İnsanlık Kendimizi Avuttuğumuz Bir Masal Sadece

Loren Elva haklı, böyle bir ülkede iyi olamayız, olmamamız lazım. Ama güçlü olmalı, önümüzdeki gerçekleri görüp var gücümüzle yolumuza devam etmeliyiz. Bunun için iyi olmaya ya da masallara ihtiyacımız yok.

Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, bir bombalı saldırının ardından devlet oraya ambulanstan önce TOMA gönderiyor. Önümüze düşen ilk haberler oradaki insanların durumu değil, saldırıyı kutlayanların mesajları oluyor. Saldırının ardından ilk sorumlular olarak saldırıya uğrayanlar gösterilmeye çalışıyor. Üzerine açıktan yaptıkları kutlamalar yetmezmiş gibi bunu saldırıya uğrayan insanlara karşı bir saldırı ve politika malzemesi olarak kullanmaya çalışan siyasetçiler görüyoruz.

Eskiden olsa tüm bunlar benim sinirlerimin alt üst olmasına, şaşırmama ve daha birçok tepki vermeme neden olurdu. Böyle şeyler çok etkilerdi beni. Çünkü eskiden ‘insanlık’ denen o masala inanıyordum ben de. Kimsenin gerçekten kötü olamayacağı, herkesin içinde iyilik olduğu, bir gün her şeyin çok güzel olacağı falan filan. Bu ülke sayesinde bunların hepsinden umudumu keseli bayağı bir zaman oldu.

Çünkü artık insana, insan olmaya o kadar kutsal anlamlar yüklemiyorum. Hepimiz evrimde sadece birkaç adım ileri gitmeyi becermiş bir yığın etiz. Dürüst olayım, iyi ki de bunların birer masal olduğunu görmüşüm diyorum. Bunu kabul ettikten sonra insan gerçekten birçok gereksiz şeyi gözünün önünden çekip olayların önemli kısmına bakmayı becerebiliyor.

Örneğin Cemil Barlas’ın şu ana kadar kırk kez nefret suçundan dolayı mahkemelik olmuş olması gerekiyordu. Hiçbir yerin ona yazı yazma, hatta ağzını açma izni bile vermemesi gerekiyordu. Ama yaşadığımız ülke sağolsun, kendisi önemli bir analist zannediliyor.

Ya da Devlet Bahçeli. İlk fırsatta o milliyetçi öfkesini kusmak, o akla mantığa sığmayan komplo teorilerini sıralamak ve kimsenin acısını umursamadan (sorsak ona da ‘sözde acı’ der) o insanları suçlamak için fırsat kollayan bir siyasetçi. Eğer o insanlık dediğimiz masal gerçek olsaydı, Bahçeli’nin şu an partisiyle birlikte meclise girebilmesi söz konusu dahi olamazdı.

Eğer insanlık masalına inanıyor olsaydım tüm bunları kabul etmesi, anlamlandırması çok daha zor olacaktı. Bana daha fazla zarar verebilecek, beni gerçekten güçsüz düşürebileceklerdi bu nefretleriyle. Çünkü insanlık beni tüm bu nefrete, bu acımasızlara karşı savunmasız bırakıyordu.

Bunlar gibi yüzlercesi, binlercesi önemli yerlerdeler. Ülkeyi yönetiyor, ‘önemli konumlarda’ oturuyorlar. Medyayı kontrol ediyor, manşetleri belirliyor, insanları besliyorlar bu nefretle. Sonra sokakta, internette, aklımıza gelebilecek her yerde karşımıza çıkıyor. Bu nefret, bu acımasızlık bir toplumsal hastalık belki de. Öldüren, yaralayan, insanlara fiziksel ve psikolojik zararlar veren ve yayılması durdurulamayan bir virüs.


Zor gelse de, tüm bunları kabullenmemiz, bu gerçeklere göre hareket etmemiz gerekiyor. Türkiye’de siyasetin bir numaralı aracının nefret olduğunu, tarihi boyunca da bundan çok da farklı bir yerde durmadığını aklımızdan çıkarmadan hareket etmemiz gerekiyor. Siyasetçilerin onlarca yıldır topluma da bu hastalıklarını bulaştırmak için ellerinden geleni yaptıklarını ve maalesef zaman zaman çok başarılı olabildiklerini unutmamamız gerekiyor. Yaşadığımız ülke, bize optimistliği ve iyi niyetliliği yasaklıyor. Bu hastalığı içselleştirmiş insanlar güce sahip ve onlar bu hastalıkla çürüyerek yok olmak istiyorlar.

Eğer onların yaptıklarından daha farklı bir şey gerçekleştirmek istiyorsak, bu nefret döngüsünün, bu hastalıklı yapının bir parçası olmamak için uğraşmamız gerekiyor. Çünkü nefret ve onunla yola çıkan hiç kimse bir şey üretemedi, üretemez de. Çünkü nefret üretmek için değil, mevcut olanı korumak ve farklı olanı yok etmek için var olan bir duygudur. Onunla hareket etmeye çalışmak ya da onunla hareket edenlerin kurduğu bir oyuna girmek, oyundaki herkesin kayda değer hiçbir şey üretemeden yok olması demektir.

Loren Elva haklı, böyle bir ülkede iyi olamayız, olmamamız lazım. Ama güçlü olmalı, önümüzdeki gerçekleri görüp var gücümüzle yolumuza devam etmeliyiz. Bunun için iyi olmaya ya da masallara ihtiyacımız yok. Biz iyi oldukça, masallarla kendimizi avuttukça daha fazla acı çekiyoruz, daha çok öldürülüyoruz.


Bu insanların bu kadar rahat olamamasını istiyorsak onların bizleri etkilemesine izin vermemekle başlayacağız. Onlara karşı her türlü kalkanımızı geçireceğiz ve onların her saldırısının boşa düşmesini sağlayacağız. Gerektiğinde gereken cevaplar elbette verilmeli ama tüm enerjimiz ve vaktimiz nefret kusanlarla tükenmemeli. Onlar bizim enerjimizi sömürdükçe, bizlerin umutlarını yedikçe güçleniyor. Onları güçsüz bırakmanın yolu bizden hiçbir şey alamamalarını sağlamak.

Çünkü onların bizden aldığı enerjiyi ve zamanı kullanmamız gereken çok daha önemli yerler var. Yapmamız gereken çok şey, yetişmemiz gereken çok yer var. Eğer zamanımızı ve enerjimizi onlar sömürürse bize hayal ettiklerimizi gerçekleştirecek hiçbir şey kalmaz. Onlar bizden istediklerini alamadıkça güçsüzleşecek, biz onlara kaptırmadığımız zamanlarımızda çok daha fazlasını gerçekleştireceğiz.


Bu söylediklerimin neye, ne kadar etkisi olur bilemiyorum. Ülkede her geçen gün yaşadıklarımızın, üzerimize kusulan nefretin bizlerde hiç enerji bırakmadığının ve çoğumuzu lanet bir umutsuzluğa sürüklediğinin de farkındayım. Her ne kadar umut verecek şeyler yazmayı istesem de kimi zaman yazdıklarıma kendimi bile ikna etmekte zorlanıyorum.

