The New Censorship Bill in Turkey

2014 started with a new bill proposal against free speech and internet freedom in Turkey. Down below, you can see what this new regulations brings if it passes. This list copied from Pirate Party Turkey’s blog post, which you can read here.

  • New methods of blocking “harmful” content will be implemented. Rather than censoring the entire website, these methods will target the direct URL of infringing sites.
  • Content that “denigrates particular sections of the society on account of social status, race, religion, sect, gender, region of origin” will be treated as a crime that warrants censorship.
  • The Internet Service Providers will be required to keep track of personal data and conduct sweeping surveillance on behalf of the government.
  • The new blocking methods will make it impossible to access the censored content by merely changing DNS settings.
  • The changes bear the possibility to outlaw any blogs in Turkey other than food, fashion, and travel blogs. Those that include political commentary in particular will be suspect.
  • New regulations will harm the Internet Service Providers who will, then, likely move their operations outside of Turkey.
  • Social media sites that our Prime Minister has characterized as “Menace called Twitter” and “Ugly technology Facebook” will be censored much easier.
  • Citizen journalism and independent media will be hit hardest.

If you’re a journalist interested about this topic and detailed Turkish material works for you, you can see the Alternative Informatics Association’s declaration about this. Our friends translating this to English right now and I’ll link the translation here too.

UPDATE 1: Alternative Informatics Association’s declaration about this bill is translated. You can read and share it from here.

UPDATE 2: There’s another English article published about this topic on DW. I gave opinions to this article and you can read it here.

Also activists planning an march against censorship on Jan. 18th. There isn’t so much detail on this topic but I’ll write here if anything happens.

Also yesterday night, Vimeo.com has blocked in Turkey with court order. We don’t know main reason but some rumors says this is about an video of PM Erdoğan’s family. I’ll update this topic too.

UPDATE 3: Another English article published at Wall Street Journal’s Europe Blogs, which you can read it here. Also Pirate Party Germany published a declaration about this bill, you can see it here (English and German).

I’ll update this post whenever some breaking news happens or new English material arrives. Latest Update: 14.01.2014 – 13:12

Apollinaire Davası (Şimdilik) Sona Erdi

Daha önce blogda bahsettiğim Apollinaire davasının bugün son duruşması görüldü. Aslında buna son demek biraz iyimser bir yaklaşım olacak çünkü kesin bir karar verilmedi. Davadan 5 yıl erteleme gibi bir karar çıktı. Bu da şu anlama geliyor; eğer Sel Yayıncılık, İrfan Sancı ve İsmail Yerguz “uslu dururlarsa” dava düşecek. Ancak benzeri bir dava daha olur ve ceza alırlarsa bu dava tekrar açılabilecek.

Dürüst olmam gerekirse tam da beklediğim tarzda bir karar çıktı davadan. Hüküm giydirilirse Avrupa’dan ve ifade özgürlüğü destekçilerinden tepki alacaklardı. Beraat verme şanslarının olmadığını da hakim bizzat mahkemede dile getirdi.

Konuyla ilgili Twitter’da görüp önemli bulduğum birkaç tweeti ve avasas‘ın gönderdiği duruşma tutanağı fotoğrafını da buraya ekleyerek, en azından bu konuyla ilgili derli toplu bir arşiv yaratmak dışında yapabileceğim pek bir şey yok. Bu konuda daha önce ne düşündüğümü dile getirmiştim zaten.

Apollinaire Duruşma Tutanağı

Yaşam Tarzına Müdahalenin Tedavisi

Korkmaktan bir vazgeçseniz, bir üzerinizden atsanız o tedirginliği her şey çok güzel olacak emin olun. Şu an karşımızdaki birçok sorunun, yanlış giden birçok şeyin sebebi bu hastalık. O kadar alışmışsınız ki korkuya ve korkmaya, asıl sorunun onun içinde saklı olduğunu göremiyorsunuz.

Yaşam tarzına müdahale konusunu ele alalım mesela. Hüseyin Çelik örneği en tazesi. Çelik sırf birisinin dekoltesinden şikayet ettiği için o kişi işsiz kalabiliyorsa bunun adı yaşam tarzına müdahale değil, korkunun hayatınızı yönlendirmesidir. Siz korktuğunuz için tüm bunlar olabiliyor. Birilerinin onayına muhtaç olduğunuz için, birileriyle zıt düşmek istemediğiniz için, yalnız kalmak istemediğiniz için bunlar oluyor. Ve sadece iktidar tarafından yapıldığını düşünmeyin sakın bunun; her yerde var, hayatınızın her köşesinde, kurduğunuz her ilişkide. Sırf bu korkunuzu yenemediğiniz için tüm bunlar başınıza geliyor. Para için, saygı için, arkadaş için; tüm bunlarsız kalma ihtimalinizden korktuğunuz için böyle rahat müdahale edilebilir hayatlar yaşıyorsunuz.

