Renk Körlerinin Arasında “Gri Bölge”de Kalmak [18.07.2012]

(Bu yazım ilk olarak 18 Temmuz 2012’de Jiyan.org‘da yayınlanmıştır.)

Özgür Uçkan, dün birçoklarının görmemekte ısrar ettiği bazı noktaları “kayıt düşmek” adına bir yazı yayınladı. Yazının tam hâli burada, tembellik edilmeyip okunmasını tavsiye ediyorum. Ben burada sadece yazıdaki birkaç detayın üzerinde durmaya çalışacağım sadece.

Bu “olay” NTV Radyo’ya, bilişim hukuku konusunda öncü isimlerden biri olan hukukçu Gökhan Ahi ile birlikte verdiğim bir röportajdan sonra gelişti. Bir blogda, tam da o sıralarda hukuki bir garabet ile “terör örgütü” ilan ediliveren RedHack’i desteklemekle suçlanıp hedef gösterildik. Ardından da “bir hacker grubu” yukarda isimlerini gördüğünüz yazarlarla birlikte benim de kişisel bilgilerimi bir yerlerde yayınladı (hemen ardından da bu bilgiler silindi). Bu saldırı haber olmaya başladı. Bunun üzerine RedHack, Twitter hesabından, “masum insanlara yönelik sanal kontrgerilla saldırılarının cevabını ellerindeki ihbarcı bilgilerini yayınlayarak vereceğini” duyurdu ve “olaylar” gelişti… Oysa, ben de, yukarıda anılan gazeteciler, hukukçular da “işimizi” yapmış, bize sorulan sorulara cevap vermiş, durumu analiz etmiş ve görüşlerimizi açıklamıştık.

“Olayların” böyle gelişmesine “şaşırıyor” değilim elbette. Bu coğrafyada “şaşırma yetimi” çoktan kaybettim. Şimdi şu “gri bölge”ye biraz yakından bakalım…

Şaşırma yetimizi çoktan kaybettik zaten, böyle garip bir coğrafyada aksi pek mümkün değil. Ancak yine de buna neden olan şeyi vurgulamakta fayda var. Bu yazıda da geçen ve benim yazımın da başlığı olan renk körlüğü durumunu.

Bu öyle bir hastalık hâline gelmiş ki, tüm topluma bulaşmış durumda (istisnalar genelde toplum dışı kaldıkları için bu tanımı kullanmakta pek sorun görmüyorum). Toplumun hemen her kesimi, her türden ve konumdan bireyi bu hastalıktan muzdarip denilebilir. En olmaması gerekenler bile. Bilimkurgu kitaplarındakilere benzer bir komplo uydurmak istesem, ülkenin havasına-suyuna ilaç karıştırdıklarını bile iddia edebilirim.

Bu hastalık, bir tür zihin kararması ile başlıyor ve bu kararma hayatın her noktasına kadar sızıyor. Zihinde oluşan kararma öyle bir noktaya varıyor ki, bir süre sonra sizin söylediklerinize ya da düşündüklerinize ters görünen en küçük bir durum bile sorgulanmadan düşman ilan ediliyor ve (biliyorum gayrı ciddi görünen bir benzetme olacak ama) Doctor Who dizisindeki Dalek’ler gibi önünüze çıkan her farklı olana “Exterminate!” (İmha Et!) diyerek yaklaşmaya başlıyorsunuz. Karşınızdakinin söyledikleri üzerine düşünmek, kendinizi sorgulamak, tartışmak gibi yetenekleriniz -yani insanın normal hayvanlardan farkını oluşturduğunu iddia ettiğiniz zekanın en önemli belirtileri- tamamen işlemez hâle geliyor.

Bu hastalığın ilerleyip tüm topluma saçıldığı noktalarda ise Özgür hocanın yazısında bahsettiği şu tarz durumlarla karşı karşıya kalıyoruz;

Burası da işte böyle ilginç bir coğrafyadır. Bu tarz hukuksuz işler hemen her coğrafyada iktidar odakları tarafından yapılır, ama gizli saklı yapılır, buradaki gibi alenen değil. Çünkü burada güç hukuka inanmaz…. Güç kendi hakkına inanır, bu hakkı herkesin ve her şeyin üstünde görür ve bu yüzden, herkesten (halktan) kendisini (hakkını) kutsal kabul etmesini ister. Halbuki, demokrasi devletin (ve diğer güç odaklarının, şirketlerin, organizasyonların vb.) bireyler lehine hukuk tarafından sınırlandırıldığı rejimlere denir. Bunun tersi olduğunda, yani bireyler devlet (ve diğer güç odakları) lehine sınırlandırıldığında ise bu rejime bir çok isim verilebilir, ama “demokrasi” ve “hukuk devleti” bu isimler arasında yer almaz.

Türkiye’nin “ilklerin ülkesi”, “model ülke” vb. diye adlandırılmasına bayılıyor yöneticilerimiz. Pek fazla ilk çıkmıyor buradan, ama bazen de çıkıyor. Mesela, devlet eliyle merkezi filtre uygulamasının “güvenli internet” diye adlandırılması böyle bir ilk oluyor (Mensup olduğumuz Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın 56 ülkesi içinde bir ilkiz bu bakımdan, ama model olmadığımız aşikar, kimse henüz bizi izlemedi). Yine, bir süredir uluslararası ortamlarda tartışılan ama tanımında bir türlü uzlaşılamayan “siber terörizm” konusunda da bir ilki gerçekleştirdik, ve dünyada hiç bir ülke henüz Anonymous’u, LulzSec’i filan “terörist” ilan etmeden önce (diğer devletler temkinli bir şekilde “siber tehdit” demeyi tercih ediyorlar), biz RedHack’i “silahlı terör örgütü” ilan ediverdik! Bu ilanın hukuki sorunları bir tarafa, “silah”ların niteliği başka bir tarafa, birden nur topu gibi bir terör örgütümüz ve Twitter’daki kırk küsür bin takipçisi oluverdi…

Ve ister istemez böyle bir mantık, insanın doğasının gereği olan (gerçi o doğadan eser kaldı mı ona bile emin değilim ya artık, böyle nadir durumlarla türümüzün son örneklerini görüyor gibi hissediyorum) sorgulama, düşünme gibi eylemleri gerçekleştirenleri kendi “beyaz bölgelerinden” bakarak, hiç düşünmeden “siyah” ilan eder. Sizin diyeceklerinizin de doğal olarak hiçbir anlamı kalmaz onlar için, imha edilmesi gerekensinizdir zaten, neden dinlenesiniz ki?

Sonuç olarak böyle bir renk körlüğünün ortasında gri olmakta inat etmek, belki de yapılabilecek en cesur şey oluyor. Siyah ya da beyaz olmak bu doğada hiç sorun değil ama gri olmak, insanlıkta inat etmeyi, sorgulamaktan ve düşünmekten asla vazgeçmeyeceğini söylemek oluyor. Her ne kadar ne siyahın ne de beyazın anlamasının pek imkanı olmadığının farkında olsan da.

Gri bölgede durdukça, gri kaldıkça da Özgür hocanın yazısındaki şu sözleri (ya da benzerlerini) daima tekrar etmek zorunda kalıyorsun, hiçbir şey olmazsa da not olarak düşülsün tarihe ve internete diye:

Bu korku operasyonuna hedef gösterilmiş biri olarak, buradan tehditçilerime sesleniyorum:

Ben bir yazar, akademisyen ve insan hakları savunucusuyum. Bu niteliklerim gereği meşru çalışmalarda bulunurum. Bu çalışmalar, bir yandan akademik ve entelektüel ilgilerim diğer yandan kamu yararı kıstaslarıyla belirlenir ve bu yüzden tüm çalışmalarımın arkasındayım. Bu çalışmalar, yazılarım, medyada yer bulan konuşmalarım, benimle yapılan söyleşiler ve kitaplarım, sizin anladığınız anlamda şu veya bu gruba “destek” olarak nitelenemez. O tür “desteklerde” siz bulunursunuz. Aynı nitelikleri taşımıyoruz. Benim çalışmalarım akademik özgürlüğe, basın özgürlüğüne ve ifade özgürlüğüne girer. Siz ise ancak tamamen karşı olduğunuz sonuncu özgürlükten yararlanırsınız. Hoşunuza gitmeyen, karşı olduğunuz fikirleri dile getirenlerin ifade özgürlüğüne saldırmasanız, sizin bile ifade özgürlüğünüzü savunurdum. Ama bu koşullarda sizinkini ifade özgürlüğü değil, ifade özgürlüğüne yönelmiş bir nefret suçu olarak görmek eğilimindeyim.