Yine de, bu nefret hastalığından ve bunları saçanlardan kurtulmak için bir şeyler yapmak gerektiğinin de farkındayım. O yüzden bu yazıyı herkes için olduğu kadar kendim için de yazdım. Çünkü dünyayı biraz olsun güzelleştirmek için çabalayan insanları öldürecek ve bunun üzerinden hadsizleşecek kadar kendini bilmez insanlar varsa, hiç değilse o güzel insanlar için bizlerin devam edebilmesi lazım. Belki insanlık diye bir şey yok ama hâlâ bir sürü güzel insan var bu dünyada.

NSA’in Google’ı: XKEYSCORE

Snowden belgelerinin tüm dünyaya yayılmasını sağlayan gazeteci Glenn Greenwald’un da kurucuları arasında olduğu haber sitesi The Intercept, bugün NSA’in en büyük projelerinden birisi olan XKEYSCORE hakkında 48 yeni gizli belge ve bunlar üzerine oldukça önemli bir analiz yayınladı.

The Intercept’in yayınladığı belgeler geçmişten 2013 yılına kadar geliyor ve hem XKEYSCORE isimli sistemin nasıl çalıştığını hem de hangi amaçlarla kullanıldığını ve kullanılabileceğini açık bir biçimde gösteriyor. Ortaya çıkan manzara ise kesinlikle korkutucu. NSA, topladığı tüm özel verileri rahatça analiz edip kullanabilmek için kendi Google’ını kurmuş demek, abartılı bir benzetme olmayacaktır.

XKEYSCORE Nedir?

XKEYSCORE, adını ilk kez 2013 yılında Guardian’ın yayınladığı Snowden belgelerinde duyduğumuz bir NSA projesi. Bu projenin amacı, internette istihbarat amacıyla kullanılabilecek her türlü bilgiyi toplayan, organize eden ve analistlerin gerek duyduklarında Google’da arama yapar gibi bu bilgilere ulaşabilecekleri bir altyapı oluşturmak. Belgelerden görüldüğü kadarıyla da bu proje büyük anlamda başarıya ulaşmış.

Belgelerden görülebildiği kadarıyla, XKEYSCORE sistemine bağlı olarak 700’den fazla sunucu bulunmakta ve bunlar dünyanın farklı noktalarına yayılmış durumda. Bu kaynak noktalardan bir kısmı Japonya, Avustralya, İngiltere gibi diğer devletler tarafından yönetilmekte; diğerleriyse ağırlıklı olarak CIA’in kontrolünde bulunmakta. Bu sunucuların hepsi, fiber optik kablolar üzerinden topladıkları verileri NSA’in ABD’deki analistlerine istedikleri her an ulaştırabilme kapasitesine sahip.

XKEYSCORE, internet üzerinden birçok farklı veriyi toplayabilme ve organize edebilme kapasitesine sahip. Yalnızca normal internet trafiklerini toplamakla kalmıyor, bunun yanı sıra VoIP görüşmelerini (Skype vb.), akıllı telefonunuzun sızdırabileceği her türlü veriyi, websitelerinin hakkınızda topladığı analiz bilgilerini (çerezler, analytics verileri vb.), sosyal medya profillerinizi ve hatta yeterince güvenli korunmuyorsa kişisel mesajlaşmalarınızı ve şifrelerinizi bile toplayabilmekte ve bunları organize ederek istedikleri herkesin profilini oluşturabilmekte.

Sistem birçok anlamda Google ve Facebook büyük internet şirketlerinin kullandığı profilleme sistemlerine benzemekte, hatta onların topladığı verileri de alıp kullanmakta. Ancak NSA bununla yetinmiyor ve çalabildiği her türlü özel veriyi de toplayarak veritabanının bir parçası hâline getiriyor.

XKEYSCORE’un kapasitesi ve yöntemleri yalnızca bilgileri toplama ve arşivleme ile sınırlı değil. Tüm bunların yanında bunları kullanarak kolayca istedikleri mail hesaplarını, forum hesaplarını veya benzerlerini hackleyebildikleri de belgelerde öne çıkan detaylar arasında. Üstelik bunu ne kadar ‘kullanıcı dostu’ bir şekilde yapabildiklerini ve herhangi birinin bu programları kullanmayı öğrenmesinin bir haftadan kısa sürebileceğini de söylüyorlar.

Bu sistem, yalnızca NSA ve ABD devleti tarafından kullanılmıyor. ABD’nin istihbarat ortağı olan “Beş Göz Devletleri”; İngiltere, Avustralya, Yeni Zellanda ve Kanada da tüm bu verilere erişebilme ve ihtiyaç duyduklarında kullanabilme yeteneğine sahip.

İllüstrasyon: Blue Delliquanti ve David Axe Kaynak: The Intercept

XKEYSCORE’un Kapasitesi ve Şu Ana Kadar Yaptıkları

Belgelerden görülebildiği kadarıyla, XKEYSCORE sistemi 2009 yılından bu yana kullanımda ve mevcut en güncel belge 2013 yılına ait. 2009 yılındaki bir belgeye göre, 700’den fazla yerden toplanan verilerin hepsi sunuculara aktarılmakta ve bu verilerin hepsi ortalama 5 gün, metadatalarıysa 45 güne kadar tutulmakta. Ancak muhtemelen önemli görülen veya sistemde bir yere oturtulabilen veriler bundan çok daha uzun süre sunucularda saklanıyor.

Bu sistem bilindiği kadarıyla ABD dışında tüm dünyadan veri toplama ve analiz etme yetkisine sahip. Sistemi kullanan analistler her ne kadar ABD içerisindeki internet trafiğinde de bunu kullanabiliyor olsalar da, bundan kaçınmaları için özel olarak eğitiliyorlar.

Bu sistemi kullanarak yapılanlara dair her ne kadar kesin bilgiler olmasa da, ilginç kimi örnekler mevcut. Bunlardan en ilgi çekici olanı, Nisan 2013’te ABD Başkanı Barack Obama’nın bu sistemin mail trafiklerini okuma özelliğini kullanarak Ban Ki-Moon ile yapacağı görüşme öncesi onun neler konuşmayı planladığını öğrenmesi. BM Genel Sekreteri’ne karşı bile böyle bir şey yapılabildiğini düşünecek olursak, bu sistemin başka hangi amaçlarla kullanılmış olabileceğini tahmin etmek çok da zor olmayacaktır.

Bir diğer belge de bu sistemi kullanarak herhangi birisinin mail hesabına giriş bilgilerini çalmanın ne kadar kolay olduğunu gösteriyor. İlginç bir şekilde sunumda kullanılan örnek, İran hükümetine bağlı domainlere giriş yapanların hesap bilgilerini çalmak için ayarlanmış.

