(Devlet Babanın Çocukları İçin) Güvenli İnternet 1 Yaşında!

“Bundan bir sene önce “devlet baba” bizi internetteki pis, kaka şeylerden korumak ve güzel güzel internette gezmemizi sağlamak için bizlere Güvenli İnterneti verdi. Halihazırda zaten binlerce ahlaksız, bölücü siteyi biz çocuklarının ulaşamayacağı yerlere kaldırmış olan babamız, daha da temiz bir ortam sağlamak için bizlere istediğimizi seçebileceğimiz filtreler sunmuştu. Çünkü devlet baba her ne kadar en zararlıları kaldırmış olsa da bizim de gönüllü bir şekilde diğer zararlılardan uzak durmamızı istiyordu. Çünkü devlet baba bizim temiz, güzel, vatana millete hayırlı çocuklar olmamızı istiyordu.

Ama devlet babanın böyle düşünmesi normaldi. Çünkü biz onun aptal çocuklarıydık, kendimiz için neyin yararlı neyin zararlı olduğunu bilemezdik. Ya babamızı kötüleyen bir şeyler görürsek internette, ya internetteki bir yazı yüzünden uyuşturucu bağımlısı olursak, ya ayıpçı şeyler görürsek ne olacaktı? Bunların bizim için zararlarını anlayamayacak durumdaydık biz, o yüzden devlet babanın bize müdahale etmesi gerekiyordu. Bu yüzden de bize Güvenli İnterneti verdi.”

Yukarıda anlattıklarım çok özet bir şekilde de olsa Güvenli İnternet dedikleri ama aslında düpedüz devlet eliyle insanların bilgiye erişim özgürlüğüne kısıtlama aracı olan uygulamanın arkasında yatan mantık. Ve bu uygulama bir senedir hayatımızın içinde, onun bir parçası hâlinde.

Alternatif Bilişim Derneği’nin bu gün için yayınladığı basın açıklaması ise oldukça önemli. Devletin “babalık” dürtülerinin bir işe yaramadığı gibi o dürtülerle yaptığı hareketin sorunlu yanlarını da gösteriyor. Ufak bir alıntı yapacak olursam;

“Güvenli İnternet Hizmeti ile toplumumuz için tek bir aile tipi ve tek bir çocuk tasarımı verili ve doğal kabul edilmiş, yurttaşların bilinçli ve farkındalık sahibi İnternet kullanımına eğitsel yatırımlar yapmak, adeta dijital okuryazarlık seferberliğini gerçekleştirmek yerine, İnternet mecrası bir “öcü” ve “tehdit” kaynağı olarak görülerek, bu mecraya erişim sınırlandırılmış ve BTK eliyle ortam disipline edilmiş, düzenlenmiştir.

Korumacı/kollamacı devlet-pasif yurttaş klasik yaklaşımını somutlayan “Güvenli İnternet” uygulaması, yurttaşların bilinçli ve farkındalık sahibi olarak İnternet’i güvenli kullanmalarına yönelik bir zemin hazırlamamıştır. Bu uygulama aynı zamanda, İnternet dolayımlı işlenen kimi bilişim suçlarını azaltmaktan uzaktır. Bilakis, anaakım ulusal medya ve kamu erki sürekli İnternet dolayımlı suçlara yönelik bir panik söylemi üretmektedir.”

Basın duyurusunun tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

Bu basın açıklamasının üzerine ek olarak diyebileceğim tek şey sanırım artık devletin kendisini hepimizin babası sanması durumuna bir son vermek için elimizden geleni yapmamız gerektiği. Yaşadığımız bir çok sorunun arkasında da bu kendini babamız sanma hastalığı yatıyor zaten, biraz dikkatli bakmak yeterli bunu görmek için.

Renk Körlerinin Arasında “Gri Bölge”de Kalmak [18.07.2012]

(Bu yazım ilk olarak 18 Temmuz 2012’de Jiyan.org‘da yayınlanmıştır.)

Özgür Uçkan, dün birçoklarının görmemekte ısrar ettiği bazı noktaları “kayıt düşmek” adına bir yazı yayınladı. Yazının tam hâli burada, tembellik edilmeyip okunmasını tavsiye ediyorum. Ben burada sadece yazıdaki birkaç detayın üzerinde durmaya çalışacağım sadece.

Bu “olay” NTV Radyo’ya, bilişim hukuku konusunda öncü isimlerden biri olan hukukçu Gökhan Ahi ile birlikte verdiğim bir röportajdan sonra gelişti. Bir blogda, tam da o sıralarda hukuki bir garabet ile “terör örgütü” ilan ediliveren RedHack’i desteklemekle suçlanıp hedef gösterildik. Ardından da “bir hacker grubu” yukarda isimlerini gördüğünüz yazarlarla birlikte benim de kişisel bilgilerimi bir yerlerde yayınladı (hemen ardından da bu bilgiler silindi). Bu saldırı haber olmaya başladı. Bunun üzerine RedHack, Twitter hesabından, “masum insanlara yönelik sanal kontrgerilla saldırılarının cevabını ellerindeki ihbarcı bilgilerini yayınlayarak vereceğini” duyurdu ve “olaylar” gelişti… Oysa, ben de, yukarıda anılan gazeteciler, hukukçular da “işimizi” yapmış, bize sorulan sorulara cevap vermiş, durumu analiz etmiş ve görüşlerimizi açıklamıştık.

“Olayların” böyle gelişmesine “şaşırıyor” değilim elbette. Bu coğrafyada “şaşırma yetimi” çoktan kaybettim. Şimdi şu “gri bölge”ye biraz yakından bakalım…

Şaşırma yetimizi çoktan kaybettik zaten, böyle garip bir coğrafyada aksi pek mümkün değil. Ancak yine de buna neden olan şeyi vurgulamakta fayda var. Bu yazıda da geçen ve benim yazımın da başlığı olan renk körlüğü durumunu.

Bu öyle bir hastalık hâline gelmiş ki, tüm topluma bulaşmış durumda (istisnalar genelde toplum dışı kaldıkları için bu tanımı kullanmakta pek sorun görmüyorum). Toplumun hemen her kesimi, her türden ve konumdan bireyi bu hastalıktan muzdarip denilebilir. En olmaması gerekenler bile. Bilimkurgu kitaplarındakilere benzer bir komplo uydurmak istesem, ülkenin havasına-suyuna ilaç karıştırdıklarını bile iddia edebilirim.

Bu hastalık, bir tür zihin kararması ile başlıyor ve bu kararma hayatın her noktasına kadar sızıyor. Zihinde oluşan kararma öyle bir noktaya varıyor ki, bir süre sonra sizin söylediklerinize ya da düşündüklerinize ters görünen en küçük bir durum bile sorgulanmadan düşman ilan ediliyor ve (biliyorum gayrı ciddi görünen bir benzetme olacak ama) Doctor Who dizisindeki Dalek’ler gibi önünüze çıkan her farklı olana “Exterminate!” (İmha Et!) diyerek yaklaşmaya başlıyorsunuz. Karşınızdakinin söyledikleri üzerine düşünmek, kendinizi sorgulamak, tartışmak gibi yetenekleriniz -yani insanın normal hayvanlardan farkını oluşturduğunu iddia ettiğiniz zekanın en önemli belirtileri- tamamen işlemez hâle geliyor.

