Reporting From The Churn: Day 1, 2017

Before yesterday night, I was planning to write a new blog post [probably on Monday] about what I’m planning to do in 2017, and keep it cynical but as optimist as possible. But then, at the first hours of 2017, this happened.

It was shocking and devastating, some idiot motivated by delusional bullshit killed at least 39 people just because they were celebrating New Years Eve. But the main problem was, atmosphere for this attack created by many groups together, including some government organizations and pro-government media. Of course, many Muslim groups in Turkey didn’t liked Christmas and NYE celebrations and campaigned against those for a long time. But in the past couple years, especially in 2016, this become something more than that.

That’s why I wrote this tweet. Because even the government’s Religious Affairs Directorate practically approved every protest and attack against NYE celebrations. Those attacks were usually something like stabbing or beating people wearing Santa costumes (some acting with them, some just wearing for money), passing out threatening flyers and using their media to spread those threats. And every year, they’ve become bolder and ready to do more.

The main problem is, government and media close to the government just served them as ‘concerned citizens.’ Beating people wearing Santa costumes delivered as ‘cute news.’ They were just citizens trying to protect ‘our national values.’

But when it comes to the reality, things were not that cute. All of them wants everyone living in this country to act and live like them. Everyone in Turkey must live like a perfect Turkish citizen, which is constructed by the Sunni, Turkish men long time ago, tweaked by every government on the way. They are the ones we should be like and not anything different. And if we’re different in any way, we’re a threat.

That’s why when I wrote the tweet above, some people on Twitter started attacking me. Claiming I’m the one dividing this society, “playing politics over dead bodies.” So I wrote couple more.

The “We” I was talking about there is basically everyone who is not Sunni, Turkish and male living in Turkey. Women, LGBTQ, Christians, Jews, Atheists, Kurds, Armenians, Alevis, leftists and everyone else you can think of. We’re always seen as a threat to their values, to their nation. And every time an attack like that happens and someone like me comes out and says why people are too eager to do things like that, they say we’re dividing this country. We’re playing politics. Instead we should just shut the fuck up and be like them. Every time they say “We should unite against this attack,” they mean “You all have to be like us and instead of talking the truth, you should go along with our conspiracy theories which doesn’t explain a shit but helps us to gain more politics points. And if you don’t, we’ll declare you’re a terrorist too.” 

[Just to make it clear: This isn't something new or specific to AKP. This is the political culture in Turkey for decades. Every government in Turkey used it, just tweaked some parts or added some new conspiracy theories over it.]

I’m pissed off. Every time, every single fucking time, they do everything to divide this society and oppress us and then someone using their rhetoric kills people. And then when I say you’re helping them with doing this and saying that, I’ll become the target again. They cause all of this bullshit and then blame the people got attacked. Two days ago, Religious Affairs Directorate declared NYE celebrations against our culture [PDF], pro-government newspapers ‘warned’ people to not to celebrate, some people put a gun over someone’s head who wears a Santa costume and get away with it [in TUR], many local departments of Ministry of National Education sent notices to all schools to ‘kindly forbid’ NYE celebrations in schools (because it’s not part of our culture) [both links in TUR] and religious sect leaders close to them threatened people celebrating [people like Cübbeli Ahmet etc.]. Then someone decided to kill people celebrating NYE and now they’re acting like all of these didn’t happened and we’re the ones to blame. Just because we’re saying what they did two days ago.

FUCK THAT SHIT! I’m sick of playing the kind and good one against those secretly (and sometimes openly) wishing death to all of us; thinking either we live like them or we don’t deserve living in here; expecting me to apologize for everything I believe and do which they did not approve; doing everything to destroy every culture, art and lifestyle they didn’t like.

This is who I am and I don’t have any plans for a change or apologize just because some idiots didn’t like it. I’ll defend myself and every other minority living in here until those shitheads understand that only thing they should do is shut up. I don’t have any plans to let them get away with turning us into targets just because we want everyone to live however they want, instead of how they want.

This wasn’t how I planned to start 2017 but here we are. Everything keeps going and doesn’t care if you’re hangover or not [I’m, kind of]. It’s going to be a weird and deadly interesting year, as usual. I’m here to do what I usually do, only more and more. And with hope to turn the world into a weirder place with it. Because that’s the only way I know to resist against those who wants us to become the copies of them.

Paypal’ın Türkiyeden Ayrılmak Zorunda Kalması Üzerine Birkaç Kelam

Bu yazımı ilk olarak Tuhaf Gelecek newsletterın 02.06.2016 tarihli bölümünde yayınladım. Eğer newslettera abone olmak ve daha önce yazdıklarımı okumak isterseniz buraya tıklayın.