Sísyphos’tan Beter Olmak [26.05.2012]

(Bu yazım ilk olarak 26 Mayıs 2012’de Jiyan.org‘da yayınlanmıştır.)

Eğleniyor muyuz? Keyifler yerinde mi? Buradan bakınca öyle görünüyor. Ne de olsa gereksiz polemikler ve tartışmalar konusunda hiç sıkıntı çekmeden günleri geçirebiliyorsunuz. İstediğiniz de buydu zaten değil mi?

Değil mi? Nasıl olmaz ki? Eğer derdiniz her günü dolduracak boş polemikler ve anlamı-sonu olmayan tartışmalar değilse neden bu kadar hevesle atlıyorsunuz her birine? Neden konunun özünde duran kocaman gerçeği ve tüm bu tartışmaların esas derdini görmeden devam ediyorsunuz? Açılan her çukura balıklama atlamak için keyfini çıkarıyor olmanız lazım, başka türlü anlamsız olurdu yoksa.

Sanırım biraz karışık bir giriş yaptım. Neyse baştan alalım, hiç sorun değil.

Başbakan ve AKP tayfası, haftada birkaç kez anlamsız polemikler açma ya da eskileri pişirip önümüze sunma konusunda gerçekten büyük bir başarı gösteriyor. Anladığım kadarıyla asistanları ve arka taraftaki metin yazarları da bu konuda ciddi bir malzeme deposuna sahipler. Ancak sorun şurada, hiç kimse bu mevzunun toplamına bakmaya ya da bu gereksiz polemiklerin nereden çıkartıldığına bakmaya niyetlenmiyor. Herkes çok güzel bir şekilde haftalık muhalefet kotasını doldurabilmek adına o günün polemiği neyse aynı yüzeysellikle ona atlayarak kendi “görevini” tamamlayıp bir köşeye çekiliyor. Yukarıda dediğim gibi, bunu yapıyorsanız keyfinizin yerinde olması lazım.

Gelin şu yaratılan polemiklerin genel bir özelliklerini çıkartalım beraber. Bakalım neler olacak elimizde.

  1. Daima Genel Gündemden Alakasız Olmak: Bu olmazsa olmaz. Esas tartışılması gerekenler ve ülkenin genel durumuyla ilgili sorun olarak nitelendirilebileceklerden ne kadar uzak olursa polemik o kadar işe yarar. Bu sayede herkesin dikkati dağılır ve esas konular rahatça arka plana itilebilir.

  1. Konunun Mümkün Olduğunca Çözümsüz Olması: Bununla tartışmanın istenildiği kadar uzatılabilmesi ve muhaliflere ayak bağı olabilmesi sağlanır. Böylece hem tartışmanın uzunluğunu belirleme hem de istedikleri yerde kesip daha sonra tekrar ısıtma şansları olur.

  1. Tartışmayı Daima Başlatan Olmaları: Daima bu polemikler iktidar tarafından başlatılır. Bununla birlikte polemiğe dahil olan herkes onların kurallarını ve şekillerini kabul ederek buna girişmiş olur. Bu da baştan yenik başlamakla aynı anlama gelir zaten. Çünkü bir tartışmada taraflardan birisi o tartışmayı kendisine uygun bir şekilde ortaya koyarsa zaten kazanmayı garantileyerek o tartışmaya girmiş demektir.

  1. Genelde Vasata ve Ortalamaya Hitap Eden Konuların Onların Dilleriyle Tartışmaya Açılması: Bir anlamda mahalle kahvesinin muhabbetlerinin siyaset arenasına taşınması. Bu AKP’nin belki de en akıllıca hareketlerinden birisi. Çünkü ortalama ve vasat yıllarca övülerek, aptallık kutsanarak bu ülkede garip bir atmosfer oluşturuldu. Ancak bunları övenler ve bu atmosferi oluşturanlar kendilerini hep yukarıda gören ve “halka yaklaşma” gibi dertleri olanlardı. Bu yüzden sadece başıboş bir ortam ve kendi kendisine bu atmosferle güçlenen kutsal bir “vasatlık” ideası yarattılar. Şimdi ise AKP bu hazırdaki atmosferi sahiplenerek, “halka yaklaşmayı” değil “halktan biri gibi davranarak”, tartışmalarda ve propagandada onların dilini kullanarak gün geçtikçe kendisini daha da sağlama alıyor. Muhalefetteki geri kalan herkes ise buna uzak ve beceremeyecek durumda oldukları için polemiklerin galibine karar verecek olan halkın işi kolaylaşıyor. Çünkü ortalama olanı öyle pişkin bir hâle getirdik ki, kendisini geliştirmektense diğerlerini kendi seviyesine çekecek bir güce sahip oldu. AKP bunun farkında olarak tüm politikalarını ilerlettiği için de her seferinde daha da coştu.

Eğer biraz dikkatle bakarsanız AKP’nin yarattığı ve gündemi uzun sürelerce meşgul eden tartışmaların tamamının bu kalıplara çok güzel bir şekilde uyduğunu farkedeceksiniz. Aslında bana göre çoğunuzun çoktan farketmesi lazımdı ama neyse. Sonuçta tüm bu polemikler bu şekilde ilerlerken bu polemiklerde bir taraf tutmaktansa Sisyphos’a eşlik etmeyi tercih ederim.

Demeye çalıştığım şey şu: Eğer ikitdara karşı bir muhalefet, bir direniş niyetindeysek ve bu amaçla onların karşısına çıkıyorsak bu şekilde hiçbir şey olmaz. Yukarıda yazdığım şekildeki tartışmalara girmek ekmeklerine yağ sürmekten öteye gitmeyecek bir hareket oldu, oluyor, olacak. Mesele eğer gerçekten bir galibiyet, tartışmalarda ve siyasi anlamda üstün gelebilmekse bu kalıbın dışına çıkılması için zorlanması gerekiyor. O kalıbın içine girmek değil, onları bu kalıbın dışına çıkmaya zorlamak bir aşama kaydetmeye yardımcı olabilir ancak.

Bu polemiklerde özellikle AKP’nin ülkeye bir yaşam biçimi, bir kültür dayatmaya çalıştığı iddiası çok sık görülüyor. Ancak mesele şu ki AKP bunu dışarıdan siparişle getirmiyor. Sadece bahsettiğim vasatın yaşam biçimini herkes için ortak olan hâline getirmek istiyor. Bunun faşizanlığı zaten tartışılmaz ancak bunun gökten vahiyle indiği ve öncesinde ülkenin şahane olduğunu iddia etmek de komik duruyor.

Tabii bununla birlikte 4. maddede bahsettiği sorun daima büyük bir mesele ancak o anlamda bir çözüm göremeyen karamsarın tekiyim ben. “Halkı uyutuyorlar, aslında olan potansiyeli köreltiyorlar.” gibi yorumlara da zerre inanmıyorum. Sebebini uzun uzun açıklamak isterdim ama onun yerine sizi Baudrillard’ın “Sessiz Yığınların Gölgesinde” kitabına yönlendiriyorum.

Sizin de eğlencenizi böldüm ama 10 dakikadan bir şey olmaz. Şimdi isteyenler gidip oyuna kaldığı yerden devam edebilir. Haklısınız sonuçta kim kendisini yormak ister ki bir şeyleri değiştirebilme ihtimali için. Ne olursa olsun öylesi çok daha eğlenceli ve kolay değil mi?

Devrimci 2012: Oturma Odalarımızın Yeni Süsü* [01.03.2012]

(Bu yazım ilk olarak 1 Mart 2012′de Jiyan.org‘da yayınlanmıştır.)

Korkuyor muyuz?

Evet, hem de oldukça ciddi bir kısmımız korkuyor.

Şimdi bu meselenin nereden çıktığını düşünenler olabilir. Söyleyeyim; geçtiğimiz pazar (26 Şubat) olanlardan çıktı. Şöyle bir bakalım ne olmuştu o gün: En başta Taksim’deki malum miting vardı. Kan kusma, gövde gösterisi yapma ve uluma mitingi. Hani şu içişleri bakanının büyük bir gururla çıkıp konuşma yaptığı miting (gerçi kendisini meydanlarda görmek ilginçti ama).

Kadıköy’de ise miting olmak isteyip de olamayan bir “Korkmuyoruz, Susmuyoruz, Teslim Olmuyoruz” toplaşması vardı. Toplaşma diyorum çünkü gerçekten ona miting demeye dilim varmıyor. Üstelik ismi de pek bir mânidar hâle geldi şu durumda.