Bu hastalığın ilerleyip tüm topluma saçıldığı noktalarda ise Özgür hocanın yazısında bahsettiği şu tarz durumlarla karşı karşıya kalıyoruz;

Burası da işte böyle ilginç bir coğrafyadır. Bu tarz hukuksuz işler hemen her coğrafyada iktidar odakları tarafından yapılır, ama gizli saklı yapılır, buradaki gibi alenen değil. Çünkü burada güç hukuka inanmaz…. Güç kendi hakkına inanır, bu hakkı herkesin ve her şeyin üstünde görür ve bu yüzden, herkesten (halktan) kendisini (hakkını) kutsal kabul etmesini ister. Halbuki, demokrasi devletin (ve diğer güç odaklarının, şirketlerin, organizasyonların vb.) bireyler lehine hukuk tarafından sınırlandırıldığı rejimlere denir. Bunun tersi olduğunda, yani bireyler devlet (ve diğer güç odakları) lehine sınırlandırıldığında ise bu rejime bir çok isim verilebilir, ama “demokrasi” ve “hukuk devleti” bu isimler arasında yer almaz.

Türkiye’nin “ilklerin ülkesi”, “model ülke” vb. diye adlandırılmasına bayılıyor yöneticilerimiz. Pek fazla ilk çıkmıyor buradan, ama bazen de çıkıyor. Mesela, devlet eliyle merkezi filtre uygulamasının “güvenli internet” diye adlandırılması böyle bir ilk oluyor (Mensup olduğumuz Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın 56 ülkesi içinde bir ilkiz bu bakımdan, ama model olmadığımız aşikar, kimse henüz bizi izlemedi). Yine, bir süredir uluslararası ortamlarda tartışılan ama tanımında bir türlü uzlaşılamayan “siber terörizm” konusunda da bir ilki gerçekleştirdik, ve dünyada hiç bir ülke henüz Anonymous’u, LulzSec’i filan “terörist” ilan etmeden önce (diğer devletler temkinli bir şekilde “siber tehdit” demeyi tercih ediyorlar), biz RedHack’i “silahlı terör örgütü” ilan ediverdik! Bu ilanın hukuki sorunları bir tarafa, “silah”ların niteliği başka bir tarafa, birden nur topu gibi bir terör örgütümüz ve Twitter’daki kırk küsür bin takipçisi oluverdi…

Ve ister istemez böyle bir mantık, insanın doğasının gereği olan (gerçi o doğadan eser kaldı mı ona bile emin değilim ya artık, böyle nadir durumlarla türümüzün son örneklerini görüyor gibi hissediyorum) sorgulama, düşünme gibi eylemleri gerçekleştirenleri kendi “beyaz bölgelerinden” bakarak, hiç düşünmeden “siyah” ilan eder. Sizin diyeceklerinizin de doğal olarak hiçbir anlamı kalmaz onlar için, imha edilmesi gerekensinizdir zaten, neden dinlenesiniz ki?

Sonuç olarak böyle bir renk körlüğünün ortasında gri olmakta inat etmek, belki de yapılabilecek en cesur şey oluyor. Siyah ya da beyaz olmak bu doğada hiç sorun değil ama gri olmak, insanlıkta inat etmeyi, sorgulamaktan ve düşünmekten asla vazgeçmeyeceğini söylemek oluyor. Her ne kadar ne siyahın ne de beyazın anlamasının pek imkanı olmadığının farkında olsan da.

Gri bölgede durdukça, gri kaldıkça da Özgür hocanın yazısındaki şu sözleri (ya da benzerlerini) daima tekrar etmek zorunda kalıyorsun, hiçbir şey olmazsa da not olarak düşülsün tarihe ve internete diye:

Bu korku operasyonuna hedef gösterilmiş biri olarak, buradan tehditçilerime sesleniyorum:

Ben bir yazar, akademisyen ve insan hakları savunucusuyum. Bu niteliklerim gereği meşru çalışmalarda bulunurum. Bu çalışmalar, bir yandan akademik ve entelektüel ilgilerim diğer yandan kamu yararı kıstaslarıyla belirlenir ve bu yüzden tüm çalışmalarımın arkasındayım. Bu çalışmalar, yazılarım, medyada yer bulan konuşmalarım, benimle yapılan söyleşiler ve kitaplarım, sizin anladığınız anlamda şu veya bu gruba “destek” olarak nitelenemez. O tür “desteklerde” siz bulunursunuz. Aynı nitelikleri taşımıyoruz. Benim çalışmalarım akademik özgürlüğe, basın özgürlüğüne ve ifade özgürlüğüne girer. Siz ise ancak tamamen karşı olduğunuz sonuncu özgürlükten yararlanırsınız. Hoşunuza gitmeyen, karşı olduğunuz fikirleri dile getirenlerin ifade özgürlüğüne saldırmasanız, sizin bile ifade özgürlüğünüzü savunurdum. Ama bu koşullarda sizinkini ifade özgürlüğü değil, ifade özgürlüğüne yönelmiş bir nefret suçu olarak görmek eğilimindeyim.

Sansürün “koşullu”suna da, “doğası ticari yaşama uyanı”na da hayır!

