“Hayır” Diyorsam Sebebi Var

Freelance çalışmaya, yani kendi işimi kendim yürütmeye başladığımdan bu yana öğrendiğim birçok şey var. Ama bunlardan belki de en önemlisi ve daha önce hayatımın başka alanlarında da ne kadar büyük etkisi olduğunu fark edemediğim bir tanesi var: kendi sınırlarını belirleme gücüne sahip olmak ve bunu yapamamanın nasıl büyük etkileri olabileceği.

Özellikle freelance çalışmanın en önemli dertlerinden birisi iş akışını sürekli hâle getirebilmek ve bu sayede hem maddi hem de zihinsel olarak boşa düşmemek. Bunu yapamazsanız dengesiz ve sıkıntılı bir hayatınız oluyor. Ancak yalnızca bunu düşünmek, bir süre sonra her şeye evet demeye ve her önünüze geleni kabul etmeye başlamanıza da neden olabiliyor. İşte sorun da tam olarak herkese evet demek zorunda hissettiğiniz noktada başlıyor. Aman boşta kalmayayım diye iş almaya başlarken bir noktadan sonra bu durum size zarar vermeye ve aslında gerçekten yapmak istediğiniz işlerinize zaman ayıramaz hâle gelmenize de sebep olabiliyor.

Bu bir süre sonra çok farklı biçimlere de dönüşebiliyor. İnsanları kırmamak için, daha sonra bana iş vermez düşüncesine kapılıp hayır diyemez hâle gelebiliyorsunuz mesela. Ya da kimi insanlar sizin bu durumunuzu fark edip manipüle etmeye başlayabiliyor. Tıpkı iş dışındaki konularda olduğu gibi, siz ne kadar çok evet derseniz bu bir süre sonra size karşı kullanılmaya başlanabiliyor.

Bu noktada, hem gündelik hayatınızda hem de iş hayatınızda kimi sınırları ve kuralları kesin bir şekilde koymak zorundasınız. Freelance çalışmanın en önemli noktalarından birisi de aslında gündelik hayatla iş hayatı gibi bir ayrımı yapmanın çok daha zor olması çünkü. Gittiğiniz bir ofis, size ne yapacağınızı emreden ve sınırlar koyan birileri olmadığı için iş ve günün geri kalanı arasında bir ayrım kalmıyor. (Bu yüzden freelance çalışmayı hâlâ işsiz olmak gibi gören de çok insan var. Freelance çalışmanıza rağmen “ne zaman işe gireceğinizi” soranlar. Ama şimdilik bunu bir kenara koyalım.) Bu yüzden, gerçekten freelance çalışarak güzel bir hayat sürdürmek istiyorsanız; hem hayatınızı hem de işinizi kendi düzeninize göre yönetebilmeniz gerek.

Eğer bu olmazsa hayatınız bir anda savaş alanına dönebilir. Sizin hayır diyememenizden faydalanıp sizi kullanmak isteyenler, sizin hayatınıza ve düzeninize hiç saygısı olmayan ve hatta sizin de bir hayatınız ya da işiniz olduğu gerçeğini kabul etmeyenler ve daha birçok şey kontrolü tamamen kaybedip kendinizi bir enkazın ortasında bulmanıza neden olabilirler. Siz de ne ara bu hâle geldim diye düşünüp durursunuz.

Yukarıda bahsettiğim insan modellerinin bizimki gibi toplumlarda ne kadar çok olduğunu da düşünecek olursak, işinizin ne kadar zor olduğu ortada. Ancak bu noktada da sizin yapabileceğiniz çok fazla bir şey yok (yaşadığınız yeri değiştirmek gibi ekstrem örnekler dışında). En fazla yapabileceğiniz kendi düzeninizin ve hayatınızın öncelikli olduğunu söylemekten ve gerektiği zamanlarda hayır demekten korkmamanız. Geriye sadece insanların size ve hayatınıza saygı duyup buna göre davranmalarını ummak kalıyor.

Bunu yaparken alacağınız tepkilere de hazır olmanız lazım. “Götü kalkmış”, “N’olacak sanki”, “Hayırsız”, “Saygısız”, “Ukala”, “Parasıyla değil mi”, “Kendini ne zannediyor bu”, “Ne kıymetli vakti varmış bunun da” gibi şeyler duymaya; insanların yaptıklarını kabullenmemelerine ve size karşı tavır almalarına dayanabilmeniz gerek. Bunların hepsi daha önce hiç görmedikleri bir şeyle karşılaşmanın yarattığı etkiler. Yapabileceğiniz tek şey zaman içerisinde sizin ne demek istediğinizi anlamalarını beklemek.


Tüm bu anlattıklarım temelde yaşadığımız toplumun algıları ve kavrama sorunlarıyla alakalı. Büyük bir kesim, sadece kendi hayatını merkeze alıp diğer insanların 7/24 onların her istediğini yapmak için hazırda bekleyen robotlar olduğunu zannediyor. Bu zaten kim olursanız olun gündelik hayatınızı yeterince zorlaştırırken, bir de benim gibi “iş” olarak kabul edilmeyen bir şeyler yapıyorsanız durum daha da kötü bir hâl alıyor.

Tüm bunlar değişir mi, insanlar zamanla öğrenir mi bilemiyorum. Ama mutlu ve gerçekten istediğiniz şeyleri yaptığınız bir hayat geçirmek istiyorsanız “hayır” diyebilmeyi öğrenmeniz lazım. Belki zamanla çevrenizdeki insanlar da size ve işinize saygı duymayı, sizin de hayatınıza dair kendi planlarınız olabileceğini ve sizin keyif aldığınız bir hayat yaşamanızla mutlu olmayı öğrenirler.