Bu korkuyu besleyen çok şey var. İktidarın müdahalesini istemeyenlerin kendi aralarındaki müdahaleleri, siz kendiniz olmak için ayağa kalktığınızda yanınızda zannetikleriniz tarafından tek başınıza bırakılabilme ihtimaliniz (ki çok örneği var bunun), aslında herkesin bu korkuyu içten içe yaşadığını ve buna göre hayatını şekillendirdiğini biliyor olmanız vs.

Oysabu korkudan kurtulmayı başarabilseniz böyle bir müdahaleye imkan kalmayacak. Siz birilerinin hakkınızda söyledikleriyle ilgili bu kadar düşünmeseniz, gerçekten yapmak istediğinizde inat edebilseniz ve bunu yapacak cesareti olan insanlara müdahale edecek yol aramaktansa gerçekten o insanlara destek olabilseniz her şey çok daha iyi olacak. Ama yapamıyorsunuz, yapabileceğinizi de pek zannetmiyorum. Çünkü sizin derdiniz tamamen müdahalesiz bir hayat yaşamak değil, sadece istemediğiniz tarzda müdahalelerden kurtulmak. Korkunun sadece siz kullanmak istiyorsunuz, başkalarının elindeyken de tahammül edemiyorsunuz. Eğer böyle olmasaydı, çoktan bir aşama kaydetmeye başlamıştık.

Hayatınıza müdahaleden kurtulmak mı istiyorsunuz? O zaman korkmaktan vazgeçin ve başka insanlara da bu korkudan kurtulmaları için yardım edin. Birilerinin rahatsızlığının gerçeğin üstünü örtmesine yardım ediyorsanız, siz de suçlusunuzdur. Ne yorum yaptıklarını ve yapacaklarını boşverin, birilerinin sizi beğenmemesi ya da dekoltenizden rahatsız olması onların problemidir. Ve siz bu rahatsızlığın üzerine gitmezseniz, ilk sözlerinde korkunuzun esiri olursanız asla tedavi olamazlar. Birileri sizden rahatsız oluyorsa; bu sizin kendinizi saklamanıza değil, daha cesur bir şekilde kendiniz olmaya devam etmenize neden olmalıdır.

Tedavinin başka yolu yok, üzgünüm.

Velev ki Sapığız, Size Ne?

sel

Toplumumuzun hastalıklı yapısının babaya verdiği sınırsız gücü, onu baba olarak nitelendirerek devlete de bahşetmesi yüzünden yine saçma sapan bir davayla daha mücadele etmek zorunda kaldı Sel Yayıncılık.

Olayın özeti şu: Sel Yayıncılık, Guillaume Apollinaire’in “Genç Bir Don Juan’ın Maceraları” adlı kitabını yayınladı. Yazarın tüm kitaplarının AP tarafından “Dünya Kültür Mirası” listesine alınmış olmasına rağmen Yargıtay, bu kitapların müstehcen olduğunu ve edebi eser olarak kabul edilemeyeceğini söyleyerek Sel Yayıncılık’ın sahibi İrfan Sancı’yı ve kitabın çevirmeni İsmail Yerguz’u 6 yıldan 10 yıla kadar hapis cezasıyla yargılamaya karar verdi.

* * *

Konuyla ilgili diğer yorumlarımı yapmadan önce not düşmem gereken ilginç bir detay daha var. İrfan Sancı, tebliğin 5 Temmuz’da ellerine ulaştığını söyledi. Peki Anadolu Ajans neden bu haberi 4 Ağustos’ta yeni bir şeymiş gibi servis etmeye karar verdi? AA’nın son zamanlarda geçirdiği evrim ve geldiği konum hepimizin malumu. İnsan ister istemez şüpheleniyor.