Ülke olarak dünyanın geri kalanına kendimizi kapatma çabamız da tüm hızıyla devam ediyor. 30 Haziran gecesi düşen Paypal’ın Türkiye’de artık işlem yapamayacak olması da bunun en son örneği. Birçokları için belki hiç önemi yok, kendi sözüm ona “milli” yöntemlerini desteklemek (bkz. Vestel telefon satsın diye düzenleme yapmak) ya da başka planları olabilir. Ama böyle bir hareketinin nasıl etkileri olacağını hiç düşünmeden bu kadar aptalca hareket edebilmelerine gerçekten şaşırıyorum.

(Paypal’ın lisansının verilmemesinin temel sebebinin Türkiye verilerinin hepsini Türkiye’de sunucu açıp burada tutması gibi bir zorunluluğun getirilmesiyle açıklıyorlar. Buna benzer yaptırımlar genellikle Rusya vb ülkeler, o verileri devlet olarak kendi kontrolleri altında tutabilmek için talep eder. Bunun gibi zorlamalar genel olarak “splinternet” adıyla anılır ve küresel ve dağıtık internet yapısının devletler tarafından kontrol edilebilmesi için uydurulmuş bir yöntemdir. Örneğin bu yöntemi kullanarak aynı yaptırımlar yakında sosyal medya sitelerine ve kullandığımız diğer uluslararası araçlara da uygulanabilir ve bunların da Türkiye’den kullanılamaz hale gelmesine sebep olabilir.)

Sadece kendi adıma konuşacak olursam, benim hem birçok para kazanma yolum hem de harcamalarım riske girdi. Yurtdışına freelance olarak yaptığım işlerin büyük bir kısmı yalnızca Paypal üzerinden ödeme yapabiliyor. Yani bir daha bu yerlerle iş yapıp yapamayacağım meçhul. Bunun dışında bağımsız yayınlar ve projeler yapma planlarımın da büyük bir kısmı riske girdi. Yapsam bile bunlardan bir şey kazanmam şu noktada imkansıza yakın görünüyor. Bunun yanı sıra henüz durumun belirsizliği yaptığım birçok kültür harcamasını da bir daha yapıp yapamayacağım konusunu riske soktu. Bandcamp’ten sanatçı keşfetmek, yeni keşfettiğim yazarların self-published işlerini almak ya da yeni dergileri desteklemek gibi şeyleri bundan sonra yapabilecek miyim belli değil.

Bunun yanı sıra benim gibi yurtdışına freelance iş yapan birçok yazar, çevirmen, sanatçı vb.; şu an Youtube üzerinden geçimini sağlayan Türkiyeli Youtuberlar; indiegogo ile yeni projelerine destek arayanlar; yurtdışıyla iş yapan birçok küçük ve orta boy işletmeler şu an ne yapacak belli değil. Dünyanın en güvenli para alışverişi yollarından birisini ülkede iş yapamaz hale getirmek nasıl bir zekanın işi bilmiyorum. Dünyanın geri kalanının haberi bile olmadığı ve bu yüzden güvenmeyeceği yolları kullanmamızı mı belkiyorlar acaba? Alternatifler var, yerliler var diyenler acaba dünyanın geri kalanını da bunları kullanmaya zorlayabileceklerini mi düşünüyorlar?

Elbette bu değil durum. Arka planda yatan fikir her şeyin şu ülkenin sınırları içerisinde kalması ve belki de en sonunda dünyanın geri kalanıyla tüm ilişkimizin kopması. Zihinlerinin derinlerine işleyen aptal milliyetçilikleri tüm bunların sebebi aslında. Yabancı olan her şeye hiç kafa yormadan yapılan düşmanlık, dünyanın geri kalanını sürekli küçümseyip düşman görürken kendisi hiçbir şey üretmeme hali ve tüm bunlara rağmen dünyadan kopmadan bir şeyler yapmaya çalışanları zerre umursamayan zihin yapısının eseri bunlar. Kendileri ve çevreleri böyle şeylere hiç ihtiyaç duymadığı için ülkenin geri kalanının da kendileri gibi olmasını bekledikleri için oluyor bunlar.

Herhalde bizlerden de bekledikleri zerre kültür ve bilgi birikimi olmayan, kendini geliştirmeyi gereksiz gören ve dünyanın geri kalanıyla tek ilişkisi başkalarının parasını yiyerek yurtdışında tatil yapmak olan kütüklere dönüşmemiz. Bunu bir de güzel bir milliyetçilik sosuna bularsak tadından yenmez zaten. Kimin ihtiyacı var kültürün ve sanatın gelişmesine, yaratıcı insanların kendilerine fırsatlar yaratmasına ya da onların aklına bile gelmeyecek şeyleri düşünüp yaratmasına. Kendi kendimize Kuzey Kore gibi takılır, tüm dünyanın bize hayran olduğunu ve kıskandığını zanneden şizofrenik bir rüyada yaşamaya devam ederiz nasılsa.

