Elindeki Potansiyeli Reklam Geliri Uğruna Çöpe Atmak: Ezgi Başaran’a Cevaben

Dün Ezgi Başaran’ın Radikal’deki köşesinde yayınladığı “Radikal Teşekkür” yazısı, özellikle Twitter’da oldukça konuşuldu ve tartışıldı. Elbette bunun en önemli sebebi Radikal’in dijitale taşınmasıyla birlikte geçirdiği değişimin birçok kişi tarafından memnun edici olmaması ve buna rağmen Ezgi Başaran’ın “Çok iyi gidiyoruz, bakın ne kadar tıklandık” şeklinde bir yazıyla bu eleştirilere cevap veriyor olmasıydı.

Aslında bir süredir hem Radikal’in yeni hâlini, hem de genel olarak Türkiye’de dijital yayıncılığın ve gazeteciliğin nasıl yanlış anlaşıldığı ve bunun nasıl sorunlara neden olduğu hakkında yazmayı planlıyordum. Ezgi Başaran’ın yazısını okuyunca, geç bile kaldığımı fark ettim.


En başta şu çok tıklanma meselesine değineyim. Artık internette niceliğin bir önemi kalmadı. Takipçi satın alınabilen, birçok farklı yolla tıklanma sayılarının arttırılabildiği ve bunların aslında websitenize reklam verenler dışında kimse tarafından önemsenmediği bir dönemde tıklanma sayısı artık övünülecek bir değer olmaktan çıktı. Bunu uzunca bir süredir dünyadaki birçok medya araştırmacısı ve akademisyen dile getirmekte ama pek dinleyen yok. Böyle büyük sayılar reklam geliri olarak dönmeye devam ettiği sürece de kimsenin önemseyeceğini sanmıyorum.

Radikal’deki yayıncılığın niteliğinin düşüşünü de “nefes almak ve aldırmak” bahanesiyle kurtarmak istemiş Ezgi Başaran. Oldukça zayıf bir savunma. İnternette sınır yok, bir websitesinde de sunucularınız yettiği sürece istediğiniz kadar yayın koyabilirsiniz. Ama Radikal nitelikli haberler bulmanın neredeyse imkansız hâle geldiği, özel haberler yazan gazetecilerini birer birer kapı dışarı eden bir yer. Nefes aldırmak istiyorsanız hepsini birlikte de yayınlayabilirdiniz, sonuçta nefes almak isteyen sizin “click bait”, magazin linklerinize tıklar, haber almak isteyen dğerlerine. Ama Radikal artık nefesten başka hiçbir şey almanın mümkün olmadığı bir haber sitesi oldu.


Ama tüm bunların arkasında benim gördüğüm daha büyük bir sorun var ve bu sorun dünyanın geri kalanı için artık kabul edilip çözülmeye çalışırken henüz Türkiye’ye yeni gelen bir şey.

İnternette niceliği nitelikle eşdeğer tutma ve bunu internette yapılan her şeyin temelindeki algı olarak yerleştirme gibi bir hastalık söz konusu. İçeriğin kalitesi, değeri, ne kadar özenli yazıldığı ya da gerçekten bir şey söyleyip söylemediğini önemsemeden; sadece tıklanabilecek şeyleri daha da tıklanabilir hâle getirerek yayınlama hastalığı bu. Eskiden “Buzzfeedleşme” diyordum buna ama Buzzfeed bile bu yayın politikasındaki sorunları fark ederek daha nitelikli yayınlar yapmak için çaba gösteriyor (İşçi haberleri muhabiri, dünyanın birçok ülkesinden yazar veya araştırmacı gazeteciler almak gibi mesela).

Radikal’de (ve Türkiye’de internet yayını yapan birçok kurumda) bu hastalığı görmek mümkün. Yayınladıkları şeylere, başlıklarına, yazılarını internette duyurma biçimlerine ve maksimum tıklanma almak için gösterdikleri çabaya bakarak bunu görmek mümkün.