Belgelerde sistemin hangi amaçlarla kullanılabileceğini anlatan örneklerin bir sonu yok. Bu sistem hacker forumlarını takip etmekten, diğer ülkelerin istihbarat sistemlerinin neleri araştırdığını öğrenmeye; sizin parolalarınızı kullanarak kim olduğunuzu öğrenmekten, bir ülkedeki tüm açığa sahip cihazları tespit etmeye kadar birçok farklı amaçla kullanılabilmekte.


Her ne kadar NSA, The Intercept’e yaptığı açıklamada bu sistemi sadece “belirlenmiş hedeflere” karşı kullandığını ve hepsinin ABD yasalarına uygun olduğunu söylese de; hiçbir şekilde sınırlanmamış ve herhangi bir kontrol mekanizmasına sahip olmayan bu sistemin keyfi ya da gizli olarak birçok farklı amaçla kullanılabileceği ortada. Beş Büyük Devletin ve en başta NSA’in elinde böyle tehlikeli bir silahın bulunması, hem dünyadaki diğer devletlere hem de biz normal vatandaşlara karşı çok büyük bir tehdit.

Kaynaklar

The Intercept’in detaylı makalesine buradan ulaşabilirsiniz. Ayrıca The Intercept’in yayınladığı belgelerin arşivine de buradan bakabilirsiniz.

Yazarın Notu: The Intercept’in XKEYSCORE üzerine ikinci bir makalesi daha yayınlanacak. Bu sırada biz de belgeleri daha detaylı bir şekilde inceleyeceğiz ve bir devam makalesi daha yayınlayacağız.

Renk Körlerinin Arasında “Gri Bölge”de Kalmak [18.07.2012]

(Bu yazım ilk olarak 18 Temmuz 2012’de Jiyan.org‘da yayınlanmıştır.)

Özgür Uçkan, dün birçoklarının görmemekte ısrar ettiği bazı noktaları “kayıt düşmek” adına bir yazı yayınladı. Yazının tam hâli burada, tembellik edilmeyip okunmasını tavsiye ediyorum. Ben burada sadece yazıdaki birkaç detayın üzerinde durmaya çalışacağım sadece.

Bu “olay” NTV Radyo’ya, bilişim hukuku konusunda öncü isimlerden biri olan hukukçu Gökhan Ahi ile birlikte verdiğim bir röportajdan sonra gelişti. Bir blogda, tam da o sıralarda hukuki bir garabet ile “terör örgütü” ilan ediliveren RedHack’i desteklemekle suçlanıp hedef gösterildik. Ardından da “bir hacker grubu” yukarda isimlerini gördüğünüz yazarlarla birlikte benim de kişisel bilgilerimi bir yerlerde yayınladı (hemen ardından da bu bilgiler silindi). Bu saldırı haber olmaya başladı. Bunun üzerine RedHack, Twitter hesabından, “masum insanlara yönelik sanal kontrgerilla saldırılarının cevabını ellerindeki ihbarcı bilgilerini yayınlayarak vereceğini” duyurdu ve “olaylar” gelişti… Oysa, ben de, yukarıda anılan gazeteciler, hukukçular da “işimizi” yapmış, bize sorulan sorulara cevap vermiş, durumu analiz etmiş ve görüşlerimizi açıklamıştık.

“Olayların” böyle gelişmesine “şaşırıyor” değilim elbette. Bu coğrafyada “şaşırma yetimi” çoktan kaybettim. Şimdi şu “gri bölge”ye biraz yakından bakalım…

Şaşırma yetimizi çoktan kaybettik zaten, böyle garip bir coğrafyada aksi pek mümkün değil. Ancak yine de buna neden olan şeyi vurgulamakta fayda var. Bu yazıda da geçen ve benim yazımın da başlığı olan renk körlüğü durumunu.

Bu öyle bir hastalık hâline gelmiş ki, tüm topluma bulaşmış durumda (istisnalar genelde toplum dışı kaldıkları için bu tanımı kullanmakta pek sorun görmüyorum). Toplumun hemen her kesimi, her türden ve konumdan bireyi bu hastalıktan muzdarip denilebilir. En olmaması gerekenler bile. Bilimkurgu kitaplarındakilere benzer bir komplo uydurmak istesem, ülkenin havasına-suyuna ilaç karıştırdıklarını bile iddia edebilirim.

Bu hastalık, bir tür zihin kararması ile başlıyor ve bu kararma hayatın her noktasına kadar sızıyor. Zihinde oluşan kararma öyle bir noktaya varıyor ki, bir süre sonra sizin söylediklerinize ya da düşündüklerinize ters görünen en küçük bir durum bile sorgulanmadan düşman ilan ediliyor ve (biliyorum gayrı ciddi görünen bir benzetme olacak ama) Doctor Who dizisindeki Dalek’ler gibi önünüze çıkan her farklı olana “Exterminate!” (İmha Et!) diyerek yaklaşmaya başlıyorsunuz. Karşınızdakinin söyledikleri üzerine düşünmek, kendinizi sorgulamak, tartışmak gibi yetenekleriniz -yani insanın normal hayvanlardan farkını oluşturduğunu iddia ettiğiniz zekanın en önemli belirtileri- tamamen işlemez hâle geliyor.

Bu hastalığın ilerleyip tüm topluma saçıldığı noktalarda ise Özgür hocanın yazısında bahsettiği şu tarz durumlarla karşı karşıya kalıyoruz;

Burası da işte böyle ilginç bir coğrafyadır. Bu tarz hukuksuz işler hemen her coğrafyada iktidar odakları tarafından yapılır, ama gizli saklı yapılır, buradaki gibi alenen değil. Çünkü burada güç hukuka inanmaz…. Güç kendi hakkına inanır, bu hakkı herkesin ve her şeyin üstünde görür ve bu yüzden, herkesten (halktan) kendisini (hakkını) kutsal kabul etmesini ister. Halbuki, demokrasi devletin (ve diğer güç odaklarının, şirketlerin, organizasyonların vb.) bireyler lehine hukuk tarafından sınırlandırıldığı rejimlere denir. Bunun tersi olduğunda, yani bireyler devlet (ve diğer güç odakları) lehine sınırlandırıldığında ise bu rejime bir çok isim verilebilir, ama “demokrasi” ve “hukuk devleti” bu isimler arasında yer almaz.