Sakin İnternet

Biraz sakinleşmeye ve buna bağlı olarak teknolojiyi ve interneti kullanma şeklime çeki düzen vermeye niyetlenmem aslında uzun bir zaman öncesine dayanıyor. Ama bunu yapmaya başlamak için yeterli motivasyonu bulmam biraz uzun sürdü.

“Calm Technology” akımını keşfettiğimden bu yana kafamın içinde dolanan fikirler vardı. Bunun üzerine internetin merkeziyetsizliğini koruma içgüdümü ve aslında internette kullandığımız birçok şeye başkalarının sahip olmasının getirdiği korkuyu da ekleyince kendimle ve çalışma düzenimle ilgili kimi değişiklikler yapmaya karar verdim. Elbette bir de son zamanlarda Warren Ellis’in bu konudaki fikirlerime destek çıkan şeyler yazmasının da motive olmamda katkısı var.

Elbette bu değişiklikleri tetikleyen en önemli şeylerden birisi de daha verimli çalışmak istemem. Kendim için sakin bir internet organize edip kontrolü ele alma ihtiyacı duyuyordum açıkcası. Diğer türlü başkalarının kontrolündeki sosyal ağların ve bitmek bilmeyen bir koşturmacanın içerisinde kayboluyormuşum hissini yaşamaya başlamıştım açıkcası. Özellikle Twitter gibi mecraların soluklanmaya hiç fırsat tanımayan ortamları darlamaya başlamıştı. Bu yüzden biraz kenara çekilip sakinleşmenin, bir nefes almanın iyi bir fikir olduğuna karar verdim. Ayrıca yapmam gereken ve yapmak istediğim birçok iş birikmişken (hepsiyle ilgili haberler yakında) gerçekten farklı bir çalışma düzenine ihtiyacım olduğunu fark ettim.

Peki nasıl olacak bu? Daha doğrusu ne değişecek?

En başta, bundan sonra daha fazla yazacağım ama bu yazdıklarım Twitter gibi yerlerde değil, kendi mecralarımda olacak. Bunların başlıcaları:

Bunların yanı sıra kendime bir bilgi deposu da oluşturdum. Eskiden Tumblr’ı bu amaçla kullanıyordum ama hem organize etmesi ve içinde bir şeyler bulması kolay olduğundan, hem de gerçekten herşeyiyle benim kontrolümde olduğundan dolayı ayrı bir yere taşımaya karar verdim. Çünkü böyle konularda hiçbir şirkete güvenmeye gelmez. Eğer takip etmek ya da oraya neler yığdığımı görmek isterseniz kendisi burada ve üst menüdeki “A Weird Notebook” linkinde.

Ayrıca sosyal ağlarda kıyasla daha az zaman geçireceğim. Kimi şeyleri otomatiğe alacağım, yani hesaplarımdan her paylaşım olduğunda internet başında olmayabilirim. Elbette Twitter’da mentionları ve DM’leri takip ediyor olacağım ama yine de eğer bana ulaşmak isterseniz en sağlıklı yol email olacaktır. Bu konuda ihtiyacınız olan her türlü bilgiyi anasayfada bulabilirsiniz.


Uzun lafın kısası: Bundan sonra daha sakin internet kullanacağım; daha az gevezelik yapıp daha çok üreteceğim. Yukarıdaki linkler (özellikle blog ve newsletter) mutlaka takibe almanızı tavsiye edeceğim yerler.

Dört Yıl

Çizim Göki’min.

Zaman üzerine konuşmak hep çok ilginç gelmiştir bana. Bir yandan ölçmek için binbir şey üretmiş olmamıza rağmen onu hissetme şeklimiz ve onunla iletişime geçme hâlimiz sanki bu ölçme denemelerinin hepsini boşa çıkarmak için uğraşıyor gibi. Tam olarak anlamamamız için büyük çaba harcıyor sanki.

En bilinen örneklerdendir: Keyif alarak, dolu dolu geçirdiğiniz zamanın nasıl geçtiğini fark etmezsiniz bile. Sanki her şey bir anda olup bitmiş gibidir. Ve aksine ne kadar can sıkıcı geçiyorsa o an, bitmek bilmez gibidir. Sanki bir dakikanın geçmesi on dakika sürüyor gibi.

Nereden buraya geldik diyecek olursanız, bugün benim için en önemli tarihlerden birisinin dördüncü yıl dönümü. Göki’mle dört yılı geride bırakıyoruz bugün. Ve ben hâlâ dört yıl dedikçe kendimi garip hissediyorum. “Ne ara dört yıl oldu be?” diye soruyorum kendime, sonra gülmeye başlıyorum.

O kadar dolu, o kadar güzel bir dört yıldı ki bu. Her şeyiyle mutluyum bu dört yılı yaşadığıma. Sanırım zamanın akıp gitmesinden bu kadar memnun olmamın sebebi de bu. Böyle güzel zamanlar geçirmenin bedeli zamanın bile farkında olmamaksa memnuniyetle kabul edebilirim bunu.

Böyle akıp gitmeye devam eder umarım zaman ve ben her seferinde böyle şaşırırım. Çünkü bu olmaya devam ettiği sürece, bunu yazarken içinde bulunduğum hisleri her seferinde tekrar yaşabildiğim sürece her şeyin yolunda olduğundan emin olacağım.

Seni çok seviyorum Gökim. Hep böyle akıp geçsin zaman, ben hâlimden fazlasıyla memnunum.

