Yaşam Tarzına Müdahalenin Tedavisi

Korkmaktan bir vazgeçseniz, bir üzerinizden atsanız o tedirginliği her şey çok güzel olacak emin olun. Şu an karşımızdaki birçok sorunun, yanlış giden birçok şeyin sebebi bu hastalık. O kadar alışmışsınız ki korkuya ve korkmaya, asıl sorunun onun içinde saklı olduğunu göremiyorsunuz.

Yaşam tarzına müdahale konusunu ele alalım mesela. Hüseyin Çelik örneği en tazesi. Çelik sırf birisinin dekoltesinden şikayet ettiği için o kişi işsiz kalabiliyorsa bunun adı yaşam tarzına müdahale değil, korkunun hayatınızı yönlendirmesidir. Siz korktuğunuz için tüm bunlar olabiliyor. Birilerinin onayına muhtaç olduğunuz için, birileriyle zıt düşmek istemediğiniz için, yalnız kalmak istemediğiniz için bunlar oluyor. Ve sadece iktidar tarafından yapıldığını düşünmeyin sakın bunun; her yerde var, hayatınızın her köşesinde, kurduğunuz her ilişkide. Sırf bu korkunuzu yenemediğiniz için tüm bunlar başınıza geliyor. Para için, saygı için, arkadaş için; tüm bunlarsız kalma ihtimalinizden korktuğunuz için böyle rahat müdahale edilebilir hayatlar yaşıyorsunuz.

Bu korkuyu besleyen çok şey var. İktidarın müdahalesini istemeyenlerin kendi aralarındaki müdahaleleri, siz kendiniz olmak için ayağa kalktığınızda yanınızda zannetikleriniz tarafından tek başınıza bırakılabilme ihtimaliniz (ki çok örneği var bunun), aslında herkesin bu korkuyu içten içe yaşadığını ve buna göre hayatını şekillendirdiğini biliyor olmanız vs.

Oysabu korkudan kurtulmayı başarabilseniz böyle bir müdahaleye imkan kalmayacak. Siz birilerinin hakkınızda söyledikleriyle ilgili bu kadar düşünmeseniz, gerçekten yapmak istediğinizde inat edebilseniz ve bunu yapacak cesareti olan insanlara müdahale edecek yol aramaktansa gerçekten o insanlara destek olabilseniz her şey çok daha iyi olacak. Ama yapamıyorsunuz, yapabileceğinizi de pek zannetmiyorum. Çünkü sizin derdiniz tamamen müdahalesiz bir hayat yaşamak değil, sadece istemediğiniz tarzda müdahalelerden kurtulmak. Korkunun sadece siz kullanmak istiyorsunuz, başkalarının elindeyken de tahammül edemiyorsunuz. Eğer böyle olmasaydı, çoktan bir aşama kaydetmeye başlamıştık.

Hayatınıza müdahaleden kurtulmak mı istiyorsunuz? O zaman korkmaktan vazgeçin ve başka insanlara da bu korkudan kurtulmaları için yardım edin. Birilerinin rahatsızlığının gerçeğin üstünü örtmesine yardım ediyorsanız, siz de suçlusunuzdur. Ne yorum yaptıklarını ve yapacaklarını boşverin, birilerinin sizi beğenmemesi ya da dekoltenizden rahatsız olması onların problemidir. Ve siz bu rahatsızlığın üzerine gitmezseniz, ilk sözlerinde korkunuzun esiri olursanız asla tedavi olamazlar. Birileri sizden rahatsız oluyorsa; bu sizin kendinizi saklamanıza değil, daha cesur bir şekilde kendiniz olmaya devam etmenize neden olmalıdır.

Tedavinin başka yolu yok, üzgünüm.

Velev ki Sapığız, Size Ne?

sel

Toplumumuzun hastalıklı yapısının babaya verdiği sınırsız gücü, onu baba olarak nitelendirerek devlete de bahşetmesi yüzünden yine saçma sapan bir davayla daha mücadele etmek zorunda kaldı Sel Yayıncılık.

Olayın özeti şu: Sel Yayıncılık, Guillaume Apollinaire’in “Genç Bir Don Juan’ın Maceraları” adlı kitabını yayınladı. Yazarın tüm kitaplarının AP tarafından “Dünya Kültür Mirası” listesine alınmış olmasına rağmen Yargıtay, bu kitapların müstehcen olduğunu ve edebi eser olarak kabul edilemeyeceğini söyleyerek Sel Yayıncılık’ın sahibi İrfan Sancı’yı ve kitabın çevirmeni İsmail Yerguz’u 6 yıldan 10 yıla kadar hapis cezasıyla yargılamaya karar verdi.

* * *

Konuyla ilgili diğer yorumlarımı yapmadan önce not düşmem gereken ilginç bir detay daha var. İrfan Sancı, tebliğin 5 Temmuz’da ellerine ulaştığını söyledi. Peki Anadolu Ajans neden bu haberi 4 Ağustos’ta yeni bir şeymiş gibi servis etmeye karar verdi? AA’nın son zamanlarda geçirdiği evrim ve geldiği konum hepimizin malumu. İnsan ister istemez şüpheleniyor.

* * *

Şimdi bir düşünün; bir devlet (ya da o devleti temsilen kim varsa artık), yayınladığınız kitabın ahlaksızca olduğuna karar veriyor, bunun bir edebi eser olamayacağını söylüyor ve sizi bu kitabı yayınladığınız/çevirdiğiniz için hapse atmak istiyor. Bu durumu düşününce aklıma gelen ilk soruları bölümleyerek yazıyorum aşağıya, cevabını bilen versin.