Peki bir bakalım o sırada kimler ne yapıyordu?

Öncelikle milliyetçi ve dindar kesimin büyük kısmı Taksim’i doldurmuştu. Büyük bir gurur, büyük bir coşku ve büyük bir cesaretle. Önlerine gelen herşeyi asıp kesebilecek bir ruh hâlindeydiler. Hatta bunu gerçekleştirmek için AGOS’a doğru yürüyüşe bile niyetlendiler. Biraz daha gaz alabilselerdi onu da yapacaklardı zaten. Onlar için büyük bir zafer sayılabilirdi bile. Neyse ki 6-7 Eylül’e dönüşmeden dağılmayı becerebildiler.

Kadıköy’de neredeyse yeller esiyordu. Alan neredeyse bomboştu, organizasyon tam anlamıyla felaketti. Üstelik korkmadığını ilan eden o kadar çok insan görürken internette, alanın böyle boş oluşu da o cümlelerin altında büyük bir çukur açmıştı. Sayının ve alandaki atmosferin de etkisiyle eylem sonrasında herkes -deyim yerindeyse- “örgütlerine yakışır bir şekilde dağıldı”.

Peki geri kalan o cesur muhaliflerimiz, devrimcilerimiz, savaşçılarımız neredeydi? Mitinge gelen örgütler neden normal mitinglere kıyasla neredeyse 1/10 ölçekte rakamlarla gelmişlerdi?

İkinci sorunun cevabını bilmiyorum ama ilkini gayet iyi biliyorum. O cesur devrimcilerimizin büyük kısmı twitter’dan facebook’tan Taksim’i ve CHP kongresini takip ediyor, oradan yaptıkları yorumlarla dünyayı değiştirmeye çalışıyorlardı.

İşte bunun adı düpedüz korkudur, tırsaklıktır. Kalkıp internet üzerinden, sağda solda yazılanlarla yüksekten uçup da sonra hiçbir şey yapmamak korkaklıktır. Twitter’da Facebook’ta dünyayı kurtaracağını sanmak “diğerlerini yapmaya cesaretim yok” demenin dolaylı adıdır. Taksim’deki eyleme lanet yağdırıp onun nasıl organize edildiğini; devletin, şunun bunun eylemin arkasında olduğunu söyleyip de onu durdurmaya dair hiçbir şey yapamamak basiretsizliktir.

Tüm bunların ardından da orada “Bozkurtlar burada, Ermeniler nerede?” diye slogan atıldığında kimsenin sinirlenmeye hakkı yoktur. Çünkü o adam o sloganı attığında karşısına çıkacak kimse yok. Çünkü o adamın sözlerine muhalif olanlar bir karşı eylem organize etmeyi ya da eylemi durdurmayı göze alamıyorlar.

Tüm bunların üzerine orada o sloganlar atıldığında, içişleri bakanı orada konuştuğunda, Agos’a yürümeye niyetlendiklerinde, başbakan bu eylemi koruduğunda şaşırmanın da anlamı yok artık. Çünkü o rahatlığı bizler verdik. Çünkü karşılarında korkabilecekleri hiçbir şey yok. Çünkü muhalefet yok, direniş yok, hiçbir şey yok iktidarın ve o faşistlerin karşısında. Meydan tamamen onlara bırakılmış vaziyette.

* * *

Şu andan sonra iktidardan ve faşistlerden gelecek hiçbir şeye şaşırmanın alemi yok. Çünkü onlar artık meydanın kendilerine kaldığının farkındalar, bunun rahatlığını iliklerine kadar hissediyorlar ve bunu da çok güzel kullanıyorlar. Böyle bir durumda kim olsa kullanırdı zaten.

Bu yüzden, eğer gerçekten bir şeyler yapmaktan, bir şeyleri değiştirebilmekten bahsedeceksek ilk yapmamız gereken girişte sorduğum soruya dürüst bir cevap verebilmek olacaktır. Eğer kendimize karşı bu dürüstlüğü sağlamayı beceremezsek, kendimize iki çift laf etmeyi beceremezsek ötesine geçmemizin imkanı yok.

Ondan sonra zaten adım adım üzerimizdeki bu korkuyu atmayı becerebileceğimizi umuyorum. Çünkü bu ikiyüzlü hâlimiz o korkunun yerini sağlamlaştıran, onu yıkılmaz hâle getiren.

Eğer gerçekten karşı durmaksa, değiştirmekse bir şeyleri derdimiz, önceliği kendi korkularımızla yüzleşmeye vermekte fayda var.

*: Başlıktan, ikinci bir “Aziz Nesin linci” çıkartmaya çalışmasın kimse. İş bu yazının hitap ettiği kitle zaten hepimizin malumu.

Yapılacaklar Listesi [13.02.2012]

(Bu yazım ilk olarak 13 Şubat 2012′de Jiyan.org‘da yayınlanmıştır.)

Herkes ne yapacağını, nasıl yapacağını düşünüyor kara kara. Malum gün geçtikçe daha da keskin bir döneme giriyoruz, düşünmemiz çok doğal. Ancak gün geçtikçe gelen bu sertlik kafaları karıştırıyor, hemen herkes ne yapacağını şaşırmış hâlde dolanıyor ortalıkta. Haksızlar da diyemiyorum…

Ama böyle dönemlerde daha hassas, daha dikkatli düşünmeli, planlamalı. Yoksa gümbürtüye gidebilirsiniz o karmaşada alacağınız bir yanlış kararla. Hem cesaret hem de akıllı düşünebilmek lazım.

* * *

Yolda yürürken buldum bu yapılacaklar listesini. Baktım faydalı bir liste çıkarmış her kimse sahibi, ben de buradan paylaşayım dedim. Böyle bir vakitte önemli olacak bir liste sonuçta. Hem kendisi kaybetmemiş olur hem de başka arkadaşlara da yardımı dokunur diye. Sahibi kim bilemiyorum ama kendisine bir teşekkür borcum olsun.

* * *

Kendimi kahramanlaştırmayacağım. Komik ve acınası görünmeme neden olabiliyor çoğu zaman. Kendimden boş kahramanlık öyküleri çıkartmaktansa, kalemimi ihtiyacı olanlar için kullanacağım.

Fikirlerime kutsal muamelesi yapmaktan vazgeçeceğim. Her fikrin eleştirilebilir olduğunu, her fikrin sorgulanabilir ve üzerine tartışılabilir olduğunu aklımdan çıkarmayacağım. Ayrıca fikirlerimi eleştirenlere saldırıp durmaktansa onlarla oturup üzerine konuşacağım. Her an yeni şeyler öğrenebilir insan sonuçta.

Her konudan ve olan bitenden cımbızla kendime pay çıkarmaya çalışmayacağım. Bütünü incelemek ve kavramak için uğraşmak dururken kendime destek çıkarmaya çalışmak hiç inandırıcı olmuyor. Sonuçta her zaman dünya benim fikirlerime göre dönmeyebilir.

Kendi korkularımı meşrulaştırmak adına korku edebiyatı yapmaya son vereceğim. Benim korkuyor olmam herkesin benimle birlikte korkmasını istememi gerektirmez. Böyle ‘tuhaf’ fikirleri bir kenara atacağım.

‘İsyan porno’sunu bırakacağım. İsyanlardan, çatışmalardan videolar-fotoğraflar paylaşmanın -eğer fotoğrafçı değilsem- çok da bir anlamı olmuyor. İsyanı izlemektense, isyanı yaşamanın, yaşatmanın daha işe yarar olduğunu unutmayacağım.

Kişiye özel, gruplara özel eylemlerin bir yere varmayacağını görmem lazım. Birilerinin arkadaşı, kankası, dostu olmakla direniş olmayacağını, birlikte ve her adaletsizliğe karşı aynı güçle davranmam gerektiğini anlayacağım. (Meslek gruplarına özel eylem kampanyaları da dahil.)

İnsanların fikirlerini ‘xci’, ‘yci’ diyerek kestirip atmayacağım. Daha fazla okuyup, daha fazla tartışıp zihnimi ve bakış açımı genişleteceğim.

Hayali gruplaşmalar, örgütler yaratmayacağım kafamda. Yargıya hayali örgütler yaratıp kafasına göre insanları gözaltına alıyor diye karşı dururken bir hareketinden ya da yazdığı yerden dolayı insanları etiketlemekten vazgeçeceğim. Farkım kalmıyor yoksa yargıdan.

Kişisel tartışmalarıma ideolojilerle süslemekten vazgeçeceğim. Fazlasıyla gereksiz ve alakasız oluyor. Adı üzerinde ‘kişisel’.

