İnsanlık Kendimizi Avuttuğumuz Bir Masal Sadece

Loren Elva haklı, böyle bir ülkede iyi olamayız, olmamamız lazım. Ama güçlü olmalı, önümüzdeki gerçekleri görüp var gücümüzle yolumuza devam etmeliyiz. Bunun için iyi olmaya ya da masallara ihtiyacımız yok.

Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, bir bombalı saldırının ardından devlet oraya ambulanstan önce TOMA gönderiyor. Önümüze düşen ilk haberler oradaki insanların durumu değil, saldırıyı kutlayanların mesajları oluyor. Saldırının ardından ilk sorumlular olarak saldırıya uğrayanlar gösterilmeye çalışıyor. Üzerine açıktan yaptıkları kutlamalar yetmezmiş gibi bunu saldırıya uğrayan insanlara karşı bir saldırı ve politika malzemesi olarak kullanmaya çalışan siyasetçiler görüyoruz.

Eskiden olsa tüm bunlar benim sinirlerimin alt üst olmasına, şaşırmama ve daha birçok tepki vermeme neden olurdu. Böyle şeyler çok etkilerdi beni. Çünkü eskiden ‘insanlık’ denen o masala inanıyordum ben de. Kimsenin gerçekten kötü olamayacağı, herkesin içinde iyilik olduğu, bir gün her şeyin çok güzel olacağı falan filan. Bu ülke sayesinde bunların hepsinden umudumu keseli bayağı bir zaman oldu.

Çünkü artık insana, insan olmaya o kadar kutsal anlamlar yüklemiyorum. Hepimiz evrimde sadece birkaç adım ileri gitmeyi becermiş bir yığın etiz. Dürüst olayım, iyi ki de bunların birer masal olduğunu görmüşüm diyorum. Bunu kabul ettikten sonra insan gerçekten birçok gereksiz şeyi gözünün önünden çekip olayların önemli kısmına bakmayı becerebiliyor.

Örneğin Cemil Barlas’ın şu ana kadar kırk kez nefret suçundan dolayı mahkemelik olmuş olması gerekiyordu. Hiçbir yerin ona yazı yazma, hatta ağzını açma izni bile vermemesi gerekiyordu. Ama yaşadığımız ülke sağolsun, kendisi önemli bir analist zannediliyor.

Ya da Devlet Bahçeli. İlk fırsatta o milliyetçi öfkesini kusmak, o akla mantığa sığmayan komplo teorilerini sıralamak ve kimsenin acısını umursamadan (sorsak ona da ‘sözde acı’ der) o insanları suçlamak için fırsat kollayan bir siyasetçi. Eğer o insanlık dediğimiz masal gerçek olsaydı, Bahçeli’nin şu an partisiyle birlikte meclise girebilmesi söz konusu dahi olamazdı.

Eğer insanlık masalına inanıyor olsaydım tüm bunları kabul etmesi, anlamlandırması çok daha zor olacaktı. Bana daha fazla zarar verebilecek, beni gerçekten güçsüz düşürebileceklerdi bu nefretleriyle. Çünkü insanlık beni tüm bu nefrete, bu acımasızlara karşı savunmasız bırakıyordu.

Bunlar gibi yüzlercesi, binlercesi önemli yerlerdeler. Ülkeyi yönetiyor, ‘önemli konumlarda’ oturuyorlar. Medyayı kontrol ediyor, manşetleri belirliyor, insanları besliyorlar bu nefretle. Sonra sokakta, internette, aklımıza gelebilecek her yerde karşımıza çıkıyor. Bu nefret, bu acımasızlık bir toplumsal hastalık belki de. Öldüren, yaralayan, insanlara fiziksel ve psikolojik zararlar veren ve yayılması durdurulamayan bir virüs.