Ancak burada modalar hep geriden takip edildiği ve çok fazla üzerine kafa yorulmadan görülen her şey kopyalandığı için şu anda bu konuda yapılan tartışmalar ve yeni yollar için gösterilen çabaların hiçbiri görülmüyor. Son zamanlarda yayına başlayan çevrimiçi haber yayınlarına ve sitelere baktığınızda ilk fark edeceğiniz şey hepsinin nitelikli yayınlar yapmayı, “clickbait”den uzak durmayı ve bunun gibi bir önceki dönemin sorunlarını geride bırakmayı hedeflediklerini görebilirsiniz. Çünkü bunun ne kadar sorunlu olduğunu ve internetin potansiyellerini boşa harcamaktan başka hiçbir işe yaramadığını görüyorlar. Buzzfeed eskiden listicle için girilip vakit öldürülen bir siteyken şu anda ciddi araştırmacı gazetecilik işleri yayınlıyor ve bunu yaparken, Ezgi Başaran’ın deyimiyle “nefes alınacak yerleri” de eskisi kadar merkezde olmasa da yayınlamaya devam ediyor. Quartz, The Intercept, Daily Dot ve bunun gibi birçok diğer yeni örneğe girmeye gerek bile duymuyorum.

Sonuç olarak Ezgi Başaran şu anda Radikal’in gitmekte olduğu yolu savunmakta ısrar edebilir ama birçok anlamda artık gerçekten haber almak için tercih etmediğim sitelerden birisi olduklarını ve birçokları için de durumun böyle olduğunu bilmesi gerekiyor. Sırf tıklanmak için atılan başlıklar, içi boş haberler, okunmaya değer bir şeyler bulmanın imkansızlığı bunların sebeplerinden bazıları.


Yazıdaki birkaç detaya daha değinmek istiyorum. En başta da “şikayet ediyorsunuz ama okuyorsunuz” kısmına.

Ayrıca kızıyorsunuz ama çok da okuyorsunuz televizyon ve magazin dünyasıyla ilgili haberleri.

Radikal’in tıklanma sayısının artmış olması Radikal’in eski okuyucu kitlesinin hâlâ okumaya devam ettiği anlamına gelmez. Bu değişimden benim gibi şikayet edenlerin ciddi bir kısmı artık Radikal’i takip etmeyi bıraktı. Böyle tamamen yanlış bir veri analizini Ezgi Başaran’a, bir gazeteci olduğu için, hiç yakıştıramadım.

Türkiye gündemi ne zaman sallansa, dünyada ve bu topraklarda ne zaman taşlar yerinden oynasa bize geliyorsunuz. (Rakamlar yalan söylemez!)

Bu cümle, özellikle de parantez içindeki o ünlemle yazılan tespit içimi acıttı, Ezgi Başaran için üzüldüm desem yeridir. Rakamlar yalan söylemezmiş. Ezgi Başaran hiç mi istatistik üzerine okumadı acaba ya da internette nicelik temelli araştırmaların ne kadar sorunlu ve sıkıntılı olduğunu? Acaba son zamanların moda kavramı olan “big data”nın en büyük sıkıntısının başlı başlına “rakamlara güvenilemeyeceği” olduğunu duymadı? Rakamlar eğer isterseniz çok güzel yalan söyler, basit analytics sonuçlarından böyle büyük çıkarımlara gidilmez, giderseniz inandırıcılığınız kalmaz (bu konuda kaynak göstermeye bile gerek duymuyorum, bir arama motoruna girip araştırsanız yüzlerce makale ve araştırma bulursunuz bununla ilgili). Ama Ezgi Başaran milyonlarca tıklanan bir sitede yazıyor, benim blogum günde ~100 tıklanma alıyor. Rakamlar ona güvendiğine göre o doğru söylüyordur tabi ki.

(Ayrıca yazarken emin olmak için tarayıcı geçmişime baktım da, bu yazıdan önce aylardır hiç Radikal’e girmemişim. Her ne kadar RSS okuyucumda ekli olsa da açıp okuduğum hiçbir haber olmamış uzun zamandır.* Demek ki herkes koşmuyormuş Radikal’e.)