Bir Süredir Yapmak İstediğim Ama Adını Koyamadığım Değişim: Ahimsa Online

Son birkaç haftadır kendimi zehirlenmiş gibi hissediyorum. Ve bu böyle bir kez olup bitmiş değil, sanki sürekli temas hâlindeyim ve arada bir ve kısa süreliğine kurtulabiliyorum bu zehrin etkisinden. Sürekli yorgun ve yıpranmış hissediyorum, normalde zevk aldığım birçok şeyi yapmak bile istemediğim ya da zoraki yaptığım zamanlar oluyor. Kimi zaman böyle kısa süreler geçiriyordum ama bir süredir olağanlaşmaya ve bezdirmeye başladı.

Bunu kökünden çözmeye ve kendimi bundan kurtarmaya karar verdiğimdeyse durumun aslında bayağı ciddi olduğunu görmeye başladım. Buna benim sebep olduğum noktalar da vardı elbette, agresif ve tepkisel oluşum ve buna sebep olan bazı daha temel şeyler gibi. Göki’yle zaman zaman yaptığımız sohbetlerde bunlardan bahsediyordu. Ben kendimi içeriden göremediğim için kimi zaman parçaları birleştirmekte zorlanıyordum ama konuştuklarımızı bir arada düşünüp bir de bu zehirlenmiş hâlimi üzerine ekleyince çok daha iyi anlıyorum ne demek istediğini.

Elbette bu zehirlenmişlik tek başına bununla alakalı değil ve özellikle son zamanlarda bunu yoğun bir şekilde hissediyor olmamın asıl sebebi de sayılmaz. Bunlar sadece onun kalıcı olmasına neden oluyor. Asıl sebep şu an içinde bulunduğumuz toksik toplum ve histeri hâli. Hepimizi zehirliyor ve biz bunu durdurmak yerine daha da hızlı yayılsın diye elimizden geleni yapıyoruz.

Bir düşünün, en son ne zaman gündeme dair herhangi bir konuda kavga etmeden, birilerine hakaret edip saldırmadan ya da saldırıya uğramadan bir diyaloga girebildiniz? Ya da internette farklı düşünen iki insan arasında kavgayla bitmeyen ya da laf dalaşına dönüşmeyen bir diyalog denk geldi mi son zamanlarda? İnternette yeterince troll olma heveslisi yokmuş gibi bir de tüm varlığını başkalarına ‘laf sokmak’ üzerinden kuran sözüm ona aktivist, politik tiplere, çakma entellektüellere denk gelmeyeniniz var mı?

Tüm bunların üzerine bir de benim hiç umursamamam gerekirken bunları önemsemem ve üzerine de agresifliğim gelince kaçınılmaz olarak yıpranıyorum. Sağlıklı bilgi edinmek, insan gibi diyalog kurmak yerine aptalca durumlara maruz kalıyorum, sinirlerim yıpranıyor. Bir de bunların üzerine herkesin sürekli acelesi varmış gibi davranıp hiç üzerine düşünmeden, otomatiğe bağlamış şekilde sürekli kelime kusması da eklenince akıl sağlığımı yitirecek gibi hissediyorum.

Kısacası, agresiflikten, nefretten ve refleksten ibaret ortam beni boğuyor. Katlanamıyorum, kaçmak istiyorum. Herkesin kendisini haklı ve üstün, geri kalanları geri zekalı ve düşman gördüğü bu ortamda sağlıklı bir şeyler üretilebilmesi imkansız gibi geliyor.

İlk zamanlarda “Nerelisin?” sorusuna “İnternetten” diyebilecek kadar çok sevdiğim ve önemsediğim yerden şu an kaçmak, saklanmak ister hâle geldim. Ve tüm bunlar, interneti kullanan herkesin, hepimizin suçu. Hiç birimiz diğerinden daha az suçlu değiliz. Burayı aptalca bir savaş alanına çevirdik. Karşımızda diyalog kurduğumuz kişilerin insan olduğunu unuttuk, sanki hiç bitmeyen bir Counter Strike turnuvasındaymış gibi davranıp acımasızca saldırmaktan başka hiçbir şey yapmıyoruz. Umarsızca salladığımız o kelimelerin birilerini incitebileceğini ya da kendimizin de incinebileceğini unutmuşuz belli ki.


Özellikle son birkaç gündür internette özel iletişim yolları dışında mümkün olduğunca pasif olmaya çalışmamın sebebi de bunlardı aslında. Çünkü ne yapacağımı gerçekten bilmiyordum. Sanki bu bataklık asla kurumayacak ve ben de dahil herkesi içine çekecek gibi hissediyordum. Bir süre tüm hesaplarımı gizli moda almayı bile düşündüm. Evim saydığım internetten kaçmak istedim.

Sonra bu sabah kalktığımda Quinn’in (Norton) yeni bir yazı yazdığını gördüm. “Ahimsa Online” başlığıyla. Hemen her yazısını keyif alarak okuduğum için düşünmeden tıkladım. Ve bir solukta bitirdim. Çünkü kendi kendime sorduğum sorular için harika bir cevap önerisiyle gelmişti.

Benim gibi daha önce duymamış olanlar için Ahimsa, en basit anlamıyla “kimsenin incinmesine sebep olma, hiçbir şeye zarar verme” demek ve Hinduizm ve Budizm’de önemli yeri olan kurallardan birisi.

