibi bırakırsanız bir anda kendinizi uçurumla baş başa bulabilirsiniz. Haritalar güncel olmalı, yoksa kendinize çıkardığınız her harita, tarihi eser olmaktan başka hiçbir işe yaramaz.” -Bela P.

 

*Her seferinde böyle oluyor… Kafam ne zaman fazlasıyla karışık ya da dolu olsa herşey böyle kesik kesik patlıyor. Tam toparlandığını sandığım anda alakasız birşeylerle tekrar aynı döngü. Bir şekilde rahat bir dönemi yakalayıp biraz dur demem gerekiyor herşeye ama o da kısa vadede pek de mümkün görünmüyor. Hayatımın aksak ritmde giden bir şarkı gibi olduğunu düşünmeye başladım bile denilebilir bu yüzden. Eğlenceli ama fazlasıyla yorucu…

 

*“Meksikalı fahişeler ve otoyollar ıssız
Caz, kimyasallar ve uygunsuzluk hiç cool değil artık.” -Çağrı Erdem

 

*Bu mübarek ayın mübarek cumasındaki ilk postamızın da sonuna geldik sanırım. Eğer bilgisayar başında okuyacak birşeyler arıyorsanız şuraya alabiliriz sizi ya da FreakAngels tamamen bittiğine göre en baştan okumaya başlayabilirsiniz. Ayrıca haftalık postamız için özel logoyu tasarlayan kardeşim Sabri Erkan‘a da tekrar tekrar teşekkürler buradan da.

Şimdilik bu kadar, bağlantıyı kesebiliriz…

 

Şiir ya da Şaka

Şiir yazmayı pek beceremem

Yani çok isterim ama olmaz, bir türlü şiir gibi gelmez bana

Belki yetenekle alakalı bir durum, belki de önyargımla önüme koyduğu duvardan

Şiirselliği, o ritmi hep çok sevmişimdir ama

Okuması dinlemesi çok zevklidir

Ama başkalarının şiirlerini okumak bir süre sonra hırsızmış gibi hissettirir

Rahatsız eder beni

Neden kendi şiirlerimi okumuyorum ki diye kızarım, sonra da hiç yazamadığımı hatırlarım

Yazmaya çalıştıklarımın sonuçlarından da nasıl nefret ettiğimi

Yine deniyorum ve bittikten sonra defteri kapatıp yatağa gidicem

Ve sabah, büyük ihtimalle, açıp baktığımda “Bu ne boktan şey lan!” diye kendime küfredicem

Belki kendimi daha da kızdırmak ve eleştirileri okuyup bir daha hiç yazmamak için bunu internete bile koyarım

-ki okuyorsanız bu olmuş demektir-

Büyük ihtimalle eleştirileri hiç sallamam ya da “Haklıymışım” derim

Biliyorum, çünkü hep böyle olur

Bazen çok düşünürüm üzerine, neden olmuyor lan bu diye ya da olmadığını düşünen bir tek ben miyim?

Açar rastgele birilerinin şiirlerini bakarım ve genelde kendi yazdıklarımı bi boka benzetemeyip kenara atarım

Sonra o rastgele elime aldığım adamın şiirlerine dalarım

Sonra bir süre hiç denemem

Dokunmam bile. Umrumda olmaz

Vakit geçer üstünden ve tekrar bu sikik defteri elime alıp denemeye başlarım

Ve sonsuza kadar boktan yaşarız

 

20/06/2011 4:40 am Adana

“Marazi Ayrıntı Düşkünlüğü”ne Dair (I)

Detayları görebilmek ve onlar üzerinden düşünebilmenin her insanın yaptığı ve doğal bir hareket olduğunu zannederdim önceleri. Ancak zaman geçtikçe, daha çok insan tanıdıkça durumun aslında zannettiğimden çok daha farklı olduğunu gördüm. Aslında bu detaylar herhangi bir insan için hiçbir anlam ifade etmeyen, önlerinden uçuşan ve ışık uygun açıyla vurmadığı zaman farkına bile varmadıkları toz zerreciklerinden ibaret. Bunu farkettikçe aklımda iki farklı düşünce belirdi; bu ayrıntı düşkünlüğüm(üz) bir tür hastalık mı; yoksa bize şans eseri düşmüş bir tür hediye mi?