 
Biz, son günlerdeki “Sansür” tartışmaları üzerine Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği (AICA) Türkiye Şubesi’nin ve UNESCO-AIAP Türkiye Ulusal Komitesi Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği’nin aynı gün yapmış olduğu iki açıklamanın içerdiği birbirine çok benzer yorumlara katılmayan sanat ve kültür insanları olarak,
Bubi Hayon ve yapıtı “Oturak” ile İstanbul Modern arasındaki sorunun zemini ne olursa olsun, kurumun ve şef küratörü Levent Çalıkoğlu’nun, verili haliyle yapıtı kabul etmeme gerekçesini, sanatçının tepkisinin ardından da yapıtın kabul koşulu olarak verili bağlamını tümüyle yokeden, dönüştüren öneriler öne sürebilme pervasızlığını açık, kaba, koşullu bir sansür olarak görüyoruz.
Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği (AICA) Türkiye Şubesi’nin ve UNESCO-AIAP Türkiye Ulusal Komitesi Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği’nin ve görüldüğü kadarıyla sessizliği ve tavırsızlığı seçen birçok sanatçının, siyasal ve yönetsel iktidarın, koleksiyonerliğe merak sardığı bilinen muhafazakar kesimlerin “duyarlılıklarını” tehdit olarak görüp eserlere müdahale eden piyasa aktörlerinin davranışlarına, “ticaretin doğası” deyip geçtiğini gözlemliyoruz.
Şimdi durum bizce daha da vahim bir boyuta taşınmıştır.
İstanbul Modern ve şef küratörü Levent Çalıkoğlu’nun, sekiz sanatçıdan, “tüm gelirleri müzeye ve etkinliklerine bağışlanmak üzere bir yapıt” talebinde bulunurken bu sanatçıların sanatsal kariyerleri boyunca ne tür işler ürettiğini bilmemesi sözkonusu olamaz.
Unutulmamalı ki, Bubi Hayon, verili biçim ve bağlamıyla, hepimizin bildiği yaratım çizgisinin devamı, olgun bir örneğiyle, kendi ifadesiyle “sanat yapıtının bir tabu olmadığını, kutsal olmadığını, müzelerin birer mabet olmadığını vurgulamak için” altın ve bronz karışımı bir “Oturak”la İstanbul Modern ve Levent Çalıkoğlu’nun karşısına “çıktığı için” sansürlenmiştir.
“İstanbul Modern” ve “Levent Çalıkoğlu”, bizler için artık, sadece, “Oturak” yeri -yani verili bağlamı- çıkartılmış bir “koltuğu” ya da tümüyle “örtülmüş” -yani verili bağlamı saklanmış, gizlenmiş, görülmez kılınmış, katledilmiş- bir “silueti” kabul edilebilir, koleksiyonerlere sunulabilir, satılabilir bulan bir kurumun ve küratörün adıdır.
Devlet ya da özel sektörce kurulmuş, işletilen bir “modern” sanat kurumunun kendi etkinlikleri için gereksindiği paranın miktarı ne, koleksiyoner muhatapları kim olursa olsun, sanatsal yaratım özgürlüğünü katletme hakkını, sanatsal yaratım sürecinin niteliğini dönüştürebilme özgürlüğünü -üstelik bu kadar sınırsız ve kaba bir biçimde- savunmak, bizce olanaksızdır.
“Kabul edebileceği”, “koleksiyonerlere sunulabileceği”, “satabileceği” değil de “sergilemeyi seçtiği ve seçebileceği” eserlerinin niteliğinin farklı olabilmesi, bu kurumun ve şef küratörünün eylemini bizce asla aklayamaz. (Birilerinin bize “riyanın ticaretin doğası olduğunu” söyleme ihtimali de fikrimizi değiştirmeyecektir.)
Tam tersine, bu tasarrufunun özrünü tüm “modern” sanat ortamından, başta Bubi Hayon başta olmak üzere tüm sanatçılardan dilemedikçe, “İstanbul Modern” ve “Levent Çalıkoğlu” verili kimlik tanımlarının, en azından bizlere karşı hükmü kalmamıştır.
Bizler, böylesi bir daveti kabul ettiği ilk andan, böylesi bir işi ürettiği, sunduğu, kurum ve şef küratörünün pervasız koşullu sansürünün ardından geri çekip, basın açıklaması yaptığı ana kadar geçen tüm süreci Bubi Hayon’un “sanatsal varoluşu, etkinliği, eylemi, üretimi” olarak görüyor, eminiz ki her gün “değeri” artacak olan “Oturak”ı Türkiye sanat ortamında belki de farkındalığı çok gerekli olan bir durumun altını çizdiği için alkışlıyor, özrünü dilemeden ve “verili niteliğini değiştirmeden” aynı “Oturak”ı belki de bir başka gün aynı ya da farklı bir şef küratörle sergileyebilecek bir İstanbul Modern’de artık hiçbir sanatsal düzlemde yeralmak istemediğimizi açıklıyoruz.
Bize yolgösteren özgür ruhumuz, varoluş bilincimiz ve tabii ki R. Mutt’un “pisuvar”ıdır.
Alfabetik sırayla imzacı sanatçılar, tasarımcılar, müzisyenler, çizerler, özerk ya da kurumlarda çalışan küratörler, bienal ve sanat kurum yönetmenleri, sanat eleştirmenleri, sanat yazarları, sanat tarihçileri, sanat yönetmenleri, sanat öğretim üyeleri, sanat eğitmenleri, sanat öğrencileri, sosyal bilimciler:
Ali Akay, Hakan Akçura, Rüçhan Şahinoğlu Altınel, Fırat Arapoğlu, Burak Arıkan, Laleper Aytek, Bülent Barın, Şen Barkan, Bahadır Baruter, Murat Başol, Erim Bayrı, Ege Berensel, Ertan Birgül, Hüma Birgül, Hülya Botasun, Lütfiye Bozdağ, Gül Çağın, Selen Çatalyürekli, Emine Corduk, Özge Çelikaslan, Burak Delier, Özgür Demirci, Cansu Demiröz, Pelin Derviş, Hüsnü Dokak, Övül Durmuşoğlu, Elvan Ekren, Asuman Ercan, Ceren Erdem, Fulya Erdemci, Didem Erk, Özgür Erkök, Özge Ersoy, Ekmel Ertan, Murat Ertel, Alp Esin, Deniz Gül, Genco Gülan, Ali Gürevin, Ayşe Gülay Hakyemez, Hakan Gürsoytrak, Deniz Ilgaz, Aslı Işıksal, Şule Kangüleç, Funda Karadağ, Gülfem Kessler, Selen Korkut, Vasıf Kortun, Erden Kosova, Seyit Battal Kurt, Mahmut Wenda Koyuncu, Raziye Kubat, Özlem Şekercioğlu Lesport, Beral Madra, Aşık Mene, Barış Mengütay, Serpil Odabaşı, İrfan Okan, Bager Oğuz Oktay, Alev Oskay, Yeliz Oskay, Suat Öğüt, Deniz M. Örnek, Zeynep Özatalay, Şefik Özcan, Aykan Özener, Önder Özengi, Dilara Özgül, Ferhat Özgür, İz Öztat, Yavuz Parlar, Tayfun Polat, Lebriz Rona, Necla Rüzgar, Ahmet A. Sabancı, Menekşe Samancı, Esra Sarıgedik, Niyazi Selçuk, Gonca Sezer, Şebnem Somel, Başak Şenova, Damla Tamer, Zeyneb Taşcı, Faika Berat Taşkıran, Orhan Taylan, Elif Gül Tirben, Tuğba Turan, Yeşim Ustaoğlu, Tahir Ün, Merve Ünsal, Arzu Yayıntaş, Adnan Yıldız, Demet Yoruç, Binnur Berkholz Zengin
…………………………………………………………………….

No to both “conditional” and “with commerce friendly nature” censorship!