* * *

Şimdi bir düşünün; bir devlet (ya da o devleti temsilen kim varsa artık), yayınladığınız kitabın ahlaksızca olduğuna karar veriyor, bunun bir edebi eser olamayacağını söylüyor ve sizi bu kitabı yayınladığınız/çevirdiğiniz için hapse atmak istiyor. Bu durumu düşününce aklıma gelen ilk soruları bölümleyerek yazıyorum aşağıya, cevabını bilen versin.

1) Bir kurum olarak devletin, neyin ahlaklı neyin ahlaksız olduğuna dair yargıda bulunmasının imkanı yoktur, olamaz. Devletin evrensel ahlak yasaları belirlemek gibi bir görevi mi var? Devletin ahlak felsefecilerinden oluşan ve tüm toplum için ahlak kuralları belirleyen gizli bir ekibi mi var? Eğer böyle bir ekip varsa, aynı ahlak kurallarını paylaşmıyor olmanın diğerini ahlaksız değil, farklı bir ahlak yapısına sahip insan yapacağını bilmiyor mu? Ahlaksızlık diye bir şeyin temelde mümkün olamayacağının farkında değiller mi?

2) Devlet neden edebiyat eleştirmenliği rolü üstlenmeye başladı? Hangi kitabın edebi olduğuna, hangisinin olmadığına neden mahkemeler karar veriyor? Yargıtay 14. Ceza Dairesi kitabı beğenmediği için mi böyle bir şeye kalkışıyor? Bu kadar gereksiz bir davayı gören hakimin, savcının gülüp davayı düşürmesi gerekmez mi? Yargıtay 14. Ceza Dairesi’nin, dünyanın birçok edebiyat eleştirmeninden ve kuramcısından daha uzman kişilere sahip bir kadrosu mu var?

3) Velev ki kitap müstehcen, yazarı sapığın önde gideni; size ne? Bunlar ne zamandan beridir hapisle cezalandırılacak şeyler oldu? Gerçekten edebiyatı hapisle cezalandıracak kadar kontrolü kaybettiniz mi? Müstehcen bir kitap yayınlamanın hapisle cezalandırılmasının sebebi nedir? Bir kitabın size göre ‘sapıkça ifadeler barındırması’, ne zamandan beridir ifade özgürlüğünü hiçe saymak için geçerli bir sebep oldu?

4) Önce CinSel Kitaplar serisinden bazı kitaplar, sonra Burroughs, şimdi de Apollinaire. Sel Yayıncılık genel olarak rahatsız mı ediyor sizi? Yoksa ahlak yapılarınız uyuşmadığı için tesadüf mü bunlar?

* * *

Son olarak diyeceğim şu, boşa çabalıyorsunuz. Asla tüm dünyayı tek bir ahlak yapısına sokamayacaksınız. Sizin o bildiğinizi zannettiğiniz insanın doğasına aykırı bu çabanız. Ne kadar zorlarsanız zorlayın, bunun gerçekleştiğini göremeyeceksiniz. Birileri mutlaka sizden farklı düşünecek, farklı yaşayacak, farklı şeyler söyleyecek. Sizin yaptıklarınız ise sadece sizden daha fazla nefret edilmesine yol açacak.

3 Ağustos 2013: Yapılmayan Eyleme Müdahale

Dünden sadece birkaç örnek. Beynini askıya almış insanların nasıl davranabileceğinin en güzel örneğiydi sanırım dün yaşananlar. Olmayan eyleme müdahale etmeye çalışmak, ortalığı karıştırmak için fırsat kollamak…

Bunları izleyince aklıma bir şarkı geldi, sizlerle de paylaşayım.

[Akademik Terörist] What Can I Do Sometimes?

1077804_715013698524730_636488839_o

Bazen bir şeyler görürsünüz ve yorum yapmak bile gelmez içinizden. “Ne desem boş artık” diyip her şeyi bir kenara bırakmak istersiniz. İşte tam olarak o anlardan birini yaşıyorum.

Akademik Terörist’in bu saatten sonra devam etmesinin ne kadar anlamı var diye düşünüyorum açık açık. Akademik Terörist’i başlatırken içten içe akademinin hâlâ düzeltilebilecek bir konumda olduğunu, henüz bir şeyler söylemek için geç olmadığını düşünüyordum. Şu noktadan sonra Türkiye’de akademi diye bir şey kaldığına bile inanmakta zorlanıyorum.

Zorlama cümleler kurup şu manzarayı eleştirmeye çalışmamın pek de bir anlamı yok. Çünkü bir şeyleri eleştirebilmem için onun bir şekilde mantık çerçevesine oturtulabilmesi gerekir. Bunun değil mantıkla, herhangi bir zeka kırıntısıyla bile uzaktan yakından alakası yok.