Zor gelse de, tüm bunları kabullenmemiz, bu gerçeklere göre hareket etmemiz gerekiyor. Türkiye’de siyasetin bir numaralı aracının nefret olduğunu, tarihi boyunca da bundan çok da farklı bir yerde durmadığını aklımızdan çıkarmadan hareket etmemiz gerekiyor. Siyasetçilerin onlarca yıldır topluma da bu hastalıklarını bulaştırmak için ellerinden geleni yaptıklarını ve maalesef zaman zaman çok başarılı olabildiklerini unutmamamız gerekiyor. Yaşadığımız ülke, bize optimistliği ve iyi niyetliliği yasaklıyor. Bu hastalığı içselleştirmiş insanlar güce sahip ve onlar bu hastalıkla çürüyerek yok olmak istiyorlar.

Eğer onların yaptıklarından daha farklı bir şey gerçekleştirmek istiyorsak, bu nefret döngüsünün, bu hastalıklı yapının bir parçası olmamak için uğraşmamız gerekiyor. Çünkü nefret ve onunla yola çıkan hiç kimse bir şey üretemedi, üretemez de. Çünkü nefret üretmek için değil, mevcut olanı korumak ve farklı olanı yok etmek için var olan bir duygudur. Onunla hareket etmeye çalışmak ya da onunla hareket edenlerin kurduğu bir oyuna girmek, oyundaki herkesin kayda değer hiçbir şey üretemeden yok olması demektir.

Loren Elva haklı, böyle bir ülkede iyi olamayız, olmamamız lazım. Ama güçlü olmalı, önümüzdeki gerçekleri görüp var gücümüzle yolumuza devam etmeliyiz. Bunun için iyi olmaya ya da masallara ihtiyacımız yok. Biz iyi oldukça, masallarla kendimizi avuttukça daha fazla acı çekiyoruz, daha çok öldürülüyoruz.


Bu insanların bu kadar rahat olamamasını istiyorsak onların bizleri etkilemesine izin vermemekle başlayacağız. Onlara karşı her türlü kalkanımızı geçireceğiz ve onların her saldırısının boşa düşmesini sağlayacağız. Gerektiğinde gereken cevaplar elbette verilmeli ama tüm enerjimiz ve vaktimiz nefret kusanlarla tükenmemeli. Onlar bizim enerjimizi sömürdükçe, bizlerin umutlarını yedikçe güçleniyor. Onları güçsüz bırakmanın yolu bizden hiçbir şey alamamalarını sağlamak.

Çünkü onların bizden aldığı enerjiyi ve zamanı kullanmamız gereken çok daha önemli yerler var. Yapmamız gereken çok şey, yetişmemiz gereken çok yer var. Eğer zamanımızı ve enerjimizi onlar sömürürse bize hayal ettiklerimizi gerçekleştirecek hiçbir şey kalmaz. Onlar bizden istediklerini alamadıkça güçsüzleşecek, biz onlara kaptırmadığımız zamanlarımızda çok daha fazlasını gerçekleştireceğiz.


Bu söylediklerimin neye, ne kadar etkisi olur bilemiyorum. Ülkede her geçen gün yaşadıklarımızın, üzerimize kusulan nefretin bizlerde hiç enerji bırakmadığının ve çoğumuzu lanet bir umutsuzluğa sürüklediğinin de farkındayım. Her ne kadar umut verecek şeyler yazmayı istesem de kimi zaman yazdıklarıma kendimi bile ikna etmekte zorlanıyorum.

Yine de, bu nefret hastalığından ve bunları saçanlardan kurtulmak için bir şeyler yapmak gerektiğinin de farkındayım. O yüzden bu yazıyı herkes için olduğu kadar kendim için de yazdım. Çünkü dünyayı biraz olsun güzelleştirmek için çabalayan insanları öldürecek ve bunun üzerinden hadsizleşecek kadar kendini bilmez insanlar varsa, hiç değilse o güzel insanlar için bizlerin devam edebilmesi lazım. Belki insanlık diye bir şey yok ama hâlâ bir sürü güzel insan var bu dünyada.

A Personal Take on Turkey Elections: Hopeful But Really Tired

“I can rest, finally!”

To be honest, this was my first thought when my brain started working at June 8th. I was feeling tired, worn out. And still feel the same. My guess is the elections affected a lot of people living in here similarly.