Bundan sonra benim de hayatımın en önemli kurallarından birisi olacak Ahimsa. Ne zaman agresifleşeceğimi hissedersem kendime bunu hatırlatacağım. Refleks tepkiler vermeden önce birkaç kez düşüneceğim, karşımdaki kişi beni incitmek için çabalasa da onların da insan olduğunu aklımdan çıkarmayacağım. Ne olursa olsun, karşımdaki kişi ne kadar saldırgan olursa olsun, sakin ve anlayışlı şekilde karşılık vereceğim.

Çünkü bu anlamsız öfkeye, laf dalaşlarına ve kavgalara girmenin bana sadece zararı oluyor. Hiçbir işe yaramayan bu anlamsız eylemlerle kendimi yıpratmaktan, bitap düşmekten ve vaktimi harcamaktan bıktım. İnsan gibi yaşamak ve bunu her zaman yapmak istiyorum. Daha sakin, anlayışlı ve huzurlu bir şekilde yaşamanın hepimiz için mümkün olduğunu biliyorum. Sadece diğeri daha kolay ve tanıdık geliyor, bir de o kavgaları kazanmanın verdiği keyiften vazgeçememek var.

Ama ben tüm bunları arkamda bırakmak istiyorum. Bu yüzden de tüm agresifliğimden ve reflekslerimden arınmak ve bundan sonra internette asla bir kavgaya girmeden hayatıma devam etmek için Quinn’in anlattığı deneye ben de katılıyorum. Çünkü sakin ve düşünerek hareket etmediğimiz için şu an hiçbir şeyi çözemediğimiz aptal bir noktadayız.

Ben tüm bunlara karşı sakinliği ve Ahimsa’yı seçiyorum bundan sonra.

Neden Yazamıyor(d)um

Bir süredir yaptığım iş üzerine çok fazla düşünüyorum. Bir yere varıp varamadığımdan emin değilim ama belki bir yazı hâline getirmeyi denersem ne durumda olduğumu görürüm diyerek bunu yazmaya başladım.


Son zamanlarda pek yazamadığımı, daha doğrusu ne zaman yazmak istesem yazmak yerine yazmak üzerine kafa yormaya başlayarak kendimi durdurduğumu fark ettim. Birçok farklı açıdan düşünüyorum bunu elbette; nasıl yazdığım, ne yazdığım, hangi dilde yazdığım, neyle yazdığım, neden yazdığım vs. Tüm bunların üzerine kafa yormaya başlayınca ve bir noktadan sonra iş içinden çıkılmaz bir bunalıma gidiyormuş gibi görünmeye başlayınca buna bir dur demeye ve bunun üzerine yazmaya karar verdim.

Yazmaya dair sorunlarımı yazarak çözmeye çalışmak ya çok akıllıca ya da çok aptalca bir fikir, ama hangisi olduğuna şu anda emin değilim. Muhtemelen bunu yazmayı bitirdiğimde anlayacağım.

Tüm bunların nereden başladığını düşünmeye kalktığımda birden farklı başlangıç noktası olduğunu iddia edebiliyorum ve hiçbirinde de haksız sayılmam. Aklıma gelen tüm meselelerin ciddi bir katkısı var bu problemi yaşıyor olmamda. Ve şu anda hepsi birbirine girerek bir kör düğüm hâline geldiler. Şu anki konumumdan ya hepsini çözeceğim ya hiçbirini çözemeyeceğim gibi görünüyor. Yine de belli olmaz, belki ipin ucunu bir yerlerde yakalarım.

İlk aklıma gelen sorunla başlayayım: Hangi dilde yazmak istiyorum? Bu aslında bir süredir ilginç bir şekilde kafama taktığım ve zaman zaman bu soruyla kendimin bile neyi kastettiğini çözemediğim bir soru. Yine de üzerine biraz durup düşündüğümde, bu soruyu bana sorduran birçok sebep olduğunu görebiliyorum kolayca. Ve bunları nasıl çözebileceğimi pek bilmediğimi de.

Sanırım ülkeye ve topluma dair umutsuz hissettiğim zamanlarda bu soruyu ciddi bir şekilde soruyorum. Bazen bu ülkede bir şeyler için çabalamanın, burada bir şeyler üretmenin anlamsız geldiği oluyor. Yaptıklarımın ya da yapacaklarımın değerinin bilinmeyeceği, kimsenin okumayacağını veya umursamayacağını düşünüyorum ve bu da bir hayal kırıklığına sebep oluyor. “Eğer böyle olacaksa neden Türkçe yazayım ki?” diye düşünüyorum. Ve o anda kendimi haklı buluyorum. Sonra bu haklılığımdan şüphe ediyorum ve kendimi sorguluyorum, “İlla bir şeyleri değiştirmek için mi yazıyorsun sen?” diyorum ve böyle olmadığını hatırlıyorum. Yazmaya başlamamın en önemli sebebinin bundan keyif almam olduğunu düşünüyorum.

Ve şimdi farkediyorum ki aslında Türkçe yazmak istemememin sebebi bundan keyif almamın zorlaşması. Yazdığımdan keyif alıyorum ama yazdıklarıma küfür dahi olsa bir tepki almaktan da keyif alıyorum. Türkçe yazdığımdaysa bunu çok nadiren yaşıyorum ya da bazen hiç yaşamıyorum ve bu da kaçınılmaz olarak keyfimi kaçırıyor. Yazmak istemememe neden oluyor.

Bir de işin diğer yanı var. Yazarlar için ortamın ne kadar rezil bir hâlde olduğu gerçeği ve yazarlığın hâlâ bir meslek olarak görülmemesi. Bununla ilgili yakınlarda şu postu girmiştim mesela.