Her ne kadar bu kadar incelemiş, eleştirmiş olsam da en önemli detayı belirtmeyi unuttum. Bu yazı biz okurlar için yazılmış bir yazı değil, bu yüzden bizi bu kadar rahatsız ediyor. Bu yazı reklam veren, vermeyi planlayan şirketlere ve reklam ajanslarına yazılmış bir yazı. “Böyle ödül aldık, bu kadar tıklanıyoruz” gibi cümleler, 2015’e girerken sitenin reklam gelirini daha yukarıda tutmak ve önümüzdeki yıl alınacak reklamların sayısını arttırmak için yazılmış bir brifingden fazlası değil. O yüzden bu yazıya çok da takılmamıza gerek yoktu aslında.

Ama bundan ders çıkartılıp nasıl internetin potansiyellerini kullanabiliriz üzerine düşünülmesi lazım. İnterneti tıklanıp reklam parası toplamak için kullanmanın gazetecilik olmadığını, burada şu anda elimizde olan imkanlarla gazeteciliğin kalitesini kat kat arttırabileceğimizi görmemiz gerekiyor. Şu anda gerçekten araştırmacı gazetecilik için, özgür yayınlar yapabilmek için geçmişte akla hayale gelmeyecek imkanların içerisinde yaşıyoruz ama tıklanma ve reklam geliri peşinden koşanların “Radikal” gazeteciler olarak anılmasına hâlâ imkan veriyoruz. Bu da bir noktada bizlerin payına düşen ayıp.

*: Bu cümleyi yanlış anlaşılmaları önlemek için ekledim. Radikal'i hiç takip etmeden bu yazıyı yazdığım gibi bir algı oluşmasını istemem.

Uber’e “İstanbul’a Hoşgeldin” Demeden Önce

uber istanbul

Bugün yayınladıkları bir blog postu ile Uber’in İstanbul’daki Black ve XL servislerinin ardından normal taksi servisine de başladığını ve bugünden itibaren Uber’i burada da kullanmaya başlayabileceğimizi öğrendik.

Birçok kişi için bu haber oldukça sevindirici oldu. Sonuçta İstanbul gibi bir şehirde kolay taksi bulabilmek zor iş. Ancak Uber’i dünyanın geri kalanında takip edenler için bu haberin o kadar da sevindirici olduğunu düşünmüyorum. Birçok anlamda sicili kabarık ve sıkıntılı politikalara sahip bir ulaşım şirketi olduklarını birçok kez kanıtladılar.

Elbette ben buradan sizlere “Uber’i boykot edin!”, “Uber İstanbul’dan defolsun!” tarzı sloganlar atmak niyetinde değilim, böyle şeylerin işe yaramadığını ve altı boş olduklarını sıkça gördüğüm için de özellikle uzak duruyorum. Ancak Uber’in buraya gelişi sebebiyle yakın zamanda yaptıkları bazı şeyleri hatırlatmayı ve bu yeni şirketin nasıl bir politikası olduğunu sizlerle paylaşmak istedim. Sonuçta yine kararı verecek olan sizlersiniz.


  • Uber’in Sydney’de “Dalgalı Fiyat” Skandalı: Muhtemelen geçtiğimiz günlerde Sydney’deki rehin alma olayını ve ardından şehirde yaşanan paniği duymuşsunuzdur. Peki o sırada Uber’in ne yaptığını biliyor musunuz? Rehin alma olayının yaşandığı bölgedeki taksi ücretlerini dört katına çıkardı ve bölgeden uzaklaşmak isteyenlerden dört katı ücret alındı. Bunun bir fırsatçılık olduğu ve Uber’in böyle etik dışı bir hareketi nasıl yaptığı internette dile getirilmeye başlanınca Uber bunu ‘iyi niyetli’ olarak yaptıklarını, “amaçlarının bölgeye daha çok taksi sürücüsü çekmek olduğunu” söyleyerek kurtarmaya çalıştı. Sonrasında da bu ücretle yolculuk yapanlara ücretsiz taksi yolculukları hediye ederek durumu telafi etmeye çalıştı ama bu bahaneyle ve hediyeyle durumu kurtarabildikleri söylenemez.