1) Bir kurum olarak devletin, neyin ahlaklı neyin ahlaksız olduğuna dair yargıda bulunmasının imkanı yoktur, olamaz. Devletin evrensel ahlak yasaları belirlemek gibi bir görevi mi var? Devletin ahlak felsefecilerinden oluşan ve tüm toplum için ahlak kuralları belirleyen gizli bir ekibi mi var? Eğer böyle bir ekip varsa, aynı ahlak kurallarını paylaşmıyor olmanın diğerini ahlaksız değil, farklı bir ahlak yapısına sahip insan yapacağını bilmiyor mu? Ahlaksızlık diye bir şeyin temelde mümkün olamayacağının farkında değiller mi?

2) Devlet neden edebiyat eleştirmenliği rolü üstlenmeye başladı? Hangi kitabın edebi olduğuna, hangisinin olmadığına neden mahkemeler karar veriyor? Yargıtay 14. Ceza Dairesi kitabı beğenmediği için mi böyle bir şeye kalkışıyor? Bu kadar gereksiz bir davayı gören hakimin, savcının gülüp davayı düşürmesi gerekmez mi? Yargıtay 14. Ceza Dairesi’nin, dünyanın birçok edebiyat eleştirmeninden ve kuramcısından daha uzman kişilere sahip bir kadrosu mu var?

3) Velev ki kitap müstehcen, yazarı sapığın önde gideni; size ne? Bunlar ne zamandan beridir hapisle cezalandırılacak şeyler oldu? Gerçekten edebiyatı hapisle cezalandıracak kadar kontrolü kaybettiniz mi? Müstehcen bir kitap yayınlamanın hapisle cezalandırılmasının sebebi nedir? Bir kitabın size göre ‘sapıkça ifadeler barındırması’, ne zamandan beridir ifade özgürlüğünü hiçe saymak için geçerli bir sebep oldu?

4) Önce CinSel Kitaplar serisinden bazı kitaplar, sonra Burroughs, şimdi de Apollinaire. Sel Yayıncılık genel olarak rahatsız mı ediyor sizi? Yoksa ahlak yapılarınız uyuşmadığı için tesadüf mü bunlar?

* * *

Son olarak diyeceğim şu, boşa çabalıyorsunuz. Asla tüm dünyayı tek bir ahlak yapısına sokamayacaksınız. Sizin o bildiğinizi zannettiğiniz insanın doğasına aykırı bu çabanız. Ne kadar zorlarsanız zorlayın, bunun gerçekleştiğini göremeyeceksiniz. Birileri mutlaka sizden farklı düşünecek, farklı yaşayacak, farklı şeyler söyleyecek. Sizin yaptıklarınız ise sadece sizden daha fazla nefret edilmesine yol açacak.

[Akademik Terörist] What Can I Do Sometimes?

1077804_715013698524730_636488839_o

Bazen bir şeyler görürsünüz ve yorum yapmak bile gelmez içinizden. “Ne desem boş artık” diyip her şeyi bir kenara bırakmak istersiniz. İşte tam olarak o anlardan birini yaşıyorum.

Akademik Terörist’in bu saatten sonra devam etmesinin ne kadar anlamı var diye düşünüyorum açık açık. Akademik Terörist’i başlatırken içten içe akademinin hâlâ düzeltilebilecek bir konumda olduğunu, henüz bir şeyler söylemek için geç olmadığını düşünüyordum. Şu noktadan sonra Türkiye’de akademi diye bir şey kaldığına bile inanmakta zorlanıyorum.

Zorlama cümleler kurup şu manzarayı eleştirmeye çalışmamın pek de bir anlamı yok. Çünkü bir şeyleri eleştirebilmem için onun bir şekilde mantık çerçevesine oturtulabilmesi gerekir. Bunun değil mantıkla, herhangi bir zeka kırıntısıyla bile uzaktan yakından alakası yok.

Her ‘Şey’ Duygusaldır (#OccupyGezi I)

GTA'da polis dövenler!

Üç haftadır karşımızda gördüğümüz, bir ülkeden nefret ederek o ülkenin nasıl yönetileceğidir. Bunun herhangi bir siyasi açıklaması ya da bir ideolojik temeli olacağına açıkcası pek inanmıyorum. Elbette nefretin sebepleri içerisinde bunlar var, bunu inkar etmemize imkan yok ama bu kadar saf hâle gelmiş bir nefretin de sadece bundan ibaret olacağını düşünmüyorum.

Burada yaşadığımız; üzerimize gelen polisler, TOMAlar, biber gazları, eli satırlı ya da çenesi düşük militanlar bir nefretin dışa vuruluşudur. Ve bu rapor da, bu nefretin yarattığı sonuçlardır. Tıpkı geçmişte başka gruplara ya da başka milletlere yapıldığı gibi. Değişen tek şey tarih, nefreti dışarı kusan, kusulduğu yer ve kusulma şekli. Bunun dışında hiçbir şey değişmedi ve değişeceğe de benzemiyor.

Değişmeyecek diyorum çünkü bu ülkede birilerinin devletin başına geçmeyi istemesinin tek sebebi başka birilerine duyduğu nefreti özgürce boşaltabilmek. Bu ülkede kimse iyi bir şey yapmak için iktidar olmadı, devlet yönetmedi. Tek dertleri ellerine o gücü alıp başkalarının üzerinde kullanabilmek. Şu ana kadar bunu yapmamış bir hükümet gösteremezsiniz bana.

Bu ülke daima bu şekilde yönetildi, çünkü birilerinden ya da bir şeyden nefret etmek çok çabuk bir araya gelinebilen bir nokta. Birilerinden nefret ettiğinizi söylediğinizde sizinle onun dışında başka hiçbir şeyi paylaşmayan birçok insanı çevrenize rahatça toplayabilirsiniz. Nefret ettiğinizden intikam alacağınızı söylediğinizdeyse desteğiniz daha da artacaktır. Ve bu, gözü kapalı bir destek olacaktır. Çünkü her hareketinizin temeline ortak nokta olarak bunu koymanız, zaten diğer her şeye gözünüzü kapattığınızı gösterir. Bunu rahatça dışarı vurabilmenin bir yolunu bulduğunuzda da (iktidar olmak ya da ortak nefreti paylaştığınız birisini iktidara getirmek) başka hiçbir şey umrunuzda olmaz. Çünkü artık intikam alma sırasının, güçlü olma sırasının size geldiğinin farkındasınızdır.