[Duyuru] Django Girls İstanbul’a Katılmak İçin Son 2 Gün

Django Girls atölyesi üçüncü kez İstanbul’da düzenlenecek. Kadın yazılımcılar gün boyunca bu yazılım atölyesinde üretecek.

Dünya çapında bir günlük yazılım atölyesi olarak gönüllü kadınlar tarafından örgütlenen Django Girls etkinliği Türkiye’de de dördüncü kez düzenlenecek. Atölye kapsamında Django ve Python programlama dilleri ile web sitesi sitesi yapılacak.

Kadınlara yönelik olarak düzenlenen, ücretsiz programlama atölyesi, bir Django Girls etkinliği. Django Girls; kadınları programlamaya teşvik etmek için tamamen gönüllüler tarafından yürütülen, dünya çapında, bir günlük yazılım atölyesi. Türkiye’de ilk defa kadinyazilimci.com, Garaj ve bir grup gönüllü ile birlikte 2015 Aralık ayında İstanbul’da gerçekleştirildi. Mart ayında ikinci Django Girls İstanbul etkinliği ve son olarak Nisan ayında Django Girls Eskişehir yapıldı.

Atölye düzenleyicileri “Kadından yazılımcı olmaz” klişesini yıkmaya kararlı. Atölye için yayınlanan çağrı metninde “Kadınlara programlamanın sanıldığı kadar zor olmadığını, yazılımcılığın bir erkek mesleği olmadığını ve bütün gün oturup kod yazmanın ne demek olduğunu gösterme konusunda kararlıyız” diyor.

Bir gün sürecek atölyede sıfırdan websitesi nasıl yapılır anlatılıyor. Django Girls tarafından hazırlanan rehbere uygun şekilde yapılan atölyede katılımcılar üçer kişilik gruplara ayrılıyor, her gruba bir mentör yön verip, yardımcı oluyor.

Atölyeye katılım için programlama bilmek ya da kadın olma zorunluluğu bulunmuyor. Atölyeye katılım 30 kişi ile sınırlı. Bu nedenle katılmak isteyen adayların 27 Nisan’a kadar başvuru formunu (https://djangogirls.org/istanbul/apply/) doldurup, göndermesi gerekiyor. 7 Mayıs’ta İstanbul’da düzenlenecek etkinliğin sponsoru ise SoftTech.

Django Girls İstanbul hakkında ayrıntılı bilgi almak için https://djangogirls.org/istanbul/ sitesini ve https://www.facebook.com/djangogirlsistanbul sayfasını ziyaret edebilir, @djangogirlsIst twitter adresini takip edebilirsiniz.

PS: Blogumun az çok bir takipçi kitlesi ve haber yayma gücü var ve bunu elimden geldiğince faydalı ve benim de dünya görüşüme uyan şeyleri yaymak için kulllanmak istiyorum. Eğer duyurmak istediğiniz şeyler varsa bana mail adresimden ulaşın, eğer bana ve bloguma uygunsa memnuniyetle yayınlarım.

Bir Seçim için Değil, Masalların Ötesi için Mücadele

Eğer bir şeylerin değişmesi, dönüşmesiyse amaç; muhalefet edenin önceliği hedef kişi ve kurumlar olmamalı bu noktadan sonra. Amaç bu masalın kendisini yıkıp arkasında sakladığı gerçekleri görünür kılmak olmalı. Çünkü bu oyunun dışına çıkmayı, akıllarımızı ondan kurtarmayı beceremediğimiz sürece yaklaşan tehlikelerden kaçış mümkün görünmüyor.

1 Kasım gecesinden bu yana yüzlerce yorum yapıldı. Klişelere sığınanlar da oldu bir gecede dönüşüm geçirenler de. Gerçekten önemli noktaların farkına varanlar da vardı aralarında tamamen mevzuyu kaçırmış olanlar da. Ancak açık olan bir şey varsa, o da kimi temel noktaları en baştan ele almak gerektiği.

Burada kalkıp günlerdir hakkında kırk takla attırılan “Nasıl oldu da oldu?” sorusu üzerine kurgular yapmayacağım. Olay gayet basit, hemen hepimiz de farkındayız ama kabullenmekten korkuyoruz. 7 Haziran’da Burhan Kuzu’nun yazdığı “Millet kaosu seçti” tweetinden tutun da Davutoğlu’nun “Beyaz Toroslar geri döner ha!” sözlerine kadar AKP oy veren önemli bir kesimi nasıl tekrar kontrol altına alabileceğinin çok da iyi bir şekilde farkında olduğunu gösterdi. O dalga geçilen, önemsiz görünen istikrar vaatlerinin aslında birçok insanın istediği tek şey olduğunun farkındaydılar. Üzerine Suruç, Ankara ve diğer birçok şeyin de gelmesiyle bu sözlerinin altını doldurdular ve sonuca ulaşmayı başardılar.