Türkiye’nin “ilklerin ülkesi”, “model ülke” vb. diye adlandırılmasına bayılıyor yöneticilerimiz. Pek fazla ilk çıkmıyor buradan, ama bazen de çıkıyor. Mesela, devlet eliyle merkezi filtre uygulamasının “güvenli internet” diye adlandırılması böyle bir ilk oluyor (Mensup olduğumuz Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın 56 ülkesi içinde bir ilkiz bu bakımdan, ama model olmadığımız aşikar, kimse henüz bizi izlemedi). Yine, bir süredir uluslararası ortamlarda tartışılan ama tanımında bir türlü uzlaşılamayan “siber terörizm” konusunda da bir ilki gerçekleştirdik, ve dünyada hiç bir ülke henüz Anonymous’u, LulzSec’i filan “terörist” ilan etmeden önce (diğer devletler temkinli bir şekilde “siber tehdit” demeyi tercih ediyorlar), biz RedHack’i “silahlı terör örgütü” ilan ediverdik! Bu ilanın hukuki sorunları bir tarafa, “silah”ların niteliği başka bir tarafa, birden nur topu gibi bir terör örgütümüz ve Twitter’daki kırk küsür bin takipçisi oluverdi…

Ve ister istemez böyle bir mantık, insanın doğasının gereği olan (gerçi o doğadan eser kaldı mı ona bile emin değilim ya artık, böyle nadir durumlarla türümüzün son örneklerini görüyor gibi hissediyorum) sorgulama, düşünme gibi eylemleri gerçekleştirenleri kendi “beyaz bölgelerinden” bakarak, hiç düşünmeden “siyah” ilan eder. Sizin diyeceklerinizin de doğal olarak hiçbir anlamı kalmaz onlar için, imha edilmesi gerekensinizdir zaten, neden dinlenesiniz ki?

Sonuç olarak böyle bir renk körlüğünün ortasında gri olmakta inat etmek, belki de yapılabilecek en cesur şey oluyor. Siyah ya da beyaz olmak bu doğada hiç sorun değil ama gri olmak, insanlıkta inat etmeyi, sorgulamaktan ve düşünmekten asla vazgeçmeyeceğini söylemek oluyor. Her ne kadar ne siyahın ne de beyazın anlamasının pek imkanı olmadığının farkında olsan da.

Gri bölgede durdukça, gri kaldıkça da Özgür hocanın yazısındaki şu sözleri (ya da benzerlerini) daima tekrar etmek zorunda kalıyorsun, hiçbir şey olmazsa da not olarak düşülsün tarihe ve internete diye:

Bu korku operasyonuna hedef gösterilmiş biri olarak, buradan tehditçilerime sesleniyorum:

Ben bir yazar, akademisyen ve insan hakları savunucusuyum. Bu niteliklerim gereği meşru çalışmalarda bulunurum. Bu çalışmalar, bir yandan akademik ve entelektüel ilgilerim diğer yandan kamu yararı kıstaslarıyla belirlenir ve bu yüzden tüm çalışmalarımın arkasındayım. Bu çalışmalar, yazılarım, medyada yer bulan konuşmalarım, benimle yapılan söyleşiler ve kitaplarım, sizin anladığınız anlamda şu veya bu gruba “destek” olarak nitelenemez. O tür “desteklerde” siz bulunursunuz. Aynı nitelikleri taşımıyoruz. Benim çalışmalarım akademik özgürlüğe, basın özgürlüğüne ve ifade özgürlüğüne girer. Siz ise ancak tamamen karşı olduğunuz sonuncu özgürlükten yararlanırsınız. Hoşunuza gitmeyen, karşı olduğunuz fikirleri dile getirenlerin ifade özgürlüğüne saldırmasanız, sizin bile ifade özgürlüğünüzü savunurdum. Ama bu koşullarda sizinkini ifade özgürlüğü değil, ifade özgürlüğüne yönelmiş bir nefret suçu olarak görmek eğilimindeyim.

Sísyphos’tan Beter Olmak [26.05.2012]

(Bu yazım ilk olarak 26 Mayıs 2012’de Jiyan.org‘da yayınlanmıştır.)

Eğleniyor muyuz? Keyifler yerinde mi? Buradan bakınca öyle görünüyor. Ne de olsa gereksiz polemikler ve tartışmalar konusunda hiç sıkıntı çekmeden günleri geçirebiliyorsunuz. İstediğiniz de buydu zaten değil mi?

Değil mi? Nasıl olmaz ki? Eğer derdiniz her günü dolduracak boş polemikler ve anlamı-sonu olmayan tartışmalar değilse neden bu kadar hevesle atlıyorsunuz her birine? Neden konunun özünde duran kocaman gerçeği ve tüm bu tartışmaların esas derdini görmeden devam ediyorsunuz? Açılan her çukura balıklama atlamak için keyfini çıkarıyor olmanız lazım, başka türlü anlamsız olurdu yoksa.

Sanırım biraz karışık bir giriş yaptım. Neyse baştan alalım, hiç sorun değil.

Başbakan ve AKP tayfası, haftada birkaç kez anlamsız polemikler açma ya da eskileri pişirip önümüze sunma konusunda gerçekten büyük bir başarı gösteriyor. Anladığım kadarıyla asistanları ve arka taraftaki metin yazarları da bu konuda ciddi bir malzeme deposuna sahipler. Ancak sorun şurada, hiç kimse bu mevzunun toplamına bakmaya ya da bu gereksiz polemiklerin nereden çıkartıldığına bakmaya niyetlenmiyor. Herkes çok güzel bir şekilde haftalık muhalefet kotasını doldurabilmek adına o günün polemiği neyse aynı yüzeysellikle ona atlayarak kendi “görevini” tamamlayıp bir köşeye çekiliyor. Yukarıda dediğim gibi, bunu yapıyorsanız keyfinizin yerinde olması lazım.

Gelin şu yaratılan polemiklerin genel bir özelliklerini çıkartalım beraber. Bakalım neler olacak elimizde.

  1. Daima Genel Gündemden Alakasız Olmak: Bu olmazsa olmaz. Esas tartışılması gerekenler ve ülkenin genel durumuyla ilgili sorun olarak nitelendirilebileceklerden ne kadar uzak olursa polemik o kadar işe yarar. Bu sayede herkesin dikkati dağılır ve esas konular rahatça arka plana itilebilir.

  1. Konunun Mümkün Olduğunca Çözümsüz Olması: Bununla tartışmanın istenildiği kadar uzatılabilmesi ve muhaliflere ayak bağı olabilmesi sağlanır. Böylece hem tartışmanın uzunluğunu belirleme hem de istedikleri yerde kesip daha sonra tekrar ısıtma şansları olur.

  1. Tartışmayı Daima Başlatan Olmaları: Daima bu polemikler iktidar tarafından başlatılır. Bununla birlikte polemiğe dahil olan herkes onların kurallarını ve şekillerini kabul ederek buna girişmiş olur. Bu da baştan yenik başlamakla aynı anlama gelir zaten. Çünkü bir tartışmada taraflardan birisi o tartışmayı kendisine uygun bir şekilde ortaya koyarsa zaten kazanmayı garantileyerek o tartışmaya girmiş demektir.

