Gerçek Hayatta Oyunu Bitirmek İçin Ölmek Gerekir, Peki Ya Oyunlarda?

(Bu yazım ilk olarak Mayıs 2014’te Geekyapar!‘da yayınlandı. Geekyapar! arşivlerinde artık yazar olarak görünmediğim için buraya taşıyorum.)

Oyunlarda ölümü düşündükçe gerçek hayattaki veya felsefedeki ölümle aslında ne kadar da ters düştüğünü fark etmemek elde değil. Oyunlarda ölüm genellikle bir yeniden başlamayı veya kaybetmeyi işaret eder. Oyunlarda asıl amaç ölmeden sonuna kadar gelebilmeyi başarmaktır ya da ölmeden gidebildiğin kadar ileri gitmek. Ancak gerçek hayatı düşündüğümüzde ölüm tam tersine asıl sona varma olarak düşünülebilir. Çok kaba bir düşünce olarak görünebilir ama gerçek hayatı oyun olarak düşünürsek, oyunu bitirmek için ölmek gerekir.

Heidegger bunu felsefede en ilginç şekilde ortaya koyanlardan birisi. O, ölümün “yaşanamaz” bir şey olduğunu ve aslında hepimizin ölüme gitmek için ilerlediğimizi açık bir şekilde anlatıyor. Onun için ölüm kötü bir şey değil, ölümden kaçınmamız ya da ölümü ertelemeye çalışmamız anlamsız bir tavır. Onun yerine sadece bize ait olacak olan bu deneyime hazırlanmak ve onu içselleştirmek asıl yapılması gereken şey.

Oyunlar ise ölümü ve bizim ölüm algımızı ciddi bir şekilde değiştirme gücüne sahip ve bunu nasıl değiştirebildiklerini de zaman zaman gösteriyorlar. Oyunlardaki karakterin ölümü aslında bizim deneyimimize dönüşüyor ve o karaktere bile ait olmayan bu deneyimi biz sahipleniyoruz ve buna göre tepki veriyoruz. Oyundaki karakterle kendimizi birçok noktada özdeşleştiriyor olsak da onun ölümü söz konusu olduğunda kendimizi dışarı çekip onu bu durumla baş başa bırakıyoruz. Ve ardından respawn olarak “aynı karakterle” yolumuza devam ediyoruz.

Bir diğer ilginç ölümle etkileşim de ölümün bir beceriksizlik belirtisi olarak karşımıza çıkması. Oyunlarda ölmek genellikle yetenek eksikliği ya da oyunu oynamayı becerememek olarak görülüyor. Hatta multiplayer oyunlarda ölmek gibi bir hata yaparsanız birlikte oynadığınız arkadaşlarınızdan nasıl tepkiler alacağınızı biliyorsunuzdur. Ancak gerçek hayattaki ölümlere, eğer sosyal darwinizmin suyunu çıkartan birisi değilseniz, böyle tepki vermemizin imkanı yok. Çünkü gerçek hayatta tecrübe edinip bir daha deneme, ya da kolay moda geçme yok.

Bununla birlikte oyunlarda daha dikkatli davranan ve sanki gerçek hayattaymış gibi çok ince düşünerek ve ölmemeye ciddi bir çaba harcayarak oynayanları da sevmiyoruz. Çünkü oyunun aksiyonunu ve hızını düşürdüklerini, oyundan keyif alamadıklarını düşünüyoruz böyle oynayanların. Ancak aynı zamanda oyunda ölenlere de beceriksiz diyor ve hatta ölümleri bizi etkiliyorsa kızıyoruz bile. Ölümle çok garip ilişkiler kuruyoruz oyunlar söz konusu olduğu zaman.