Bir yandan dengesizliği, şiddeti ve korkuyu körüklerken diğer yandan huzur ve istikrar vaat etmenin işe yarayan bir yöntem olduğunu bir kez daha gördük. Özellikle de basının ve ifade özgürlüğünün ayaklar altına alındığı, otoriterliğin normalleştiği bir ülkede fazlasıyla işe yarayacağı da belliydi aslında. Bunu yığınların aptallığına, mazoşistliğe falan bağlamaya da gerek yok. Bunun sebebi ortalama bir seçmenin daha geniş çaplı bir şekilde düşünmek için imkânlarının elinden alınmış olması ve bu noktada onlara daha fazla imkân sağlaması gereken ve sesini duyurma gücü olanların böyle ucuz muhabbetleri tercih ediyor olması. Bir de çoğunluk seçmenin gündelik hayatını o ya da bu şekilde devam ettirebilmeyi birçok şeyin önünde görmesi.


Ülkenin neredeyse yüz yıldır süregelen bir siyasi geleneği var ve bu, eğitim sistemi başta olmak üzere mümkün olan her yolla herkesin zihnine kazınmaya çalışıyor: komplo teorileri. ‘Büyük oyunlar’, ‘iç ve dış mihraklar’, ‘hainler’ bu yüzden siyasi literatürden bir türlü atılamıyor. Siyasetçiler ve ‘usta analistler’ için de kullanması kolay olduğundan her fırsatta bunlara sarılınıyor. Zaten biraz dikkatli bakarsanız en çok oy alan üç partinin tezlerinin de hemen hemen aynı komplo teorisinin farklı yorumlarından ibaret olduğunu görmek zor değil. AKP bunu insanların zihninde en iyi şekilde kalacak şekilde anlatmanın yolunu bulduğu için de ülkenin yarısından oy alabildi.

Zaten on yıllardır bu hikâyelerle korkutulan seçmenin 7 Haziran’dan sonra daha da korkup istikrar istemesi için her şey yapıldı ve başarılı olundu. Herkesin el birliğiyle kurduğu bu korku sistemini en iyi şekilde manipüle eden parti tekrar iktidarı eline almayı başardı.

Ortadaki tek ‘büyük oyun’ bu korku oyunu. Önce bunu ve bunun koca bir masal olduğunu, ardından da bu oyunun tek amacının mevcut ekonomik ve siyasi sistemin sürekliliğini sağlamak olduğunu kabul edelim.

Peki, sonra ne yapacağız?


Adaletsizliklere, eşitsizliklere ve yanlışlara dair verdiğimiz bütün mücadelelerin asıl odağını bu oyuna çevireceğiz.

Bu oyunun dışına çıkmak ve bu oyunu oynamak istemeyenler için kaçış yolları açmak gerekiyor. Bu seçimin bir numarası olan ‘istikrar’ın, aslında yaklaşan büyük dengesizliğin üstünü örtmek için uydurulan bir kılıf olduğunu ve sadece yaklaşan tüm ‘istikrarsızlıkların’ biraz daha geç ama daha da büyüyerek gelmesine yardımcı olmak olduğunu göstermek gerekiyor.

Neoliberal otoriterlik, postkapitalizm ya da ne derseniz deyin, bu masal her geçen gün parça parça dağılıyor. Dengesizlik bir sistem yavaş yavaş, acı çekerek bozuluyor. İstikrar edebiyatı ise sadece bu bozulma sürecini biraz daha uzatmaya, bunu gizlemeye çalışıyor. Bu sadece Türkiye’nin değil, tüm dünyanın problemi ama biz göz yummaya devam ediyoruz.

Bu masal öyle bir akıl tutulmasına sebep olmuş ki; ötesini düşünmeye, bu oyundan dışarı çıkmaya ihtimal bile vermiyoruz. Oysa yapmamız gereken tek şey bu.

Bu oyunun getirdiği tüm adaletsizlikleri, tüm bozulmaları ve tüm sorunları görmezden geliyoruz. Çünkü görmezden gelmesek; bunun için başka şeyleri suçlamak yerine, içinde bulunduğumuz oyunun kuralları olduğunu görebilirdik. Yaklaşan felaketleri görmezden gelmeyi bırakıp bir şeyler yapmaya başlayabilirdik.