Her ‘Şey’ Duygusaldır (#OccupyGezi I)

GTA'da polis dövenler!

Üç haftadır karşımızda gördüğümüz, bir ülkeden nefret ederek o ülkenin nasıl yönetileceğidir. Bunun herhangi bir siyasi açıklaması ya da bir ideolojik temeli olacağına açıkcası pek inanmıyorum. Elbette nefretin sebepleri içerisinde bunlar var, bunu inkar etmemize imkan yok ama bu kadar saf hâle gelmiş bir nefretin de sadece bundan ibaret olacağını düşünmüyorum.

Burada yaşadığımız; üzerimize gelen polisler, TOMAlar, biber gazları, eli satırlı ya da çenesi düşük militanlar bir nefretin dışa vuruluşudur. Ve bu rapor da, bu nefretin yarattığı sonuçlardır. Tıpkı geçmişte başka gruplara ya da başka milletlere yapıldığı gibi. Değişen tek şey tarih, nefreti dışarı kusan, kusulduğu yer ve kusulma şekli. Bunun dışında hiçbir şey değişmedi ve değişeceğe de benzemiyor.

Değişmeyecek diyorum çünkü bu ülkede birilerinin devletin başına geçmeyi istemesinin tek sebebi başka birilerine duyduğu nefreti özgürce boşaltabilmek. Bu ülkede kimse iyi bir şey yapmak için iktidar olmadı, devlet yönetmedi. Tek dertleri ellerine o gücü alıp başkalarının üzerinde kullanabilmek. Şu ana kadar bunu yapmamış bir hükümet gösteremezsiniz bana.

Bu ülke daima bu şekilde yönetildi, çünkü birilerinden ya da bir şeyden nefret etmek çok çabuk bir araya gelinebilen bir nokta. Birilerinden nefret ettiğinizi söylediğinizde sizinle onun dışında başka hiçbir şeyi paylaşmayan birçok insanı çevrenize rahatça toplayabilirsiniz. Nefret ettiğinizden intikam alacağınızı söylediğinizdeyse desteğiniz daha da artacaktır. Ve bu, gözü kapalı bir destek olacaktır. Çünkü her hareketinizin temeline ortak nokta olarak bunu koymanız, zaten diğer her şeye gözünüzü kapattığınızı gösterir. Bunu rahatça dışarı vurabilmenin bir yolunu bulduğunuzda da (iktidar olmak ya da ortak nefreti paylaştığınız birisini iktidara getirmek) başka hiçbir şey umrunuzda olmaz. Çünkü artık intikam alma sırasının, güçlü olma sırasının size geldiğinin farkındasınızdır.

Nefret, güce olan açlığı da beraberinde getirir. Nefret eden insan, bunu rahatça dışa vurabilmek için güç peşinde koşar. Mevcut koşullarda en güçlü olmanın yolu neyse onu bulmaya ve gerçekleştirmeye çalışır. Güçlü olup özgürce nefretini kusabilmek ister. Çünkü bilir ki güç elinde olduğunda birilerinin ona karşı çıkması zorlaşacaktır, karşı çıkmaya kalkan herkesi de o güçle rahatça susturabilecektir.

Ne zaman o gücü elde eder, güç sarhoşluğu da beraberinde gelir. Nefretle beslenmiş güç sarhoşluğuysa şu anda gördüğümüze benzer sahnelerin yaşanmasına neden olur. Gücünüzün önünde kimsenin duramayacağını hissetmek (ya da bu yanılgıya kapılmak) ve nefretin kontrolsüzlüğü bir araya geldiğindeyse korkunç manzaralar ortaya çıkar.

En başta kurduğum cümleye tekrar dönecek olursam: Şu anda gördüğümüz, nefretle ve güç sarhoşluğuyla bir devletin nasıl yönetileceğidir.

Eğer nefretten beslenen bir insansanız ve iktidara ortak nefrete sahip olduğunuz birisini çıkarttıysanız, hayattaki en büyük amacınız o iktidarın rahatça bunu kusması için gerekli ortamı hazırlamak olur. Sizin için dünyadaki en büyük görev odur çünkü, sonunda yıllardır süren bekleyişiniz bitmiştir. Birileri sizin nefretinizi tüm dünyaya kusabilecektir artık, üstelik sizin tarafınızda güçlü biri de var demektir bu. Neden o güçlüye destek olup onun gücünden nemalanmayasınız ki?