Kelime oyunlarıyla, absürd şakalarla fikirlerin eleştirilmeyeceğini öğrenmem lazım. Eğer bir konuda yeterince bilgim yoksa işi komikliğe vurarak eleştiri yaptığımı sanmaktansa, sessiz kalmak daha akıllıca bir duruş.

“Kedi uzanamadığı ciğere mundar dermiş” tavırlarımdan da vazgeçmemde yarar var. Yapmak isteyip de cesaret edemediklerimi başkaları yapıyorsa onlarda eksik aramak yerine destek olup katılmaya çalışmam daha mantığa uygun.

Ülkenin dışında olup bitenlere özenerek bakarken, içeridekilere ahkam kesmeye de bir dur demeliyim. Davulun sesi uzaktan hoş gelir diyerek hareket etmek yakışmıyor bana.

İktidarın her gün daha da vahşileştiğini ve bundan hiç çekinmediğini görmeme rağmen her operasyonda ve her cümlelerinde sanki ilk defa böyle bir tavır sergiliyorlarmış gibi tepki göstermem fazlasıyla saçma. Her şey ortadayken bu kadar şaşırtmamalı beni artık.

Artık net bir karar vermem lazım; ya kum havuzuma çekilip kendi kendime oynayacağım ya da sözlerimle eylemim bir ve net olacak. Arada dönüp durmamın kimseye bir faydası yok. Bu saatten sonraıs dürüstlük zamanı.

İki Dilli Bir Kaşarlı [11.01.2012]

(Bu yazım ilk olarak 5 Ocak 2012′de Jiyan.org‘da yayınlanmıştır.)

Söz önemlidir. Özellikle de iletişimin ve söylediklerinin önemli olduğu şeyler yapıyorsan. Gerçekten ne demek istediğin, görünürde söylediklerin, aslında söylemek isteyip de altta gizlediklerin; hepsinin bir önemi var. Çoğu zaman bunun farkında olmadan konuşanlar daha sonra gelen tepkilere anlam veremezler. Ya da esas söylemek istediklerini alt metne gizleyerek -ve sakladığı kişilerin bunları farkedemeyeceğini umarak- konuşanlar, daha sonra bunu birileri gösterdiği zaman ne yapacaklarını şaşırırlar.

Alt metinlerle ilgilenmeyi severim. Söylenenlerin derinlerine bakmak, öncesinde ve sonrasında söylenenlerle bağlantılar kurmak, hem eğlencedir benim için hem de siyaset ve felsefe gibi konularda olmazsa olmazdır. Genelde bu alanlarda herkes ‘süslü’, ‘afili’, ‘üstü kapalı’ konuşmayı pek sever. Çok şey gizlerler bu süslerin altına. Kendilerince bunu bir yöntem olarak belleyen de pek çoktur.

Bu aralar dil konusunda en çok önemsediğim ve dikkatime takılan nokta ise dilin karakteri mevzusu. Özellikle de ‘muhalif’ hareketlerde bu konu oldukça kafamı kurcalamakta ve biraz da sinirime dokunmakta. Ancak bu sorunu yaratan şey, kullanılan dilden çok onun altında yatan bilinç ve mesajla ilgili. ‘Muhalif’in muhalifliğine dair bir takım sıkıntılar görüyorum da denilebilir.

* * *

İktidarın dilinden de bahsetmem lazım kısaca esas konuya girmeden önce. İktidarın dilinin vahşiliği, bozgunculuğu, keyfiyeti ve sorunlu hallerinden. Gerçi çoğumuzun bilincinde olduğu şeyler bunlar.

İktidar daima dili keyfine göre kullanır, istediklerine istediği anlamı yükler ve bunu emrindeki topluma çok büyük bir rahatlıkla dayatabilir. İktidarın işine de gelir tabii ki bu durum. Toplumu kendi dilinde konuşturabilmeli ki onlara istediği mesajı rahatça verebilsin.

Bunu yaparken medyayı, kendi temsilcilerini, kendi ürettiklerini bolca kullanır ve bunlardan beslenir doğal olarak. Onun medyasında, alanında; onun emrine ve tanımına göre kullanılır dil tamamen. Bununla da zihinlerde iktidarını kuvvetlendirir. Akıllara kendi tanımlarını yerleştirerek kendi fikirlerini sağlamlaştırır. İktidarın tanımlarıyla konuşmak, onun sözlüğünü kullanmak; onu en baştan kabul etmeye, iktidara en baştan boyun eğmeye eş değerdir.

* * *

İktidarın dilini ve onun tehlikesini tekrar hatırladığımıza göre konumuza rahatça dönebiliriz.

Son zamanlarda muhalif çevrelerde, davalarla olsun iktidardan gelen açıklamalarla olsun sıkça karşı açıklamalar ve savunmalar görüyoruz. Bir hareketlilik söz konusu denilebilir. Ancak bu hareketliliğin belli bir kısmı hiç de sevinilebilecek bir hareketlilik değil bana göre. Çünkü hareket, bu dil sorunu yüzünden baştan kaybetmiş olarak başlıyor. Karşı çıkışlar biraz hastalıklı bir görüntü çiziyor benim nazarımda. Örnekleyeyim isterseniz.

Mevzu Bir; Tutuklu Gazeteciler ve Öğrenciler

Bu aslında ülkedeki basın ve ifade özgürlüğü sıkıntısıyla ilgili çok önemli bir sorun ve burada savunurken, hareket ederken çok dikkatli olunması gerekiyor. Ancak bunda pek de becerikli olunduğunu söyleyemem. Çünkü en temel slogandan hata başlıyor. “Terörist Değil Gazeteciyiz” ve “Terörist değil öğrenciydi, arkadaşımızdı.”

Bir dakika yahu, ne oluyor? Neden böyle bir savunma ihtiyacı hissediliyor? Muhalifliğinizden, devrimciliğinizden bu kadar mı korkuyorsunuz? Neden bundan kaçma ihtiyacı hissediyorsunuz?

Bu savunma şeklinde çok ciddi sorunlar var. Bunu söyleyerek iktidarın ‘terörist’ tanımını en baştan kabul etmiş oluyorsunuz. Diyorsunuz ki “Tamam teröristler var, terör var ama biz onlardan değiliz.” İktidar, kendine muhalif olan ve korktuğu birini elbette yaftalamak için terörist olarak tanımlayabilir. Neden bu kadar korkuyorsunuz? İktidara karşı savaşan(!) birisi, iktidarın etiketlerinden neden bu kadar çekiniyor?

Aslında burada sorun şu, siz zaten kendinizce terörist belirlemişsiniz başkalarını. Örneklerini değiştirmekle iktidarın dilini değiştirdiğinizi sanıyorsunuz sadece. Sizin için de ‘terörist’ler korkunç şeyler ve onlardan biri olmak sizin ödünüzü koparıyor. Aslında bilinçaltınızın iktidarlardan hiçbir farkı yok. Sadece bunu süsleyince ya da örneklerini değiştirince, “x’e değil de y’ye” terörist deyince iktidarın dilini kullanmadığınızı zannediyorsunuz. Doğal olarak da hiçbir yere varamıyorsunuz.

Mevzu İki; Bilimsel Terör ve Sanatsal Terör

İlk mevzumuzla fazlasıyla benzeyen bir nokta ancak burada başka bir yerden müdahele etme ihtiyacı duyduğum için ayırdım. Sanatçının da tıpkı gazeteciler gibi benzer sebeplerden ‘terörist’ ilan edilmekten korktukları ortada.

Peki bu sanatçılar “terörist değiliz biz” diye bu kadar dertlenirken, kendilerini o kötü etiketten ‘temizlemeye’ çalışırken hiç mi tuhaf hissetmediler? Onca sanatçı, müzisyen, yazar, filozof dille uğraşırken, iktidarın dilini, tanımlarını reddederken, onu bozmak için uğraşırken; iktidarın etiketini böylesine içselleştirmiş olduklarını hiçbiri mi görmedi?

Bu konuda bu kadar korkan, teröristlikten çekinen sanatçı arkadaşlara tavsiyem biraz Hakim Bey okumaları, başlangıç olarak da ‘Şiirsel Terörizm’ metnini önerebilirim. Belki biraz bir şeyleri görmelerine yardımcı olur.

Hatta tadımlık vereyim biraz;

“ŞT’nin yaratacağı seyirci tepkisi ya da estetik şok en azından terör hissi kadar kuvvetli olmalıdır – yoğun tiksinti, batıl bir huşu, ani sezgisel kırılma, dadaesk endişe – ŞT ister tek bir insana ister birden fazlasına yönelik olsun, ister imzalı ister imzasız olsun sanatçının kendisinden başka birinin hayatını değiştirmiyorsa çuvallamıştır. … Suç olarak sanat; sanat olarak suç.”