Ve aslında bir noktada başladığımızı söylemek de mümkün. Her ne kadar komik ve dünyadan habersiz görünen analizlerle HDP üzerine konuşanlar olsa da HDP’nin 5 milyondan fazla oyu buna bir işaret. Çünkü şu anda mecliste bulunan dört partiden sadece o, bu oyunun farkında ve öyle ya da böyle şekilde bu masalı yıkmak için bir şeyler söylemeye çalışıyor.


Eğer bir şeylerin değişmesi, dönüşmesiyse amaç; muhalefet edenin öncelikli hedefi kişi ve kurumlar olmamalı bu noktadan sonra. Amaç bu masalın kendisini yıkıp arkasında sakladığı gerçekleri görünür kılmak olmalı. Çünkü yaklaşan asıl tehlike bu. Masal zayıfladığının farkında ve insanları içinde tutabilmek için her yolu mübah görüyor. Ve bu kişi ve kurumların tek derdi, kendilerine konfor sağlayan bu masalı korumak.

Bunu ne ucuz siyasi analizler ne anketörler ne de bu oyunun sevdalısı politikacılar itiraf eder. Bu yüzden oyunla derdi olmayanlardan medet ummayı bırakmak gerekiyor. Oyunla derdi olanların, onun gerçeklerini açığa çıkarmanın peşinde olanların ne söylediğine bakmak, onların sesini yükseltmek ve söylediklerinin anlaşılır hâle gelmesini sağlamak gerekiyor.

Çünkü bu oyunun dışına çıkmayı, akıllarımızı ondan kurtarmayı beceremediğimiz sürece yaklaşan tehlikelerden kaçış mümkün görünmüyor.

DİHA Yalnız Değildir! #DİHAyaDokunma

Bugün, Türkiye’nin ifade ve basın özgürlükleri tarihine yeni bir kara leke daha sürüldü. Akşamın ilk saatlerinde Diyarbakır Huzurevleri’nde, Dicle Haber Ajansı, Azadiya Welat ve KURDİ-DER’in birlikte çalıştığı binaya hukuksuz bir şekilde düzenlenen polis baskını ile şu ana kadar, bildiğimiz kadarıyla 32 kişi gözaltına alındı. Baskın esnasında orada bulunan gazeteci meslektaşlarımız sayesinde haberdar olabildiğimiz bu olayda, polisin bu baskını hiçbir yasal dayanağı olmadan, tamamen keyfi bir şekilde yaptığını, gazeteci meslektaşlarımıza ve binaya gelmek isteyen avukatlara karşı şiddet uyguladığını da öğrendik.

Bu olay, Türkiye’de basına ve ifade özgürlüğüne karşı yakın zamanda tekrar güçlenen saldırıların, nasıl tehlikeli bir noktaya gelebileceğini görmemizi sağladı. Basını korkutmak ve insanların haber alma özgürlüklerini kısıtlamak için hemen her yolun mübah görüldüğü bu ortamda, web sitesi son birkaç ayda 20 kez sansürlenen DİHA’nın böyle bir saldırıyla tamamen korkutulmaya çalışıldığı da açıkça görülmekte.

Bu saldırı, aynı zamanda toplumun belirli bir kesiminin de sesini duyurma imkanının tamamen elinden alınmasına yöneliktir. Halihazırda anaakım medyada, Kürt illerinde yaşananlara, HDP’ye, Kürt siyasetçilere ve onlarla yakın oldukları izlenimi edinilen herkese ve her şeye yönelik uygulanan adı konulmamış sansür mevcut. Bu baskın, tüm bunların devamı olarak, Kürt basınını korkutmaya ve sindirmeye yönelik açık bir operasyondur.

Özgür basına ve özgürce üretebilen basın emekçilerine her geçen gün daha çok ihtiyaç duyuyoruz. Böyle bir ortamda, DİHA ve Azadiya Welat’a yapılan bu operasyona karşı ses çıkartmak ve onların yanında durmak zorundayız. Basın özgürlüğüne yapılan saldırılar söz konusu olduğunda, özellikle bu saldırılar sürekli baskı altında tutulmaya ve susturulmaya çalışılan bir geleneği hedef aldığında, sessiz kalmanın hiçbir savunusu olamaz. Hemen her iletişim kanalında sansür ve baskı bu kadar yoğunlaşmışken, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın”cılığın kimseye bir faydası olmadığını birçok kez gördük.

Jiyan, basın ve ifade özgürlüğünün daima yanında duracaktır. Bu saldırılar karşısında DİHA ve Azadiya Welat’ı yalnız bırakmayacağız ve onların susturulmasına izin vermeyeceğiz.

