Paypal’ın Türkiyeden Ayrılmak Zorunda Kalması Üzerine Birkaç Kelam

Bu yazımı ilk olarak Tuhaf Gelecek newsletterın 02.06.2016 tarihli bölümünde yayınladım. Eğer newslettera abone olmak ve daha önce yazdıklarımı okumak isterseniz buraya tıklayın.

Ülke olarak dünyanın geri kalanına kendimizi kapatma çabamız da tüm hızıyla devam ediyor. 30 Haziran gecesi düşen Paypal’ın Türkiye’de artık işlem yapamayacak olması da bunun en son örneği. Birçokları için belki hiç önemi yok, kendi sözüm ona “milli” yöntemlerini desteklemek (bkz. Vestel telefon satsın diye düzenleme yapmak) ya da başka planları olabilir. Ama böyle bir hareketinin nasıl etkileri olacağını hiç düşünmeden bu kadar aptalca hareket edebilmelerine gerçekten şaşırıyorum.

(Paypal’ın lisansının verilmemesinin temel sebebinin Türkiye verilerinin hepsini Türkiye’de sunucu açıp burada tutması gibi bir zorunluluğun getirilmesiyle açıklıyorlar. Buna benzer yaptırımlar genellikle Rusya vb ülkeler, o verileri devlet olarak kendi kontrolleri altında tutabilmek için talep eder. Bunun gibi zorlamalar genel olarak “splinternet” adıyla anılır ve küresel ve dağıtık internet yapısının devletler tarafından kontrol edilebilmesi için uydurulmuş bir yöntemdir. Örneğin bu yöntemi kullanarak aynı yaptırımlar yakında sosyal medya sitelerine ve kullandığımız diğer uluslararası araçlara da uygulanabilir ve bunların da Türkiye’den kullanılamaz hale gelmesine sebep olabilir.)

Sadece kendi adıma konuşacak olursam, benim hem birçok para kazanma yolum hem de harcamalarım riske girdi. Yurtdışına freelance olarak yaptığım işlerin büyük bir kısmı yalnızca Paypal üzerinden ödeme yapabiliyor. Yani bir daha bu yerlerle iş yapıp yapamayacağım meçhul. Bunun dışında bağımsız yayınlar ve projeler yapma planlarımın da büyük bir kısmı riske girdi. Yapsam bile bunlardan bir şey kazanmam şu noktada imkansıza yakın görünüyor. Bunun yanı sıra henüz durumun belirsizliği yaptığım birçok kültür harcamasını da bir daha yapıp yapamayacağım konusunu riske soktu. Bandcamp’ten sanatçı keşfetmek, yeni keşfettiğim yazarların self-published işlerini almak ya da yeni dergileri desteklemek gibi şeyleri bundan sonra yapabilecek miyim belli değil.

Bunun yanı sıra benim gibi yurtdışına freelance iş yapan birçok yazar, çevirmen, sanatçı vb.; şu an Youtube üzerinden geçimini sağlayan Türkiyeli Youtuberlar; indiegogo ile yeni projelerine destek arayanlar; yurtdışıyla iş yapan birçok küçük ve orta boy işletmeler şu an ne yapacak belli değil. Dünyanın en güvenli para alışverişi yollarından birisini ülkede iş yapamaz hale getirmek nasıl bir zekanın işi bilmiyorum. Dünyanın geri kalanının haberi bile olmadığı ve bu yüzden güvenmeyeceği yolları kullanmamızı mı belkiyorlar acaba? Alternatifler var, yerliler var diyenler acaba dünyanın geri kalanını da bunları kullanmaya zorlayabileceklerini mi düşünüyorlar?

Elbette bu değil durum. Arka planda yatan fikir her şeyin şu ülkenin sınırları içerisinde kalması ve belki de en sonunda dünyanın geri kalanıyla tüm ilişkimizin kopması. Zihinlerinin derinlerine işleyen aptal milliyetçilikleri tüm bunların sebebi aslında. Yabancı olan her şeye hiç kafa yormadan yapılan düşmanlık, dünyanın geri kalanını sürekli küçümseyip düşman görürken kendisi hiçbir şey üretmeme hali ve tüm bunlara rağmen dünyadan kopmadan bir şeyler yapmaya çalışanları zerre umursamayan zihin yapısının eseri bunlar. Kendileri ve çevreleri böyle şeylere hiç ihtiyaç duymadığı için ülkenin geri kalanının da kendileri gibi olmasını bekledikleri için oluyor bunlar.