Yes, I’m also an digital activist, including lots of other things I’m doing. But politics, especially daily politics in Turkey is nothing but a total mess. It’s not my area, I can’t fit in. I can comment or report some basic news but I’m not doing it with joy. It felt like a duty, I have to spread (translate) what’s going on in here. It was an abrasive experience, just like last two months in Turkey.

Especially in May, politics seized everyone’s life in here. I don’t know about other people, but it was unbearable for me. Lots of meaningless fights on media, roaring election vans and booths everywhere. I was able to see stress around me. There was no place to hide from it. And it was blocking you to do anything else or even think about anything else.

It felt like there was no end.


But finally, election is over. I know that there are lots of political uncertainty and these will probably continue at least for couple of months. But even though I feel more hopeful about the future of Turkey, I don’t have any more power to follow this much anymore.

I have my own interests, things I enjoy following and arguing. Things I wanted to write, create. There are lots of things I have to handle in my life. But my brain was blocked, mesmerized by the elections and now I feel like it’s filled with nothing but crap. I have to clean all of the junk and I have to take a lot of things back from where I left weeks ago.

Of course I will follow what’s going on, but as long as it’s not about technology, internet, censorship, surveillance and freedom of speech; I want to be a follower, not a commentator. I feel like I don’t have enough power for any other stuff for now.

I might write another blog post soon to what I’m planning to do in near future, what my plans for summer. But for now that’s all I want to say.


In case you’re wondering my takes on the election results, there will be an detailed post on Global Voices, collecting all Turkey authors’ comments on that. I wrote my general opinion and I guess most of it will be included. I’ll link it here. But shortly: I’m mostly happy with the outcome, like Louis Fishman said, hope is the real winner of this election. I’m just hoping that ‘the hope’ will stay in the air and we can start long-term changes in here. Otherwise, some groups (some already started to work on that) will do everything to wipe out hope to get their power back. I hope Turkey won’t let that happen.

Bana Ne Senin Neye Taptığından?!

Zaman zaman gerçekten tahammül edemeyip böyle suratına bağırmak istiyorum kimilerinin. Başımı ağrıtmaktan başka hiçbir işe yaramadıkları yetmiyormuş gibi, bir de onların vaazını bozup karşılık vermeye kalkınca da “Ama saygı olmalı bik bik bik…” diye ötmeye başlıyorlar ya, o zaman tam sinirden kendimi parçalama noktasına geliyorum.

Eskiden böyle değildim. Tamam, inanmadığımı asla saklamazdım ama inananları da gerçekten umursamaz, mümkün olduğunca karışmamaya dikkat ederdim. Sonuçta o böyle bir şeye inanıyor ve bu şekilde yaşamayı seçmiş, bana ne ki? Ama artık bunu yapmakta gerçekten zorlanıyorum, hatta yapmak istemiyorum bile diyebilirim.

Bir süredir bu atmosferi hissediyordum. Daha doğrusu Türkiye’de alttan alta bunun olduğunu hep görüyordum ama gerçekten rahatsız edecek kadar sık karşılaşmıyordum. Ancak son zamanlarda artık dine dair bir şey duyduğumda başım ağrımaya, midem bulanmaya başladı. Tahammülüm kalmadı. Çünkü ne zaman böyle bir konu açılsa, birisinin boğazımdan aşağıya zorla bir şeyler sokmaya çalıştığı hissine kapılıyorum.

Fazla abarttığımı düşünüyorsanız bir etrafınıza bakın. Televizyonları açıp gündeme dair haber almaya çalışın bakalım. Göreceğiniz tek şey birilerinin diğerinin inancını sorgulaması, yok o benim kutsalıma inanmıyor, yok bu milletin dini belli, bak o dinsiz domuz eti yemiş… Sana ne? Bana ne? Neden ülkenin gündemi birilerinin inandığı bir şeylere göre belirlenmek zorunda? Neden yüzlerce yıl önce yazılmış masallarla ülke yönetmeye çalışıyorsunuz? Ve neden bu masalları kafama kafama sokmaya çalışıyorsunuz?

