#WikiLeaks – Assange ya da Snowden: Sızıntı Gazeteciliğinde Yöntem Üzerine

Sızıntı gazeteciliği, en basit tabiriyle mevcut ekonomik ve siyasi sistemlerdeki hiyerarşinin bilginin gücüyle sarsılması ve yeterince güçlü darbeler vurulabilirse yerle bir edilebilmesini amaçlamaktadır. Günümüzdeki her türlü siyasi ve ekonomik yapı (devletler ve şirketler) en temelde kendilerini kontrol ettikleri bilgi miktarıyla, yani sırlarıyla ayakta tutarlar. Bu sırların ele geçirilmesi ve bu bilginin sağladığı güç ile kontrol altında tutulan insanların da erişebileceği noktaya indirilmesi, bu gücün zayıflatılması ve bu yapılara zarar verilmesi demektir.

Bu şekilde ele alındığında, sızıntı gazeteciliği ve sızıntı yapmak (whistleblower olmak) aktivist bir eylem olarak da görülebilir. Mevcut yapıyı sarsan, onu kendisine çeki düzen vermeye ya da yıkılmaya zorlayan eylemlerde bulunmaktır sızdırmak. Devletler ve şirketler söz konusu olduğunda sırlar en büyük sermaye ve en güçlü silah hâline gelir.

Bu noktada süregelen en büyük tartışmalardan birisi de bu sırların ne şekilde kullanılması gerektiğidir. Yani sızıntı gazeteciliğinde yöntem tartışmasıdır. Bu tartışmayı konuşurken herkes için daha anlaşılır olması adına günümüzde oldukça meşhur olan iki örnek üzerinden ilerleyeceğim: Wikileaks ve Snowden sızıntıları. Bu iki örnek hem günümüzde sızıntı gazeteciliğinin ne kadar güçlü araçlar olabileceklerini hem de bunun nasıl birbirinden farklı iki şekilde gerçekleştirilebileceğini de çok güzel özetlemektedir.


Günümüzde sızıntı gazeteciliği dediğimizde ilk akla gelen kurum Wikileaks. Assange’ın başını çektiği ve işinin uzmanı olan bir ekipten oluşan Wikileaks, internetin ve bilgisayar teknolojilerinin gücünü kullanarak devletlerin ve şirketlerin sırlarını ortaya çıkartarak onları şeffaflığa zorlayan bir gazetecilik yapmayı amaçlamıştı. Şifrepunk (cypherpunk) kültürünün içinden gelen Assange’ın sağladığı teknik imkanlar ve onun ideolojik tutumundan ciddi bir biçimde etkilenen Wikileaks, hem sırları ifşa etmek isteyenlere güvenli yollar sağlamış hem de bunların yayılması için ellerinden gelen her yolu kullanmıştır ve kullanmaya da devam ediyor.

Wikileaks’in sızıntı gazeteciliğine dair en önemli özelliklerden birisi, ellerindeki belgeleri minimum editöryal müdahaleden geçirmeleri. Bunun temel sebebi ise Wikileaks’in öncelikli amaçlarından birisi o sırların nasıl okunabileceğini söylemek yerine, mümkün olan en açık hâliyle mümkün olduğunca yayılmasını sağlamak olması. Bu bağlamda sızıntı gazeteciliğinde Wikileaks yöntemi için öncelik saf verinin mümkün olduğunca çok kişi tarafından erişilebilir olması.

Bununla birlikte Wikileaks için yayınlanamayacak bir belge de söz konusu değil. Yani ellerine gelen herhangi bir belgeyi yaratabileceği sonuçlar ya da ifşa ettiği konu bağlamında ele alarak yayınlayıp yayınlamamaya karar vermiyorlar (ya da en azından bize öyle söylüyorlar). Bunu da yine devletleri ve şirketleri şeffaflaşmaya zorlamak bağlamında düşünmek mümkün. Onlara “Sizin sakladığınız sırrın ne olduğunun önemi yok, hepsini yayınlarız” mesajı verilmek de isteniyor.

Bu ikisi ve Wikileaks’in belgelerini yayma ve duyurma biçimlerine bakıldığında Wikileaks’in daha ‘saldırgan’ bir sızıntı gazeteciliği yöntemini benimsediğini söyleyebiliriz. Bu yöntemin en belirgin özelliği ve genellikle en çok eleştirilen yanı da bu ‘saldırganlığın’ başkalarına zarar verebilme ihtimalidir. Yani devletin bir kurumuyla ilgili sızan bir bilginin o konuyla alakalı birilerinin hayatını tehlikeye atabilmesi gibi. Ancak bunun politik olarak sıkıntılı bir savunma olduğunu da göz önünde bulundurmak lazım: Eğer bilinmesi birilerinin hayatını riske sokacaksa bu eylemler neden en başta gerçekleştirildi?