Herhalde bizlerden de bekledikleri zerre kültür ve bilgi birikimi olmayan, kendini geliştirmeyi gereksiz gören ve dünyanın geri kalanıyla tek ilişkisi başkalarının parasını yiyerek yurtdışında tatil yapmak olan kütüklere dönüşmemiz. Bunu bir de güzel bir milliyetçilik sosuna bularsak tadından yenmez zaten. Kimin ihtiyacı var kültürün ve sanatın gelişmesine, yaratıcı insanların kendilerine fırsatlar yaratmasına ya da onların aklına bile gelmeyecek şeyleri düşünüp yaratmasına. Kendi kendimize Kuzey Kore gibi takılır, tüm dünyanın bize hayran olduğunu ve kıskandığını zanneden şizofrenik bir rüyada yaşamaya devam ederiz nasılsa.

Türk Varsa Eleştiri Yasak

(Bu yazım ilk olarak Ağustos 2014’te Geekyapar!‘da yayınlandı. Geekyapar! arşivlerinde artık yazar olarak görünmediğim için buraya taşıyorum.)

Bir topluluğa, gruba, kimliğe ait olma hissi herhalde günümüz insanını en çok rahatlatan ve aynı zamanda gözünü karartan duygulardan birisi. Aidiyet ihtiyacının ve bu ihtiyaç giderildikten sonra gelen kontrolsüz gücün yarattığı sonuçları yaşamımızın her alanında, her zaman görebilmek mümkün.

Maalesef biz geekler ve oyuncular da hâlâ bunu üstümüzden atmayı becerebilmiş değiliz. Kimi zaman bu durum bazı zümre ‘geekleri’ veya belli bir platformu tercih eden ‘gamerları’ master race/üstün ırk ilan ederek kendini dışa vuruyor, kimi zaman da daha temel politik/kültürel yansımalar bizim alanımıza yansıyor. İkincisinin en sık karşılaştığımız örneğiyse milliyetçi duygular üzerinden olmakta.

Milliyetçi duygulara, bu duygular üzerinden giderdiğimiz aidiyet ihtiyacına en küçük şekilde dahi dokunan bir şey olsa ona deli gibi sarılıyor, kimsenin ona dokunmasına dahi izin vermiyoruz. Bizim ait olduğumuz grubun bir parçası olduğu için onu canhıraş savunuyor ve onun mükemmel olmaması gibi bir ihtimali aklımıza dahi getirmek istemiyoruz.

Örneğin Crysis ilginç bir şekilde tüm Türkiye’nin hayran olduğu ve asla hakkında kötü bir söz söyletmediği bir oyundu ama bunun sebebi tüm oyuncuların keyifle oynuyor olması değil, yapımcı stüdyonun kurucularının Türk olmasıydı. Oyunun klişelerin ötesine geçememesi ve görsel efektler dışında çok da kayda değer bir başarısının olmamasının hiçbir önemi kalmamıştı kimsenin gözünde.

Street Fighter’da en son eklenen Hakan karakteri de bu anlamda ilginç bir örnek olmuştu. Hakan’ın eklenmesi Türkiye’de Street Fighter’a ilgiyi arttırmıştı elbette ama bir yandan da ait olduğu grubun bu şekilde temsil edilmesini beğenmeyenler tarafından da büyük bir tepkiyle ve kimi zaman nefretle karşılanmıştı. Eğer ait olanın ideallerine uymuyorsa, temsil her zaman istenen sonucu vermeyebiliyordu.