İster istemez her ikisine de zaman zaman hak verdiğim oluyor. Bu ayrıntıların hayatıma kattıklarını ve düşünce akışımı nasıl değiştirdiklerini düşününce bunun bir tür hediye olduğunu kabul ediyorum. Ancak bunlar baş ağrıtmaya başladığında ve başıma dertler açmaya başladığında ise ister istemez kendimi şanssız ve hastalıklı olarak görmeye başlıyorum. Yani ikisi birden bu durum; ama asla ikisinden biri değil. Olamaz da…

Bu yazıyı yazmam için kafama kafama vuran şeye gelecek olursak, kendisi bir kitap. Sel Yayınları‘nın devam etmediği için hala kızgın olduğum “Geceyarısı Kitapları” serisinden, 7 şanslı hastanın tamamen ayrıntılar üzerine metinlerinden oluşan ve Enis Batur’un başını çektiği “Arazi Marazi” isimli kitap. Bu 7 şanslı hastayı sayacak olursak; Armağan Ekici, Enis Batur, Levent Şentürk, Levent Yılmaz, Nuri Sağlam, Oğuz Demiralp ve Selahattin Özpalabıyıklar. Enis Batur büyük ihtimalle bu kitabı hazırlarken şöyle düşünmüş olmalı;

“Şimdi öyle 7 kişinin, öyle 7 yazısını bir araya getirmeliyim ki ayrıntılara takıntılı olan bizim gibi insanlarda doz aşımı yaratalım. İyice hastalıklı bir hale dönüşsün bu ayrıntı sevgileri. Bulaştırmamız lazım bu halimizi, daha da ilerisine götürmeliyiz.”

Ya da bunun gibi şeyler… Çünkü tam olarak bende yarattığı etki bu. Zaten detaylara inanılmaz bir takıntım var, onlarla ilgilenmekten işin esasını unuttuğum birçok zaman oluyor ve öyle zamanlarda hastalıklı olduğumu düşünmeye başlıyorum. Ancak bu derleme kesinlikle bambaşka bir seviyeye taşıyor bunu. Zaten detaylar üzerine kurulmuş metinlerde ortaya serilen detaylarla mı ilgileneceğiz, yoksa o metinlerin kendi kişisel detaylarına mı dikkat edeceğiz derken bazen okumayı unutacak hale geldim. Bu kitap ayrıntı delileri için gerçekten hazine gibi bir eser, ancak çok tehlikeli bir hazine. Onun içindekilerle uğraşırken kendinizi, aklınızı geçici -belki de kalıcı- olarak yitirme ihtimaliniz var. Sonunda Perec-Simpsons-Zappa-Bach dörtgeni içinde hapsolabilirsiniz; İntiharında bile en ince ayrıntısını hesaplayan bir adamın hayatının sizde nasıl bir etki yaratabileceğini tahmin edemezsiniz. Sonunda bir kelimeyi ya da bir noktalama işaretini saymak için 1807 sayfaya kendisini gömen adamların yazdığı metinlerden bahsediyoruz burada.

Şu güne kadar ayrıntı bağımlılığımı normal seviyelerde tutabilmeyi az çok becerebiliyordum. Ancak emin olduğum bir nokta var ki bugünden sonra o kontrolü tamamen kaybetmiş bulunmaktayım. Ayrıntıların eline kendimi teslim etmiş vaziyetteyim artık, nereye götüreceğini ya da başıma neler açacaklarını umursamadan, sadece o toz zerreciklerinin peşinde…

A.A.S. / 09.06.2011 – Adana

(Bu konu üzerine daha çok karalamaya niyetim var, bakalım artık…)

Bana Ordan Bol Acılı İleri Demokrasi Yap Usta!..

İleri demokrasimizin gün geçtikçe güzel işler yaptığını görmekten herkes gibi bende çok mutlu oluyorum. Ülkenin bölünmemesi, kutsal iktidarın sarsılmaması için gösterilen inanılmaz çaba, herkesin gece gündüz buna çalışıyor olması elbette herkes gibi beni de mutlu ediyor. Ancak tüm bu çabaların yetersiz kaldığını düşünüyorum. Bu yüzden demokrasinin daha da ileri gitmesi ve tüm dünyaya parmak ısırtacak bir ülke olmak için kendimce bazı öneri listeleri hazırladım ve sizlerle de paylaşmak istiyorum bunları. Belki kutsal iktidarımızın hoşuna gider de uzun yıllar boyunca yararlanırlar bunlardan.