  1. Genelde Vasata ve Ortalamaya Hitap Eden Konuların Onların Dilleriyle Tartışmaya Açılması: Bir anlamda mahalle kahvesinin muhabbetlerinin siyaset arenasına taşınması. Bu AKP’nin belki de en akıllıca hareketlerinden birisi. Çünkü ortalama ve vasat yıllarca övülerek, aptallık kutsanarak bu ülkede garip bir atmosfer oluşturuldu. Ancak bunları övenler ve bu atmosferi oluşturanlar kendilerini hep yukarıda gören ve “halka yaklaşma” gibi dertleri olanlardı. Bu yüzden sadece başıboş bir ortam ve kendi kendisine bu atmosferle güçlenen kutsal bir “vasatlık” ideası yarattılar. Şimdi ise AKP bu hazırdaki atmosferi sahiplenerek, “halka yaklaşmayı” değil “halktan biri gibi davranarak”, tartışmalarda ve propagandada onların dilini kullanarak gün geçtikçe kendisini daha da sağlama alıyor. Muhalefetteki geri kalan herkes ise buna uzak ve beceremeyecek durumda oldukları için polemiklerin galibine karar verecek olan halkın işi kolaylaşıyor. Çünkü ortalama olanı öyle pişkin bir hâle getirdik ki, kendisini geliştirmektense diğerlerini kendi seviyesine çekecek bir güce sahip oldu. AKP bunun farkında olarak tüm politikalarını ilerlettiği için de her seferinde daha da coştu.

Eğer biraz dikkatle bakarsanız AKP’nin yarattığı ve gündemi uzun sürelerce meşgul eden tartışmaların tamamının bu kalıplara çok güzel bir şekilde uyduğunu farkedeceksiniz. Aslında bana göre çoğunuzun çoktan farketmesi lazımdı ama neyse. Sonuçta tüm bu polemikler bu şekilde ilerlerken bu polemiklerde bir taraf tutmaktansa Sisyphos’a eşlik etmeyi tercih ederim.

Demeye çalıştığım şey şu: Eğer ikitdara karşı bir muhalefet, bir direniş niyetindeysek ve bu amaçla onların karşısına çıkıyorsak bu şekilde hiçbir şey olmaz. Yukarıda yazdığım şekildeki tartışmalara girmek ekmeklerine yağ sürmekten öteye gitmeyecek bir hareket oldu, oluyor, olacak. Mesele eğer gerçekten bir galibiyet, tartışmalarda ve siyasi anlamda üstün gelebilmekse bu kalıbın dışına çıkılması için zorlanması gerekiyor. O kalıbın içine girmek değil, onları bu kalıbın dışına çıkmaya zorlamak bir aşama kaydetmeye yardımcı olabilir ancak.

Bu polemiklerde özellikle AKP’nin ülkeye bir yaşam biçimi, bir kültür dayatmaya çalıştığı iddiası çok sık görülüyor. Ancak mesele şu ki AKP bunu dışarıdan siparişle getirmiyor. Sadece bahsettiğim vasatın yaşam biçimini herkes için ortak olan hâline getirmek istiyor. Bunun faşizanlığı zaten tartışılmaz ancak bunun gökten vahiyle indiği ve öncesinde ülkenin şahane olduğunu iddia etmek de komik duruyor.

Tabii bununla birlikte 4. maddede bahsettiği sorun daima büyük bir mesele ancak o anlamda bir çözüm göremeyen karamsarın tekiyim ben. “Halkı uyutuyorlar, aslında olan potansiyeli köreltiyorlar.” gibi yorumlara da zerre inanmıyorum. Sebebini uzun uzun açıklamak isterdim ama onun yerine sizi Baudrillard’ın “Sessiz Yığınların Gölgesinde” kitabına yönlendiriyorum.

Sizin de eğlencenizi böldüm ama 10 dakikadan bir şey olmaz. Şimdi isteyenler gidip oyuna kaldığı yerden devam edebilir. Haklısınız sonuçta kim kendisini yormak ister ki bir şeyleri değiştirebilme ihtimali için. Ne olursa olsun öylesi çok daha eğlenceli ve kolay değil mi?

Korsanlar Partiye Çağırıyor [16.04.2012]

(Bu yazım ilk olarak 16 Nisan 2012′de Jiyan.org‘da yayınlanmıştır.)

Korsanlık, internetle içli dışlı olan bir çok kişi için artık doğal kavramlardan birisi hâlinde. Bir grubu tanımlayan ve insanlara dair bir özelliği anlatan her kelimenin başına geldiği gibi bu da farklı yorumlarla ve farklı bakış açılarıyla tanımlanmakta ve kullanılmakta.

Kapitalizmle ve devletle ortak bir bakış açısına sahip ya da onların parçası olan bir insan için korsanlık, en basit tabiriyle emek hırsızlığı olarak görülmekte. Onları internet üzerinden emekleri çalan, başkalarının para kazanmasının önüne taş koyan bir grup çapulcu gibi tanımlayıp, bu şekilde onlara karşı durmaya çalışmaktalar.

Ancak burada hırsızlık tanımıyla birlikte sorun başlıyor. Teknik olarak bakacak olursak, hırsız dediğimiz kişinin çaldığı şeye bir daha sahip olmanız mümkün değil. Ancak bir korsanın indirdiği müzik hâlâ orada, üstelik herkese açık bir şekilde. Kimsenin bir kaybı olmamakla beraber, herkesin kullanımında. Ancak kapitalizm elbette kendisini düşündüğü için bunu görmezden gelerek hırsızlık olarak nitelendirmekte ısrar ediyor, bizlere: “Senin parasını ödemeden hiçbir şeye sahip olmaya hakkın yok.” diyorlar. Bu yüzden de onlara göre bir şeyleri ücretsiz olarak paylaşmak hırsızlık oluyor.

Bu bakış açısının dışına çıkıp da, korsanların kendilerine ya da onlara sempati duyanlara (ki genelde sempatizan dediklerim de gizli korsanlar oluyor) göre nasıl tanımlandıklarına bakacak olursak işin yüzü gerçekten değişiyor. Ortaya çıkan çok üstten bir tanım: Bilginin ve kültürün özgürce paylaşımını, parasını ödeyemeyenlerin de bunlara sahip olabilmesini ve insanlığın ortak kültürünün birtakım yasal kısıtlamalarla (parası olan) bir zümreye ait kılınmasını istemeyen ve bunun için çaba gösteren insanlar. Böyle bakınca pek de hırsıza benzemedikleri ortada.

* * *

Korsanlık, internetin ulaşım alanından dolayı başlarda çok önemsenmiyormuş gibi görünse de aslında internet doğduğundan beri varolan bir kavram diyebiliriz. P2P ağlar ve bunun kolay kullanılabilir bir şekli diyebileceğimiz torrent daha çok insan tarafından öğrenilip kullanıldıkça; insanlar filmlere, müziklere ücretsizce ulaşabilme imkanlarının olduklarını farkettikçe durum değişmeye ve bu tartışma daha da büyüyen bir hâl almaya başladı. Elbette sinema-müzik-edebiyat sektörünün büyük patronları bundan hiç memnun değillerdi. Her ne kadar istatistikler hâlâ en çok orjinal materyal alanların torrent kullanıcıları olduklarını söylese de, onlar inatla bunu inkar edip kendilerini zarara uğrattıklarını söylüyor ve devleti bu konuda caydırıcı önlemler alması için zorluyorlardı.