We as people of art and culture, who are not agreeing with those statements with similar contents regarding the censorship debate, made by Turkish branch of International Association of Art Critics (AICA) and Turkish National Committee of the International Plastic Arts Association (UNESCO AIAP) the same day,
Comprehend the justification of İstanbul Modern’s chief curator Mr. Levent Çalıkoğlu, the refusal of the work of art with it’s given state, however following to the artist’s reaction, backing to conditional acceptance propositions which are totally destroying and transmuting the artwork’s given context, as a clear, rude, conditional censorship regardless of whatever the issue might have been among Bubi Hayon, his work of art “Oturak” (stool) and the establishment.
We observe that, Turkish branch of International Association of Art Critics (AICA) and Turkish National Committee of the International Plastic Arts Association (UNESCO AIAP) along with many artists who had chosen silence and mannerlessness, simply consider the behaviors of the market actors who take the “sensitivity” of the political and administrative powers, conservative bodies who has recently developed a passion for art collectorship as a threat and their interference with the artworks, as “the nature of commerce”.
Now we believe the situation is even more serious.
It would be impossible to think of Istanbul Modern and it’s chief curator Mr. Levent Çalıkoğlu to be totally unaware of the type of works created by these eight artists throughout their careers prior to demanding “artworks with funds originated from their exhibit and sales to be donated to the museum and their activity”.
One should make sure that, Bubi Hayon has been censored, since in his own expression “in order to underline that artwork is not tabu or anything sacret and the museums are not temples”, he has come up in front of Istanbul Modern and it’s chief curator Mr. Levent Çalıkoğlu with a gold and bronze composite stool, which is, in it’s submitted form and context, a mature sample of continuum of his creation genre, well known to all of us.
For us, “Istanbul Modern” and “Levent Çalıkoğlu” are only the names of an establishment and it’s curator who can only consider a chair exhibit-able and marketable to the collectors only with it’s stool portion -ie. the submitted context- either removed or totally covered, hidden, obscured, slaughtered; as a silhouette.
For a modern art institution which is established either by private sector or government, whatever it is the amount of funds required for its activities, whoever it may address as collectors, for us, to defend the right to slaughter freedom of artistic creation or the freedom of transformation of the artistic creativity progress, furthermore to defend them insolently and immeasurably would be impossible.
Those artworks defined with different eligibility; not as “Acceptable”, “presentable to the collectors” or “marketable” but “selected for or considerable for exhibit” would never absolve this establishment’s or it’s chief curator’s acts for us. (It would not change our mind even if we are reminded that “hypocrisy is within the nature of commerce”)
On the contrary, the identification definitions as “Istanbul Modern” and it’s chief curator “Levent Çalıkoğlu” would remain invalid, at least for us, until an apology is made both to the modern art environment and to all artists primarily to Bubi Hayon.
We consider the whole course starting with the first moment of acceptance of the invitation, the creation of such an artwork, submission and the withdrawal and press release following to the applied fearless censorship, as Bubi Hayon’s “artistical existence, activity, production”, applaud “oturak” which, surely will gain “value” day by day, for underlining an issue with serious lack of awareness in Turkish art society, and declare that until an apology is made, we are not any longer interested in participating to any artistic platform organized by Istanbul Modern, at where may be some other time, the same “Oturak” (stool) is to be exhibited, by the same or a different chief curator and with it’s “submitted context untouched”.
Our guiding free spirit is awareness of our existence and surely is R. Mutt’s “Fountain”.
Alphabetical list of signer artists, designers, musicians, illustrators, freelance or affiliated curators, directors of biennials and art institutions, art critics, art writers, art historians, art directors, art academics, art educators, art students, social scientists:
Ali Akay, Hakan Akçura, Rüçhan Şahinoğlu Altınel, Fırat Arapoğlu, Burak Arıkan, Laleper Aytek, Bülent Barın, Şen Barkan, Bahadır Baruter, Murat Başol, Erim Bayrı, Ege Berensel, Ertan Birgül, Hüma Birgül, Hülya Botasun, Lütfiye Bozdağ, Gül Çağın, Selen Çatalyürekli, Emine Corduk, Özge Çelikaslan, Burak Delier, Özgür Demirci, Cansu Demiröz, Pelin Derviş, Hüsnü Dokak, Övül Durmuşoğlu, Elvan Ekren, Asuman Ercan, Ceren Erdem, Fulya Erdemci, Didem Erk, Özgür Erkök, Özge Ersoy, Ekmel Ertan, Murat Ertel, Alp Esin, Deniz Gül, Genco Gülan, Ali Gürevin, Ayşe Gülay Hakyemez, Hakan Gürsoytrak, Deniz Ilgaz, Aslı Işıksal, Şule Kangüleç, Funda Karadağ, Gülfem Kessler, Selen Korkut, Vasıf Kortun, Erden Kosova, Seyit Battal Kurt, Mahmut Wenda Koyuncu, Raziye Kubat, Özlem Şekercioğlu Lesport, Beral Madra, Aşık Mene, Barış Mengütay, Serpil Odabaşı, İrfan Okan, Bager Oğuz Oktay, Alev Oskay, Yeliz Oskay, Suat Öğüt, Deniz M. Örnek, Zeynep Özatalay, Şefik Özcan, Aykan Özener, Önder Özengi, Dilara Özgül, Ferhat Özgür, İz Öztat, Yavuz Parlar, Tayfun Polat, Lebriz Rona, Necla Rüzgar, Ahmet A. Sabancı, Menekşe Samancı, Esra Sarıgedik, Niyazi Selçuk, Gonca Sezer, Şebnem Somel, Başak Şenova, Damla Tamer, Zeyneb Taşcı, Faika Berat Taşkıran, Orhan Taylan, Elif Gül Tirben, Tuğba Turan, Yeşim Ustaoğlu, Tahir Ün, Merve Ünsal, Arzu Yayıntaş, Adnan Yıldız, Demet Yoruç, Binnur Berkholz Zengin
(Çeviren/Translator: Zeyneb Taşçı)

‘Konuşmak’ Bir Meseleye Dönüşürse [11.11.2011]

(Bu yazım ilk olarak 11 Kasım 2011’de Jiyan.org‘da yayınlandı.)

Derdimiz artık hiç beklemediğimiz kadar büyüdü. Artık derdimiz konuşmak ya da konuşmamak noktasında. Olabilecek en tehlikeli yerdeyiz ve son bir ayı incelemek bile bunu görmek için yeterli aslında. Şöyle bir bakalım isterseniz.

* * *

Her şey 24 şehit haberiyle tüm basın kurmaylarının -tabii ki sahibinin sesi olanların- Başbakan önünde sıraya dizilmesiyle başladı. Orada otosansür kutsal emir haline geldi artık. “Ya siz kendiniz sansürlersiniz ya da biz makası elimize alırız.” dendi tüm basına. Devlet için büyük bir şans ki tam da o sırada Wan depremi gerçekleşti ve bu otosansür emrinin verdiği rahatlıkta Wan’ı ölüme terketme işini rahat bir şekilde yapabildiler. Sanırım Tayyip zamanlaması için kendine özel bir kutlama yapmıştır ayrıca.