* * *

Bu konuda Türkiye siyasi-kültürel tarihindeki örnekler saymakla bitmez. Biteceğe de hiç benzemiyor. Çünkü bu sorunun temelinde ‘muhalif’ insanların zihinlerindeki sorunlu hâl var. Sürekli haklı olduğunu iddia ederek, zerre eleştiri kabul etmeden korumak için uğraştıkları hastalıklı hâl.

Bu hâlin en temel sebeplerinden birine ben ‘muhalifin iktidar aşkı’ diyorum. Bu arkadaşlarda muhalifliğin en temel sebebi kendilerinin iktidar olmamaları. İktidar olma aşkıyla muhalif olduklarından, içlerinden ‘dikta’ dürtüleri sürekli sızıyor. Kendileri de içten içe farkındalar ki iktidarı ele geçirir geçirmez -farklı gruplara da olsa- aynı tavrı sürdürecekler. Yani onlardan gelecek ‘devrim’den de bir hayır gelmeyecek. Çünkü dertleri özgürlük değil, iktidarı ele geçirmek. Bu yüzden iktidarın dilini, tanımlarını, sözlüğünü kullanmak rahatsız etmiyor onları. Kendi sözlüklerini de hazırlıyorlar bir yandan.

Bir yandan da -yine üstteki sebebe bağlı olarak- sürekli ‘temiz çocuk’ olma istekleri var. Muhalif bile olsalar, asla ‘kaka muhaliflerden’ olmamalılar. Öyle olursa görüntüleri, karizmaları sarsılacak çünkü. Halkın gözünden düşürebilir iktidar onları yoksa. Bu yüzden bu kadar korkuyorlar aslında iktidarın bir etiket yapıştırmasından. Çünkü hâlâ iktidarın gücünden, onun halkın bilincini etkileme gücünden korkuyorlar. Bu yüzden iktidara karşı ‘temiz bir muhalefet’ sürdürmek zorunda hissediyorlar. İktidara kendilerine terörist deme fırsatını vermek istemiyorlar. İktidarın diline karşı boyun eğmiş hâldeyken, bir de üstüne dünyayı değiştireceklerini iddia ediyorlar. Kimse gocunmasın, bana komik geliyor.

* * *

En başta şu iktidarın sözlüğünü bir çöpe atmak lazım. Eğer ‘başka bir dünya’ niyetiniz varsa, iktidara dair hiçbir şeyin olmadığı, hep beraber yazılacak bir sözlükle olabilir ancak, iktidarın sözlüğündeki örnekleri değiştirerek değil. Onun sözlüğüne uyarak yapacağınız her hareket, boşa vakit ve enerji harcamaktan başka bir şey olmaz.

O Dayağı Devlet Yedi [05.01.2012]

(Bu yazım ilk olarak 5 Ocak 2012′de Jiyan.org‘da yayınlanmıştır.)

Malum, şu an Uludere Katliamı’ndan daha önemli bir haberimiz var, oraya ‘taziye’ye giden kaymakamın linç edilmesi. E medyanın buna bu kadar ilgi göstermesi doğal, katledilen 35 Kürtten bahsedecek halleri olmadığından bu doğal olarak önem kazanıyor.

Bu kadar haber olup tartışılınca, ister istemez aklımda şöyle bir soru dönmeye başladı; Bir kaymakam neden dayak yer? Ya da şöyle soralım; bir devlet görevlisi, kendi vatandaşlarından neden dayak yer? Bu olayı bu kadar çok konuşup dert eden medyanın, buna verdiği klişeden ve faşizmden ibaret cevaplarının dışında düşünerek cevaplamayı deneyeceğiz doğal olarak. Yoksa basitçe; ‘Hasip Kaplan provoke edip halkı kaymakamın üzerine saldı.’ diyerek yazıyı bitirmek, tüm tartışmalara nokta koyup devletten de iki aferin, belki biraz da destek almak doğal olarak işlerine geliyor birçok kişinin.

Acaba günlerce olay yerinden uzak duran, hakkında konuşmak için bile neredeyse üzerinden bir gün geçmesini beklemeyi uygun gören iktidara dair ellerine geçen ilk ve tek -bakanların oraya geldiği yalanına inanan yok herhalde- temsilci olmasından dolayı olabilir mi? Her ne kadar görmek istemese de o ‘süper medya’mız, oradaki halk öfkeli iktidara karşı, sevmiyorlar, istemiyorlar. Çünkü köyler arasındaki doğal ticaretin ‘kaçakçılığa’ dönüşmesinin, iki köy arasındaki dolaşım için askere rüşvet verip onların keyfine göre gidebilmelerinin sebebi, onların koyduğu sınırlar. Çünkü iktidarın temsili olan koruculardan, jandarmadan pek de iyi bir şey görmüyorlar. Çünkü iktidara dair ne zaman bir şeyler uğrasa o köylere; ya korku ya tehdit ya da kan getiriyor böyle.

Belki de zaten umursanmadıklarını, bu olayın da üstünün kapatılıp herkesin susturulacağını bildiklerinden olabilir mi? Oraya iktidara dair gelen her şeyin -temsilcisinden medyasına kadar- manipülasyona, sahte bilgilere malzeme aradığını bildiklerinden olabilir mi? Bir nevi “Yalan söyleyeceksen defol git buradan.” demek istemiş olabilirler mi? O sahte ‘acıyı paylaştık’ haberlerine pabuç bırakmamak için olabilir mi? Daha da basitleştireyim, tepeden gelen ve ülkenin geri kalanına yayılması için hazırlanacak olan yalanlardan bıktıkları için olabilir mi? Hatta, bu katliamın gündemde biraz daha yer tutması için, en azından olayın medyada anılması için, “Yeter ki medyada bir şekilde haber olsun” diyerek yapmış olamazlar mı?

Ya da bu olayın bile suçunun kendilerine, temsilcisi olarak seçtikleri vekillere, hatta doğal olarak ‘Kürt olan her şeye’ yıkılacağını bildiklerinden olabilir mi? Sonuçta her şey ortadayken bile büyük bir yüzsüzlükle herkes bunu yapmaya çalışıyor şu anda. Başbakanından, Bahçeli’sine, en büyük(!) medyasından, en kendi halinde takılanına dertleri bu olmuş durumda. Ortalıkta tekrar devasa bir yalan döndürüleceğini bildikleri için ve artık buna tahammülleri olmadığı için kendilerini iktidardan böyle korumak istemiş olamazlar mı? Kendilerine bu acıyı yaşatan insanların, onlarla acılarını paylaşanlara ‘kan emiciler’ diyecek kadar yüzsüz hale geldiğini öncesinden görmüş olduklarından olamaz mı? Onların elinden kaymakamın kurtulmasını sağlayan insanların, olayın suçlusu olarak ilan edileceğini bildiklerinden olabilir mi? Cenazelerini nasıl gömeceklerinden, tabutun üzerine ne örteceklerine kadar iktidarın her şeye iktidarın karışmasından bıkmış olduklarındandır belki de. Malum, cenazelerin gömülüşü ve üzerlerine örtülen renkler, o insanların nasıl öldüklerinden daha çok konuşuldu.

Daha çok şey sıralayabiliriz böyle, ancak ortak olan noktaları varsa tüm bunların iktidarın ve onun temsilcisi olan her şeyin acılarını paylaşıp o insanların yanında olmak dışında, her şeyi yapmış olmasıdır. Tıpkı onlarca yıldır yaptıkları gibi. Ve aslında o dayağın ne anlama geldiğini Selahattin Demirtaş, 3 Ocak’taki konuşmasında söyledi bizlere;

“Biz senin meşruiyetini, Başbakanlığını tanımıyoruz, senin zihniyetini tanımıyoruz. Sen kendini ne zannediyorsun. Haddini bileceksin. Sen hesap vereceksin. … Sizin tehditlerinize boyun eğmeyiz.”

İşin özü, görüntüde o dayağı yiyen bir kaymakamdı ama orada aslında bir halk, iktidara en net mesajlarından birini verdi. Bu saatten sonra, iktidarın kendi elleriyle kendisine karşı yarattığı öfkenin karşısında ne kadar dayanabileceğini de göreceğiz.

Uludere Katliamı Neleri Gösterdi? [30.12.2011]

(Bu yazım ilk olarak 30 Aralık 2011’de Jiyan.org‘da yayınlanmıştır.)