Elbette bir noktada şirketlerin zarara uğradıkları doğru. Çünkü konu tamamen onları yarattıkları telif hakları ve kültürel mülkiyet gibi kavramların sorgulanmasına ortam hazırlıyor, bunların saçmalığının herkes tarafından görülebilir hâle gelmesine neden oluyordu. Bu yüzden de kendilerini bir şekilde sağlama almaya mecbur hissetmeleri doğaldı. Elbette internetin başka “tehlikeli” yanları da vardı ve devletler çok da vakit kaybetmeden tüm bu “tehlikelere” karşı savaşabilmek için şirketlerle büyük bir ittifak anlaşmasına giriştiler (zaten daimi bir evlilikleri söz konusuydu ama bu yeni bir anlaşmayı mecbur kılmıştı). Günümüzde tartışmakta olduğumuz SOPA, PIPA, ACTA, HADOPI ve Türkiye’deki yeni telif sistemi denemesi de bu ittifakın doğal sonuçları.

* * *

Bu ittifaka karşı elbette bir karşı hareket oluşacaktı. Çok fazla da gecikmedi. Önce internet politize oldu. Torrent sitelerinin büyük kısmı birlikte hareket etmeye, korsan bayraklarını çekerek şirketlere karşı “özgür kültür” için savaş ilan etmeye başladı. Bir süre sonra bu da yetmedi ve günümüzde Türkiye’de de bir örgütlenme çabasında olan Korsan Parti (Pirate Party) doğdu.

Korsan Parti’ler ilk kurulma dönemlerinde ciddi bir şekilde dalga geçilmeye maruz kaldılar ve hâlâ da kalıyorlar. “Her şeyi çözdük bir bu mu kaldı?” ve “Ekonomiyi de film indirerek mi kurtaracaksınız?” benzeri alaylar büyük(!) politikacılar tarafından bile hâlâ karşı argümanmış gibi kullanılmakta. Ancak durum hiç beklenildiği gibi olmadı, bazı ülkelerde dalga geçenler için ciddi bir rakip oldular bile.

Korsan Parti’leri temelde telif hakları yasası dediğimiz ve kültür mülkiyetini şirketlere yarar bir şekilde koruyan düzenlemelere karşı duran, patent sisteminden kurtulmayı amaçlayan ve vatandaşların gizliliklerinin ve özgürlüklerinin korunmasını ve geliştirilmesini temel alan bir programa sahipler. Ekonominin kültüre, internete ve özel hayatlara müdahelesinin minimuma düşmesini ve hatta tamamen yok edilmesini hedefliyorlar. Halihazırda 30′dan fazla ülkede resmi olarak kurulmuş, çok daha fazlasında ise kurulma hazırlıkları sürüyor (Türkiye’deki hareket için http://korsanparti.org). Bu anlamda dünya çapında bir hareket oluşmakta.

Avrupa’da temelleri atıldığı için burada daha hızlı bir gelişme gösteren Korsan Parti’leri bir çok yerel ve genel seçimde ciddi oy oranları almakta, AP’de sandalyelere bile sahip olmakta. Başlangıçta dalga geçenler için bu büyük bir şok etkisi yaratmışken, üzerine son zamanlarda bu konulardaki duruşları temelinde güncel politikada da anti-kapitalist bir çizgide programlar oluşturarak aktifleşmeleri, gün geçtikçe daha da sözü dinlenen bir hareket olacaklarının göstergesi. Prag’da yapılmakta olan PPI (Pirate Party International) 2012 konferansını takip ederek, bu konulardaki ciddiyetlerini kendiniz de görebilirsiniz.

* * *

Bu hareketin bana göre en önemli yanlarından birisi, internetle birlikte oluşan yeni kültürün politikaya bakışta nasıl ciddi değişimler sağlayabildiğini ve internetin politik anlamda pasifize edici olduğunu iddia edenlere karşı güzel bir cevap verilebileceğini göstermesidir. Aynı zamanda muhaliflerin pek de umursamadığı konuların aslında nasıl temelle bağlantılı ve ciddi olduğunu anlatabiliyor oluşları, siyasette kalıplaşmış muhalefet ve siyaset yapma anlayışları dışında taze bir bakış sağlanabileceğini göstermeleri gibi, bir çok konuda ciddiye alınması gerektiğini düşündüğüm bir hareket.

Özetle: Korsan Partileri ve korsanlar, bizlere bu yeni dönemde siyaset ve muhalif hareket açısından ne tür yeni yolların açılabileceğini ve de nasıl hareket edilebileceğini çok güzel anlatıyor. Aynı zamanda gün geçtikçe değişen dünyada, eski zamanların yöntemlerini kullanmakla yeni yöntemler üretmenin arasındaki farkı da net bir biçimde gösteriyor. Gelenekçi tavırlarda ısrar edenlere duyurulur.

Devrimci 2012: Oturma Odalarımızın Yeni Süsü* [01.03.2012]

(Bu yazım ilk olarak 1 Mart 2012′de Jiyan.org‘da yayınlanmıştır.)

Korkuyor muyuz?

Evet, hem de oldukça ciddi bir kısmımız korkuyor.

Şimdi bu meselenin nereden çıktığını düşünenler olabilir. Söyleyeyim; geçtiğimiz pazar (26 Şubat) olanlardan çıktı. Şöyle bir bakalım ne olmuştu o gün: En başta Taksim’deki malum miting vardı. Kan kusma, gövde gösterisi yapma ve uluma mitingi. Hani şu içişleri bakanının büyük bir gururla çıkıp konuşma yaptığı miting (gerçi kendisini meydanlarda görmek ilginçti ama).

Kadıköy’de ise miting olmak isteyip de olamayan bir “Korkmuyoruz, Susmuyoruz, Teslim Olmuyoruz” toplaşması vardı. Toplaşma diyorum çünkü gerçekten ona miting demeye dilim varmıyor. Üstelik ismi de pek bir mânidar hâle geldi şu durumda.

Peki bir bakalım o sırada kimler ne yapıyordu?

Öncelikle milliyetçi ve dindar kesimin büyük kısmı Taksim’i doldurmuştu. Büyük bir gurur, büyük bir coşku ve büyük bir cesaretle. Önlerine gelen herşeyi asıp kesebilecek bir ruh hâlindeydiler. Hatta bunu gerçekleştirmek için AGOS’a doğru yürüyüşe bile niyetlendiler. Biraz daha gaz alabilselerdi onu da yapacaklardı zaten. Onlar için büyük bir zafer sayılabilirdi bile. Neyse ki 6-7 Eylül’e dönüşmeden dağılmayı becerebildiler.