Başka bir dilde yazdığım zaman, telifimi alabileceğimden çok fazla şüphe etmiyorum. Biraz gecikse bile geliyor. Ama burada telif veren bir yer bile bulmak imkansız. Yazmanın insanların keyif için yaptığı ve bu işten para kazanan yayıncılara bedava vermesi gerektiği bir yer zannediliyor. Kitap dosyam karşılığında bana telif önerilmesi gerekirken benden para isteyen yayınevi oldu, daha ne olsun.

Bunların içerisinden nasıl çıkacağımı bilmiyorum. Daha doğrusu bu sorunları çözebilmem ya da hiç değilse benim üzerimdeki etkisini hafifletebilmem mümkün mü bilemiyorum. Elbette bunlara çok fazla takılmamam gerektiğinin de farkındayım. Ama hiç değilse Türkçe yazma hevesimi tekrar kazanmam lazım ve bunu nasıl yapabilirim diye düşünmek değil, yazmak istiyorum.


Bir de yazma ortamıma ve araçlarıma fazlasıyla kafayı takan birisi oldum son zamanlarda, öyle lanet bir huy çıktı. Kendime sürekli daha iyi, daha güzel, daha “verimli” bir çalışma ortamı kurmaya çalışmaktan; elimdeki araçları sorgulamaktan ve onlarda eksiklikler bulmaktan yazmaya fırsat bulamıyorum zaman zaman. Neyle yazdığıma kafayı takarak yazmaya vakit bulamıyorum.

Bu konularda nedense fazla mükemmeliyetçi davranmaya çalışıyorum. Sanki ideal bir çalışma ortamı, yazma araçları ve sistemi varmış da bir türlü ona ulaşamamışım gibi davranıyorum. Bu şekilde düşününce de, doğal olarak bir türlü yazma moduna giremiyorum. Onlar olmadan ne yazarsam eksik, kötü olacak gibi hissediyorum. Tamamen saçmalık!

Neyse ki bu zırvalardan yavaş yavaş kurtulup kendime gelmeye başladım. Yani öyle olduğunu umuyorum.


Bu yukarıdaki aslında “ilham gelmesi” gibi bir şey ve bu nefret ettiğim iki şeyle bir süredir mücadele etmek zorunda kalmam beni çıldırtıyor. İlhamın daima büyük bir yalan olduğuna, özellikle söz konusu yazmaksa bunun neredeyse hiçbir anlamı olmadığına inanırken bir anda kendimi “Fikir bulamıyorum”, “Yazmak içimden gelmiyor” derken bulmak sinir bozucu.

Bu elbette burada bahsi geçen diğer birçok maddeyle de yakından ilişkili. Yazmaya ve onunla ilişkili şeylere o kadar çok kafayı takmış durumdayım ki, içimden hiç yazmak gelmemesi ya da yazacak bir şey bulamamam kadar doğal bir durum olamaz. Kendimi yazmaya odaklamak yerine bunlarla oyaladığım ve yorduğum için oluyor bunlar ve bunlardan kurtulmam için diğer garip sorunlarımdan kurtulmam gerekiyor. (Başta tahmin ettiğim düğümün uçlarından birisi çıkıyor sanki.)


Madem bir şey yakaladığımı düşünüyorum, onu zorlayayım bakalım.

Yazmaya dair motivasyonumu kaybettiğimi düşünmemin ve bu konuda kendimi sorgulamamın en büyük sebebi içinde yaşadığım ülkenin koşulları ve bunun yarattığı bazı sonuçlarla alakalı gibi görünüyor. Kendime dair kişisel meselelerim ya da kendimde bir sebep aramaya çalışmam aslında bundan kaçma çabası gibi bile görülebilir.

Elbette kişisel kimi sebeplerin, hayatımda ilgilenmem gereken önemli meselelerin olmasının da bunda etkisi var, bunu inkar edemem. Ama bunların hiçbiri kendimi ve yazmamı sorgulamama sebep olabilecek şeyler değil.

Kendimle bu kadar kavga ediyor olmam ve yazma amacımı sorgulamaya başlamam tamamen dış etkenlerin ve yazdıklarımın aldığı (ya da alamadığı) karşılıkların bir sonucu.

Bunda kendi payım olmadığını inkar edemem. İstediğimi alabilmek için yeterince yazmıyorum belki. Ya da yazdıklarımın, yazmak istediklerimin alabileceği karşılıkları gözümde fazla abartıyor da olabilirim. Yazdıklarımı daha fazla kişiye ulaştırmak konusunda yeterince ısrarcı bir kişi olmamamın, kendi reklamımı yapmayı beceremememin de payı olabilir bunda. Bunların hepsinin önemli bir yeri olduğunu söyleyebilirim.

Ama diğer yandan kimi koşullara ve olaylara bakınca ben bunları ne kadar yapsam da değişen çok fazla şey olmayacaığını düşünmeye ve karamsarlaşmaya başlıyorum. Belki çok sık yazmıyorum ama yazdıklarımı gerçekten umursayan kaç kişi var ki? Yazdığım şeylerin karşılığını alabilmeyi, yalnızca maddi değil manevi olarak da, istememden daha doğal ne olabilir? Yazdığım çoğu şeye en küçük bir tepki alabilirsem şaşırıyorum. Yalnızca pozitif değil, negatif tepkilere, eleştirilere bile razıyım. Kimse yazdıklarımı eleştirmezken, herhangi bir tepki vermezken nasıl bir iş çıkardığımı nereden bilebilirim? Yakın çevremde yazdığımı, bir şeyler ürettiğimi bilen insanların bile çok azı dışında kimsenin ne yaptığımı umursamıyor ya da yaptıklarımdan bihaber olduğunu görüyorken ne kadar ciddiye alabilirim ki kendi yazdıklarımı?