Sonra KCK operasyonları serisinin yeni bölümünde Ragıp Zarakolu ve Prof. Dr. Büşra Ersanlı’nın da tutuklanması oldu. Bu sayede büyük bir gözdağı vermiş oldular. Üstelik bir operasyonla iki kuş vurmuş oldular. Nasıl mı? Bir ülkede özgür düşüncenin ve sorgulamanın iki büyük kalesi vardır; akademiler ve edebiyat. Bu ikisi ülkenin düşünsel gelişimini, kendini sorgulayabilmesini ve geliştirebilmesini sağlar. Akademileri öldürmek için zaten ’80 darbesi YÖK’ü vermişti ellerine, AKP gayet verimli bir şekilde kullanıyordu bunu. Edebiyatçılarla uğraşmaya da başlamışlardı senenin başından beri (bkz: CinSEL serisi, Yumuşak Makine ve Ölüm Pornosu davaları vb.). Ragıp Abi’yle edebiyatçılara, Büşra Hoca’yla da akademiyle büyük bir gözdağı vermiş oldular bu sayede. Onların açısından bakacak olursak oldukça temiz bir iş olmuştu.

Aslında bu tutuklamaların hiçbirinde elle tutulur hiçbir mantıklı nokta yok ama sadece şunu sormak istiyorum; Büşra Hoca’ya BDP’nin Siyaset Akademisinde neden ders verdiğini sormak için tutuklamışsınız(!), peki aynısını sormak için AKP ya da CHP’nin siyaset akademilerinde ders verenlere nasıl bir uygulama izliyorsunuz? Bir legal partinin legal bir çalışmasında bulunmanın sebebini sormak için tutuklama ne zamandan beri şart sayılıyor?
Neyse, edebiyat ve akademiye gözdağı verildikten sonra sıra internete gelmişti. Malum, hükümetin arası zaten iyi değildi internetle. Sürekli yalanlarını, oyunlarını, esnaf kurnazlıklarını ortaya döküyorlardı. Bu konuya 5651′le müdahele çabalarına aldıkları tepki devasaydı -her ne kadar adımızı pornocuya çıkarmış olsalar da- ve bundan nasıl kurtulacaklarını bilemez haldelerdi. Sonra bir kurnazın aklına eskilerden kalma bir fikir geldi. İnterneti basından sayalım ve internette haber yazan, blog yazanlara “sarı basın kartı” verelim. Bu sayede herkesi basın yasaları altına alarak diledikleri gibi sansürleyebilecek, TC sınırları içinde internette birşeyler yazan herkese müdahele edebileceklerdi. Şu an yasa tasarısı halinde olan bu durum nereden bakılırsa bakılsın sadece dalga geçilecek bir durum olabilir. Gerçekten buna niyetlenmiş olmaları bile internet hakkında ne derece fikir sahibi olduklarının bir göstergesi.

Diyelim ki internetlere böyle bir müdaheleye kalkıştılar. Ülkedeki malum zeka seviyesini de dahil edersek hesaba olacaklar kısaca şudur; internette, basılı medyanın yaşadığı hikayenin bir versiyonunu göreceğiz. İnsanlar tezkip yayınlamaktan blog yazamaz hale gelecek, inat edenler davalık olacak ve hatta tutuklanacaklar. En başından beri onlara uygun yazanlar ise semirdikçe semirecek. Sonraki aşama ilk adımdaki Başbakanlık’ta davet olacaktır büyük ihtimalle.

En son adımını ise Wan’daki 5.6′lık depremle beraber gördük. Medyanın daha büyük depremin etkisi hala tazeyken, insanlar TC’nin ölüme terkedişiyle can çekişirken ikinci bir darbeyi daha alarak daha da zor bir duruma düşmüşken medyanın yaptığı oyunla ilk adımın meyveleri toplandı. Bizzat tanık olduğum NTV ve HaberTürk yayınlarında AKP’yi veya devleti eleştirmek isteyenler çıkınca canlı yayınların nasıl kesildiğine tanık olduğumuz anda herşey biraz daha netleşti. AKP için ilk aşama tamamlanmıştı. Bizim için ise en tehlikeli süreç başladı artık.

* * *

Bu tehlikeli süreçte eylemde bulunmak şöyle dursun, konuşmak bile cesaret isteyen bir eylem haline getirilmeye çalışılıyor bizlere. Çünkü tek yaptıkları pisliklerini, döktükleri kanı yalan üzerine yalan söyleyerek kapatmaya çalışmak. Çünkü onlarda farkındalar ki iki gram mantığı olan insan bile söylediklerindeki çelişkileri, mantıksızlıkları, tutarsızlıkları görebilecek. Bu yüzdendir ki faşizan yöntemler onlar için olmazsa olmaz artık. Neyse ki bunların uygulaması çok da sıkıntı yaratmaz onlara, buradaki insanlar hep benzer uygulamalarla/yasalarla yaşamaya alışıklar sonuçta.

Bizlere düşen ise en başta Howard Zinn’in şu sözünü kafamıza çakmak olacaktır; “Hareket halindeki bir trende tarafsız kalamazsın.” Çünkü o tren uçurumdan aşağı gidiyorsa ve sen buna karşı hiçbir şey yapmadan trenin içinde duruyorsan makinistin suç ortağısın demektir. Ve makinist her ne kadar elinde silahıyla bizi lokomotiften uzak tutmaya çalışıyor olsa da gerekirse makinistin kafasına bir sopa indirip treni doğru yola çekmekten başka çaremiz yok.

Böyle kritik bir noktadayız artık ve önümüzde iki seçenek duruyor. Ya tüm bu yalanlara ve vahşete göz yumacağız ve trenle birlikte uçurumdan aşağı yuvarlanacağız ya da herşeyi göze alacak ve treni makinistin elinden kurtaracağız, her ne pahasına olursa olsun.

Hepimizin buna kendi içinde bir cevap vermesi, şu dönemdeki en hayati gerekliliklerden birisi, çünkü hayatlarımızın akışı bile buna bağlı şu anda bu topraklarda.

ŞİKAYET VAR!

Bu bir şikayettir.

Evet kendimi ve kişisel web sitem belapresente.com’u şikayet ediyorum. Anladığım kadarıyla son zamanlarda sansür işleri fazla yoğun olduğundan benim sitemi gözden kaçırmışsınız. Özellikle son sansürlenenlere ve sansürlenmek istenenlere bakınca kesinlikle emin oldum, benim sitemin de kapatılması lazım.

Çocukları korumak isteyen abiler, ablalar; interneti temiz tutmak isteyen kurum ve kuruluşlar sözüm sizlere! Benden ve benim sitemden kurtarın toplumu. Yoksa çok ağır bir şekilde ahlaklarını bozacağım, onların hassas duygularıyla oynayacağım, vatanına milletine saygısız gençlerin yetişmesine neden olacağım. Bu işin sonu kötü, yazdıklarım yüzünden sapık, katil, uyuşturucu-alkol bağımlısı gençler yetişebilir, örf ve adetleriniz yıkılabilir, hatta ülke bile bölünebilir.