İkincisi ise Snowden sızıntıları ve Glenn Greenwald ve Snowden’ın bu sızıntıları yayma konusunda izledikleri yötem. 2013 Haziran’ında eski NSA çalışanı Edward Snowden’ın Guardian muhabiri Glenn Greenwald ve Laura Poitras aracılığıyla sızdırmaya başladığı ve hâlâ devam eden bu sızıntılar, başta NSA olmak üzere ‘Beş Göz Ülkeleri’ (Five Eyes Countries) olarak anılan ABD, İngiltere, Kanada, Avustralya ve Yeni Zellanda istihbarat birimlerinin internet ve diğer bilişim teknolojileri üzerinden tüm dünyayı gözetleyebilmek için neler yaptıklarını ve yapabileceklerini öğrenmemizi sağladı.

Bu sızıntıların yayınlanma süreciyle ilgili en çok tartışılan şey belgelerin editöryal bir süreçten geçirilerek ve bölüm bölüm yayınlanması olmuştu. Greenwald bunu hem profesyonel bir gazeteci gibi tüm verileri detaylıca inceleyerek yapmak istediğini ve kimseyi tehlikeye atmak istemediğini (bkz. yukarıdaki Wikileaks eleştirisi) hem de bölüm bölüm yayınlarak ilgiyi sürekli bu sızıntılarda tutmak istediğini söylemişti. Bu konuyla ilgili sorularda Snowden da benzer görüşler belirtti. Yani bu yöntemin birincil özelliği verilerin daha özenli bir incelemeden geçirilerek gerektiğinde editöryal müdahalelerde bulunulması ve gazetecilik etiğinin sırların ifşasından yukarıya konulması.

Bu yöntemin bir diğer önemli yanı da verilerin çıplak bırakılmamasına dikkat edilmesi. Yani her veri yanında onu açıklayan ve geri kalan her şeyle bağlantı içerisinde kalmasını sağlayan açıklamalar ve makalelerle birlikte servis ediliyor. Bu sayede verilerin ulaşabileceği kitlenin de artması ve onların konuyla ilgili daha fazla bilgiye sahip olabilmesi amaçlanıyor.

Bu yönteme dair en önemli eleştiri, yukarıda bahsettiğim gibi verilerin asla tamamının yayınlandığından emin olunup olunamayacağı. Bu elbette veriyi sızdıranların ve bu sızıntıyı yayınlayanların insiyatifinde olan bir durum. Ancak birçok farklı kesimden Greenwald ve Snowden’a saf verilerin tamamının yayınlanması için ciddi bir baskı da oldu, zaman zaman da bu isteğin tekrarlandığını görüyoruz.


Peki sızıntı gazeteciliği için hangi yöntemin daha iyi veya daha etkili olduğuna karar vermek mümkün mü? Kişisel görüşüm bu sorunun asl herkes tarafından kabul edilebilecek bir cevabının olamayacağından yana. Çünkü burada gazeteciden sızıntıyı gerçekleştirene, editörden okuyucuya kadar herkesin farklı dünya görüşleri ve istekleri devreye giriyor.

Wikileaks’in agresif ve “sonuçları ne olursa olsun sırlar ifşa edilmeli” tavrı birçokları için haklı olarak çok cezbedici görünebilir. Ancak bu tavrın zaman zaman yarardan çok zarara da sebep olabilmesi mümkün. Olası bir istenmeyen sonuç konunun tamamen sızıntıdan uzaklaşmasına neden olabilir. Ya da verilerin aşırı saf kalması birçok kişi için o verilerin anlamsız bir yığına dönüşmesine ya da insanların yığın içerisinde asla aradığını bulamamasına neden olabilir. Ancak “Colleteral Murder” gibi sızıntılarda verinin direkt olarak yayınlanmasının daha etkili ve güçlü bir yöntem olduğunu da deneyimledik.

Snowden sızıntısında da en önemli sıkıntı verilerin kimi zaman eksik kalmasıydı. NSA’in kimi operasyonlarına dair sunumların tamamının olmaması ya da kimi yerlerinin önlem amaçlı sansürlenmiş olması, aslında en çok ihtiyaç duyabileceğimiz verilere erişemememize sebep oldu. Böyle bir durumda neyin riskli ya da neyin sansürlenmesi gerektiğine karar veren ikincil bir elin olması yeni sırların doğmasına sebebiyet verebilir. Bu da ciddi sıkıntılar ve gazeteciler için güvenilirlik sorununun ortaya çıkmasına neden olabilir. Ayrıca verileri bölüm bölüm yayınlayarak ilginin sürekli bunlarda olması amaçlanmış olsa da gün geçtikçe etkileyiciliğin yitirilmesine ve bir tür kanıksama hâline girilmesine neden olduğunu da gördük.

Sonuç olarak sızıntı gazeteciliği için yöntemin belirlenmesi tamamen eldeki veriye ve onun yayınlanacağı koşullara bağlı demek mümkün. Elinizdeki verilerin hangi yöntemle daha etkili olabileceği, yani yöntemin eldeki sızıntıya hizmet ediyor olması en önemli mesele. Buna karar verebilmek için de gazetecinin elindeki sızıntıları gerçekten iyi bir şekilde anlaması ve onun neye ihtiyaç duyduğunu iyi okuyabilmesi gerekiyor. Elbette bir de kendisini tek bir yönteme adamadan, her iki yöntemi de iyi bir şekilde çalışıp gerektiğinde ikisini de kullanabilecek esnekliğe ve güce sahip olması.