Medyayı gördük Uludere’yle;

Medyanın artık eline kanı bulaştırmaktan hiç de çekinmediğini, otosansürün ne kadar rahatça ve yüzsüzce uygulanabildiğini, insan hayatının söz konusu ‘Kürtler’ olunca ne kadar önemsiz hale getirildiğini, herşeyin birer ‘iddia’dan ibaret olabildiğini ve birbiriyle savaş halindeki grupların aynı sözleri söyleyebildiğini gördük.

Çünkü medyanın umrunda olmaması gereken hayatlardı oradakiler. Öyle olmaması gerekiyordu ama Türkiye’de ‘medya’ dediğimiz şeyin artık ‘iktidardan gelen emirleri çoğalma/yayma birimi’ne dönüştüğünü gözümüze sokmaları gerekiyordu illa ki. Yoksa CNN Türk rejisi, yöneticisi bu kadar rahatça ve görev aşkıyla müdahele edebilir miydi o yayına. ‘Dürüst, tarafsız’ olduğunu bas bas bağıranlar dut yemiş bülbüle dönüşebilir miydi başka türlü. Bize artık “Bizden umudu kesin, biz haberci değiliz.” dedi hepsi. Zaten biliyorduk ama kendi dillerinden de duymuş olduk bunu.

Gözlerinin önünde olanları ‘iddialara, yalanlara’ çevirme güçlerini de gördük medyanın. Ve öyle büyük bir güçtü ki bu, Yeni Akit ve Sözcü aynı şekilde manşet haberi yazabildi bunun sayesinde. Sanırım kırk yıl düşünse kimsenin aklına gelmezdi böyle bir şeyin gerçek olabileceği. Ama söz konusu ortak düşman olunca, tabii ki kalemlerinin önünde hiçbir güç duramadı. Ortak düşmana karşı tam birlik halinde döktürdüler manşetlerini.

‘Halk’ı gördük Uludere’yle;

Bu katliamın en büyük mimarlarından birisi ‘büyük Türk halkı’dır. Onun iktidarına, ordusuna olan sonsuz ve sarsılmaz güvenidir. Bunun aksini söylemeye kimsenin cesaret edebileceğini sanmıyorum. Medyanın da, iktidarın da, ordunun da böyle rahatça hareket edebilmesinin, böyle aklın mantığın almayacağı açıklamalar yapabilmesi ‘halktan aldıkları icazetle’ mümkün olmuştur çünkü. Eğer bu icazeti vermemiş olsaydı halk; ne onlar öyle davranabilirlerdi, ne bu katliam olurdu, ne de halk her mecrada bu olayı büyük bir inançla savunmaya geçerdi.

O yüzden artık halkı temiz tutmaya çalışmaktan da vazgeçmemiz gerektiğini gördük, çünkü ciddi bir kesimi de ellerinde bu kanı taşımaktan gurur duyuyor. İnklar etmenin anlamı yok.

Birtakım kendini bilmezleri gördük Uludere’yle;

Bunlar zaten her fırsatta ortaya çıkan sevgi kelebekleri, barış elçileri, politik argüman papağanları, edebi süs ustaları. Yine döküldüler ortalığa. Ve yine kalkıp ‘güya eşitlikçi ve dürüst bir tavırla’ suçu paylaştırmaya, “Kürt mücadelesinin (BDP dahil) bunda suçu var, onlar yüzünden sivil halka olan oluyor.” gibi nasıl ve nerelerinden ürettiklerine emin olamadığım argümanlar ortaya atarak kendilerince bir şeyler yapmaya çalışıyorlar.

Bunları kullananların en klasik özellikleri, doğru düzgün politik birşeyler okumadan, gündemi, olanı biteni takip etmeden ezberlerindeki birkaç argümanla konuşuyor oluşlarıdır. Sorsanız Kürdistan’da olan bitenlerden ne kadar haberleri vardır diye, alacağınız cevap ya büyük bir sessizlik ya da medyanın genel argümanları olacaktır. Bu yüzden kendilerini çok fazla ciddiye alamıyorum ama böyle fırsatçı bir şekilde ortaya çıkma çabalarına da tahammül edemiyorum.

(Bir de arada bir muhalifleri de gördük ama onlar bunların yanında çok hafif kaldığı için listeye dahil edemiyorum.)

İktidarı çok daha iyi gördük Uludere’yle;

Hem de öyle güzel gösterdi ki kendisini bu sefer. Zaten İçişleri Bakanı İdris, son zamanlarda bu gösterilerin geleceğinin sinyallerini veriyordu bizlere. E “İkinci açılım pakedi geliyor.” denildiğinde zaten herkes korkudan ne yapacağını şaşırmıştı. Ve şimdi açılıma başlandığını herkes rahatça görüyordur sanırım.

İktidarın aslında uzun zamandır içinde tutmaya, saklamaya çalıştığı yüzüdür şu an karşımızda duran. Demokrasi, eşitlik, insan hakları onlara o kadar uzak ve onlar için o kadar rahatsız edici şeylerdi ki daha fazla saklanamadılar artık o kelimelerin arkasına, çıktılar meydana. Hem de tüm öfkeleri, kinleri ve ağızlarından damlayan kanlarıyla. Saldırmaya, parçalamaya, katletmeye hazır bir şekilde meydandalar artık. Başbakan zaten konuyla ilgili açıklamasında bir tek “Bu olayda emeği geçen herkesi tebrik ederim.” demedi ama dinleyen herkes bunu anlamıştır sanırım.

Kısacası iktidar da tam manasıyla meydanda artık. Daha doğrusu artık herkes gerçek yüzleriyle, maskeleri düşmüş bir halde meydandalar. Bundan sonrasında ise herşeyin çok daha sert olacağını söylemek sanırım kahinlik olmayacaktır. Çünkü herşey maskelerin düştüğü an başlar zaten.

Şu an maskelerin düştüğü, ellerindeki kan ve içlerindeki irinle ortada durdukları zamanlardayız. Çok daha vahşileşecekler, çok daha acımasızlaşacaklar. Bu katliam başlangıç işaretini verdi, maskelerini ellerinden alıp, meydanın ortasında koydu onları.

Paranoya, Daha Fazla Paranoya [19.12.2011]

(Bu yazım ilk olarak 19 Aralık 2011’de Jiyan.org‘da yayınlandı.)

Son zamanlarda sanırım kendime en sık sorduğum soru şu oluyor; “Fazla mı paranoyaklaştık?” Evet, paranoya doğadır bir noktaya kadar, zihnin düşündüğünün, analiz yaptığının belirtisidir ancak o noktadan sonra bu hastalık haline gelir. İnsanın yaşamının dengesini bozar, sağlığını tehlikeye atar, yaşamdan soğutur.

Tabii bu dediklerim ‘normal’ bir toplumda yaşayan bir birey için geçerli şeyler.

Türkiye’de olduğumuz ve onun üzerine konuştuğumuz için bu dediklerim elbette anlamsız kalıyor. Uzunca hem de çok uzunca zamandır insanlık için normal olanlara hasret bir şekilde yaşıyor burada insanlar. İnsanlık tanımı bile değişmiş, gruba/şekle göre yapılır hale gelmiş. Bunun bu derece sağlam bir şekilde o uzun zaman boyunca ayakta durabilmesinin sebebi ise, burada yaşayanların ciddi bir kısmının bir tür izolasyonla, ‘insanlığın’ böyle olması gerektirildiğine inandırılmış, bunun hak ve hakikat olduğu kabul ettirilmiş. Zaten bir süre sonra toplumun dönüştürülmüş kesimi, iktidara sormadan bunu savunur hale geldi. Sonraki süreçlerde de zaten gelen yeni iktidarlar, nasıl olması gerektiğini önceki iktidarların eseri olan toplumdan öğrenir duruma geldi.

Bu faşizmin normalleşmesi ve bu toprakların gerçeği halini alması durumu, elbette sağlam yerini korumak, kendini düşmanlarına karşı savunmak için her daim tetikte. Kimi zaman biraz daha sakince -ki bu sakinliğin tek sebebi biraz dinlenmek isteyişleri-, kimi zaman ise tüm güçleriyle oluyor. Katliamlar, soykırımlar, yakmalar, kovalamalar bu toprakların normali haline geliyor bir süre sonra ister istemez. Ne de olsa artık ‘halkın tepkisi’ne dönüşüyor bunlar, herhangi bir radikal grubun işine değil.