Elbette tüm bunları umursamamayı ve sadece yazmayı ben de istiyorum ama insanın motivasyonunu çok kolay bir şekilde kırabiliyor bunlar. Bir de bu durumda düşünmeden edemiyorum, eğer yalnızca yazacaksam ve kimse bunlardan haberdar olmak istemiyorsa birilerinin okuyabileceği bir yere koymanın ne anlamı var? Kendi not defterlerime, bilgisayarıma yazar kaydederim sadece. Ama bunu da yapmanın hiçbir anlamı olmayacağı ortada.


Dediğim gibi, biraz karamsarım bu konularda ama yazmadan da duramıyorum. İlgilendiğim, kafamın içinde bir şeylerin döndüğü ve farklı şeyler ürettiğime inandığım birçok konu var ama bunları yazdığım zaman üzerlerinin toz tutacağı ve kimsenin umursamayacağı hissinden de kurtulamıyorum. Üretebileceğim, üretmek istediğim birçok şey var ama başkalarının aynı şeyleri tekrar tekrar yaparak, hiçbir yenilik ortaya koymadan zırvalayarak topladıkları ilgiyi görünce umutsuzluğa kapılıyorum.

Gözümde tüm bunları fazla büyüttüğüme inanmak istiyorum. “Fazla abartıyorsun Ahmet, o kadar da kötü değil durum” demek istiyorum. Ama kendimi buna inandırmak için hiçbir işaret göremiyorum.


Bu yüzden farklı bir yol denemeye karar verdim.

Tüm bu gördüklerimin ve bahsettiklerimin değişmeyeceği ortada. Ve benim de yazmaktan vazgeçmeye hiç niyetim yok. O yüzden yapılacak tek şey mevcut durumu kabul edip yoluma devam etmek.

Evet, ortalıkta motivasyonumu kırabilecek çok şey var. Yazmak ve hayatını yazar olarak sürdürmek isteyen birisi için hiç de güzel bir ortam yok. Ama bunlar yüzünden yazmayı bırakmaya da hiç niyetim yok. Bu yüzden “Neyse o” diyerek devam etmek dışında pek bir seçenek kalmıyor. Sonuçta tüm bunların değişip de her şeyin şahane olacağı felan yok. Hem bunlar değişse bile başka birçok şeyin çıkacağına da eminim. Mükemmel diye bir şeyin asla gerçek olmayacağını kabullenmiş birisinin bu kadar zayıf bir motivasyonu olması ironik bir durum aslında.


Neyse işte, böyleyken böyle. Sonuç olarak yaptığım şeyleri yapmaya ve hatta daha fazla yapmaya devam edeceğim. Kafamın içini fazla sıkıntıyla doldurduğum bir dönemdi, birçok şeyi görüp aşırı karamsarlaşmıştım. Yazmaktan uzaklaştığımı zannederken kendimi bu duygudan yazarak kurtarmam da aslında ne kadar saçmaladığımı bana gösterdi, o yüzden de güzel oldu.

İçimi döktüm, kafamı topladım, rahatladım.

Siz nasılsınız?

Gereksiz Takıntılar Aleminden Selam Olsun!

Kişisel bir blogu aktif tutmak aslında göründüğünden zor bir iş. Üstelik kimi zaman, benim sıklıkla yaşadığım gibi, gerçekten yazmak isteseniz ve hatta yazsanız bile yayınlamakta zorlanabiliyor, hatta yayınlamak istemeyebiliyorsunuz.

Bunun birçok sebebi var elbette. En başta gelen, ve benim en çok kafa yorduğum, hangi yazdığımı nerede yayınlasam problemim. Birkaç farklı blog/blog benzeri hesabım var ve mümkün olduğunca bunları belli bir konsept veya amaç ile kullanmaya çalışıyorum. Ancak bu pek de mümkün olmayabiliyor çoğu zaman. Şimdilik bir denge tutturmuş gibi hissediyorum ama her an canımın sıkılmasıyla her şeyi altüst etme ihtimalim de söz konusu.

Blogu aktif tutmakta zorlanmamın bir diğer sebebi, aslında blogumda yapmak istediğim şeyi tam anlamıyla beceremiyor olmam. Bu blogu ilk kurduğumda -ilk hâli olarak 2008’de açtığım Blogspot versiyonunu kabul ediyorum- amacım aklıma gelen her şeyi yazmak, bir anlamda herkesle istediğimi paylaşabileceğim bir günlük gibi kullanmak vardı. Zaman geçtikçe daha “kaliteli” içerikler mi yapsam, düzenli seriler mi olsa derdine girdikçe eski hevesimi kaybeder gibi oldum. Şimdiyse tekrar bunu yakalamak derdindeyim; herhangi bir şey üzerine değil de sadece yazmak istediğimde gelip yazacağım, bir de yaptığım şeyler hakkında duyuru yapacağım zaman buraya yazmayı planlıyorum. Bu sayede ilk zamanlarımdaki gibi daha sık ve daha rahat yazdığım bir yer olacağını ve bu sayede beynimdeki yazma kaslarını daima zinde tutacağımı umuyorum.