Felsefe okumayı ve çalışmayı da bu yüzden seçmiştim aslında. Din ve benzeri bütün dogma yığınlarından uzakta, hepsini rahatça tartışabileceğim ve sorgulayabileceğim bir ortamda üretebilmek için. Ama burada da durum farksız. İnançlar üzerine bir tartışma yapmaya kalktığında ya da gerçekten ne düşündüğünü belirttiğinde birileri hemen zırlamaya başlıyor. Ya da birisi kalkıp tüm felsefenin amacı zaten tanrıya ve dinlerin gösterdiklerine ulaşmak diyip birisi “yaratıcılık” kelimesini insanlar için kullandığında onu uyarma cüretini gösterebiliyor. Bu adamlarla neyin felsefesini yapıp neyi sorgulayabilirsin ki? Utanmasa Nietzsche’den başlayıp tüm filozofları müslüman yapacak adamlar kalkıp neyin felsefesini yapabilir ya da bana ne verebilir ki? Bir şey vermelerini de geçtim, bunlarla ne tartışabilirsin ki?

Bu her yerde böyle ve ben artık bıktım. Gerçekten bıktım. Birilerinin saçma sapan masallarını dünyanın en önemli şeyiymiş gibi herkese dayatmaya çalışmasından, bunlarla tüm dünyayı anlayıp yönetebileceğini zannetmesinden gına geldi artık.

Eğer inananlar haddini bilmiyorsa, din yerini bilmiyorsa bir inanmayan olarak kendi yaşam alanımı, kendi zihnimi korumaya çalışmak benim en doğal hakkım. Ve bundan sonra da bunu korumak için elimden geleni yapacağım. İsteyen istediğine inansın, ister Allah’a, ister Uçan Spagetti Canavarı’na, isterse Zeus’a, ister Odin’e. Ama benden uzakta ve bana bulaşmadan inansın. Bu hadsizler yüzünden sözlüğümden ne kadar din kökenli kelime varsa silsem mi diye düşünmeye başladım, düşünün ne kadar büyük bir bıkkınlık artık.

(PS: Eğer benim inanmam da sizi rahatsız ediyorsa bir daha benimle muhatap olmayabilirsiniz. Eğer sadece bu yüzden benimle ilgili fikirleri değişecek olan varsa zaten muhatap olmasın mümkünse.)

Profesyonellik ve Yazarlık Üzerine Birkaç Tweet

Uzun uzadıya bir şeyler yazmak istemedim ama bu konuda birkaç şey söylemem gerekiyordu. Çünkü bu tiksinme hissi öyle bir hâl aldı ki yazma, üretme isteği bırakmıyor içimde. Türkçe bir şeyler yazmak istemiyorum zaman zaman.

Neyse, tweetler aşağıda. Hem arşiv olması, hem de “acil durumda kullanılacak link” olarak kullanmak için bu postu yazıyorum.

National Security is Not An Excuse For Censorship and Surveillance

“If what we’re living through in this country is normal, we are all crazy.”

On my latest Global Voices article, I wrote about the latest censorship bill proposal and soon to be voted Security Bill in Turkey. I talked about what those bill could do and why and how Turkish government uses “national security” as an excuse for these.

The security bill proposed by AKP leaders looks scarier still, offering unprecedented powers to police and governors. The bill would authorize law enforcement to conduct telephone wiretapping for up to 48 hours without a warrant, authorizes police to arrest and detain anyone without a warrant up to 48 hours and stop and searches legal wherever police can find “reasonable doubt” of innocence.

Turkey Cites National Security as it Cranks Up Internet Controls | Global Voices

İnadına #JeSuisCharlie

Charlie Hebdo 1178Türkiye’de ifade özgürlüğü diye bir şey olmadığını hepimiz biliyoruz. Bugün olanlarla birlikte bir kez daha çok güzel anladık. Özetleyelim:

  • Cumhuriyet gazetesinin dağıtımında sıkıntılar yaratıldı, yukarıda kapağını gördüğünüz sayıdan sadece 4 sayfa yayınlamalarına rağmen başlarına gelmeyen kalmadı.
  • Uykusuz, Penguen ve Leman’ın “Je Suis Charlie” kapaklı sayılarının dağıtımında sıkıntılar olduğu söylentileri var.
  • Tüm bu yayınlar tehdit ediliyor. Sadece “hassas vatandaş” değil, bildiğiniz gazeteciler, hükümet temsilcileri de bu tehditleri destekleyenler arasında.
  • Tam da bu sıralarda MİT’in Suriye’ye silah götürdüğüne dair belgeler yüzünden Twitter ve Facebook için sansür kararı çıkartılıyor.
  • Ben bunları yazmaya başlamadan önce gelen mahkeme kararıyla yukarıda gördüğünüz kapağı yayınlayan tüm sitelerin engellenmesi kararı çıkartıldı.