İsterseniz biraz daha inandırıcı olabilmek için sebepler de sunabilirim; en başında kitabını toplatmak için büyük çaba sarfettiğiniz William S. Burroughs’u kendime hoca olarak görüyorum. Yani bu demek oluyor ki onun yaptıkları benim için hep iyi şeyler, yani o zararlı şeyleri de onaylıyorum ve seviyorum. Ayrıca yine onun mensubu olduğu edebiyat akımını -ki hep cinsellikten, uyuşturucudan, aykırılıktan, özgürlükten vs. bahseden bir grup serseridir bunlar- delicesine okuyor ve inceliyorum. Düşünün artık halimi. Bu arada Palahniuk’un Ölüm Pornosu kitabını da çok sevmiştim bunu da kaçırmayın gözünüzden.

Hem türk örf-adetleriyle, onun ahlakıyla da hiç aram yoktur, hiç de sevmem onları. Onlara göre de yaşamayı hiç beceremedim. Yani sizin çizdiğiniz o ahlaksız, terbiyesiz profiline çok fazla uyuyorum. Ben olsam buradan sonrasını bile okumadan kapatırdım bu siteyi. Hem hayatın ve türkiyede yaşamanın ne kadar zor ve sabır gerektiren bişey olduğunu söyleyerek insanları, gençleri alkole, intihara da yönlendiriyor olabilirim, bundan pek emin değilim ama olabilir.

Ayrıca cinsellik konusunda da öyle terbiyeli biri sayılmam, hiç umrumda olmaz müstehcenlik vs. Özgür cinselliğin iyi ve insan için gerekli birşey olduğunu düşünürüm, açık açık da söyler ve yaşarım. Hatta utanmadan propagandasını da yaparım. Türk aile yapısı hiç mi hiç sevmez beni o yüzden. Bende kendisi çok sevmem, o yüzden benim açımdan bir sorun yok ama sizin için büyük bir dert diye biliyorum bunu.

Başka ne var acaba… Ha o sizin korumayı çok sevdiğiniz ar ve haya duygularınızı incitmekten inanılmaz bir zevk alıyorum mesela. Gördüğüm yerde kafasına kafasına, hayalarına hayalarına vuruyorum ki iyice acısın istiyorum. O acıdıkça, o incindikçe ben zevk alıyorum, daha da incitesim geliyor. Öyle böyle değil yani bağımlılık yaptı bende, anlatsam inanmazsınız. Herkesin ar ve hayalarını incitesim geliyor.

Özet ve sonuç kısmına gelecek olursak;

Terbiyesizim, ahlaksızım, sizin ahlağınızı yada diğer duygularınızı umursamıyorum, umursamayacağım. Ve farklı olanların hayatına müdahele etmeye bu kadar meraklı oluşunuzdan da nefret edip size inat, o istediğiniz hayatı asla kabul etmeyeceğim, etmeyeceğiz. Benim hayatıma her müdahele etmeye kalktığınızda da buna karşı duracağım. Çünkü bu TC’nin değil, benim hayatım.

Gerekeni yapmak istiyorsanız yapabilirsiniz, benden bu kadar.

31 Cevapsız Arama

sansüre, muzır neşriyet ek yazılarına, tık’lama avcılarına, denetçilere..

Ahmet A. Sabancı, Alper Volkan Dikyar, Bay Perşembe, Deniz Cansever, Emre Cengiz, Emre varışlı, Eren Okur, İnan Ulaş Arslanboğan, Kerim Akbaş, Rahman Yıldız, Semih Yıldız, Sidar Sinan Özmen, Şakir Özüdoğru, Şenol Erdoğan, Tolga Karagöz, Umut Taylan

yazdılar..

31 CEVAPSIZ ARAMA

pembe ve mavi üzerine fotojenik vesikada, ben nerdeyim göründüğüm yerde miyim, vatandaşlık seri kodum üzerinde
ürkt-üm ve çalışkanım’da ben nerdeyim, yeni üretilmiş ve erkek çok erkek ve illa ki soruşturulacak ..türkiye saatiyle ‘her zaman’ siyah poşete girip çıkmış, soğuk damga ben nerdeyim, ve sabah ereksiyonundan bile suçluluk duyacak

kablosuz bir yalnızlık çevresinde dönüp dururken bir taraf aydınlık bir taraf hep karanlık kaldı işte bu yüzden işte onlar yüzünden üryan organlar ah lan bu porsuklar ve kargalar susmadan ve durmadan devam ederken dokunmaya yalnızlığımıza ve bağsızlığımıza kablosuz bir yalnızlık çevresinde bir taraf karanlık kaldı bir taraf kör
durmadan sikin ah çok iyi lan durmadan bıkmadan sizin geriye kalan güzel kavramları

tüm kimlikleri yakılmış bir hayat, muzır neşriyat
bütün adresler sahipsiz kaldığında mı savunacağız yolları
aslında zamanı da bir torbaya sokacaklar ama hatırlıyorlar bazen insanlık olayını; hareketin taşıdığı asıl hikaye şimdi
asıl direnmemek yasaktır!

bu kötü bi ayna, cadı işi. ve her şey siyahın elinde
ışığı düzgün gözlere tut..kendini iyi hisset
çünkü ışığın yalamadığı köşelerde neşelenerek dönen fareler allah çekiyor!
bi kuyu bulmuşlar biz konuşurken. çekiyorlar.. isyan çıkıyor!

kelepçelere kuş, silinen harflerin ezberinde
gece paranoid aman şimdi sus
karanlığın pusundaki us’un kopçası çıkmışa
hadi şimdi, hemen: bağır bağır bağır!

alacağı bir şeyler varmış gibi dönendir zaman şimdi
çok konuştuk soldu, yeni kışlar sırada artık kimsenin umutla işi yok
sabahın dördüne kadar düşünmüyor insanoğlu, geçti o günler
kurduğumuz barikatlar bar oldu! şehir baştan aşağıya oy veriyor eğer oy bu bir şeyi değiştirseydi onu da yasaklarlardı.

biz sansürlerle büyüdük vişne reçelleriyle değil!
biz sansürlerle büyüdük vişne reçelleriyle değil!
ve haklı sebeplerden ötürü şimdi
reddediyoruz ağızsız bir ses tiyatrosunda atılmaya korkulan tiratlar olmayı!

yaratan ve sözlük yazarı olmayan rabbinin adıyla oku…
topraktan gelen haydaroğlunu lanetleyen;
7 kat göğe sığmayan memeleriyle
sansür,
iktidar tarafından parası ödenen bir reklamdır.

bu gece herkesi vurabiliriz! bir altı patlara ihtiyacımız var mr. keyboard
bu gece bütün kan akışı, gereğinden fazla yol ayrımlarıyla dolu bir kırmızı ışığın durdurabileceği virüslere benzemiyoruz, diyorum ki mr. keyboard bir altı patlara ihtiyacımız var… yani vurulabiliriz akışkan ve ıslak dillerimizden
bu gece bütün kitapları konyak alevinde otuzbir çekerek okuyabiliriz

üşenerek ölenleri sevmem,
yasalar her fotokopide daha da lekeli çıkar
ve sistemle birlikte içselleştirdiğim organlar
düşük bağışlarla ayakta durmaya
çalışan bir bando ekibine üye olmak için
adım adım örgütsüz olmaya davet eder geçtiğimiz 30 yılı

rektum, jelsiz..
acı ve bok,
ne güzel.
sen bilemezsin!

yoksa yok, otuzbiride internetten çekmeyin artık
ya da beat okumayın lan!
okumayın, bakmayın, çekmeyin, çekiştirmeyin.
bak hocamızın yeni dvdleri çıktı
üstelik 15 dakika içinde ararsanız
yüzde 31 indirimle!