Bu yüzden elinizde ne varsa kullanırsınız; klavye, para, sopa, satır, çene… Hiç farketmez o anda artık ne kullandığınız. Tek amacınız o nefretin güç sahibi tarafından rahatça saçılabilmesi için gerekli ortamı sağlamak olur. Bu uğurda yalan söylemek, sahtekarlık yapmak, saçmalamak, tehditler savurmak, insanlara saldırmak hiç ama hiç önemli değildir. Nefret ettiğiniz insanları neden düşünesiniz ki zaten?

Yiyeceğiniz hakaretler, söylediğiniz yalanların yüzünüze vurulması hiç önemli değildir. Güçlü olan sizsinizdir; yalan da söylersiniz adam da döversiniz. Güçlü olmanın mutlak haklılık getirdiğine inanmaktasınızdır çünkü.

Aynı cümleyi bir daha elden geçirecek olursak: Şu anda gördüğümüz, nefretle ve güç sarhoşluğuyla bir devletin nasıl yönetlieceği ve bu yönetimin aynı şekilde nasıl savunulacağıdır.

* * *

Peki durum böyleyken neden tüm bunlar son 3 haftada oldu? Neden bir anda tüm gücünü göstermeye, etrafa ateş püskürmeye, uluslararası kurumlara mahalle abisi atarı yapılmaya başlandı?

Çünkü sinirlendiler. Nefret ettikleri ve ellerine geçen güçle saldırdıkları insanların artık gizlenmekten vazgeçtiklerini gördüler. Kendilerini ciddiye almadıklarını, hatta dalga geçtiklerini gördüler. Tıpkı Kürtlerin, Alevilerin, Ermenilerin ve diğer tüm “marjinallerin” kendileri olmaktan asla vazgeçmedikleri için daima bu nefretin hedefi olması gibi, bu insanlar da kendileri olmaya karar verdiler. “Biz buyuz, sen ne dersen de böyle olacağız.” dediler. Hoş, bunu diyenlerin içerisinde yine benzer bir nefretle bu ülkeyi zamanında yönetmiş ve şimdi de aynı nefretle tekrar yönetmek isteyenler var ama neyse.

Nefret, güç sarhoşluğu ve kendilerinden korkulmamasının getirdiği sinir bir kopuşa neden oldu. Bir anda gizlemek için büyük çaba harcadıkları (pek de çabaladıkları söylenemez ya) yönleri ortaya çıktı. Akla hayale gelmeyecek cümleler kuruldu, eylemler gerçekleştirildi. Bunlar oldukça insanlar daha da gülmeye başladı ilginç bir şekilde (ilginç diyorum, çünkü böyle bir tepkinin oluşmasını istiyor ama hiç beklemiyordum), çünkü yarattıkları korku kırılmıştı. Bunu farkettiklerindeyse daha da saldırganlaşma eğilimleri gösterdiler. Nefret ettikleri insanların sokakta, internette, “baş belası Twitter’da” kendilerine güldüklerini gördüler. Tekrar o korkuyu ve gücü inşa etmeleri gerekiyordu. O nefret edilesi insanların başları ezilmeli, bu sayede de gücün getirdiği korku tekrar sağlanmalıydı. Yoksa her şeylerini kaybedecek ve bir süre sonra da bir köşede kendi kendilerine nefretlerine tekrar güç katacak bir yol aramak zorunda kalacaklardı.

Üstelik sokaktakiler yetmezmiş gibi bir de yaptıklarına itiraz eden ülke dışındaki “mihraklar” vardı. Demokrasi dersi vermeye, onları kınamaya kalkıyorlardı. Buradaki marjinalleri destekliyor, yanlarında olup onlarla birlikte nefret eden medyanın göstermediklerini tüm dünyanın görmesini sağlıyorlardı. Bir zamanlar destek verdikleri iktidarın bir anda böyle hareketler yapması dış mihrakları şaşırtmıştı. Tabii o nefret edilesileri destekliyor olması da iktidarı şaşırtmıştı. Ve daha da sinirlendirmişti.

Tüm bu reflekslerin, saldırılardaki gün be gün değişmenin ve açıklamaların sebebi de budur. Güç sarhoşluğundan, “Gücü kaybediyor muyuz?” korkusuna geçiş.