Bu noktada, tüm basın emekçilerini ve kuruluşlarını, bizimle birlikte DİHA’nın, Azadiya Welat’ın ve baskı altına alınmaya, susturulmaya çalışılan Kürt basınının yanında durmaya çağırıyoruz.

Türk Varsa Eleştiri Yasak

(Bu yazım ilk olarak Ağustos 2014’te Geekyapar!‘da yayınlandı. Geekyapar! arşivlerinde artık yazar olarak görünmediğim için buraya taşıyorum.)

Bir topluluğa, gruba, kimliğe ait olma hissi herhalde günümüz insanını en çok rahatlatan ve aynı zamanda gözünü karartan duygulardan birisi. Aidiyet ihtiyacının ve bu ihtiyaç giderildikten sonra gelen kontrolsüz gücün yarattığı sonuçları yaşamımızın her alanında, her zaman görebilmek mümkün.

Maalesef biz geekler ve oyuncular da hâlâ bunu üstümüzden atmayı becerebilmiş değiliz. Kimi zaman bu durum bazı zümre ‘geekleri’ veya belli bir platformu tercih eden ‘gamerları’ master race/üstün ırk ilan ederek kendini dışa vuruyor, kimi zaman da daha temel politik/kültürel yansımalar bizim alanımıza yansıyor. İkincisinin en sık karşılaştığımız örneğiyse milliyetçi duygular üzerinden olmakta.

Milliyetçi duygulara, bu duygular üzerinden giderdiğimiz aidiyet ihtiyacına en küçük şekilde dahi dokunan bir şey olsa ona deli gibi sarılıyor, kimsenin ona dokunmasına dahi izin vermiyoruz. Bizim ait olduğumuz grubun bir parçası olduğu için onu canhıraş savunuyor ve onun mükemmel olmaması gibi bir ihtimali aklımıza dahi getirmek istemiyoruz.

Örneğin Crysis ilginç bir şekilde tüm Türkiye’nin hayran olduğu ve asla hakkında kötü bir söz söyletmediği bir oyundu ama bunun sebebi tüm oyuncuların keyifle oynuyor olması değil, yapımcı stüdyonun kurucularının Türk olmasıydı. Oyunun klişelerin ötesine geçememesi ve görsel efektler dışında çok da kayda değer bir başarısının olmamasının hiçbir önemi kalmamıştı kimsenin gözünde.

Street Fighter’da en son eklenen Hakan karakteri de bu anlamda ilginç bir örnek olmuştu. Hakan’ın eklenmesi Türkiye’de Street Fighter’a ilgiyi arttırmıştı elbette ama bir yandan da ait olduğu grubun bu şekilde temsil edilmesini beğenmeyenler tarafından da büyük bir tepkiyle ve kimi zaman nefretle karşılanmıştı. Eğer ait olanın ideallerine uymuyorsa, temsil her zaman istenen sonucu vermeyebiliyordu.

Karşılaştığım en taze örnek de Yigilante’nin bu dosya için Fareler Oyunda dergisinden alınan yazısına gelen yorumlarda oldu. Evet Lale Savaşçıları ilk Türk RYO’suydu ama bunun ne kadar sorunlu bir oyun olduğunu dile getirmeye, oyunu ve senaryosunu eleştirmeye hakkınız olamazdı. Çünkü o bir oyun değil, Türklük aidiyetini paylaşan oyuncuların kutsalıydı. Ona dair bir eleştiri yazmaya kimsenin hakkı olamazdı.

Tüm bunların sebebini bulmaya çalıştığımızda aslında çocukça diyebileceğimiz reflekslerle ve psikolojik durumlarla karşılaşıyoruz. Kendimizi ait olarak gördüğümüz gruplar ve kavramlar bizim kimliğimizi oluşturmada büyük bir önem taşır, bu reddedilemez. Ancak kimilerimiz bu aidiyetlerine fazlasıyla bağlı oldukları için kendi bireysel kimliklerini oluşturmakta zorlanıyor ve sadece bu aidiyetler ile kendilerini sınırlıyor. Bu da bu ait olunan gruplara doğal olanın ötesinde bir değer atfedilmesine ve bunların bir çeşit kutsala dönüşmesine neden oluyor.

Böyle bir durumda bu gruplara ya da bu grupların temsillerine bir eleştiri geldiğinde, kişiler bu eleştirileri tamamen kişisel olarak algılıyor ve sanki kendi kişiliklerine bir saldırı varmış gibi tepkiler veriyor. Yani böyle durumlarda siz her ne kadar bir oyunu eleştiriyor olsanız da, bu kişilerin gözünde durum tamamen kişisel bir saldırı olarak ve hatta kendisine hakaret etmişsiniz gibi görülüyor.