Karşılaştığım en taze örnek de Yigilante’nin bu dosya için Fareler Oyunda dergisinden alınan yazısına gelen yorumlarda oldu. Evet Lale Savaşçıları ilk Türk RYO’suydu ama bunun ne kadar sorunlu bir oyun olduğunu dile getirmeye, oyunu ve senaryosunu eleştirmeye hakkınız olamazdı. Çünkü o bir oyun değil, Türklük aidiyetini paylaşan oyuncuların kutsalıydı. Ona dair bir eleştiri yazmaya kimsenin hakkı olamazdı.

Tüm bunların sebebini bulmaya çalıştığımızda aslında çocukça diyebileceğimiz reflekslerle ve psikolojik durumlarla karşılaşıyoruz. Kendimizi ait olarak gördüğümüz gruplar ve kavramlar bizim kimliğimizi oluşturmada büyük bir önem taşır, bu reddedilemez. Ancak kimilerimiz bu aidiyetlerine fazlasıyla bağlı oldukları için kendi bireysel kimliklerini oluşturmakta zorlanıyor ve sadece bu aidiyetler ile kendilerini sınırlıyor. Bu da bu ait olunan gruplara doğal olanın ötesinde bir değer atfedilmesine ve bunların bir çeşit kutsala dönüşmesine neden oluyor.

Böyle bir durumda bu gruplara ya da bu grupların temsillerine bir eleştiri geldiğinde, kişiler bu eleştirileri tamamen kişisel olarak algılıyor ve sanki kendi kişiliklerine bir saldırı varmış gibi tepkiler veriyor. Yani böyle durumlarda siz her ne kadar bir oyunu eleştiriyor olsanız da, bu kişilerin gözünde durum tamamen kişisel bir saldırı olarak ve hatta kendisine hakaret etmişsiniz gibi görülüyor.

Bunu yaparken oyun yapımcılarına ve Türkiye’nin oyun kültürüne büyük bir iyilik yaptığını zannedenler ise aslında en büyük zararı vermekte. Çünkü eleştiriye hakaret ve saldırı olarak bakmaları, bunları hiçbir şekilde dinleme ve tartışma şansı bırakmadan gözü kapalı saldırmaları bu kültürün gelişimini yavaşlatmaktan başka bir işe yaramıyor. Bu kutsallaştırma ve ne kadar felaket hâlde olursa olsun mükemmelmiş gibi gösterme hastalığı; nerede eksiklerin ve hataların olduğunu, oyunların nasıl daha iyiye gidebileceğini ve nasıl değişikliklere ihtiyaç olduğunu görmemizi engelliyor. Kimi zaman saf bir tapınma noktasına gelen bu durum, iyiye kötüyü ayırt etmeyi imkansız kılıyor ve hem oyunculara hem de oyun yapımcılarına çok büyük zarar veriyor.

Bunu çözebilmenin yoluysa bazı tabuları yıkabilmekten ve gerçeklerle yüzleşebilecek kadar cesur olabilmekten geçiyor. Korkularınızı geride bırakıp cesur bir şekilde eleştirileri anlamaya çalışmak, onlara küfür gibi bakmaktansa o kişinin haklı olabileceğini göz önünde bulundurmak ve hiçbir şeyin mükemmel olamayacağını ve bu yüzden hataların, yanlışların normal olduğu gerçeğini kabullenebilmek lazım.

Aynı şekilde aidiyetlerinizi okşayan her şeyin şahane, onlara uymayan ya da onlara eleştiri getirenlerin de düşman olduğu (eğer bu bir oyunsa çok kötü olduğu) önyargılarından vazgeçerek tarafsız bir şekilde oyunlarla ilişki içerisinde olmayı da öğrenmek şart. ‘Gavurun’ yaptığı oyuna siz kafanıza göre saydırmayı hak görürken, birileri gayet makul eleştiriler yazdığında “Alın kellesini!” şeklinde tepki verirseniz hiç bir yere ulaşamazsınız.

Çünkü hiç kimse mükemmel değil ve böyle bir şey de asla söz konusu olmayacak. Eğer siz Türkiye’de oyun kültürünün gelişmesini ve daha iyiye gitmesini istiyorsanız böyleymiş gibi yapmaktan vazgeçip eleştirileri gerçekten dinlemeyi ve bunlardan nasıl dersler çıkartabileceğinizi düşünmeyi alışkanlık hâline getirmelisiniz.