    Özetle, İstanbul’da herhangi bir doğal afet ya da olağanüstü bir olay yaşanırsa Uber kullananlar böyle ücretlerle karşılaşmaya hazır olsun.

  • Uber’in “Tanrı Modu” ve Kullanıcıların Özel Hayatı: Belki de Uber ile ilgili en sorunlu konu bu. Uber’in hizmet verebilmek için konum bilgilerine ulaşabilmesi şart. Ancak bu verileri biriktirmelerinin, analiz etmelerinin ve diledikleri zaman hesabınızla ilişkili olarak kullanmalarının nasıl bir amaca hizmet ettiğini anlamak ilk bakışta güç. Ancak yakın zamanda yaşanan olaylar bu özelliğe neden ihtiyaç duyduklarını öğrenmemizi sağladı.

    Meğerse Uber bunu kendileri hakkında eleştiri yazan gazetecileri takip ederek şantaj yapmak için kullanmayı planlıyormuş. Elbette böyle bir gücü elinde bulundururken sadece bu kadarla kalırlar mı bilinmez. Ancak şirketin büyük yatırımcılarından birisi olan Asthon Kutcher, bir kadın gazetecinin özel hayatını kurcalamakta bir sıkıntı görmediğini de açıkca dile getirmişti.

    Ayrıca Uber’in Android uygulaması da oldukça sıkıntılı. GPS gibi hizmetin gerektirdiği izinlerin dışında istediği ve kullandığı izinlere bakıldığı zaman uygulamanın spywareden farksız olduğunu görmek mümkün. Elbette bunca izni neden istediklerini ya da nasıl kullandıklarını açıklamadılar.

  • Uber Şöförlerinin Mahremiyeti Meselesi: Eğer insanlara ulaşım hizmeti veriyorsanız, bunun için işe aldığınız şöförlerin geçmişine ve nasıl insanlar olduğuna da dikkat etmeniz gerekiyor. Ancak Uber bunu fazlasıyla abartarak, şöförleri yalan makinası ve biometrik analizlerle sağlamaya çalışıyor. Bunların işe yaramayan yöntemler olması bir yana, şöförlerin üzerinde bu kadar baskı kurulması ve haklarında bu kadar veri toplanıyor olması hiç de sağlıklı bir hareket değil. Kullanıcıların olduğu kadar şöförlerin de özel hayatına saygı konusunda sıkıntılı bir şirket Uber.

Daha başka sorunlar da mevcut ama bunların hepsi, temelinde yeni nesil şirketlerin bu kadar çok güç ve kşisel veri karşısında gözlerinin dönmesiyle ve temelde eskiye benzese de, insanlara tamamen yeni ve çok tehlikeli bir ekonomik ve sosyal bakış açısıyla yaklaşıyor olmalarından kaynaklanmakta. İnsanları basit tüketiciler olarak gören ve onlardan mümkün olan maksimum kârı elde etmek için her türlü yolu deneyebilen; bununla da kalmayıp kendilerini bildiğimiz anlamıyla bir şirket olmanın daha da üstünde bir noktaya koyarak dünyayı kendilerine göre biçimlendirmeye girişen bakış açısının belki de en vahşi temsilcilerinden birisi olarak tanımlayabiliriz Uber’i. Ancak bu başka bir yazının konusu.

Sonuç olarak artık Türkiye piyasasında yeni bir ulaşım şirketi daha var. Bunun etkilerini, neler yaşayacağımızı elbette şu anda kestiremeyiz ancak daha önceki tecrübeleri göz önüne alarak bu yeni şirketi tanımak mümkün. Bir de Türkiye’de bu konulardaki denetimin ve kişisel hâklara ve verilerin güvenliğinin ne kadar kötü durumda olduğunu düşünecek olursak, karamsar olmak için yeterince sebebimiz oluyor. Ancak hayati meseleler olmadıkça toplu taşımadan şaşmayan birisi olduğum için, ben tüm olan bitenleri dışarıdan izliyor olacağım.