Madem öyle, bu durumda ifade özgürlüğü için inat etmekten başka çare kalmıyor. Kapağın tam versiyonu yukarıda, tıklayıp indirebilirsiniz. Aşağıda da internetlerdeki bir güzel insan tarafından Fransızca versiyonun tamamının taranmış hâli var, İngilizcesini bulur bulmaz buraya yükleyeceğim onu da.

Cumhuriyet’in 4 sayfalık ekini de burada bulabilirsiniz.

Güncelleme (16:54): T24 büyük bir adım attı ve sayının tamamını Türkçe olarak yayınladı. Kendilerini tebrik ediyorum! Buradan okuyabilirsiniz.

Hatta Türkçe kapağı da yükleyeyim buraya:

uncut_charlie-hebdo-kapak-sayfasi_117611638

Dünyadaki en özgür basına sahip ülkeden sevgilerle!


What happened in Turkey today:

  • Newspaper Cumhuriyet wanted to published 4 page selection from the latest Charlie Hebdo. Police raided the trucks delivering newspaper and checked what has been printed.
  • There are rumors about latest issues of satire newspapers Uykusuz, Penguen and Leman are having distribution problems and some places selling these refusing to sell. Also AFAIK Cumhuriyet having same problems too.
  • Lots of “concerned citizen” threatens these newspapers and also people defends Charlie Hebdo or these newspapers, including some journalists and government officials.
  • Court ordered block for Twitter and Facebook because leaked documents from Turkish Intel MİT claimed that MİT delivered guns to jihadists at Syria.
  • And another court order banned publishing the cover of latest Charlie Hebdo issue and all websites publishing the cover will be banned.

UPDATES

  • 17.00: A Turkish news-site, T24, decided to publish all of th latest Charlie Hebdo issue in Turkish, despite the threats to Cumhuriyet. You can see it here. Also lots of people uploads the cover on their accounts too.

Of course, after all of this, a stubborn like me would not waste any time to post this on his blog :)

Cheers from the country which has the most free country in the world, according to Erdoğan.

Elindeki Potansiyeli Reklam Geliri Uğruna Çöpe Atmak: Ezgi Başaran’a Cevaben

Dün Ezgi Başaran’ın Radikal’deki köşesinde yayınladığı “Radikal Teşekkür” yazısı, özellikle Twitter’da oldukça konuşuldu ve tartışıldı. Elbette bunun en önemli sebebi Radikal’in dijitale taşınmasıyla birlikte geçirdiği değişimin birçok kişi tarafından memnun edici olmaması ve buna rağmen Ezgi Başaran’ın “Çok iyi gidiyoruz, bakın ne kadar tıklandık” şeklinde bir yazıyla bu eleştirilere cevap veriyor olmasıydı.

Aslında bir süredir hem Radikal’in yeni hâlini, hem de genel olarak Türkiye’de dijital yayıncılığın ve gazeteciliğin nasıl yanlış anlaşıldığı ve bunun nasıl sorunlara neden olduğu hakkında yazmayı planlıyordum. Ezgi Başaran’ın yazısını okuyunca, geç bile kaldığımı fark ettim.


En başta şu çok tıklanma meselesine değineyim. Artık internette niceliğin bir önemi kalmadı. Takipçi satın alınabilen, birçok farklı yolla tıklanma sayılarının arttırılabildiği ve bunların aslında websitenize reklam verenler dışında kimse tarafından önemsenmediği bir dönemde tıklanma sayısı artık övünülecek bir değer olmaktan çıktı. Bunu uzunca bir süredir dünyadaki birçok medya araştırmacısı ve akademisyen dile getirmekte ama pek dinleyen yok. Böyle büyük sayılar reklam geliri olarak dönmeye devam ettiği sürece de kimsenin önemseyeceğini sanmıyorum.