Kadıköy’de neredeyse yeller esiyordu. Alan neredeyse bomboştu, organizasyon tam anlamıyla felaketti. Üstelik korkmadığını ilan eden o kadar çok insan görürken internette, alanın böyle boş oluşu da o cümlelerin altında büyük bir çukur açmıştı. Sayının ve alandaki atmosferin de etkisiyle eylem sonrasında herkes -deyim yerindeyse- “örgütlerine yakışır bir şekilde dağıldı”.

Peki geri kalan o cesur muhaliflerimiz, devrimcilerimiz, savaşçılarımız neredeydi? Mitinge gelen örgütler neden normal mitinglere kıyasla neredeyse 1/10 ölçekte rakamlarla gelmişlerdi?

İkinci sorunun cevabını bilmiyorum ama ilkini gayet iyi biliyorum. O cesur devrimcilerimizin büyük kısmı twitter’dan facebook’tan Taksim’i ve CHP kongresini takip ediyor, oradan yaptıkları yorumlarla dünyayı değiştirmeye çalışıyorlardı.

İşte bunun adı düpedüz korkudur, tırsaklıktır. Kalkıp internet üzerinden, sağda solda yazılanlarla yüksekten uçup da sonra hiçbir şey yapmamak korkaklıktır. Twitter’da Facebook’ta dünyayı kurtaracağını sanmak “diğerlerini yapmaya cesaretim yok” demenin dolaylı adıdır. Taksim’deki eyleme lanet yağdırıp onun nasıl organize edildiğini; devletin, şunun bunun eylemin arkasında olduğunu söyleyip de onu durdurmaya dair hiçbir şey yapamamak basiretsizliktir.

Tüm bunların ardından da orada “Bozkurtlar burada, Ermeniler nerede?” diye slogan atıldığında kimsenin sinirlenmeye hakkı yoktur. Çünkü o adam o sloganı attığında karşısına çıkacak kimse yok. Çünkü o adamın sözlerine muhalif olanlar bir karşı eylem organize etmeyi ya da eylemi durdurmayı göze alamıyorlar.

Tüm bunların üzerine orada o sloganlar atıldığında, içişleri bakanı orada konuştuğunda, Agos’a yürümeye niyetlendiklerinde, başbakan bu eylemi koruduğunda şaşırmanın da anlamı yok artık. Çünkü o rahatlığı bizler verdik. Çünkü karşılarında korkabilecekleri hiçbir şey yok. Çünkü muhalefet yok, direniş yok, hiçbir şey yok iktidarın ve o faşistlerin karşısında. Meydan tamamen onlara bırakılmış vaziyette.

* * *

Şu andan sonra iktidardan ve faşistlerden gelecek hiçbir şeye şaşırmanın alemi yok. Çünkü onlar artık meydanın kendilerine kaldığının farkındalar, bunun rahatlığını iliklerine kadar hissediyorlar ve bunu da çok güzel kullanıyorlar. Böyle bir durumda kim olsa kullanırdı zaten.

Bu yüzden, eğer gerçekten bir şeyler yapmaktan, bir şeyleri değiştirebilmekten bahsedeceksek ilk yapmamız gereken girişte sorduğum soruya dürüst bir cevap verebilmek olacaktır. Eğer kendimize karşı bu dürüstlüğü sağlamayı beceremezsek, kendimize iki çift laf etmeyi beceremezsek ötesine geçmemizin imkanı yok.

Ondan sonra zaten adım adım üzerimizdeki bu korkuyu atmayı becerebileceğimizi umuyorum. Çünkü bu ikiyüzlü hâlimiz o korkunun yerini sağlamlaştıran, onu yıkılmaz hâle getiren.

Eğer gerçekten karşı durmaksa, değiştirmekse bir şeyleri derdimiz, önceliği kendi korkularımızla yüzleşmeye vermekte fayda var.

*: Başlıktan, ikinci bir “Aziz Nesin linci” çıkartmaya çalışmasın kimse. İş bu yazının hitap ettiği kitle zaten hepimizin malumu.

İki Dilli Bir Kaşarlı [11.01.2012]

(Bu yazım ilk olarak 5 Ocak 2012′de Jiyan.org‘da yayınlanmıştır.)

Söz önemlidir. Özellikle de iletişimin ve söylediklerinin önemli olduğu şeyler yapıyorsan. Gerçekten ne demek istediğin, görünürde söylediklerin, aslında söylemek isteyip de altta gizlediklerin; hepsinin bir önemi var. Çoğu zaman bunun farkında olmadan konuşanlar daha sonra gelen tepkilere anlam veremezler. Ya da esas söylemek istediklerini alt metne gizleyerek -ve sakladığı kişilerin bunları farkedemeyeceğini umarak- konuşanlar, daha sonra bunu birileri gösterdiği zaman ne yapacaklarını şaşırırlar.

Alt metinlerle ilgilenmeyi severim. Söylenenlerin derinlerine bakmak, öncesinde ve sonrasında söylenenlerle bağlantılar kurmak, hem eğlencedir benim için hem de siyaset ve felsefe gibi konularda olmazsa olmazdır. Genelde bu alanlarda herkes ‘süslü’, ‘afili’, ‘üstü kapalı’ konuşmayı pek sever. Çok şey gizlerler bu süslerin altına. Kendilerince bunu bir yöntem olarak belleyen de pek çoktur.

Bu aralar dil konusunda en çok önemsediğim ve dikkatime takılan nokta ise dilin karakteri mevzusu. Özellikle de ‘muhalif’ hareketlerde bu konu oldukça kafamı kurcalamakta ve biraz da sinirime dokunmakta. Ancak bu sorunu yaratan şey, kullanılan dilden çok onun altında yatan bilinç ve mesajla ilgili. ‘Muhalif’in muhalifliğine dair bir takım sıkıntılar görüyorum da denilebilir.

* * *

İktidarın dilinden de bahsetmem lazım kısaca esas konuya girmeden önce. İktidarın dilinin vahşiliği, bozgunculuğu, keyfiyeti ve sorunlu hallerinden. Gerçi çoğumuzun bilincinde olduğu şeyler bunlar.

İktidar daima dili keyfine göre kullanır, istediklerine istediği anlamı yükler ve bunu emrindeki topluma çok büyük bir rahatlıkla dayatabilir. İktidarın işine de gelir tabii ki bu durum. Toplumu kendi dilinde konuşturabilmeli ki onlara istediği mesajı rahatça verebilsin.

Bunu yaparken medyayı, kendi temsilcilerini, kendi ürettiklerini bolca kullanır ve bunlardan beslenir doğal olarak. Onun medyasında, alanında; onun emrine ve tanımına göre kullanılır dil tamamen. Bununla da zihinlerde iktidarını kuvvetlendirir. Akıllara kendi tanımlarını yerleştirerek kendi fikirlerini sağlamlaştırır. İktidarın tanımlarıyla konuşmak, onun sözlüğünü kullanmak; onu en baştan kabul etmeye, iktidara en baştan boyun eğmeye eş değerdir.

* * *

İktidarın dilini ve onun tehlikesini tekrar hatırladığımıza göre konumuza rahatça dönebiliriz.