Tüm Bu Saçmalıklara İnat

Bir süredir kafamda bazı şeyler dönüp duruyor ve bunlar artık öyle bir noktaya geldi ki beni karamsarlaştırmaktan ve hiçbir şey üretemez hâle getirmekten başka bir şey yapmaz oldular. Bunlardan nasıl kurtulacağımı da bir türlü bilemedim. Bu yüzden buraya dökmeyi ve belki de bunu yazarken bir çözüm yolu bulabilmeyi umuyorum.

Uzun zamandır etrafıma her baktığımda, bir şeyler üzerine kafa yormaya başladığımda iki uçla karşı karşıya kalıyorum. Bir yanda güzel ve yeni şeyler üretmeye çalışan az sayıda insan var, diğer yandaysa ciddi bir şekilde çoğunluğu eline almış olan ve kendi küçük ve cahil dünya görüşlerini herkese dayatmaya çalışan yığınlar ve onların başını çekenler var. Maalesef ikincisi çok kalabalık ve fazlasıyla güçlü.

Normalde bu o kadar kafa takılacak bir durum değil, tarih boyunca hep böyle olmuştur çünkü. Ortalama ve çoğunluk dediğimiz şeylerin yaptığı hep budur. Ve dünyadaki gerçek değişimler ve gerçek güzellikler de hep az sayıda insanın bireysel çabalarıyla ortaya çıkmıştır. Ve de daima bu insanlar öteki olmuş, tehdit ve tehlike altında olmuşlardır. Ancak özellikle Türkiye’de bu durum hep daha ekstrem bir biçimde yaşanmış ve işin kötüsü, görebildiğimiz kadarıyla bu ekstremlik her kesimden aldığı onayla daha da büyümekte.

Bu da ister istemez insanın karamsarlaşmasına ve ümitsizleşmesine neden oluyor. Farklı bir şey söylemenin ya da bir şeylerin yanlış olduğunu dile getirmenin böylesine zorlaştırılması ve onların istedikleri gibi konuşmayan kimseye yaşama ya da üretme hakkı tanınmayan bir noktaya doğru gidiliyor olması bence şu anda başımıza gelen en korkutucu şey. Sözümona bir liberal kapitalist sistemin içerisinde yaşıyoruz ama dünyanın geri kalanında bu sistemin en azından kısmi anlamda verdiği özgürlüklerden bile nasiplenemiyoruz. Ne yalan söyleyeyim, Türkiye’nin hâlâ cumhuriyete geçebildiğine inanmıyorum ben. 90 küsür yıldır bir işi beceremediler ve bunun en temel sebebi de kurulduğu anda özgürlük yerine aptalca bir dayatmayı tercih etmesiydi. Kaçınılmaz olarak buna doğan tepki de ortalamanın ve cahilliğin yüceltildiği ve bunun dayatıldığı bir sistem olarak hayata geçip şu anda içinde bulunduğumuz duruma düşmemize neden oldu. Elbette bu tepki norm haline gelince, tepedekilerin ve onların yalakalarının her dediği çoğunluk için kesin doğrular olarak görülmeye ve buna eleştiri getirmek de yukarıda bahsettiğim baskıların yaşanmasına neden oluyor. Bu yüzden Yavuz Bingöl ve Alev Alatlı gibiler böyle rahatça saçmalayabiliyor ve sonrasında da zerre utanmadan hayatlarına devam edebiliyorken biz hayattan soğutuluyoruz. Bu yüzden felsefe eğitimi ilkokulda gereksiz ilan edilirken, bir dini inancı 6 yaşından itibaren çocuklara dayatmak makul görünüyor. Bu yüzden bu ülkenin başbakanı ve cunhurbaşkanı cinsiyet eşitliğini gereksiz ve saçma ilân edebiliyor.