Radikal’deki yayıncılığın niteliğinin düşüşünü de “nefes almak ve aldırmak” bahanesiyle kurtarmak istemiş Ezgi Başaran. Oldukça zayıf bir savunma. İnternette sınır yok, bir websitesinde de sunucularınız yettiği sürece istediğiniz kadar yayın koyabilirsiniz. Ama Radikal nitelikli haberler bulmanın neredeyse imkansız hâle geldiği, özel haberler yazan gazetecilerini birer birer kapı dışarı eden bir yer. Nefes aldırmak istiyorsanız hepsini birlikte de yayınlayabilirdiniz, sonuçta nefes almak isteyen sizin “click bait”, magazin linklerinize tıklar, haber almak isteyen dğerlerine. Ama Radikal artık nefesten başka hiçbir şey almanın mümkün olmadığı bir haber sitesi oldu.


Ama tüm bunların arkasında benim gördüğüm daha büyük bir sorun var ve bu sorun dünyanın geri kalanı için artık kabul edilip çözülmeye çalışırken henüz Türkiye’ye yeni gelen bir şey.

İnternette niceliği nitelikle eşdeğer tutma ve bunu internette yapılan her şeyin temelindeki algı olarak yerleştirme gibi bir hastalık söz konusu. İçeriğin kalitesi, değeri, ne kadar özenli yazıldığı ya da gerçekten bir şey söyleyip söylemediğini önemsemeden; sadece tıklanabilecek şeyleri daha da tıklanabilir hâle getirerek yayınlama hastalığı bu. Eskiden “Buzzfeedleşme” diyordum buna ama Buzzfeed bile bu yayın politikasındaki sorunları fark ederek daha nitelikli yayınlar yapmak için çaba gösteriyor (İşçi haberleri muhabiri, dünyanın birçok ülkesinden yazar veya araştırmacı gazeteciler almak gibi mesela).

Radikal’de (ve Türkiye’de internet yayını yapan birçok kurumda) bu hastalığı görmek mümkün. Yayınladıkları şeylere, başlıklarına, yazılarını internette duyurma biçimlerine ve maksimum tıklanma almak için gösterdikleri çabaya bakarak bunu görmek mümkün.

Ancak burada modalar hep geriden takip edildiği ve çok fazla üzerine kafa yorulmadan görülen her şey kopyalandığı için şu anda bu konuda yapılan tartışmalar ve yeni yollar için gösterilen çabaların hiçbiri görülmüyor. Son zamanlarda yayına başlayan çevrimiçi haber yayınlarına ve sitelere baktığınızda ilk fark edeceğiniz şey hepsinin nitelikli yayınlar yapmayı, “clickbait”den uzak durmayı ve bunun gibi bir önceki dönemin sorunlarını geride bırakmayı hedeflediklerini görebilirsiniz. Çünkü bunun ne kadar sorunlu olduğunu ve internetin potansiyellerini boşa harcamaktan başka hiçbir işe yaramadığını görüyorlar. Buzzfeed eskiden listicle için girilip vakit öldürülen bir siteyken şu anda ciddi araştırmacı gazetecilik işleri yayınlıyor ve bunu yaparken, Ezgi Başaran’ın deyimiyle “nefes alınacak yerleri” de eskisi kadar merkezde olmasa da yayınlamaya devam ediyor. Quartz, The Intercept, Daily Dot ve bunun gibi birçok diğer yeni örneğe girmeye gerek bile duymuyorum.

Sonuç olarak Ezgi Başaran şu anda Radikal’in gitmekte olduğu yolu savunmakta ısrar edebilir ama birçok anlamda artık gerçekten haber almak için tercih etmediğim sitelerden birisi olduklarını ve birçokları için de durumun böyle olduğunu bilmesi gerekiyor. Sırf tıklanmak için atılan başlıklar, içi boş haberler, okunmaya değer bir şeyler bulmanın imkansızlığı bunların sebeplerinden bazıları.