* * *

Pek de itiraz geleceğini zannetmediğim bir ön kabul: İnsan duygusal bir canlıdır. Yaptığı her eylemde, koşulu ya da konumu ne olursa olsun, duyguları en önemli belirleyicidir. Belki biraz kontrollü olunabilir, duygularını işin içine karıştırmadığını dahi iddia edebilir ama duygular yine oradadır ve müdahildir.

Yazının bu kısmına kadar analizi nefret üzerinden götürmemin sebebi de biraz bunu belirgin kılmayı istememdi. Çünkü her şeyin planlı, programlı gittiğini ya da öyle götürülmesi/götürüldüğü hayalini kurduğunu çok kez gördüm. Ancak böyle bir şeyin de asla mümkün olmayacağına inananlardanım. İnsanın dahil olduğu ama duyguların etken olmadığı ya da her şeyin plana programa mükemmel uyum sağladığı bir ‘şeyin’ imkansız olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden de her ütopik planda, her siyasi programda, her ideolojik harekette en büyük ama en az dikkat edilen hata payının insan olduğunu düşünüyorum.

Yalnız burada bir not düşmem lazım. Bu hata payının kötü bir şey olduğunu düşündüğümü zannetmeyin sakın. Aksine, bu hatadan fazlasıyla memnunum. Bu hatanın, bu uyumsuzluğun bizim insan olmamızı sağladığını düşünüyorum hatta. Benim kötü olduğunu düşündüğüm şey, bu hatayı görmezden gelenler ve bu hatadan kurtulmaya çalışanlar. Onların yaptığı insanın insanlığını görmezden gelmek ve insanı insanlıktan çıkartmaya çalışmak benim gözümde.

İnsanın duyguları olmadığını ya da duygularından bağımsız, belirli kalıplar üzerinden sorunsuzca hareket edeceğini düşünmek birçok konuda yanlış noktalara varmamıza ve yanılgıya düşerek yanlış tepkiler vermemize neden oluyor. İnsana dair bir şeyi, insanın en temel özelliklerini hiçe sayarak incelemek ya da değiştirmek de birçok sıkıntının ve sorunun doğmasına neden oluyor. Bunun en basit örneği siyasi hareketler ve siyasi analizler.

OccupyGezi’nin başlamasının en temel sebebi buydu mesela. İnsanların mükemmel bir kalıba oturtulabileceği düşüncesiyle ard arda gelen eylemlerin sonucunda doğal olarak insanlarda bir patlama yaşandı. Bu eylemlerin bu kadar insanı toplayabilmesi, bu kadar yayılabilmesi de bu yüzden biraz. Çünkü temelinde duygusal sayılabilecek, gayet içten gelen bir itiraz vardı. Duygularla hareket etmenin zararlı olduğunu düşünenleri şaşırtabilir ama bu eyleme destek veren hemen herkes duygusal olarak etkilendikleri, duygularına hitap eden bir şey gördükleri için destek verdi. Kimse bunun için programlanmamıştı ya da -bazılarının herkesi kendileri gibi zannederek iddia ettikleri gibi- bir menfaat uğruna yapmamışlardı.

İktidarın tavrı ve bu eylemler ve sonrasında geliştirdiği tepki de duygusaldı. Hiçbir ideolojik programlamayla ya da siyasi taktikle açıklanamayacak derecede duygusaldı hem de. Eğer yazıyı başından itibaren okuyorsanız neden böyle düşündüğümü gayet iyi anlamışsınızdır. Eğer okumadıysanız okuyun, kendimi aynı yazı içerisinde on kere açıklayamam.

Bunun yanı sıra iktidar da, eylemciler de öfkeliydi. İki taraf arasındaki nadir ortak noktalardan birisi bu. Ancak bu günlerde öfkenin neyle beslendiğinin de ne kadar önemli olduğunu gördüğümüzü düşünüyorum. Öfkenin nefretle ve güçle beslenmesinin getirdiği sonuçlar bir taraftayken; neşeyle ve bir sürü başka olumlu duyguyla beslenen öfke diğer taraftaydı. Elbette hangisinin daha başarılı olduğu ve nefretle beslenen öfkenin, öfkeliyi nasıl durumlara düşürdüğünü açık bir şekilde gördük. Öfkeli olmanın, eğer doğru duygularla beslersek, nasıl güzel bir şey olduğunu ve gözümüzü karartmaktansa önümüzü açabileceğini gördük.