Bunu yaparken oyun yapımcılarına ve Türkiye’nin oyun kültürüne büyük bir iyilik yaptığını zannedenler ise aslında en büyük zararı vermekte. Çünkü eleştiriye hakaret ve saldırı olarak bakmaları, bunları hiçbir şekilde dinleme ve tartışma şansı bırakmadan gözü kapalı saldırmaları bu kültürün gelişimini yavaşlatmaktan başka bir işe yaramıyor. Bu kutsallaştırma ve ne kadar felaket hâlde olursa olsun mükemmelmiş gibi gösterme hastalığı; nerede eksiklerin ve hataların olduğunu, oyunların nasıl daha iyiye gidebileceğini ve nasıl değişikliklere ihtiyaç olduğunu görmemizi engelliyor. Kimi zaman saf bir tapınma noktasına gelen bu durum, iyiye kötüyü ayırt etmeyi imkansız kılıyor ve hem oyunculara hem de oyun yapımcılarına çok büyük zarar veriyor.

Bunu çözebilmenin yoluysa bazı tabuları yıkabilmekten ve gerçeklerle yüzleşebilecek kadar cesur olabilmekten geçiyor. Korkularınızı geride bırakıp cesur bir şekilde eleştirileri anlamaya çalışmak, onlara küfür gibi bakmaktansa o kişinin haklı olabileceğini göz önünde bulundurmak ve hiçbir şeyin mükemmel olamayacağını ve bu yüzden hataların, yanlışların normal olduğu gerçeğini kabullenebilmek lazım.

Aynı şekilde aidiyetlerinizi okşayan her şeyin şahane, onlara uymayan ya da onlara eleştiri getirenlerin de düşman olduğu (eğer bu bir oyunsa çok kötü olduğu) önyargılarından vazgeçerek tarafsız bir şekilde oyunlarla ilişki içerisinde olmayı da öğrenmek şart. ‘Gavurun’ yaptığı oyuna siz kafanıza göre saydırmayı hak görürken, birileri gayet makul eleştiriler yazdığında “Alın kellesini!” şeklinde tepki verirseniz hiç bir yere ulaşamazsınız.

Çünkü hiç kimse mükemmel değil ve böyle bir şey de asla söz konusu olmayacak. Eğer siz Türkiye’de oyun kültürünün gelişmesini ve daha iyiye gitmesini istiyorsanız böyleymiş gibi yapmaktan vazgeçip eleştirileri gerçekten dinlemeyi ve bunlardan nasıl dersler çıkartabileceğinizi düşünmeyi alışkanlık hâline getirmelisiniz.

Sansür Çaresizlerin Son Sığınağıdır

Artık her gün aldığımız haberlerin bir parçası hâline geldi sansür. TİB o kadar verimli ve hevesli çalışıyor ki, Dağ Medya ile DİHA ve Besta Nuçe’nin yeni adreslerini engellemek için haftasonu bile çalışmışlar. Şu anda toplam engelli websitesi sayısını kesin olarak bilemiyoruz ama Engelli Web‘in istatistiklerine göre rakam 82396.

Peki sansür için harcanan bu akıl almaz enerji nereden geliyor? Neden sansürü bu kadar seviyorlar ve ilk fırsatta buna koşuyorlar? Gelin isterseniz sansür ne demek ve aslında sansürü bir çözüm olarak görenlerin aklından neler geçiyor bir bakalım.


Sansür en basit hâliyle çaresizliğin ifadesidir. Sansürü bir çözüm olarak gören kişi veya kurumlar, aslında bu şekilde çaresiz olduklarını bize anlatırlar. Sansürledikleri bilginin karşısında durmalarının imkansız olduğunu söylerler bize. Çoğu zaman bu çaresizlik de bu bilginin aslında kendi söyledikleri yalanlarla çelişmesi veya onların otoritelerini sarsmasıdır. Ancak buna sebep olan kişilere bir yasal yaptırım uygulayamayacakları için çaresizlikle onu susturmaya ve görmezden gelmeye çalışırlar.

Sansürleyen, sansürlediği şeyden korktuğunu da açık etmiş olur. Evet, çünkü insan sadece korktuğu şeyi görmemek ve görünmez kılmak için ciddi bir çaba harcar. Düşünün, çoğu insan korktuğu şeye bakamaz ya da bakmamak için çaba harcar. Korktuğu şeylerin gözünün önünde olmasını istemez. Sansür de bunun sistematik hâlidir. Korktuğunuz şeyi sansürlersiniz ve artık sizin önünüze çıkmaz. Ya da siz öyle olacağını zannederek kendinizi rahatlatırsınız.