çağlar öncesinde değil, 21.yüzyılın soğuk bir bahar günü
kaleme alındı, alınıyor bu metin. sahibi henüz yaşıyor olup her güne
denetim ve gözetim mekanizmalarının yeni bir sansürüne tanık olma
endişesiyle uyanıyor, hiç çıkmamış kitaplarının yasaklanmasını

toplu şiirlerden nefret ediyorum
ve internet yasağının bir insanlık suçu olduğunu düşünüyorum
toplu bir şiire beni bulaştıran bu internet yasağına ise
kıçımla gülüyorum ve kendisini böyle kınıyorum!

devletim otuzbir diye seni çekeceğim artık
boşlukları da sen doldur ve devlet biz malız
devlet bizi okula gönder ve devlet bizi koru
ve devlet ben senin… aciz kulun, slm nbr?

12 mayıs 2011

Nezih Sansürü – II / Metis Ajanda 2011

“Nezih kitabevi sansürcülüğe devam ediyor.

Daha önce Underground Poetix adlı derginin “Türk aile yapısına ve kültürüne aykırılığı” gerekçesiyle satımını durduran Nezih kitabevi, şimdi de Metis yayınlarının çıkarmış olduğu “2011 Irkçılığa, Ayrımcılığa ve Nefret Suçlarına Karşı” ajandasını şubelerinden toplatma kararı aldı.

Kitabevi, internet sitsinden yaptığı açıklamada tüm faaliyetlerini, “Türkiye Cumhuriyeti yasaları ve Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün çizdiği ilke ve düşünceler doğrultusunda yürütmektedir” şeklinde bir açıklama yaparak uygulamasını meşrulaştırmaya çalışmıştır.

Ajandanın neden satılmadığını sorduğumuzda gerekçesini öğreniyoruz. Ajandanın 10 Kasım tarihli sayfasında Zulüm yazısı üzerine işeyen çocuk figürü gerekçe gösterilerek mağazalardan toplatıldığını öğreniyoruz. Söz konusu çocuk figürü ajandanın birçok sayfasında mevcut. Bazı müşterilerin üründen şikayetçi olması bahane edilerek yapıldığı söylenen uygulama, Nezih kitabevinin aczini gözler önüne sermektedir. Farz edelim ki söz konusu imaj Kemalizm ile zulüm arasında kurulmuş olsun. Bu ilişkinin kurulması gerekçesiyle ajandaları toplatma kararı alan Nezih kitabevi yönetimine soracağımız birkaç soru var:

– Nezih kitabevi, satacağı ürünlerin içeriğinin ne olduğunu denetleyecek bir sansür kuruluna mı sahiptir?

– Nezih kitabevinin, bilmediğimiz bazı ilkeleri vardır da bundan bizim mi haberimiz yoktur?

– Bu ilkeler nasıl bir şeydir ki TRT’de yayınlanan bir programda konuk edildiği için çeşitli basın kuruluşlarında etik tartışmasına sebep olan Mehmet Ali Ağca’nın kitabını dahi onlarca adetlerde yeni çıkanlar bölümünde teşhir etmekte sakınca görmezken, edebiyat-siyaset-felsefe alanında yüzlerce yayının basımını gerçekleştirmiş olan Metis yayınlarının çıkarmış olduğu bir ajandayı sansürleme hakkını kendinde nasıl görmektedir?

Kendisine gelen şikayet maillerini bir kitapçı ciddiyetiyle karşılayamayan Nezih kitabevi, ürün içeriklerinin yayıncısını bağlayan bir tavır olduğunu, kendisinin bu konularda taraf olmadığını ifade etmekten aciz midir?

Anlaşılıyor ki Nezih kitabevi taraf olduğunu düşünmektedir. Peki öyleyse, Kemalizm’in zulüm demek olduğunu sadece ima etmeyen, bunu aynı zamanda ifade eden kitapların raflarında düzinelerce bulunduğunun farkında değil midir? Nezih kitabevi yöneticileri gerek dünyada gerekse de Türkiye’de yaşanan süreçlerin farkında olmayabilir. Öyleyse biz hatırlatalım: Küresel kapitalizmin ve neo-liberal ideolojik tahakkümün dünyayı saran hegemonyası, sadece Kemalizm’i değil, otoriter bütün yapıları biçimsel dönüşüme ve eleştiriye muhatap ediyor. Elbette ki otoriter yapıları bütünüyle tasfiye etmiyor, sadece onları daha kullanılabilir bir kılıfa sokuyor. AKP’nin temsil ettiği değişimci çizgi de Kemalizm’in bir anlamda reddi iken diğer taraftan onun yeniden biçimlendirilmesidir. Statik ve değişime direnen bir Kemalizm olgusu bugün artık hakim sınıfların da işine yaramamaktadır. Zira konjonktür, burjuvaziyi kapalı ekonomik ve siyasal modelleri dışa açma ve kendini yeniden yapılandırmaya mecbur bırakıyor.