Nefret, güce olan açlığı da beraberinde getirir. Nefret eden insan, bunu rahatça dışa vurabilmek için güç peşinde koşar. Mevcut koşullarda en güçlü olmanın yolu neyse onu bulmaya ve gerçekleştirmeye çalışır. Güçlü olup özgürce nefretini kusabilmek ister. Çünkü bilir ki güç elinde olduğunda birilerinin ona karşı çıkması zorlaşacaktır, karşı çıkmaya kalkan herkesi de o güçle rahatça susturabilecektir.

Ne zaman o gücü elde eder, güç sarhoşluğu da beraberinde gelir. Nefretle beslenmiş güç sarhoşluğuysa şu anda gördüğümüze benzer sahnelerin yaşanmasına neden olur. Gücünüzün önünde kimsenin duramayacağını hissetmek (ya da bu yanılgıya kapılmak) ve nefretin kontrolsüzlüğü bir araya geldiğindeyse korkunç manzaralar ortaya çıkar.

En başta kurduğum cümleye tekrar dönecek olursam: Şu anda gördüğümüz, nefretle ve güç sarhoşluğuyla bir devletin nasıl yönetileceğidir.

Eğer nefretten beslenen bir insansanız ve iktidara ortak nefrete sahip olduğunuz birisini çıkarttıysanız, hayattaki en büyük amacınız o iktidarın rahatça bunu kusması için gerekli ortamı hazırlamak olur. Sizin için dünyadaki en büyük görev odur çünkü, sonunda yıllardır süren bekleyişiniz bitmiştir. Birileri sizin nefretinizi tüm dünyaya kusabilecektir artık, üstelik sizin tarafınızda güçlü biri de var demektir bu. Neden o güçlüye destek olup onun gücünden nemalanmayasınız ki?

Bu yüzden elinizde ne varsa kullanırsınız; klavye, para, sopa, satır, çene… Hiç farketmez o anda artık ne kullandığınız. Tek amacınız o nefretin güç sahibi tarafından rahatça saçılabilmesi için gerekli ortamı sağlamak olur. Bu uğurda yalan söylemek, sahtekarlık yapmak, saçmalamak, tehditler savurmak, insanlara saldırmak hiç ama hiç önemli değildir. Nefret ettiğiniz insanları neden düşünesiniz ki zaten?

Yiyeceğiniz hakaretler, söylediğiniz yalanların yüzünüze vurulması hiç önemli değildir. Güçlü olan sizsinizdir; yalan da söylersiniz adam da döversiniz. Güçlü olmanın mutlak haklılık getirdiğine inanmaktasınızdır çünkü.

Aynı cümleyi bir daha elden geçirecek olursak: Şu anda gördüğümüz, nefretle ve güç sarhoşluğuyla bir devletin nasıl yönetlieceği ve bu yönetimin aynı şekilde nasıl savunulacağıdır.

* * *

Peki durum böyleyken neden tüm bunlar son 3 haftada oldu? Neden bir anda tüm gücünü göstermeye, etrafa ateş püskürmeye, uluslararası kurumlara mahalle abisi atarı yapılmaya başlandı?

Çünkü sinirlendiler. Nefret ettikleri ve ellerine geçen güçle saldırdıkları insanların artık gizlenmekten vazgeçtiklerini gördüler. Kendilerini ciddiye almadıklarını, hatta dalga geçtiklerini gördüler. Tıpkı Kürtlerin, Alevilerin, Ermenilerin ve diğer tüm “marjinallerin” kendileri olmaktan asla vazgeçmedikleri için daima bu nefretin hedefi olması gibi, bu insanlar da kendileri olmaya karar verdiler. “Biz buyuz, sen ne dersen de böyle olacağız.” dediler. Hoş, bunu diyenlerin içerisinde yine benzer bir nefretle bu ülkeyi zamanında yönetmiş ve şimdi de aynı nefretle tekrar yönetmek isteyenler var ama neyse.

Nefret, güç sarhoşluğu ve kendilerinden korkulmamasının getirdiği sinir bir kopuşa neden oldu. Bir anda gizlemek için büyük çaba harcadıkları (pek de çabaladıkları söylenemez ya) yönleri ortaya çıktı. Akla hayale gelmeyecek cümleler kuruldu, eylemler gerçekleştirildi. Bunlar oldukça insanlar daha da gülmeye başladı ilginç bir şekilde (ilginç diyorum, çünkü böyle bir tepkinin oluşmasını istiyor ama hiç beklemiyordum), çünkü yarattıkları korku kırılmıştı. Bunu farkettiklerindeyse daha da saldırganlaşma eğilimleri gösterdiler. Nefret ettikleri insanların sokakta, internette, “baş belası Twitter’da” kendilerine güldüklerini gördüler. Tekrar o korkuyu ve gücü inşa etmeleri gerekiyordu. O nefret edilesi insanların başları ezilmeli, bu sayede de gücün getirdiği korku tekrar sağlanmalıydı. Yoksa her şeylerini kaybedecek ve bir süre sonra da bir köşede kendi kendilerine nefretlerine tekrar güç katacak bir yol aramak zorunda kalacaklardı.