Yakın zamandan bir örnek; ‘80 sonrasında ailelerin çocuklarına ya da ailenin genç üyelerine ‘80 öncesini anlatırken en çok kullandıkları cümelerden bir kısmı: “Bizim zamanımızda kandırılmıştık, beynimiz yıkanmıştı. Kardeş kardeşi vurur haldeydi. Ortalık savaş alanıydı. Aman siz olaylara karışmayın. vs vs vs.”

Peki ‘80 sonrası durum çok mu farklıydı? Bir şekilde farklıydı evet, artık faşizan kesimin marifetleri ‘halk tepkisi’ne dönüşmüştü, normalleşmişti iyice. Çocuklar vatanı ‘töröristten, hayından’ koruyorlardı. Sokakları temiz tutuyordu. E zaten devlette yanlarında destek olmuyor muydu bunlara? Zaten yukarıdaki cümleleri de genelde ‘eski solcu’ aileler kullanırdı. ‘Sağcılar’ ise çocuklarını daha da rahatça ve gururla yetiştirmeye devam ediyordu.

Hem zaten ‘Kürt’ diye birşey de çıkmıştı ortaya, vatanı böleceklerdi besbelli. Nerden çıkmıştı ki sahiden bunlar böyle? Hiç kimse bunu düşünmeden birlik ve beraberliğe çok ihtiyaç duyduğumuz günlere geçiş yapmıştı direk. Şiddet bu sefer daha da gururluydu, vatanı korkuyacaklardı bölünmekten. Devlet zaten elinden geleni yapıyordu Bölge’de,temizliğe başlamıştı. E Batı’yı da temizlemek halka düşüyordu doğal olarak.

***

Özetle anladınız sanırım demek istediğim ruh halini, daha detaylı anlatsam kitaba dönüştürmem gerekecekti o yüzden biraz özetlemek zorunda kaldım. Ancak bu bile sanırım bu topraklara bulaşmış olan hastalığı tanımanıza yetmiştir. Zaten bu hastalık yüzünden başımızda bu paranoya halleri, bu korku nöbetleri. Bu hastalık bulaştırdı bize tüm bunları.

Bu yüzden de paranoyanın hangi seviyesinin hastalıklı olacağını belirlemek güçleşiyor. Çünkü normal uzun zamandır uğramıyor buralara. Daha doğrusu normaller bambaşka bir hâl aldı bu topraklarda; felsefe, bilim çaresiz kalıyor o yüzden ya. Buralara özgüsünü üretmek istediğinizde ise zaten karşınıza iktidar dikiliyor anında. Daha ona ulaşamadan tepeden ahkâm kesenleri geçmeniz gerekiyor tabii ama o başka zamanın konusu. Bu yüzden ne yapacağınızı bilemeden korku ve paranoya çukurunun dibine doğru yol almaya başlıyorsunuz çoğu zaman, tam da iktidarın istediği gibi.

Bu durumda paranoyaya ister istemez çok ya da az gibi bir tamın getiremiyorum, getiremiyoruz. Çünkü o tanımı bulmamıza imkan yok. Paranoyadan kurtulmak gibi bir şansımızın da pek olmadığı malum sanırım, ortalıkta bu kadar operasyon adı altında toplamalar sürerken, linç için her yerde hazır bekleyen gruplar varken, iktidar böyle çığırtkan edasıyla ortalıkta dolanırken.

Ancak tek bir noktada paranoyanın çok olduğunu kesin söyleyebilirim, o da sizi hareketsiz, sessiz bırakıyorsa. Paranoya elbette olacaktır, ancak bunun önümüzde engele dönüşmesine izin verdiğimiz an, asıl en büyük tehlike başlamış demektir. Tek dikkat etmemiz gereken bu ve yapmamız gereken, paranoyanın bir engele değil besleyici bir kaynağa dönüşmesini sağlamak olacaktır. Onlar korkutmaya çalıştıkça, biz daha cesur olmalıyız. Saldırmaya çalıştıkça, daha güçlü savunmalıyız kendimizi. Şu anda elimizdeki tek çıkar yol bu.

‘Konuşmak’ Bir Meseleye Dönüşürse [11.11.2011]

(Bu yazım ilk olarak 11 Kasım 2011’de Jiyan.org‘da yayınlandı.)

Derdimiz artık hiç beklemediğimiz kadar büyüdü. Artık derdimiz konuşmak ya da konuşmamak noktasında. Olabilecek en tehlikeli yerdeyiz ve son bir ayı incelemek bile bunu görmek için yeterli aslında. Şöyle bir bakalım isterseniz.

* * *

Her şey 24 şehit haberiyle tüm basın kurmaylarının -tabii ki sahibinin sesi olanların- Başbakan önünde sıraya dizilmesiyle başladı. Orada otosansür kutsal emir haline geldi artık. “Ya siz kendiniz sansürlersiniz ya da biz makası elimize alırız.” dendi tüm basına. Devlet için büyük bir şans ki tam da o sırada Wan depremi gerçekleşti ve bu otosansür emrinin verdiği rahatlıkta Wan’ı ölüme terketme işini rahat bir şekilde yapabildiler. Sanırım Tayyip zamanlaması için kendine özel bir kutlama yapmıştır ayrıca.

Sonra KCK operasyonları serisinin yeni bölümünde Ragıp Zarakolu ve Prof. Dr. Büşra Ersanlı’nın da tutuklanması oldu. Bu sayede büyük bir gözdağı vermiş oldular. Üstelik bir operasyonla iki kuş vurmuş oldular. Nasıl mı? Bir ülkede özgür düşüncenin ve sorgulamanın iki büyük kalesi vardır; akademiler ve edebiyat. Bu ikisi ülkenin düşünsel gelişimini, kendini sorgulayabilmesini ve geliştirebilmesini sağlar. Akademileri öldürmek için zaten ’80 darbesi YÖK’ü vermişti ellerine, AKP gayet verimli bir şekilde kullanıyordu bunu. Edebiyatçılarla uğraşmaya da başlamışlardı senenin başından beri (bkz: CinSEL serisi, Yumuşak Makine ve Ölüm Pornosu davaları vb.). Ragıp Abi’yle edebiyatçılara, Büşra Hoca’yla da akademiyle büyük bir gözdağı vermiş oldular bu sayede. Onların açısından bakacak olursak oldukça temiz bir iş olmuştu.

Aslında bu tutuklamaların hiçbirinde elle tutulur hiçbir mantıklı nokta yok ama sadece şunu sormak istiyorum; Büşra Hoca’ya BDP’nin Siyaset Akademisinde neden ders verdiğini sormak için tutuklamışsınız(!), peki aynısını sormak için AKP ya da CHP’nin siyaset akademilerinde ders verenlere nasıl bir uygulama izliyorsunuz? Bir legal partinin legal bir çalışmasında bulunmanın sebebini sormak için tutuklama ne zamandan beri şart sayılıyor?
Neyse, edebiyat ve akademiye gözdağı verildikten sonra sıra internete gelmişti. Malum, hükümetin arası zaten iyi değildi internetle. Sürekli yalanlarını, oyunlarını, esnaf kurnazlıklarını ortaya döküyorlardı. Bu konuya 5651′le müdahele çabalarına aldıkları tepki devasaydı -her ne kadar adımızı pornocuya çıkarmış olsalar da- ve bundan nasıl kurtulacaklarını bilemez haldelerdi. Sonra bir kurnazın aklına eskilerden kalma bir fikir geldi. İnterneti basından sayalım ve internette haber yazan, blog yazanlara “sarı basın kartı” verelim. Bu sayede herkesi basın yasaları altına alarak diledikleri gibi sansürleyebilecek, TC sınırları içinde internette birşeyler yazan herkese müdahele edebileceklerdi. Şu an yasa tasarısı halinde olan bu durum nereden bakılırsa bakılsın sadece dalga geçilecek bir durum olabilir. Gerçekten buna niyetlenmiş olmaları bile internet hakkında ne derece fikir sahibi olduklarının bir göstergesi.

Diyelim ki internetlere böyle bir müdaheleye kalkıştılar. Ülkedeki malum zeka seviyesini de dahil edersek hesaba olacaklar kısaca şudur; internette, basılı medyanın yaşadığı hikayenin bir versiyonunu göreceğiz. İnsanlar tezkip yayınlamaktan blog yazamaz hale gelecek, inat edenler davalık olacak ve hatta tutuklanacaklar. En başından beri onlara uygun yazanlar ise semirdikçe semirecek. Sonraki aşama ilk adımdaki Başbakanlık’ta davet olacaktır büyük ihtimalle.