Son zamanlarda muhalif çevrelerde, davalarla olsun iktidardan gelen açıklamalarla olsun sıkça karşı açıklamalar ve savunmalar görüyoruz. Bir hareketlilik söz konusu denilebilir. Ancak bu hareketliliğin belli bir kısmı hiç de sevinilebilecek bir hareketlilik değil bana göre. Çünkü hareket, bu dil sorunu yüzünden baştan kaybetmiş olarak başlıyor. Karşı çıkışlar biraz hastalıklı bir görüntü çiziyor benim nazarımda. Örnekleyeyim isterseniz.

Mevzu Bir; Tutuklu Gazeteciler ve Öğrenciler

Bu aslında ülkedeki basın ve ifade özgürlüğü sıkıntısıyla ilgili çok önemli bir sorun ve burada savunurken, hareket ederken çok dikkatli olunması gerekiyor. Ancak bunda pek de becerikli olunduğunu söyleyemem. Çünkü en temel slogandan hata başlıyor. “Terörist Değil Gazeteciyiz” ve “Terörist değil öğrenciydi, arkadaşımızdı.”

Bir dakika yahu, ne oluyor? Neden böyle bir savunma ihtiyacı hissediliyor? Muhalifliğinizden, devrimciliğinizden bu kadar mı korkuyorsunuz? Neden bundan kaçma ihtiyacı hissediyorsunuz?

Bu savunma şeklinde çok ciddi sorunlar var. Bunu söyleyerek iktidarın ‘terörist’ tanımını en baştan kabul etmiş oluyorsunuz. Diyorsunuz ki “Tamam teröristler var, terör var ama biz onlardan değiliz.” İktidar, kendine muhalif olan ve korktuğu birini elbette yaftalamak için terörist olarak tanımlayabilir. Neden bu kadar korkuyorsunuz? İktidara karşı savaşan(!) birisi, iktidarın etiketlerinden neden bu kadar çekiniyor?

Aslında burada sorun şu, siz zaten kendinizce terörist belirlemişsiniz başkalarını. Örneklerini değiştirmekle iktidarın dilini değiştirdiğinizi sanıyorsunuz sadece. Sizin için de ‘terörist’ler korkunç şeyler ve onlardan biri olmak sizin ödünüzü koparıyor. Aslında bilinçaltınızın iktidarlardan hiçbir farkı yok. Sadece bunu süsleyince ya da örneklerini değiştirince, “x’e değil de y’ye” terörist deyince iktidarın dilini kullanmadığınızı zannediyorsunuz. Doğal olarak da hiçbir yere varamıyorsunuz.

Mevzu İki; Bilimsel Terör ve Sanatsal Terör

İlk mevzumuzla fazlasıyla benzeyen bir nokta ancak burada başka bir yerden müdahele etme ihtiyacı duyduğum için ayırdım. Sanatçının da tıpkı gazeteciler gibi benzer sebeplerden ‘terörist’ ilan edilmekten korktukları ortada.

Peki bu sanatçılar “terörist değiliz biz” diye bu kadar dertlenirken, kendilerini o kötü etiketten ‘temizlemeye’ çalışırken hiç mi tuhaf hissetmediler? Onca sanatçı, müzisyen, yazar, filozof dille uğraşırken, iktidarın dilini, tanımlarını reddederken, onu bozmak için uğraşırken; iktidarın etiketini böylesine içselleştirmiş olduklarını hiçbiri mi görmedi?

Bu konuda bu kadar korkan, teröristlikten çekinen sanatçı arkadaşlara tavsiyem biraz Hakim Bey okumaları, başlangıç olarak da ‘Şiirsel Terörizm’ metnini önerebilirim. Belki biraz bir şeyleri görmelerine yardımcı olur.

Hatta tadımlık vereyim biraz;

“ŞT’nin yaratacağı seyirci tepkisi ya da estetik şok en azından terör hissi kadar kuvvetli olmalıdır – yoğun tiksinti, batıl bir huşu, ani sezgisel kırılma, dadaesk endişe – ŞT ister tek bir insana ister birden fazlasına yönelik olsun, ister imzalı ister imzasız olsun sanatçının kendisinden başka birinin hayatını değiştirmiyorsa çuvallamıştır. … Suç olarak sanat; sanat olarak suç.”

* * *

Bu konuda Türkiye siyasi-kültürel tarihindeki örnekler saymakla bitmez. Biteceğe de hiç benzemiyor. Çünkü bu sorunun temelinde ‘muhalif’ insanların zihinlerindeki sorunlu hâl var. Sürekli haklı olduğunu iddia ederek, zerre eleştiri kabul etmeden korumak için uğraştıkları hastalıklı hâl.

Bu hâlin en temel sebeplerinden birine ben ‘muhalifin iktidar aşkı’ diyorum. Bu arkadaşlarda muhalifliğin en temel sebebi kendilerinin iktidar olmamaları. İktidar olma aşkıyla muhalif olduklarından, içlerinden ‘dikta’ dürtüleri sürekli sızıyor. Kendileri de içten içe farkındalar ki iktidarı ele geçirir geçirmez -farklı gruplara da olsa- aynı tavrı sürdürecekler. Yani onlardan gelecek ‘devrim’den de bir hayır gelmeyecek. Çünkü dertleri özgürlük değil, iktidarı ele geçirmek. Bu yüzden iktidarın dilini, tanımlarını, sözlüğünü kullanmak rahatsız etmiyor onları. Kendi sözlüklerini de hazırlıyorlar bir yandan.

Bir yandan da -yine üstteki sebebe bağlı olarak- sürekli ‘temiz çocuk’ olma istekleri var. Muhalif bile olsalar, asla ‘kaka muhaliflerden’ olmamalılar. Öyle olursa görüntüleri, karizmaları sarsılacak çünkü. Halkın gözünden düşürebilir iktidar onları yoksa. Bu yüzden bu kadar korkuyorlar aslında iktidarın bir etiket yapıştırmasından. Çünkü hâlâ iktidarın gücünden, onun halkın bilincini etkileme gücünden korkuyorlar. Bu yüzden iktidara karşı ‘temiz bir muhalefet’ sürdürmek zorunda hissediyorlar. İktidara kendilerine terörist deme fırsatını vermek istemiyorlar. İktidarın diline karşı boyun eğmiş hâldeyken, bir de üstüne dünyayı değiştireceklerini iddia ediyorlar. Kimse gocunmasın, bana komik geliyor.

* * *

En başta şu iktidarın sözlüğünü bir çöpe atmak lazım. Eğer ‘başka bir dünya’ niyetiniz varsa, iktidara dair hiçbir şeyin olmadığı, hep beraber yazılacak bir sözlükle olabilir ancak, iktidarın sözlüğündeki örnekleri değiştirerek değil. Onun sözlüğüne uyarak yapacağınız her hareket, boşa vakit ve enerji harcamaktan başka bir şey olmaz.