Üstelik sokaktakiler yetmezmiş gibi bir de yaptıklarına itiraz eden ülke dışındaki “mihraklar” vardı. Demokrasi dersi vermeye, onları kınamaya kalkıyorlardı. Buradaki marjinalleri destekliyor, yanlarında olup onlarla birlikte nefret eden medyanın göstermediklerini tüm dünyanın görmesini sağlıyorlardı. Bir zamanlar destek verdikleri iktidarın bir anda böyle hareketler yapması dış mihrakları şaşırtmıştı. Tabii o nefret edilesileri destekliyor olması da iktidarı şaşırtmıştı. Ve daha da sinirlendirmişti.

Tüm bu reflekslerin, saldırılardaki gün be gün değişmenin ve açıklamaların sebebi de budur. Güç sarhoşluğundan, “Gücü kaybediyor muyuz?” korkusuna geçiş.

* * *

Pek de itiraz geleceğini zannetmediğim bir ön kabul: İnsan duygusal bir canlıdır. Yaptığı her eylemde, koşulu ya da konumu ne olursa olsun, duyguları en önemli belirleyicidir. Belki biraz kontrollü olunabilir, duygularını işin içine karıştırmadığını dahi iddia edebilir ama duygular yine oradadır ve müdahildir.

Yazının bu kısmına kadar analizi nefret üzerinden götürmemin sebebi de biraz bunu belirgin kılmayı istememdi. Çünkü her şeyin planlı, programlı gittiğini ya da öyle götürülmesi/götürüldüğü hayalini kurduğunu çok kez gördüm. Ancak böyle bir şeyin de asla mümkün olmayacağına inananlardanım. İnsanın dahil olduğu ama duyguların etken olmadığı ya da her şeyin plana programa mükemmel uyum sağladığı bir ‘şeyin’ imkansız olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden de her ütopik planda, her siyasi programda, her ideolojik harekette en büyük ama en az dikkat edilen hata payının insan olduğunu düşünüyorum.

Yalnız burada bir not düşmem lazım. Bu hata payının kötü bir şey olduğunu düşündüğümü zannetmeyin sakın. Aksine, bu hatadan fazlasıyla memnunum. Bu hatanın, bu uyumsuzluğun bizim insan olmamızı sağladığını düşünüyorum hatta. Benim kötü olduğunu düşündüğüm şey, bu hatayı görmezden gelenler ve bu hatadan kurtulmaya çalışanlar. Onların yaptığı insanın insanlığını görmezden gelmek ve insanı insanlıktan çıkartmaya çalışmak benim gözümde.

İnsanın duyguları olmadığını ya da duygularından bağımsız, belirli kalıplar üzerinden sorunsuzca hareket edeceğini düşünmek birçok konuda yanlış noktalara varmamıza ve yanılgıya düşerek yanlış tepkiler vermemize neden oluyor. İnsana dair bir şeyi, insanın en temel özelliklerini hiçe sayarak incelemek ya da değiştirmek de birçok sıkıntının ve sorunun doğmasına neden oluyor. Bunun en basit örneği siyasi hareketler ve siyasi analizler.

OccupyGezi’nin başlamasının en temel sebebi buydu mesela. İnsanların mükemmel bir kalıba oturtulabileceği düşüncesiyle ard arda gelen eylemlerin sonucunda doğal olarak insanlarda bir patlama yaşandı. Bu eylemlerin bu kadar insanı toplayabilmesi, bu kadar yayılabilmesi de bu yüzden biraz. Çünkü temelinde duygusal sayılabilecek, gayet içten gelen bir itiraz vardı. Duygularla hareket etmenin zararlı olduğunu düşünenleri şaşırtabilir ama bu eyleme destek veren hemen herkes duygusal olarak etkilendikleri, duygularına hitap eden bir şey gördükleri için destek verdi. Kimse bunun için programlanmamıştı ya da -bazılarının herkesi kendileri gibi zannederek iddia ettikleri gibi- bir menfaat uğruna yapmamışlardı.

İktidarın tavrı ve bu eylemler ve sonrasında geliştirdiği tepki de duygusaldı. Hiçbir ideolojik programlamayla ya da siyasi taktikle açıklanamayacak derecede duygusaldı hem de. Eğer yazıyı başından itibaren okuyorsanız neden böyle düşündüğümü gayet iyi anlamışsınızdır. Eğer okumadıysanız okuyun, kendimi aynı yazı içerisinde on kere açıklayamam.

Bunun yanı sıra iktidar da, eylemciler de öfkeliydi. İki taraf arasındaki nadir ortak noktalardan birisi bu. Ancak bu günlerde öfkenin neyle beslendiğinin de ne kadar önemli olduğunu gördüğümüzü düşünüyorum. Öfkenin nefretle ve güçle beslenmesinin getirdiği sonuçlar bir taraftayken; neşeyle ve bir sürü başka olumlu duyguyla beslenen öfke diğer taraftaydı. Elbette hangisinin daha başarılı olduğu ve nefretle beslenen öfkenin, öfkeliyi nasıl durumlara düşürdüğünü açık bir şekilde gördük. Öfkeli olmanın, eğer doğru duygularla beslersek, nasıl güzel bir şey olduğunu ve gözümüzü karartmaktansa önümüzü açabileceğini gördük.

Bundan sonra tepki veren insanların hareketliliğinin devam edeceğine dair bir inancım varsa eğer, sebebi tam da budur. İnsanlar programlı ve amaçlı bir şekilde bu eyleme başlamış olsalardı şimdiye her şey çoktan biterdi. Ancak dediğim gibi duygular devrede olduğu için şu an hâlâ devam ediliyor, hâlâ insanlar toplanıp konuşuyor, bir şeyler yapmanın yolunu arıyor. Eğer bu hareketliliğin bir devamı gelecekse ve sönmeyecekse, sebebi tam da budur. Eğer aksini düşünüyorsanız Occupy Wall Street hareketine bakın. Occupy Wall Street’in büyük parlaması bitse de hâlâ insanlara bir şeyler yapma enerjisi verebilmesinin sebebi de budur.