Bu genel çerçevenin içerisinde düşünüldüğünde; geçmişten beri sınıfsal bir içerikle tutarlı bir şekilde Kemalizm’e karşı olan devrimci sosyalist yazarların eserlerinin yanında, artık konjonktüre uygun olarak ve tutarlı bir sınıfsal analize konu etmese de daha önce kendini bu kadar açık ifade etmeyen muhafazakarlar ve AKP ile ittifak halindeki liberallerin eserlerinin de hızla çoğaldığını söyleyebiliriz. Nezih kitabevi yöneticileri, bu eserlerde çeşitli biçimlerde; Türkiye tarihinin önemli kitle katliamları ve dramlarının Kemalist resmi ideolojiden kaynaklandığı ve bir ulus inşa etmek hedefiyle yola çıkan Kemalist kadroların toplumu tektipleştirme projesinin neticesinde gerçekleşen 1938 Dersim katliamından 6-7 Eylül olaylarına, Maraş-Sivas-Çorum katliamlarından 17.000 faili meçhule sebep olan ve hala toplu mezarlarla gündeme gelen Kürtleri inkar politikalarına kadar birçok olgunun sorumlusu tutulduğundan haberleri yok mudur? Eğer yoksa, tavsiyemiz; satışa sundukları kitapları daha dikkatli bir şekilde incelemeleridir. Sadece son zamanlarda çıkan Dersim Katliamı’na ilişkin kitaplara bakmak bile yeterlidir. Sözün kısası, şu anda Türkiye’nin siyasal iklimi bu eleştirileri daha fazla gündeme getirecek bir yere doğru evrilmektedir. Dolayısıyla artan bir şekilde kitap piyasasında benzer içerikli ürünlerin sayısı artacaktır. Bunu görmek için medyum olmaya gerek yoktur. Birazcık ülke gündemini takip eden biri rahatlıkla bunu görebilecekken, Nezih yönetimi hayli hayli görecektir diye düşünüyoruz.(Acaba yanılıyor muyuz?) Madem ki Nezih kitabevi kendisine laik, ulusalcı veya Kemalist bir rol biçmiştir, öyleyse soruyoruz: Nezih kitabevi yöneticileri siyaset ve inceleme araştırma reyonlarında var olan ve ideolojik dokusunu sosyalist, liberal veya İslamcı çizgiden alan ve Kemalizm eleştirisi barındıran kitapları da kaldırmayı düşünüyor mu? (Bu kitapların neler olduğunu ayırt edebilecek durumda değilseniz, söz veriyoruz yardımcı olacağız. İlk elden söyleyelim; Nezih sansür kurulu Kemalizm’i soldan eleştiren birçok kitap için İletişim yayınlarına daha dikkatli bakmalılar. Ya da Fethullahçı bir çok kitap için Timaş yayınlarını ince eleyip sık dokumalılar.)

Metis ajandasının yayınevinin kurumsal kimliğini temsil ettiğini düşünürsek; Nezih kitabevi, Murathan Mungan’dan Ahmed Arif’e, John Berger’den Ursula K. Le Guin’e Bukowski’den Platanov’a, Oruç Auroba’dan Bilge Karasu’ya Türk ve dünya edebiyatının önemli eserlerini satmaya devam edecek mi? Yoksa iki yüzlüce, ajandasını içeri sokmadığı yayınevinin kitaplarını pişkince satmaya devam mı edecek?

Görüldüğü gibi, iş bir kez yayın sansürcülüğüne girdiğinde ve ticarethanenin sahip olduğu tarafsızlıktan uzaklaşıp taraf olmaya başlayınca içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Nezih kitabevi yöneticileri kendilerine geldiğini iddia ettikleri maillere, kitapçı ciddiyetiyle de değil, ticari çıkarcılıkla dahi cevap vermiş olsalardı daha önce yaptıkları hatayı tekrarlamamış olurlardı. Daha önce Türk aile yapısına takılan derginin akıbetinin bir benzeri bu kez resmi ideolojinin kırmızı çizgilerine takılan Metis ajandasının başına gelmiştir. Ancak görünen o ki ifade özgürlüğü ve siyasi çoğulculuk gibi kavramlara uzak olan Nezih kitabevi yöneticileri kitabevi yöneticiliğiyle soruna yaklaşmadığı müddetçe yukarıdaki soruları yanıtlamaya mecbur kalacaklardır. Kitap okumayı boş zaman faaliyeti olarak görmeyen ve dünyaya karşı kendini sorumlu hisseden entelektüel kesimin bu olayın takipçisi olması ve daha geniş kesimlerin konu hakkında bilgilendirilmesi için elimizden geleni yapmak boynumuzun borcudur.”

Nezih Kitabevi’nde Goebbels Kafası

“Basına, kamuoyuna ve tüm ilgililere;

Geçtiğimiz üç ay içerisinde hiç beklemediğimiz bir yaklaşımla karşılaştık.

Bir süreden beri Underground Poetix okurlarından gelmekte olan mailler sonrasında NEZİH KİTABEVİ’ nde, Berfin Cemiloğlu ile başlayan dönemde Underground Poetix’ in yeni sayısının bulunmadığı ve sipariş etme isteklerinin de çeşitli farklı sebeplerle reddedildiğini öğrendik.

Senelerdir sorunsuz bir şekilde çalıştığımız ve yakın zamanda bir İngiliz şirketi tarafından satın alındığını öğrendiğimiz NEZİH KİTABEVİ’ nin bu yaklaşımını başlangıçta anlayamasak da, sonrasında yapılan görüşmelerde bunun dergi talebinde bulunan okuyuculara açıkça söylenmemekle birlikte, ne hoş bir takiye, dergi içersinde yer verilen çeşitli görsellerden ve dergi dilini gayri ahlaki bulmalarından kaynaklandığını öğrendik.

Bizim bildiğimiz, ve çalışmakta olduğumuz kurum, NEZİH KİTABEVİ , bildiğimiz kadarı ile bir kitabeviydi. Kitabevi ile ahlak zabıtalığı arasında da bir fark olduğunu düşünüyoruz.

Ve bizler tam da bugüne denk düşen bu davranış kalıbını zamanlaması açısından oldukça dikkate değer buluyoruz. Underground Poetix ile başlayan bu mekanizmanın ileride ne şekilde evrileceği ve nerelere dayanacağı tüm yayıncıları ve okurları ilgilendiren bir noktadadır. CABASI İSE İÇERDE SATTIKLARI YÜZLERCE ÇEŞİT YABANCI YAYIN ORGANIDIR! Kİ YETERİNCE “MÜSTEHCENLİK” BARINDIRMAKTADIRLAR, NEZİH KRİTERLERİ BAZ ALINIRSA!

Merak ettiğimiz nokta NEZİH KİTABEVİ’ nin Bukowski, Genet ve diğer edebi ürünlere raflarında nasıl yer verebileceği, sipariş vermeden önce tüm dergileri ve kitapları tek tek, sayfa sayfa inceleyip sansür mekanizmasına uygun olmayanları nasıl ayıklayacağıdır.

Abdülhamit’ in sansür mekanizmasını anımsatan, zaman içersinde kitle histerizasyonları ile Nazi propaganda bakanı Goebbels zamanındaki meydanlarda kitap yakmalara kadar uzanabilecek bir sürecin başındaki NEZİH KİTABEVİ ,artık kendileri ile çalışmayı tek taraflı kesmiş bile olsak, durumunu yeniden değerlendirmeli ve özeleştiri vermeli, bunu da kamuoyu ile paylaşmalıdır. Aksi takdirde, BİZ bulunduğumuz her platformda, elimizdeki tüm imkanlarla bu softalığı ifşaa etmeye devam edeceğiz.

Underground Poetix’e yönelik bir yaklaşım olarak başlayıp çok farklı ve tatsız mecralara sürüklenebilecek bu yaklaşıma karşı tüm okurları, yayınevlerini ve özgür düşünceli insanları NEZİH KİTABEVİ’ni BOYKOTA ÇAĞIRIYORUZ !

UNDERGROUND POETIX “