  • En başta iktidarı yıkmaya çalışan, onun altından kuyu kazan kitaplar ve yazarlar son zamanlarda ortalıkta çok görünmeye başladı. Bunun önünü kesmemiz lazım. Bu yüzden de kültür bakanlığı ek bir ekip kurup, tüm yayınevlerine en az ikişer çalışan yollamalı. Bu görevliler yayına hazırlanan, incelemede olan hatta yayınevine tavsiye için yollanan tüm taslakları yayınevlerinden önce gözden geçirmeli ve ondan sonra yayınevindeki editör ve çalışanlara ulaştırmalı. Bu sayede kazara bile olsa tehlikeli bir kitabın basılmasının önüne rahatlıkla geçilmiş olacaktır diye umuyorum.
  • Gazeteler ve dergiler için de benzer bir çalışma gerektiğini düşünüyorum. Bunun için her gazete ve dergi editörünün yanına devletin yetiştirdiği kalifiye bir eleman verilmeli ve onunla birlikte tüm dergi, gazeteyi kontrol etmeli. Gerekirse bu incelemeler alınacak reklamlara, ilanlara kadar genişletilmeli. Bu sayede halkın bilinçaltına en ufak bir mesajın bile sızmasının önüne geçilmiş olur. Ayrıca bu elemanların hepsinde üstün yetkiler bulunmalı ve gerektiği durumda kendilerine maksimum yetki tanınmalı. Bu sayede mahkemelerden her seferinde özel izinler için uğraşılmamış olur ve yargıyı boşa meşgul etmemiş oluruz.
  • Tabii sadece iş basım aşamasında bitmiyor, yılanın başını küçükken ezmemiz lazım. bu yüzden tüm yazar, araştırmacı arkadaşlara özel bilgisayarlar hediye etmeliyiz. Bu bilgisayarlara ekleyeceğimiz ufak bir programla hem yazdıkları tüm kelimelerden haberimiz olur, hem de belli başlı yasaklı kelimeleri yazmalarını baştan engelleyebiliriz. Belirli harf kombinasyonlarının bir araya gelmesi durumunda bilgisayarın kendini kilitlemesi sağlanabilir mesela. Bu bilgisayarları da bir şekilde her yazarın almasını sağlamalıyız ki gözümüzden hiçbirşey kaçmasın.
  • Bilgisayarla arası olmayan yazarlar için henüz aklıma birşey gelmedi ancak onun için de önceki maddelerdeki çözümlerimizin yeterli olacağını düşünüyorum. Yine de bununla ayrıca ilgilenmemiz gerekebilir ileride.
  • Fahrenheit 451 kitabının verdiği fikirle, itfaiyelerden özel bir ekip kurup şu ana kadar ortalığa salınan tehlikeli kitapları da temizlemek iyi bir çözüm olabilir. Sonunda hepimiz Goebbels’in, Kenan Evren’in torunlarıyız. Bize yakışan da budur tabii ki.
  • Durumun normalleştirilmesi için de yazarlara ve yayıncılara bazı teşvikler sağlanabilir. Mesela her ay duruma en güzel uyum sağlayan yayınevleri ve yazarlara özel teşvikler ve ödüller verilebilir. Bu sayede hem sorun çıkarmamış olurlar hem de yazarlıktan yayıncılıktan para kazanılmaş klişesini yıkarak daha fazla insanın yazmasını sağlayabiliriz. Bu da entellektüel bir ülke imajı çizmemize çok büyük bir yardım sağlar.

Şimdilik başlıca aklıma gelenler bunlar oldu. Bu konular üzerinde daha sıkı çalışmalar yaparak gerçekten de gelişmiş bir faşiz– pardon demokrasi kurmamız mümkün. Ve eminim ki bunları başarıyla tamamlarsak dünya bize hayranlıkla bakacak ve birçok lider tavsiyelerimi aynen uygulamak isteyecektir. Bu da benim sadece vatanıma değil, tüm insanlığa büyük bir hizmetim olarak tarihteki yerini alacaktır. Bittabi adımın Goebbels’le eş tutulacak olmasını da düşündükçe içim içime sığmıyor.

God Save The King! and His Ultra Democratic(!) Regime!