Peki tüm bunlar olurken birey olmanın ya da birey olarak kendimizi karamsar ve hiçbir şey yapmak istemeyen bir ruh haline düşmekten kurtarmanın bir yolu var mı? Tüm bunlara inat üretmek, yaratmak, merak etmek, hayal kurmak ve şu hayattan keyif alabilmek mümkün mü? Eğer mümkünse yolu ne ya da bu yolu kendimize nasıl açabiliriz? Bunun üzerine bir süredir ciddi bir şekilde düşünüyorum çünkü tüm bu saçma ruh halinden kurtulmak ve hayatıma devam edebilmek için bir şeyler yapmam gerekiyor.

Bulabildiğim tek şey inat etmek oldu buna çözüm olarak. Tüm bu saçmalığa ve olan bitene karşı inat ederek hayattan keyif almaya ve kendi istediğimiz gibi yaşamaya devam etmemiz gerekiyor. Siyasi alanda ihtiyacımız olan değişimi o pisliğin içine girerek değil, ona dışarıda temel yaratan şeyleri yıkarak, onlara dışarıdan – yani toplumdan, kültür ve sanattan, sosyal hayattan- güç veren her şeyin bizi ezmesini engelleyerek, onları zayıflatarak getirmeyi denemeliyiz. Onlara asla zafer kazanamadıklarını; onlara inat yaşamaya, savaşmaya, üretmeye, hayal kurmaya ve hayattan keyif almaya devam ederek göstermeliyiz. Çünkü zaten dünyadaki tüm değişim ve gelişim siyaset dünyasının dışında olmuştur. Siyaset sadece ona ayak uydurabilenler ve Türkiye’deki gibi ona direnmeye çalışanlardan ibaret.

Bunun günümüze faydası ne kadar olur ya da bunlardan zaten bir fayda beklemek gerekir mi bilmiyorum. Ama eminim ki bu sayede en azından geleceğe iki parça faydam dokunacak ve ben kendi istediklerimi yaparak yaşamaya devam edebileceğim. Eğer istediklerimi yaparak yaşayamayacaksam ya da birilerinin o küçük dünyalarının içerisinde oynamaya karşı direnmeyeceksem zaten yaşamanın pek de bir anlamı yok.

Bu geleceğe dair umutlu olup olmama ya da siyasi görüş meselesi değil. Hayatım boyunca politik görüşüm değişse de her şey üzerine düşünüp sorgulayan ve daima geleceği düşünüp hayal kuran birisiydim. Ama son zamanlarda bu içinde bulunduğum atmosfer beni tıkamaya ve içten içe kendimi yiyip bitirmeme neden olmaya başlamıştı. Yazıyı bitirirken bunu kendi adıma bir yaşama ve inat manifestosu olarak koymaya karar verdim. Çünkü inat etmekten ve yaratmaktan başka kendime bir çıkış yolu bulamadım. Umarım bu gerçekten bir çıkış olur benim için.

(Eğer varsa; imlâ hataları, cümle düşüklükleri ve diğer sıkıntılar için özür dilerim. Mobil olarak bir anlık bir iç dökme halinde yazdım, kontrol etmeden yayınlayıp içimden atmak istiyorum.)

I Was On TV (at Sweden)

Aktivismens Tid screenshot of Ahmet A. Sabancı

(Türkçesi burada.)

Yes, that happened.

Long story short: Two lovely people, Sara and Tigran, came from Sweden last March and said “We want to make a documentary about activists around the world and we want to interview with someone from Turkey too. We’ll talk about who you are, what are you doing, what’s your views about topics like this and that… Do you want to join?” And I said “Well, okay. Let’s try and see.” And this 14 minutes happened.

I’ve talked about a lot of things and did a lot of stuff like walking, sitting, showing places and a little security education to my friends at university. I guess I wasn’t so bad.

I’d like to hear what you’re thinking about so give it a shot. And feel free to comment about everything, even about my hair :)

Sadly, video doesn’t allow embedding so you can click my photo or the link below to watch.

Aktivismens tid: Kunskapen – UR.se

Televizyona Çıktım (ama İsveç’te)

Aktivismens Tid screenshot of Ahmet A. Sabancı

(For English, click here.)

Evet, böyle bir şey de oldu.