Bir diğer büyük derdim de hangi dilde yazsam meselesiydi. Bir süredir bazı şeyleri yazmak istediğimde acaba bunu İngilizce mi yazsam yoksa Türkçe mi diye düşünürken yazmaktan uzaklaştığımı ve yazma keyfimi kaçırdığımı fark ettim. Bunu düşünmemin de aslında birkaç farklı sebebi vardı. Birincisi bazı konularda her ne kadar Türkçe yazmak istesem de, konuya dair tartışmaların hemen hepsinin İngilizce olmasından dolayı bu tartışmalardan kopma riskine girmeli miyim sorunu. Yani tartışmaya dahil olmalı mı yoksa onu farklı bir dilde yeniden başlatmalı mı meselesi. Buna hâlâ kesin bir cevap bulamadım. [Bir noktada bunun meşhur FoMO ile alakası olabileceğini düşünmüyor değilim. Bilemedim.]

Bir diğer sebebi de açıkcası Türkçe yazdıklarımın İngilizce olanlara kıyasla çok daha az okuyucu çekiyor olmasıydı. Ve işin ilginci, İngilizce yazdıklarıma gelen okuyucuların büyük bir kısmı da yine Türkiye’den oluyordu. Benzer konularda Türkçe yazdıklarım doğru düzgün okunmazken İngilizce yazdığım az sayıda yazı neredeyse toplamından fazla okunmakta. Bunun neden böyle olduğunu bilmiyorum ama Türkçe yazmak konusunda ciddi bir şekilde heves kırıcı olduğunu tahmin edebiliyorsunuzdur.

Belki de bunun sebebi benim ilgilendiğim konuların başkalarına yeterince ilginç gelmemesi olabilir. Belki de kendimi “ilgi çekici” hâle getirmem lazım. Sebebi ne olursa olsun böyle bir durum var. Ama buna kafamı takmamın bana bir faydası olmadığının da farkındayım. O yüzden bu da bir süredir kafama takılan ama artık umursamadığım şeyler listesine girdi. Eğer hâli hazırda bir sınırlaması olmayan bir yerde yazıyorsam canım nasıl isterse öyle yazmayı, o an aklımdan geçen neyse onu yapmayı alışkanlık hâline getiriyorum tekrar.


Aslında tüm bu yazdıklarım kendimle alakalı bazı kişisel sıkıntılarımı aşma çabası. Kendime dair çok fazla önyargım olması, kendimi sınırlamalarım ve hatta kimi zaman daha büyük meselelerimle ilgili. Ve bunlar sadece yazarken ya da bir şeyler üretirken değil, hayatımın her alanında beni sıkıntıya sokan şeyler. Bunları aşabilmek için de üstüne gitmekten başka bir yol olmadığını, bunların ne kadar saçma ve aslında bana zarar veren şeyler olduğunu sadece sözle değil eylemlerimle kendime göstermem gerektiğini anlıyorum artık. Burada böyle açık bir şekilde tüm bunlardan bahsetmeye çalışmam da bunun bir parçası.

Bazen benden başka kimsenin umursamayacağı şeyler hakkında yazmak istiyorum, kimsenin ilgisini çekmeyecek konular. Zevk aldığım şeylerden dilediğince bahsedebilmek, öfkelendiğimde tepkileri umursamadan bunu dile getirmek, birinin aptalca bir hareketini gördüğümde çekinmeden söylemek. Ama kendi içimde bunları yap(a)mamamı sağlamak için o kadar çok sınırlama koymuşum ve bunları o kadar içselleştirmişim ki, bana yarattıkları sorunları bile göremiyordum. Başkaları bunu söyledikçe ve bunun nasıl yan etkileri olduğunu gördükçe farkına varmaya başladım.

Bir şekilde bunun üstesinden gelebileceğimi biliyorum. Kendimle daha rahat olmam gerekiyor. Saçma sapan şeylere kadamı takmaktan vazgeçip elimdeki ve etrafımdaki onlarca şahane şeyin tadını çıkarmak istiyorum. Daha doğrusu artık istemek yerine bunu yapacağım, kendimi bunu yapmaya zorlayacağım.

Şu Anda Çalan: Noveller – Fantastic Planet (Bandcamp)(Spotify)

[PS. Yakında bir süredir kafamın bir köşesinde dönen, yeni yeni şekillenen bir projemi hayata geçirmeyi planlıyorum. Ayrıca bir süredir kenarda kalan bazı şeyler de tekrar canlanacak. Beklemede kalın.]

Tüm Bu Saçmalıklara İnat

Bir süredir kafamda bazı şeyler dönüp duruyor ve bunlar artık öyle bir noktaya geldi ki beni karamsarlaştırmaktan ve hiçbir şey üretemez hâle getirmekten başka bir şey yapmaz oldular. Bunlardan nasıl kurtulacağımı da bir türlü bilemedim. Bu yüzden buraya dökmeyi ve belki de bunu yazarken bir çözüm yolu bulabilmeyi umuyorum.

Uzun zamandır etrafıma her baktığımda, bir şeyler üzerine kafa yormaya başladığımda iki uçla karşı karşıya kalıyorum. Bir yanda güzel ve yeni şeyler üretmeye çalışan az sayıda insan var, diğer yandaysa ciddi bir şekilde çoğunluğu eline almış olan ve kendi küçük ve cahil dünya görüşlerini herkese dayatmaya çalışan yığınlar ve onların başını çekenler var. Maalesef ikincisi çok kalabalık ve fazlasıyla güçlü.