Sansür aynı zamanda bir şeyler yapıyoruz havası vermeyi amaçlar. Bu sayede de yukarıda bahsettiğim çaresizliği ve korkuyu gizlemeye çalışırlar. Birileri otoritelerini sarsacak ya da onların korkmasına sebep olacak bir bilgi yaydığında “Bakın susturduk onları” diyebilirler bu sayede. Ya da çocuklara gerçekten tehdit oluşturan sorunları kökten çözmek yerine “Çocuklarımızı korumak için hepsini sansürledik” diyebilirler. Her zaman işe yaramaz bu ama o otoriteyi kabul etmiş kesimleri ciddi derecede memnun eder.

Sansür, en temelinde başarısız bir reddetme çabasıdır. Sansürlemek, bir noktada o şeyin asla varolmamasını istemektir. Ve bir kere varolduğunda da onu görünmez kılarak yokmuş gibi davranmaya devam etmeye çalışmaktır. Ancak Streisand Effect her yerde karşımıza çıkar ve bu reddetme çabasının hüsrana uğramasına neden olur. Çünkü sansürlemek, onun varlığını ve önemli bir şey olduğunu da kabul etmek demektir; bu önemli şeye karşı çaresiz olduğunuzu da belli eder. Bu da aslında sizin görmesini dahi istemediğiniz insanların bunları görmek için daha fazla çaba harcamasına ve bundan zevk almasına dahi sebep olabilir. Sansürleyerek varlığını reddetmeye çalıştığınız şeyin daha da büyümesine sebep olursunuz.

Ama tüm bunların yanında, sansür toplumu kutuplaştırmanın da temel bir aracı. Bugün Zeynep Tüfekçi’nin yazdığı bir tweet bunu çok iyi özetliyor aslında. Türkiye’deki internet sansürü, toplum içerisinde farklı bilgi kaynaklarından beslenen ve bu yüzden derin bir şekilde ayrışan iki gruba dönüşmekte. Bir tarafta tamamen devletin baskısı altında olan ya da onun propagandası için gönüllü çalışan yayınlardan beslenen ve sansürden etkilenen insanlar, diğer tarafta ise interneti temel seviyenin üzerinde kullanmayı mecburen öğrenen ve bu sayede sansürlenen kaynaklara da erişebilen insanlar. Elbette bu iki grubun haber aldıkları kaynaklar arasındaki keskin fark, onların da dünyayı nasıl gördüğünü ve anladığını etkiliyor. Mevcut siyais iktidarın kamplaşmayı kendisi için bir koz olarak gördüğünü de düşünecek olursak, sansürün belki de onlar için işe yarar olduğu tek nokta bu.


Bunlar yalnızca bir solukta aklıma gelenler. Üzerine düşündükçe çok daha fazlası da çıkacaktır. Ancak yalnızca bunlar bile sansürün temelde işe yaramaz ve hastalıklı bir eylem olduğunu anlamamız için yeterli olacaktır diye düşünüyorum.

Türkiye’de hükümetin politikaları ve devletin geçmişten bu yana gelen ve artık geleneği hâline dönüşen sansür ve baskı politikalarını düşündüğümüzde, artık sansüre maruz kalmak onur verici bir durum ve o sansürün kanıtları da bir madalya gibi gururla taşınacak şeyler hâline geldi. Sansürü korkutmak ve susturmak için yapanlar bunu aklında tutsa iyi olur; korkutmak bir yana, artık gurur duyar hâle geldik sansürlenince.

Yine de bu sansürler yüzünden toplumun önemli bir kesimine ulaşmak/onların bu kaynaklara ulaşması zorlaşıyor. Bu yüzden de bu konuda bilgili ve yetenekli olan insanların üzerine ciddi bir sorumluluk düşüyor. İnsanlara sansürü aşmanın ve istedikleri her kaynağa özgürce ulaşmanın yolunu göstermek bir zorunluluk. Ancak bunu yaparken, önümüze gelen en “kolay” veya “ucuz” yolları seçmemeli, tavsiye ettiklerimizin ne olduğuna dikkat etmeliyiz. İnsanları sansürden kurtarmak isterken, onları gözetimin lanetli ellerine bırakmak ya da cihazlarının ve kendilerinin güvenliklerini tehlikeye atmak hatasına düşmeyelim. Bu yüzden de güvenli bir şekilde sansür atlatmanın yollarını anlatan kişilere ve kaynaklara ulaşın, onların önerilerini dinleyin. Kem Gözlere Şiş ve Gözetim Meşru Müdafaa bu konuda size birçok tavsiye ve rehber sunuyor.

Diledikleri kadar sansürlemeye, susturmaya, ortada olan gerçekleri halının altına süpürmeye çalışabilirler. Ve tüm bunların boşa çıkartıp gerçeği özgür kılabiliriz. Yeter ki gerçekten bunu isteyip bunun için çaba harcansın.