Bundan sonra tepki veren insanların hareketliliğinin devam edeceğine dair bir inancım varsa eğer, sebebi tam da budur. İnsanlar programlı ve amaçlı bir şekilde bu eyleme başlamış olsalardı şimdiye her şey çoktan biterdi. Ancak dediğim gibi duygular devrede olduğu için şu an hâlâ devam ediliyor, hâlâ insanlar toplanıp konuşuyor, bir şeyler yapmanın yolunu arıyor. Eğer bu hareketliliğin bir devamı gelecekse ve sönmeyecekse, sebebi tam da budur. Eğer aksini düşünüyorsanız Occupy Wall Street hareketine bakın. Occupy Wall Street’in büyük parlaması bitse de hâlâ insanlara bir şeyler yapma enerjisi verebilmesinin sebebi de budur.

Ancak iktidar için böyle bir durum söz konusu olmayacak maalesef. Devlet dediğimiz mekanik bir yapıdır, bir kurumdur (yani hiç birimizin babası falan değil). İçine girenler, onu hareket ettirenler her ne kadar insan olsalar da bu mekaniğin işlemesi için bunu gizlemek, bastırmak zorundadırlar. Eğer bu başarılamazsa ve devlet dediğimiz mekanik yapı birtakım duyguların aleti olmaya başlarsa sarsılmaya, kendi kendisine zarar vermeye başlar. Eninde sonunda da yıkımına ya da yeniden kurulumuna neden olur.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, mekanizmaya uyum sağlamayı asla beceremeyen insanlar tarafından kurulmuş ve hep aynı şekildeki insanlar tarafından yönetilmiştir. Bana göre zaten sakat başlamıştır yani. Bu duygusal başlangıcı bir şekilde maksimum vatandaşı o duygunun kontrolü altına alarak ve bu duyguları hissetmeyi bir zorunlulukmuş gibi hissettirmeye çalışarak kapatmaya çalışmıştır. Bir noktaya kadar başarılı olmuştur diyebiliriz belki ama yine de her geçen gün o çatlakları daha da genişlemekte ve yöneticiler, mekanizmaya kaldıramayacağı kadar duygu yüklemektedirler. Üstüne üstlük, bir süre sonra gelen yöneticiler kurulum sürecindekinin zıttı duygulara ağırlık vermiş ve mekanizmanın iyice afallamasına neden olmuştur. Belli başlı görevleri yerne getirmek için kurulmuş bir mekanizmanın yönetimine kim geçse, o görevleri yapmak yerine mekanik bir yapıya duygu yüklemeye çalışıp durdu.

Buna daha ne kadar tahammül edilebilir ya da nerede bir yıkım ya da yeniden düzenleme olur bilmiyorum ama bunun öyle imkansız bir durum olduğunu da zannetmiyorum. Ancak o zamanlar geldiğinde neler olacağını ve sonrasında nasıl bir şeyin ortaya çıkacağını da çok merak ediyorum.

* * *

Biraz karmaşık ve daldan dala görünen bir yazı olduğunun farkındayım ama kafamdakileri daha temiz bir hâle getirmem şu anda zor görünüyor. Bu yazıyla en azından 20 gündür kafamda dönen bazı temel fikirleri biraz şekillendirmeye çalıştım, benim açımdan (ve umarım baştan sona okuyabilenler açısından da) anlaşılır ve üzerinde oynamaya müsait bir hâle getirmeyi denedim.

Bundan sonrasına ya da eylemlerin nasıl devam edeceğine dair çok fazla tahmin yürütmek ya da insanlara tavsiye vermek gibi bir niyetim yok. Dediğim gibi duyguların temelde olduğu bir hareket bu ve insanlar nasıl hissederse öyle devam edecektir. Belki aşağıdaki alıntıyı bundan sonrasına dair ufak bir tavsiye olarak düşünebilirsiniz.

“Herhangi bir devlet için en tehlikeli insan, şeyler üzerine kendi başına ve hiçbir boş inancın ya da tabunun etkisi altında kalmadan düşünebilendir. Bu insanlar, kaçınılmaz bir şekilde, altında yaşadıkları devletin sahtekâr, çıldırmış ve tahammül edilemez olduğunun farkına varırlar ve eğer romantiklerse bunu değiştirmeye karar verirler. Romantik olmayanlar bile, bu hoşnutsuzluğun romantik olanlarda yayılması için çabalarlar.”

— H. L. Mencken, 1919