Normalde bu o kadar kafa takılacak bir durum değil, tarih boyunca hep böyle olmuştur çünkü. Ortalama ve çoğunluk dediğimiz şeylerin yaptığı hep budur. Ve dünyadaki gerçek değişimler ve gerçek güzellikler de hep az sayıda insanın bireysel çabalarıyla ortaya çıkmıştır. Ve de daima bu insanlar öteki olmuş, tehdit ve tehlike altında olmuşlardır. Ancak özellikle Türkiye’de bu durum hep daha ekstrem bir biçimde yaşanmış ve işin kötüsü, görebildiğimiz kadarıyla bu ekstremlik her kesimden aldığı onayla daha da büyümekte.

Bu da ister istemez insanın karamsarlaşmasına ve ümitsizleşmesine neden oluyor. Farklı bir şey söylemenin ya da bir şeylerin yanlış olduğunu dile getirmenin böylesine zorlaştırılması ve onların istedikleri gibi konuşmayan kimseye yaşama ya da üretme hakkı tanınmayan bir noktaya doğru gidiliyor olması bence şu anda başımıza gelen en korkutucu şey. Sözümona bir liberal kapitalist sistemin içerisinde yaşıyoruz ama dünyanın geri kalanında bu sistemin en azından kısmi anlamda verdiği özgürlüklerden bile nasiplenemiyoruz. Ne yalan söyleyeyim, Türkiye’nin hâlâ cumhuriyete geçebildiğine inanmıyorum ben. 90 küsür yıldır bir işi beceremediler ve bunun en temel sebebi de kurulduğu anda özgürlük yerine aptalca bir dayatmayı tercih etmesiydi. Kaçınılmaz olarak buna doğan tepki de ortalamanın ve cahilliğin yüceltildiği ve bunun dayatıldığı bir sistem olarak hayata geçip şu anda içinde bulunduğumuz duruma düşmemize neden oldu. Elbette bu tepki norm haline gelince, tepedekilerin ve onların yalakalarının her dediği çoğunluk için kesin doğrular olarak görülmeye ve buna eleştiri getirmek de yukarıda bahsettiğim baskıların yaşanmasına neden oluyor. Bu yüzden Yavuz Bingöl ve Alev Alatlı gibiler böyle rahatça saçmalayabiliyor ve sonrasında da zerre utanmadan hayatlarına devam edebiliyorken biz hayattan soğutuluyoruz. Bu yüzden felsefe eğitimi ilkokulda gereksiz ilan edilirken, bir dini inancı 6 yaşından itibaren çocuklara dayatmak makul görünüyor. Bu yüzden bu ülkenin başbakanı ve cunhurbaşkanı cinsiyet eşitliğini gereksiz ve saçma ilân edebiliyor.

Peki tüm bunlar olurken birey olmanın ya da birey olarak kendimizi karamsar ve hiçbir şey yapmak istemeyen bir ruh haline düşmekten kurtarmanın bir yolu var mı? Tüm bunlara inat üretmek, yaratmak, merak etmek, hayal kurmak ve şu hayattan keyif alabilmek mümkün mü? Eğer mümkünse yolu ne ya da bu yolu kendimize nasıl açabiliriz? Bunun üzerine bir süredir ciddi bir şekilde düşünüyorum çünkü tüm bu saçma ruh halinden kurtulmak ve hayatıma devam edebilmek için bir şeyler yapmam gerekiyor.

Bulabildiğim tek şey inat etmek oldu buna çözüm olarak. Tüm bu saçmalığa ve olan bitene karşı inat ederek hayattan keyif almaya ve kendi istediğimiz gibi yaşamaya devam etmemiz gerekiyor. Siyasi alanda ihtiyacımız olan değişimi o pisliğin içine girerek değil, ona dışarıda temel yaratan şeyleri yıkarak, onlara dışarıdan – yani toplumdan, kültür ve sanattan, sosyal hayattan- güç veren her şeyin bizi ezmesini engelleyerek, onları zayıflatarak getirmeyi denemeliyiz. Onlara asla zafer kazanamadıklarını; onlara inat yaşamaya, savaşmaya, üretmeye, hayal kurmaya ve hayattan keyif almaya devam ederek göstermeliyiz. Çünkü zaten dünyadaki tüm değişim ve gelişim siyaset dünyasının dışında olmuştur. Siyaset sadece ona ayak uydurabilenler ve Türkiye’deki gibi ona direnmeye çalışanlardan ibaret.

Bunun günümüze faydası ne kadar olur ya da bunlardan zaten bir fayda beklemek gerekir mi bilmiyorum. Ama eminim ki bu sayede en azından geleceğe iki parça faydam dokunacak ve ben kendi istediklerimi yaparak yaşamaya devam edebileceğim. Eğer istediklerimi yaparak yaşayamayacaksam ya da birilerinin o küçük dünyalarının içerisinde oynamaya karşı direnmeyeceksem zaten yaşamanın pek de bir anlamı yok.

Bu geleceğe dair umutlu olup olmama ya da siyasi görüş meselesi değil. Hayatım boyunca politik görüşüm değişse de her şey üzerine düşünüp sorgulayan ve daima geleceği düşünüp hayal kuran birisiydim. Ama son zamanlarda bu içinde bulunduğum atmosfer beni tıkamaya ve içten içe kendimi yiyip bitirmeme neden olmaya başlamıştı. Yazıyı bitirirken bunu kendi adıma bir yaşama ve inat manifestosu olarak koymaya karar verdim. Çünkü inat etmekten ve yaratmaktan başka kendime bir çıkış yolu bulamadım. Umarım bu gerçekten bir çıkış olur benim için.

(Eğer varsa; imlâ hataları, cümle düşüklükleri ve diğer sıkıntılar için özür dilerim. Mobil olarak bir anlık bir iç dökme halinde yazdım, kontrol etmeden yayınlayıp içimden atmak istiyorum.)