Ancak iktidar için böyle bir durum söz konusu olmayacak maalesef. Devlet dediğimiz mekanik bir yapıdır, bir kurumdur (yani hiç birimizin babası falan değil). İçine girenler, onu hareket ettirenler her ne kadar insan olsalar da bu mekaniğin işlemesi için bunu gizlemek, bastırmak zorundadırlar. Eğer bu başarılamazsa ve devlet dediğimiz mekanik yapı birtakım duyguların aleti olmaya başlarsa sarsılmaya, kendi kendisine zarar vermeye başlar. Eninde sonunda da yıkımına ya da yeniden kurulumuna neden olur.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, mekanizmaya uyum sağlamayı asla beceremeyen insanlar tarafından kurulmuş ve hep aynı şekildeki insanlar tarafından yönetilmiştir. Bana göre zaten sakat başlamıştır yani. Bu duygusal başlangıcı bir şekilde maksimum vatandaşı o duygunun kontrolü altına alarak ve bu duyguları hissetmeyi bir zorunlulukmuş gibi hissettirmeye çalışarak kapatmaya çalışmıştır. Bir noktaya kadar başarılı olmuştur diyebiliriz belki ama yine de her geçen gün o çatlakları daha da genişlemekte ve yöneticiler, mekanizmaya kaldıramayacağı kadar duygu yüklemektedirler. Üstüne üstlük, bir süre sonra gelen yöneticiler kurulum sürecindekinin zıttı duygulara ağırlık vermiş ve mekanizmanın iyice afallamasına neden olmuştur. Belli başlı görevleri yerne getirmek için kurulmuş bir mekanizmanın yönetimine kim geçse, o görevleri yapmak yerine mekanik bir yapıya duygu yüklemeye çalışıp durdu.

Buna daha ne kadar tahammül edilebilir ya da nerede bir yıkım ya da yeniden düzenleme olur bilmiyorum ama bunun öyle imkansız bir durum olduğunu da zannetmiyorum. Ancak o zamanlar geldiğinde neler olacağını ve sonrasında nasıl bir şeyin ortaya çıkacağını da çok merak ediyorum.

* * *

Biraz karmaşık ve daldan dala görünen bir yazı olduğunun farkındayım ama kafamdakileri daha temiz bir hâle getirmem şu anda zor görünüyor. Bu yazıyla en azından 20 gündür kafamda dönen bazı temel fikirleri biraz şekillendirmeye çalıştım, benim açımdan (ve umarım baştan sona okuyabilenler açısından da) anlaşılır ve üzerinde oynamaya müsait bir hâle getirmeyi denedim.

Bundan sonrasına ya da eylemlerin nasıl devam edeceğine dair çok fazla tahmin yürütmek ya da insanlara tavsiye vermek gibi bir niyetim yok. Dediğim gibi duyguların temelde olduğu bir hareket bu ve insanlar nasıl hissederse öyle devam edecektir. Belki aşağıdaki alıntıyı bundan sonrasına dair ufak bir tavsiye olarak düşünebilirsiniz.

“Herhangi bir devlet için en tehlikeli insan, şeyler üzerine kendi başına ve hiçbir boş inancın ya da tabunun etkisi altında kalmadan düşünebilendir. Bu insanlar, kaçınılmaz bir şekilde, altında yaşadıkları devletin sahtekâr, çıldırmış ve tahammül edilemez olduğunun farkına varırlar ve eğer romantiklerse bunu değiştirmeye karar verirler. Romantik olmayanlar bile, bu hoşnutsuzluğun romantik olanlarda yayılması için çabalarlar.”

— H. L. Mencken, 1919

Bir Bilimkurgu Okurunun Serzenişi

(Bu yazım ilk olarak 25 Mayıs 2012’de Paslanmaz Kalem‘de yayınlanmıştı.)

İthâki, Neil Gaiman ve Terry Pratchett’in efsane ortaklaşması olan “Good Omens”i başka bir yayınevinden 2007′de (diye hatırladığım) ilk çıkan felâket baskısından sonra “Kıyamet Gösterisi” adıyla tekrar yayımladı. Haberi görünce bir bilimkurgu ve fantastik edebiyat delisi olarak sevinmemem elde değildi. Ancak bir sürü soruya kafam takıldığından (ve henüz kitabın bu baskısını okuma fırsatım olmadığından) kitap hakkında bir şeyler yazmaktansa başka konulara değineceğim. Bu konuları genel bir başlık altında toplamak gerekirse heralde en uygunu “Türkiye’de bilimkurguya yapılan saygısızlık” olur, özellikle de çeviri eserlerde. Zaten aşağıda anlatacağım felaketler Türkiye’de bilimkurgunun gelişememesinin en temel sebepleri.

Birinci meselem, bu edebiyat türünde nedense çeviri ve editörlük konusunda büyük bir özensizlik yapılması neredeyse gelenek hâline gelmiş gibi. Elime aldığım bir çok bilimkurgu çevirisinde bu durumu yaşadığımdan uzun zamandır çeviri okuyamaz hâle gelmiştim. İngilizce konusunda kendimi çok hızlı geliştirebilmemi de buna borçluyum ama bencillik yapmaya niyetim yok. Son zamanlarda bu konuda hassas olan ve bilimkurgunun da bir edebiyat olduğunu ve ona göre basılması gerektiğini düşünen yayınevleri çıkmaya başladı sanırım (ya da ben çok hassas seçim yaptığım için öyle bir hisse kapıldım) ancak bu durum en başta el konulması gerekenlerden birisi. (Örnek görmek isteyenler bir kitabevine gidip bilimkurgu raflarından rastgele kitapların rastgele sayfalarına bakabilirler. Büyük kısmında bahsettiğim durumu rahatça farkedebilirsiniz.)