RIP Tuli… RIP American Splendor…

dünyanın en yaşlı rockstar’ıydı. şairdi, çizerdi, yayıncıydı, the fugs’ın kurucularındandı.

onu bunlarla anlatmaya imkan yok tabi ki ama aklımdan o kadar çok şey geçiyor ki hangisini söylesem, hangisini söylemesem bilemiyorum. belki de ardarda iki değerli insanın ölüm haberini almış olmanın da etkisi olabilir emin değilim ama bu adamın öleceğini pek düşünmüyordum. tamam 86 yaşında olabilirdi ama hala gençti, hala konsere çıkabiliyordu, hala youtube’a düzenli olarak video çekip koyabiliyordu. yani hala yaşıyordu. tıpkı american splendor gibi. ama o da daha fazla duramadı buralarda, sanırım o da fazlasıyla sıkıldı buralardan. 86 yıldır uğraşıyordu bu gezegenle, bu gezegende yaşayan insanlarla. o kadar inanılmaz işe imza atmıştı ama daha fazlasına gücü yetmedi. belki de istemedi artık, “yeter bu kadar size” dedi ve bizi öyle bıraktı. aslında yetmezdi ama artık yetmesi gerekiyor. daha fazlası için uğraşacak olan o değil artık, biziz sanırım…

ya american splendor… belki de dünyadaki en sıkıcı adam, en gereksiz insan olduğunu iddia ederek başladı. tüm süper kahramanlara, özel insanlara siktir çekip de geldi karşımıza (ya da yanımıza mı demeli?) 30 yıl boyunca üşenmedi, o kostümlü, o süslü, süper güçlü tuhaf şeylere karşı durdu. belki de en süper kahraman oydu… kaçınızın cesareti var ki onlara inat bişeyler yapabilmeye? ama o da sıkıldı sanırım ya da artık onları da umursamıyordu ve yeter bu kadar dedi. ama tek birşey var ki diyebileceğim gerçekten bir çizgiroman kahramının ölümüydü bu. belki de siz alışıksınız sayfalarda ölen ya da yaralanan süper kahramanlarınıza üzülmeye ama haberiniz olsun bu adam gerçekten yok artık.

bilemiyorum iki günde böyle iki haberi almak can sıkıcı olabilir. belki de esas can sıkıcı olan dünyanın gün geçtikçe daha fazla gerzekleştiğini görmek. bu insanların da gitmesi belki de bu durumu daha fazla katlanılmaz yapıyor. herşey daha fazla kötüye giderken, dünya gittikçe beyinlerinden daha fazla feragat ederken, gerçekten beyni olan insanların ölümünü görmek esas sorun ve beni esas sinirlendiren. biri 86, biri 70 yıl boyunca kafa tuttu bu aptallaşmaya ama şimdi ikisi de yok. belki de insanın kendine güç veren, onun bişeyler yapmasını sağlayan insanların gidişini görmesi durumu bu da…

RIP Tuli… RIP Harvey… Siz gittiniz ama biz inadına burdayız daha… Aptallara inat.

biraz kişisel yazalım…

bu aralar nedense çok az yazıyorum. aslında isteyerek yaptığım bişey değil ama yine de yazmaya çalıştığımda bişeylerin çıkarken zorlandığını görmek rahatsız ediyor. akıcı, durup düşünmeden yazılmış olması lazım gibi geliyor. ya da belki de alışkanlık oldu, başka türlü yazamıyorum.

aslında bu biraz da iç durumla alakalı olabilir. kendimde gelişmeler, atlamalar yaşamaya çalışıyorum. ve bu tarz atlamaların olduğu süreçler genelde fazla sancılı ve dengesiz oluyor. bu durum yazdıklarıma da yansıyınca ortaya kavranması daha da zorlaşmış bişey çıkıyor ve burada yayınlamak pek içimden gelmiyor. çoğu defterlerde veya bilgisayarın, odamın bi köşelerinde… ne zaman çıkartmaya niyetlenirim bilmiyorum.

neyse dediğim gibi biraz dengesizlik ve acele barındıran bi süreçteyim ve bunun yüzünden oturup düşünme şansım çok fazla olmuyor. aslında kendim hakkında bazen çok takıntılı olabiliyorum, rahatsız edici ama oluyor arada böyle şeyler. kendimi kafaya takmadığım zamanlar çok daha rahat hissedebiliyorum. ama bunu sürekli bi hale getirmek sanırım çok daha iyi olabilir benim için.

neyse biraz durumdan haberdar edeyim, blogda boşluk hissi olmasın diye bunları karaladım. umarım bundan sonra daha rahat ve daha sık yazabilirim.

bu arada blogun takipçilerine veya blogu okuyanlara bi notum olacak; yorum yazmaktan çekinmemenizi veya üşenmemenizi tavsiye ederim. tamam deli olmaktan çok fazla gocunmuyorum ama takip edenleri felan görünce de ister istemez arada bir küfür de olsa bişeler bekliyorum.