En son adımını ise Wan’daki 5.6′lık depremle beraber gördük. Medyanın daha büyük depremin etkisi hala tazeyken, insanlar TC’nin ölüme terkedişiyle can çekişirken ikinci bir darbeyi daha alarak daha da zor bir duruma düşmüşken medyanın yaptığı oyunla ilk adımın meyveleri toplandı. Bizzat tanık olduğum NTV ve HaberTürk yayınlarında AKP’yi veya devleti eleştirmek isteyenler çıkınca canlı yayınların nasıl kesildiğine tanık olduğumuz anda herşey biraz daha netleşti. AKP için ilk aşama tamamlanmıştı. Bizim için ise en tehlikeli süreç başladı artık.

* * *

Bu tehlikeli süreçte eylemde bulunmak şöyle dursun, konuşmak bile cesaret isteyen bir eylem haline getirilmeye çalışılıyor bizlere. Çünkü tek yaptıkları pisliklerini, döktükleri kanı yalan üzerine yalan söyleyerek kapatmaya çalışmak. Çünkü onlarda farkındalar ki iki gram mantığı olan insan bile söylediklerindeki çelişkileri, mantıksızlıkları, tutarsızlıkları görebilecek. Bu yüzdendir ki faşizan yöntemler onlar için olmazsa olmaz artık. Neyse ki bunların uygulaması çok da sıkıntı yaratmaz onlara, buradaki insanlar hep benzer uygulamalarla/yasalarla yaşamaya alışıklar sonuçta.

Bizlere düşen ise en başta Howard Zinn’in şu sözünü kafamıza çakmak olacaktır; “Hareket halindeki bir trende tarafsız kalamazsın.” Çünkü o tren uçurumdan aşağı gidiyorsa ve sen buna karşı hiçbir şey yapmadan trenin içinde duruyorsan makinistin suç ortağısın demektir. Ve makinist her ne kadar elinde silahıyla bizi lokomotiften uzak tutmaya çalışıyor olsa da gerekirse makinistin kafasına bir sopa indirip treni doğru yola çekmekten başka çaremiz yok.

Böyle kritik bir noktadayız artık ve önümüzde iki seçenek duruyor. Ya tüm bu yalanlara ve vahşete göz yumacağız ve trenle birlikte uçurumdan aşağı yuvarlanacağız ya da herşeyi göze alacak ve treni makinistin elinden kurtaracağız, her ne pahasına olursa olsun.

Hepimizin buna kendi içinde bir cevap vermesi, şu dönemdeki en hayati gerekliliklerden birisi, çünkü hayatlarımızın akışı bile buna bağlı şu anda bu topraklarda.

Barış Mı Diyorduk?

(1. Güncelleme: 23.10.2011 – 17:30 — Van Depremi sebebiyle ortaya dökülen şerefsizler)

(2. Güncelleme: 24.10.2011 – 01:17— Van Depremi (devam) + Bir Dipnot)

Yine “Türklüğün” kabardığı, tavan yaptığı, her yerde insanların ağzından kanlar saçmaya başladığı bir dönemdeyiz. Buna rağmen hala barıştan bahsetmeye çalışılıyor olması ise gerçekten takdire şayan. Ama benim kafamda o kadar çok soru işareti var ki.

Cumhuriyet tarihi boyunca katliam tarihi var, kanla dolu bir tarih var ve nedense barıştan bahsedenler hala kanı dökülenler. Ve buna rağmen vahşilikte zerre azalma görülmüyor. Artık yazmaya bile gücüm, midem kalmadı bunlar hakkında. Sadece bir soru soracağım şimdi sizlere;

Aşağıya yaptığım alıntılara, screenshotlara, fotolara bir bakın ve bana cevap verin; Bunlarla mı barış? (Sadece ufak bir derleme yaptım, daha falzası için Facebook/Twitter listenize, haber sitelerine oradaki yorumlara ya da sokaklara bakabilirsiniz.)

 

 

 “Olayın büyüklüğü ve yarattığı yankı nedeniyle bütün gazeteler manşetlerini söz konusu olaya ayırdı. Hürriyet, Milliyet ve Radikal gazeteleri olayı bir birinden farklı manşetlerle duyurmayı tercih etti. Hürriyet gazetesi Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “intikam” sözlerini “İntikamımız büyük olacak” sözleriyle verirken, Milliyet gazetesi olayın detaylarını, “9 ayrı noktadan saldırdılar” başlığı ile verdi. Bir süre önce attığı manşet nedeniyle yazarlarını bile “Ortadoğu’dan farkımız kalmadı” sözleriyle eleştirilen Radikal gazetesi ise, olayı daha nötr bir manşetle, “Bu acı hepimizin” diye verdi. Daha önce KCK operasyonun bin 400 kişilik liste yayınlayan ve Kürt hareketine karşı son derece provokatif yazılar yazan Fatih Altaylı’nın Haber Türk gazetesi ise, saldırıyı “alçaklık” diye isimlendirirken, “Yıkılmadık” manşetiyle olayı verdi.

Yaklaşık bir haftadır, “Çukurca’da “PKK’nin efsane kampı yerle bir oldu, PKK sersemledi, bir daha toparlamaz, PKK şokta” başlıklarıyla ortamı provoke eden bazı basın yayın organları ise, yine Kürt hareketine hakaret etmeyi tercih etti. “Alçaklığın zirvesi” manşeti ile çıkan Star gazetesinin köşe yazarları da, Kürt sorununun ağırlığını ve yarattığı tahribatları bir tarafa bırakarak, yeniden olayda “derin izler, taşeronluk” gibi çökmüş tezler üretmeye başladı.

Kürt hareketine yönelik en provokatif haberlere imza atan Yeni Akit gazetesi ise, olayı yeni anayasa ile bağlantılandırarak, “Şeytanlar kudurdu” manşeti ile verdi. Gazete, olayı da “PKK’nin Ergenekon kanadı yaptı” sözleriyle hemen aydınlattı! Olayı, “Sınırsız acı” manşeti ile veren Yeni Şafak gazetesinin, bir süre önce “Karayılan yakalanıp serbest bırakıldı” haberini yazan Abdulkadir Selvi isimli yazarı olaydan 85 gündür avukatlarıyla görüştürülmeyen PKK Abdullah Öcalan’ı sorumlu tutan bir yazı kaleme aldı. Selvi, uzun süredir kimseyle görüştürülmeyen Öcalan’ı, “Kardeşiyle yaptığı görüşmede, ‘Kandil gereğini yerine getirsin’ sözleriyle talimat verdi” sözleriyle yeniden hedef gösterdi.

Şok gazetesi, “Ölmek var bitirmeden dönmek yok” manşetini tercih ederken, Ortadoğu, Aydınlık gibi milliyetçi gazeteler de “Türk milletinin kara günü, AKP Türkiye’mizi savunmasız bıraktı” manşetlerini attı. Cumhuriyet gazetesi, “Acı, Öfke, İsyan” başlığını kullandı.” (http://www.yuksekovahaber.com/haber/gazeteler-olayi-nasil-gordu-60123.htm)

https://twitter.com/#!/search/%23operasyondegilkatliam

https://twitter.com/#!/search/%22Bordo%20Bereliler%22

https://twitter.com/#!/search/%23PazarGunuKadikoySimsiyah

http://imgur.com/a/wzCDc#

http://videonuz.ensonhaber.com/izle/duygu-canbas-tan-deprem-gafi

http://twitpic.com/74todj

http://ge.tt/#!/9wLG289

http://www.facebook.com/event.php?eid=278097375564272

http://cukkaaa.blogspot.com/2011/10/94-oy-ile-bdpyi-secen-vann-6-lk-ksmna.html

http://www.youtube.com/watch?v=9Z1voAyIhto

Daha fazlasını artık benim midem kaldırmadı, yoksa koyacağım arşivlik çok malzeme vardı elimde. Ayrıca politikacıların artık klişeleşen laflarını da boşa yer kaplamamaları için almadım, zaten ezberledik hepsini. Tekrar bir sorayım bari; Barış diyorduk di mi?

2. EDITLE NOT: Normalde bu derlemeyi deprem öncesinde hazırlamıştım ve daha kısıtlı bir noktada duruyordu durum. Ancak şu anki durumda artık sadece barış durumundan şüphelenmekle kalmadım, insanlığa olan inancıma dair de son kalıntıları kaybettim. Böylesine kan bürümüş, böylesine hastalıklı, böylesine insanı yaşadığı topraklarda korkuya sürükleyen bir histeri halinin nasıl ortaya çıkabileceğine akıl erdiremiyorum. Şu an gerçekten dilim tutulmuş, yazacak hiçbir şeyim kalmamış durumdayım. Ne desem boş, gerçekten.