Bilimkurgunun “satmayacağı” algısı da aslında yayıncıları bu özensizliğe götürüyor sanırım. Ancak bu “satmamanın” sebeplerinin de kendileri olduklarını bir hatırlatmak lazım. Özenli bir şekilde, gerçekten bilimkurguya bir edebiyat türü gibi davranarak ve dünyadaki durumu takip ederek yayın politikası hazırlayan ve ona göre kitap basan yayınevleri var da sanki bizler almıyoruz. Keşke olsalar, ben aç kalmaya bile razıyım.

Bir diğer sorun da bu “satmama” algısıyla birlikte gelen bilimkurgu kuraklığı. Sanki kimse bilimkurgu yazmıyor, dünyada hiç kitap çıkmıyor. “Good Omens” bile 1990′da çıkmış bir kitap olmasına rağmen ancak 2000′lerde Türkçe basılıyor. William Gibson, Cory Doctorow, Warren Ellis ve Neal Stephenson (ve adını sayamadığım birçok bilimkurgu efsanesinin) neredeyse hiç eseri yok Türkçe olarak. Bilimkurgu ve fantastik edebiyatın baş noktaları sayılabilecek C. Clarke ve Nebula ödüllerinin bu sene kazananları belli oldu, Hugo ödüllerinin adayları açıklandı. Peki bunlardan kaçına Türkçe olarak ulaşma şansımız var? En son kontrol ettiğimde sonuç sıfırdı (rakamla 0).

Bu ödülleri kazanan birbirinden güzel kitapları türkçe okumak için bir yirmi yıl daha mı beklememiz gerekiyor? Yoksa bilimkurgu ve fantastik edebiyat hayranları ve takipçileri otomatikman İngilizce bilen ve Türkçe okumasına gerek olmayan insanlar olarak mı görülüyor? İnternetten sipariş verip haftalarca kargo beklemek ya da e-kitap okuyucu alıp da e-kitap peşinde koşmak bu tarzların okuyucuları için mecburiyet mi? (Aslında bu konuda şikayette bulunabileceğim birçok başka tarz ve yazar mevcut, en başta da çizgi roman dünyası. Ancak onları başka bir zamana saklıyorum.)

Tüm bunları üstüste koyup bir düşünelim. Kabul ediyorum, yayınevlerinin en önemli derdi para kazanmak hâline geleli çok oldu. Okuyucu isteklerini veya kaliteli edebiyatı önemseyen ise yok denecek kadar az. Edebiyat artık “piyasası” önemsenen bir şey. Ancak yine de bu konuda biraz içimi dökmem, iki kelime etmem gerekiyordu. Yıllardır acısını çektiğim, içimde büyük bir yara olan bu konuyu dile getirmezsem rahat edemezdim.

Özellikle de 1990′da çıkan bir kitabın reklamları şu an sanki yeni bir esermiş gibi her yerde dolaşırken. 22 yıl! Eğer İngilizce bilmiyor olsaydım kitabı daha yeni okuyabilecektim. Bunun ne kadar acınası, ne kadar vahim bir durum olduğunu kimse mi göremiyor?

Biraz öfkeli bir yazı oldu, farkındayım. Aslında öfkeden çok serzeniş hâli bu. Çok da bir etkisi olacağına inanmıyorum bu yazının ama belki bir yayıncının, bir editörün kulağına su kaçırmayı becerebilirim. Umarım o kaçan su da biraz daha fazla kaliteli çevirilmiş ve özenli hazırlanmış bilimkurgu kitapları olarak geri döner.

AİHM’den 5651’e Karşı Karar

Bu haberi mutlaka bloga da eklemem lazımdı.

5651’i az çok hepimiz biliyoruz, ne kadar lanet bir yasa olduğunu anlatmama gerek yok. Bu yasaya dayanarak kapatılan websitesi sayısı binleri geçeli çok olmuştu. Bunun üzerine sites.google.com’un kapatılması üzerinden açılan davalar son olarak AİHM’ye gitmişti ve bugün karar geldi. Karar Türkiye’deki (ve hatta Avrupa’daki) netdaşlar için oldukça güzel bir haber oldu. Detaylarını Alternatif Bilişim Derneği’nin basın açıklamasından öğrenelim;

Basına ve Kamuoyuna

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine taşıdığımız sites.google.com davasında karar açıklandı. Kamuoyunun yakından bildiği gibi sites.google.com sitesi 24 Haziran 2009 tarihinde barındırdığı bir içerik sebebiyle 5651 nolu yasaya dayanılarak erişime engellenmiş, bu engelleme sonucunda da içerik sahipleri ve bu içeriklere erişemeyen İnternet kullanıcıları mağdur olmuştu. Derneğimize başvuran ve kişisel sayfaları bu yasak sebebiyle Türkiye’den erişilemeyen Ahmet Yıldırım’ın davasından aldığımız bu sonuç, 5651 nolu yasa ve sansür uygulamalarını yeniden gündeme getirdi.

AİHM bu erişim engelleme kararının ifade özgürlüğüne açıkça aykırı olduğuna karar verdi. Ayrıca 5651 nolu yasanın da ifade özgürlüğünü zedeleyen bir kanun olduğunu ve bu yasanın uygulanmasının başka insan haklarını da ihlal ettiğini belirtti.

Bu karar AİHM’in erişim engellemeleri konusunda aldığı ilk karardır. Sadece Türkiye’de değil Avrupa’da da web 2.0 uygulamaları açısından ifade özgürlüğü kapsamındaki ilk davadır ve örnek niteliğindedir. Türkiye ve Avrupa Konseyi’ne üye tüm ülkeler için önmemli bir emsal değeri taşımaktadır. AİHM’de Türkiye aleyhine bekleyen başka bir çok davanın olduğunu hatırlatalım.