Bunu biraz olsun aşabilen tek oyun Sims gibi hayat simülasyonu dediğimiz oyunlar ancak orada bile ölüm oyuna yeniden başlamaktan fazlası olmuyor. Ancak zaman zaman Sims karakterinin ölümüne bir yakınını kaybetmiş kadar üzülenleri görüyorum. Bu aslında oyundaki ölümle farklı bir etkileşim biçiminin de ortada olduğunu gösteriyor bizlere. Ancak burada da şöyle bir sıkıntı doğuyor: Oyuna başladığımız andan bu yana kendimizle özdeşleştirdiğimiz bu karakter neden ölümüyle birlikte bizim dışımızda bir şeye dönüşüyor? Buna potansiyel bir cevap olarak ölümü başka türlü deneyimleme şansımızın olmamasını, daha doğrusu ölüm deneyiminin başka türlü nasıl olacağını bilemememizi sunabiliriz sanırım. Çünkü gerçekten kendi ölümümüzü bile deneyimlemenin mümkün olup olmadığını bilemiyoruz şu anda.

Peki bunun dışına çıkarak bir oyun tasarlamak mümkün olablir mi? Hayatın ve ölümün tam anlamıyla içselleştirerek yaşandığı bir oyun söz konusu olabilir mi? Elbette birçok büyük felsefi sorunla karşı karşıyayız böyle bir şeyi yapabilmek için. Ancak en azından Heideggerci yaklaşımla bir oyun deneyi ilginç sonuçlar verebilir. Ölümün ve bu “kişisel öncesi deneyime” (ki buna deneyim demek mümkün mü tartışması bile büyük bir sorun) hazırlığın temele alındığı bir oyun nasıl kurulabilir ya da böyle bir şeyi kurmanın mümkünlüğü düşünmesi bile oldukça keyifli sorunlar. Böyle bir oyunu nasıl bir kurguyla kurabiliriz? Belki artırılmış gerçeklik veya sanal gerçeklik teknolojileri bize yardım edebilir. Ya da tam tersine text-based bir oyun bunu daha mı iyi verebilir bize? Yoksa en iyi çözüm bunları bir kenara atıp uzaylıların ortasına ölümüne atlamak mı?

Oyunlarda Ölümü Deneyimlemek?

Uzun zamandır üniversite ve başka işlerle meşgul olduğumdan dolayı birçok şeyi aksatıyor ya da eski aktifliğimde yapamıyordum. Bunlardan en çok içimi kemiren de Faux Play’de yazamamaktı. Şimdi yavaş yavaş yüklerimi hafifletmeye başlayınca, ilk işim Faux Play’in en taze dosyasına bir yazı yazmak oldu. Umarım 13 Mayısta bitirme tezimi teslim edip savunmamı yaptıktan sonra daha da rahatlayacağım ve bol bol oyunlar hakkında yazacağım.

“Oyun ve Ölüm” konulu bu dosyaya benim katkım, ölümün deneyimlenmesi üzerine düşünen ve fiziksel dünyadaki ölümle oyunlardaki ölümler arasında bir ilişki kurmayı deneyen bir yazıyla oldu. Her zamanki gibi dosyadaki her yazı ayrı bir güzel, mutlaka hepsini okuyun.

Oyunlarda ölümü düşündükçe gerçek hayattaki veya felsefedeki ölümle aslında ne kadar da ters düştüğünü fark etmemek elde değil. Oyunlarda ölüm genellikle bir yeniden başlamayı veya kaybetmeyi işaret eder. Oyunlarda asıl amaç ölmeden sonuna kadar gelebilmeyi başarmaktır ya da ölmeden gidebildiğin kadar ileri gitmek. Ancak gerçek hayatı düşündüğümüzde ölüm tam tersine asıl sona varma olarak düşünülebilir. Çok kaba bir düşünce olarak görünebilir ama gerçek hayatı oyun olarak düşünürsek, oyunu bitirmek için ölmek gerekir.

Heidegger bunu felsefede en ilginç şekilde ortaya koyanlardan birisi. O, ölümün “yaşanamaz” bir şey olduğunu ve aslında hepimizin ölüme gitmek için ilerlediğimizi açık bir şekilde anlatıyor. Onun için ölüm kötü bir şey değil, ölümden kaçınmamız ya da ölümü ertelemeye çalışmamız anlamsız bir tavır. Onun yerine sadece bize ait olacak olan bu deneyime hazırlanmak ve onu içselleştirmek asıl yapılması gereken şey.

Gerçek Hayatta Oyunu Bitirmek İçin Ölmek Gerekir, Peki Ya Oyunlarda? – Ölüm Ve Oyun | FauxPlayDosya