Geçtiğimiz bahar (tam çekim tarihleri 30-31 Mart) İsveç’ten Sara ve Tigran gelip “Biz dünyadaki aktivistlerle ilgili bir belgesel serisi yapmak istiyoruz ve bir bölümünü Türkiye’den birisine ayırmak istiyoruz. Kim olduğundan, neler yaptığından, bazı konulardaki görüşlerinden konuşacağız. Katılmak ister misin?” dediler. Ben de “Peki, bir deneyelim de görelim bakalım ne olacak.” dedim. Yukarıda ekran görüntüsünü gördüğünüz 14 dakika oldu.

Neler yaptığımdan, temel konulardaki fikirlerime kadar birçok şey anlattım. Çekimleri birçok farklı yerde gerçekleştirdik. Ve hatta üniversitede bir mini eğitim bile yaptım, ki olabilecek en komik ‘cryptoparty’msilerden birisi olmuştu. Genel olarak çok memnun kaldım ve sevdim sonucunda ortaya çıkanı.

Eğer izlerseniz yorumlarınızı duymayı çok isterim. Söylediklerimle, yaptıklarımla ve hatta tipimle ilgili yorumlara bile açığım :)

Video maalesef embed edilemiyor, o yüzden yukarıdaki fotoğrafa ya da alttaki linke tıklayarak gidebilirsiniz. Belki ilerleyen günlerde benim olduğum kısımları alıp Youtube ya da benzeri bir yere yükleyerek de paylaşırım.

Aktivismens tid: Kunskapen – UR.se

Üç

[youtube https://www.youtube.com/watch?v=6l6vqPUM_FE]

I don’t want to set the world on fire
I just want to start a flame in your heart

In my heart I have but one desire
And that one is you
No other will do

Bugün hayatımdaki en özel günlerden birisi. Hayatımda en şanslı olduğum günün, Gökçen’le birlikte olmaya başlamamızın üçüncü yıl dönümü.

Ne yalan söyleyeyim, inanmakta zorlanıyorum bazen. Nasıl oluyor da böyle güzel, böyle harika bir kadını buldum, birlikte olmaya başladık diye. Hadi başladık, benim gibi bir adama üç yıl katlanılır mı be? Bir de hâlâ devam ediyoruz, hiç de beni dövmek istiyormuş gibi de bakmıyor. Sanırım gerçekten seviyor beni ya.

İşin şakası bir yana, gerçekten Göki’yle birlikte olduğum, birbirimizi sevdiğimiz ve bir hayatı paylaşıyor olduğumuz için şanslı olduğuma inanıyorum. Bana kattıkları, onunla beraber yaptıklarımız ve yapmak istediklerimiz, geçtiğimiz üç yıl boyunca olan her şeyi düşündükçe o gün olan her şey* iyi ki olmuş diyorum.

Bir şeyler yazmak istiyorum ama gerçekten zorlanıyorum. Daha önce yazamamamın sebebi de buydu hep. Ne yazsam az, yetersiz ve saçma buluyordum. Muhtemelen bu yazdıklarımı da daha sonra okuduğumda saçma bulacağım ama umrumda değil artık. 

Ne diyordum, ha evet 3 yıl. Şu üç yılı o kadar dolu dolu geçirmiş olmama rağmen nasıl bu kadar çabuk geçtiğini anlamıyorum. İlk gün sanki geçen hafta yaşanmış gibi geliyor bazen. (Evet, dün gibi değil.) Ama o üç yılın her gününün değeri ayrı, bir günün dahi değişmiş olmasını istemem. Çünkü bu üç yıl boyunca olanların hepsinin şu anda burada olmamızı sağladığının farkındayım. Ve gelecek her günü de aynı şekilde görüyorum.

Neyse, sözün özü bugün güzel ve özel bir gün benim için. Belki de birçok anlamda dönüm noktam diyebileceğim bir gün. Öyle yani.

Seni çok seviyorum Gökim, iyi ki tanıştık ve umarım daima birlikte oluruz.

Evet, gerçekten yeteneksizim ben. Hiç beceremiyorum değil mi yazmayı?

*: Oldukça acayip bir gündü ama şu anda o konuya girmek istemiyorum.