İnternet kullanıcılarının, sivil toplum kuruluşlarının, konuyla yakından ilgilenen uzmanların, hukukçuların şiddetle eleştirdiği 5651 nolu kanun hala yerinde durmakta. Hükümet ve BTK bu eleştirileri dikkate almamakta ısrarını sürdürüyor. Aksine bu ifade özgürlüğü düşmanı kanunun işletilmesini kolaylaştırmak için şikayet hatları kuruyor, erişim engellemesi istatistiklerini kamuoyundan saklıyor. Güvenli İnternet denilen “devletin merkezi filtre sistemi” için de bu şikayetlerin dayanak olarak gösterildiğini yeri gelmişken hatırlatmak isteriz.

Türkiyeli İnternet kullanıcıları 5651 nolu kanunu istemiyor ve haketmiyor. Bu yasa derhal iptal edilmelidir. İfade özgürlüğünü önceleyen/garantileyen, erişim engellemesi gibi gerçek bir yaptırımı olmayan, İnternet’in dağıtık yapısına ve ruhuna uymayan metodları kesinlikle içermeyen, İnterneti tüm yurrtaşlar için temel bir hak olarak gören bir düzenlemeye acilen ihtiyacımız vardır.

Tüm İnternet kullanıcılarını devlet sansürüne karşı çıkmaya, İnternetlerine sahip çıkmaya çağırıyoruz.

Alternatif Bilişim Derneği

18 Aralık 2012

Kararın ingilizce hâline buradan, fransızca hâline ise buradan ulaşabilirsiniz. Bu kararın çıkmasını sağlayan herkese teşekkürler. Umarım bu kararla birlikte açılan yolda ifade özgürlüğünü gerçekten sağlamak adına daha fazla aşama kaydedebiliriz.

(Devlet Babanın Çocukları İçin) Güvenli İnternet 1 Yaşında!

“Bundan bir sene önce “devlet baba” bizi internetteki pis, kaka şeylerden korumak ve güzel güzel internette gezmemizi sağlamak için bizlere Güvenli İnterneti verdi. Halihazırda zaten binlerce ahlaksız, bölücü siteyi biz çocuklarının ulaşamayacağı yerlere kaldırmış olan babamız, daha da temiz bir ortam sağlamak için bizlere istediğimizi seçebileceğimiz filtreler sunmuştu. Çünkü devlet baba her ne kadar en zararlıları kaldırmış olsa da bizim de gönüllü bir şekilde diğer zararlılardan uzak durmamızı istiyordu. Çünkü devlet baba bizim temiz, güzel, vatana millete hayırlı çocuklar olmamızı istiyordu.

Ama devlet babanın böyle düşünmesi normaldi. Çünkü biz onun aptal çocuklarıydık, kendimiz için neyin yararlı neyin zararlı olduğunu bilemezdik. Ya babamızı kötüleyen bir şeyler görürsek internette, ya internetteki bir yazı yüzünden uyuşturucu bağımlısı olursak, ya ayıpçı şeyler görürsek ne olacaktı? Bunların bizim için zararlarını anlayamayacak durumdaydık biz, o yüzden devlet babanın bize müdahale etmesi gerekiyordu. Bu yüzden de bize Güvenli İnterneti verdi.”

Yukarıda anlattıklarım çok özet bir şekilde de olsa Güvenli İnternet dedikleri ama aslında düpedüz devlet eliyle insanların bilgiye erişim özgürlüğüne kısıtlama aracı olan uygulamanın arkasında yatan mantık. Ve bu uygulama bir senedir hayatımızın içinde, onun bir parçası hâlinde.

Alternatif Bilişim Derneği’nin bu gün için yayınladığı basın açıklaması ise oldukça önemli. Devletin “babalık” dürtülerinin bir işe yaramadığı gibi o dürtülerle yaptığı hareketin sorunlu yanlarını da gösteriyor. Ufak bir alıntı yapacak olursam;

“Güvenli İnternet Hizmeti ile toplumumuz için tek bir aile tipi ve tek bir çocuk tasarımı verili ve doğal kabul edilmiş, yurttaşların bilinçli ve farkındalık sahibi İnternet kullanımına eğitsel yatırımlar yapmak, adeta dijital okuryazarlık seferberliğini gerçekleştirmek yerine, İnternet mecrası bir “öcü” ve “tehdit” kaynağı olarak görülerek, bu mecraya erişim sınırlandırılmış ve BTK eliyle ortam disipline edilmiş, düzenlenmiştir.

Korumacı/kollamacı devlet-pasif yurttaş klasik yaklaşımını somutlayan “Güvenli İnternet” uygulaması, yurttaşların bilinçli ve farkındalık sahibi olarak İnternet’i güvenli kullanmalarına yönelik bir zemin hazırlamamıştır. Bu uygulama aynı zamanda, İnternet dolayımlı işlenen kimi bilişim suçlarını azaltmaktan uzaktır. Bilakis, anaakım ulusal medya ve kamu erki sürekli İnternet dolayımlı suçlara yönelik bir panik söylemi üretmektedir.”

Basın duyurusunun tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

Bu basın açıklamasının üzerine ek olarak diyebileceğim tek şey sanırım artık devletin kendisini hepimizin babası sanması durumuna bir son vermek için elimizden geleni yapmamız gerektiği. Yaşadığımız bir çok sorunun arkasında da bu kendini babamız sanma hastalığı yatıyor zaten, biraz dikkatli bakmak yeterli bunu görmek için.

Türkiye’de Habercilik / Gazetecilik Üzerine Birkaç Satır

Bugün biraz boş vakit bulup internette haber takibimi bir düzene sokmayı denedim. Halihazırda takip ettiğim bloglar ve siteler için Google Reader’ı kullanıyorum ama haber sitelerini takip edebilmek için pek kullanışlı değil bana göre. Bu yüzden Google News’e bir şans vermek istedim. Ancak orada hem bir teknik sorun hem de çok daha büyük bir sorun yüzünden istediğim verimi alamayacağımı anlayınca vazgeçtim. Burada üzerine konuşmak istediğim ise gözüme bir kez daha batan o çok daha büyük bir sorun.