Yazıdaki birkaç detaya daha değinmek istiyorum. En başta da “şikayet ediyorsunuz ama okuyorsunuz” kısmına.

Ayrıca kızıyorsunuz ama çok da okuyorsunuz televizyon ve magazin dünyasıyla ilgili haberleri.

Radikal’in tıklanma sayısının artmış olması Radikal’in eski okuyucu kitlesinin hâlâ okumaya devam ettiği anlamına gelmez. Bu değişimden benim gibi şikayet edenlerin ciddi bir kısmı artık Radikal’i takip etmeyi bıraktı. Böyle tamamen yanlış bir veri analizini Ezgi Başaran’a, bir gazeteci olduğu için, hiç yakıştıramadım.

Türkiye gündemi ne zaman sallansa, dünyada ve bu topraklarda ne zaman taşlar yerinden oynasa bize geliyorsunuz. (Rakamlar yalan söylemez!)

Bu cümle, özellikle de parantez içindeki o ünlemle yazılan tespit içimi acıttı, Ezgi Başaran için üzüldüm desem yeridir. Rakamlar yalan söylemezmiş. Ezgi Başaran hiç mi istatistik üzerine okumadı acaba ya da internette nicelik temelli araştırmaların ne kadar sorunlu ve sıkıntılı olduğunu? Acaba son zamanların moda kavramı olan “big data”nın en büyük sıkıntısının başlı başlına “rakamlara güvenilemeyeceği” olduğunu duymadı? Rakamlar eğer isterseniz çok güzel yalan söyler, basit analytics sonuçlarından böyle büyük çıkarımlara gidilmez, giderseniz inandırıcılığınız kalmaz (bu konuda kaynak göstermeye bile gerek duymuyorum, bir arama motoruna girip araştırsanız yüzlerce makale ve araştırma bulursunuz bununla ilgili). Ama Ezgi Başaran milyonlarca tıklanan bir sitede yazıyor, benim blogum günde ~100 tıklanma alıyor. Rakamlar ona güvendiğine göre o doğru söylüyordur tabi ki.

(Ayrıca yazarken emin olmak için tarayıcı geçmişime baktım da, bu yazıdan önce aylardır hiç Radikal’e girmemişim. Her ne kadar RSS okuyucumda ekli olsa da açıp okuduğum hiçbir haber olmamış uzun zamandır.* Demek ki herkes koşmuyormuş Radikal’e.)


Her ne kadar bu kadar incelemiş, eleştirmiş olsam da en önemli detayı belirtmeyi unuttum. Bu yazı biz okurlar için yazılmış bir yazı değil, bu yüzden bizi bu kadar rahatsız ediyor. Bu yazı reklam veren, vermeyi planlayan şirketlere ve reklam ajanslarına yazılmış bir yazı. “Böyle ödül aldık, bu kadar tıklanıyoruz” gibi cümleler, 2015’e girerken sitenin reklam gelirini daha yukarıda tutmak ve önümüzdeki yıl alınacak reklamların sayısını arttırmak için yazılmış bir brifingden fazlası değil. O yüzden bu yazıya çok da takılmamıza gerek yoktu aslında.

Ama bundan ders çıkartılıp nasıl internetin potansiyellerini kullanabiliriz üzerine düşünülmesi lazım. İnterneti tıklanıp reklam parası toplamak için kullanmanın gazetecilik olmadığını, burada şu anda elimizde olan imkanlarla gazeteciliğin kalitesini kat kat arttırabileceğimizi görmemiz gerekiyor. Şu anda gerçekten araştırmacı gazetecilik için, özgür yayınlar yapabilmek için geçmişte akla hayale gelmeyecek imkanların içerisinde yaşıyoruz ama tıklanma ve reklam geliri peşinden koşanların “Radikal” gazeteciler olarak anılmasına hâlâ imkan veriyoruz. Bu da bir noktada bizlerin payına düşen ayıp.

*: Bu cümleyi yanlış anlaşılmaları önlemek için ekledim. Radikal'i hiç takip etmeden bu yazıyı yazdığım gibi bir algı oluşmasını istemem.