Türkiye’de gazetecilik ve habercilik diğer birçok konuda olduğu gibi gerçekten hastalıklı bir durumda. Çok az bir kesim dışında kimsenin gazetecilikten anladığını sanmıyorum. Tarafsızlık, dürüst habercilik gibi şeylere Türkiye’deki gazeteciler ve basın arasında denk gelebilmek için gerçekten ciddi bir araştırma yapmanız lazım. Diğer türlü elinize geçecek tek şey resmi ideolojinin ya da iktidarın ağzının içine bakıp onların tavrını kopyalayan bir yığın. Basit bir araştırma yapsak haberlerinde “terörist” kelimesini en çok (ve belki de tek) kullanan basının buradakiler olduğunu rahatça görebiliriz sanırım. Böyle bir kelimeyi bir gazeteci olarak nasıl bu kadar rahat kullanabildiklerini hâlâ aklım almıyor.

Ülkede ne zaman birileri bir basın kuruluşundan ayrılsa ya da başka bir şey kurmaya kalksa ağzından ilk çıkan laf “Dürüst ve tarafsız olacağız.” oluyor. İyi, güzel diyorlar ama sonucunda ortaya çıkan tek şey kendi ideolojisi temelinde bir yayın oluyor. Tamam, elbette dünya görüşünün yaptığı işi etkilemesi doğal ancak bunu yapacağın yer kullandığın aracın yorum kısımlarıdır (köşe yazıları, forum bölümleri vs.). Bir basın kuruluşunu tarafsız olarak nitelendirmek için onun senin ideolojine uymaması yeterli bir gerekçe sayılmaz ya da senin ideolojine uyan bir gazete de tarafsız sayılmaz.

Şimdi kalkıp burada gazetecilik üzerine uzun uzadıya nutuk atmak istemiyorum ama bu durum fazlasıyla can sıkıcı hâle gelmeye başladı. Herkesin tarafsızlıktan söz edip kimsenin gerçek tarafsızlığı kastetmiyor oluşu sinir bozucu.

Bir de bugünkü deneyimimle bir şey daha farkettim ki ülkede haber sitesi açma ve gazetecilik oynama hastalığı başlamış. Aklına esen yorum yazacak birkaç kişi bulup bir domain ve host alarak haber sitesi kurar olmuş. İnternetin farklı seslere imkan tanıyor olabilmesi elbette güzel ve bunu mutlaka değerlendirmek lazım ama benim gördüğüm onlarca sitede hiç de böyle bir çaba yok. Çoğunun derdi ya kendi propagandasını yapabilecek bir araç elde etmek ya da siteye eklediği reklamlardan bir gelir elde etmek. Durum böyle olunca da aynı şeyleri tekrar edip duran yığınlardan oluşan bir çöplüğe dönüyorlar.

*

Bu sorunların yakın zamanda çözüleceğine zerre inancım yok tabii ki. Zaten çözebilmek için en başta bu toplumun kafasını değiştirmek gerekiyor. Belki ben kendime haberlere ulaşabilecek bir yol buluyorum ama herkes o kadar yetenekli değil ve bu bilgi çöplüğünün içinde kalarak gerçekten uzakta bir hayat yaşayan çok büyük bir kitle var.

(O kitlenin gerçek haberleri ne kadar istediği ayrı bir tartışma konusu. Burada o haberlere ulaşmalarının neredeyse imkansız hâle getirilmiş olmasından bahsediyorum.)

[Buraya Nükleer Füze Başlığı Gelecek]

Tamam, biliyorum, ağustostan bu yana hiç bir şey yazmadım buraya ama dönüşüm güzel olsun istedim. Ne kadar oldu orasından çok emin değilim ama yenilenmiş bir hâlde karşınızdayım.

En başta farkedeceğiniz üzere, adresi değiştirdik. Böylesinin daha iyi olacağını düşündüm yaptım, başka sebebi yok. Arşivin tamamı da burada, o konuda bir sıkıntı yok. Eski adresi kısa bir süreliğine daha aktif tutacağım ama ardından blog bir tek burada olacak.

Bundan sonra burası daha sık güncelleneceğinden, daha temiz ve okunması rahat bir görünüme geçiş yaptım, görünümde ufak tefek değişikliklere gittim. Kalabalık ve boğucu olmasındansa böyle sade ve yazılanlara odaklı bir temanın bundan sonrası için daha uygun olduğunu düşünüyorum. Bir de hakkımda kısmını baştan yazdım, isteyen kontrol edebilir.

Cuma Postası’na devam edeceğim ancak bundan sonra sadece link derlemesi olarak planlıyorum, bir nevi haftanın bookmarklarını toplayacağım oraya.

Bunların dışında verebileceğim pek yeni haber yok bu cepheden, daha doğrusu haberler henüz verilmeye uygun değiller. Ama yakın zamanda duyurulabilecek hâle geleceklerini umuyoruz.

*

Bloguma son vermeden önce şu anda gündemin tepesinde olan Suriye ve tezkere konusunda da bir şeyler yazayım diyorum ama maalesef her şey tahmin ettiğim ve Türkiye’nin siyasi mantığının zerre dışına çıkmadan gerçekleştiği için diyecek bir şey bulamıyorum. Farklı olarak diyebileceğim tek şey böyle zamanlarda insanların dediklerinin dikkatli dinlenmesi gerektiği. Böyle histeri zamanlarında beyinlerinin ne kadar çalıştığını anlamak çok kolay oluyor çünkü.

Bir de şu;

*

Durum bundan ibaret anlayacağınız. I’m back in town!