Gerçek Hayatta Oyunu Bitirmek İçin Ölmek Gerekir, Peki Ya Oyunlarda?

(Bu yazım ilk olarak Mayıs 2014’te Geekyapar!‘da yayınlandı. Geekyapar! arşivlerinde artık yazar olarak görünmediğim için buraya taşıyorum.)

Oyunlarda ölümü düşündükçe gerçek hayattaki veya felsefedeki ölümle aslında ne kadar da ters düştüğünü fark etmemek elde değil. Oyunlarda ölüm genellikle bir yeniden başlamayı veya kaybetmeyi işaret eder. Oyunlarda asıl amaç ölmeden sonuna kadar gelebilmeyi başarmaktır ya da ölmeden gidebildiğin kadar ileri gitmek. Ancak gerçek hayatı düşündüğümüzde ölüm tam tersine asıl sona varma olarak düşünülebilir. Çok kaba bir düşünce olarak görünebilir ama gerçek hayatı oyun olarak düşünürsek, oyunu bitirmek için ölmek gerekir.

Heidegger bunu felsefede en ilginç şekilde ortaya koyanlardan birisi. O, ölümün “yaşanamaz” bir şey olduğunu ve aslında hepimizin ölüme gitmek için ilerlediğimizi açık bir şekilde anlatıyor. Onun için ölüm kötü bir şey değil, ölümden kaçınmamız ya da ölümü ertelemeye çalışmamız anlamsız bir tavır. Onun yerine sadece bize ait olacak olan bu deneyime hazırlanmak ve onu içselleştirmek asıl yapılması gereken şey.

Oyunlar ise ölümü ve bizim ölüm algımızı ciddi bir şekilde değiştirme gücüne sahip ve bunu nasıl değiştirebildiklerini de zaman zaman gösteriyorlar. Oyunlardaki karakterin ölümü aslında bizim deneyimimize dönüşüyor ve o karaktere bile ait olmayan bu deneyimi biz sahipleniyoruz ve buna göre tepki veriyoruz. Oyundaki karakterle kendimizi birçok noktada özdeşleştiriyor olsak da onun ölümü söz konusu olduğunda kendimizi dışarı çekip onu bu durumla baş başa bırakıyoruz. Ve ardından respawn olarak “aynı karakterle” yolumuza devam ediyoruz.

Bir diğer ilginç ölümle etkileşim de ölümün bir beceriksizlik belirtisi olarak karşımıza çıkması. Oyunlarda ölmek genellikle yetenek eksikliği ya da oyunu oynamayı becerememek olarak görülüyor. Hatta multiplayer oyunlarda ölmek gibi bir hata yaparsanız birlikte oynadığınız arkadaşlarınızdan nasıl tepkiler alacağınızı biliyorsunuzdur. Ancak gerçek hayattaki ölümlere, eğer sosyal darwinizmin suyunu çıkartan birisi değilseniz, böyle tepki vermemizin imkanı yok. Çünkü gerçek hayatta tecrübe edinip bir daha deneme, ya da kolay moda geçme yok.

Bununla birlikte oyunlarda daha dikkatli davranan ve sanki gerçek hayattaymış gibi çok ince düşünerek ve ölmemeye ciddi bir çaba harcayarak oynayanları da sevmiyoruz. Çünkü oyunun aksiyonunu ve hızını düşürdüklerini, oyundan keyif alamadıklarını düşünüyoruz böyle oynayanların. Ancak aynı zamanda oyunda ölenlere de beceriksiz diyor ve hatta ölümleri bizi etkiliyorsa kızıyoruz bile. Ölümle çok garip ilişkiler kuruyoruz oyunlar söz konusu olduğu zaman.

Bunu biraz olsun aşabilen tek oyun Sims gibi hayat simülasyonu dediğimiz oyunlar ancak orada bile ölüm oyuna yeniden başlamaktan fazlası olmuyor. Ancak zaman zaman Sims karakterinin ölümüne bir yakınını kaybetmiş kadar üzülenleri görüyorum. Bu aslında oyundaki ölümle farklı bir etkileşim biçiminin de ortada olduğunu gösteriyor bizlere. Ancak burada da şöyle bir sıkıntı doğuyor: Oyuna başladığımız andan bu yana kendimizle özdeşleştirdiğimiz bu karakter neden ölümüyle birlikte bizim dışımızda bir şeye dönüşüyor? Buna potansiyel bir cevap olarak ölümü başka türlü deneyimleme şansımızın olmamasını, daha doğrusu ölüm deneyiminin başka türlü nasıl olacağını bilemememizi sunabiliriz sanırım. Çünkü gerçekten kendi ölümümüzü bile deneyimlemenin mümkün olup olmadığını bilemiyoruz şu anda.

Peki bunun dışına çıkarak bir oyun tasarlamak mümkün olablir mi? Hayatın ve ölümün tam anlamıyla içselleştirerek yaşandığı bir oyun söz konusu olabilir mi? Elbette birçok büyük felsefi sorunla karşı karşıyayız böyle bir şeyi yapabilmek için. Ancak en azından Heideggerci yaklaşımla bir oyun deneyi ilginç sonuçlar verebilir. Ölümün ve bu “kişisel öncesi deneyime” (ki buna deneyim demek mümkün mü tartışması bile büyük bir sorun) hazırlığın temele alındığı bir oyun nasıl kurulabilir ya da böyle bir şeyi kurmanın mümkünlüğü düşünmesi bile oldukça keyifli sorunlar. Böyle bir oyunu nasıl bir kurguyla kurabiliriz? Belki artırılmış gerçeklik veya sanal gerçeklik teknolojileri bize yardım edebilir. Ya da tam tersine text-based bir oyun bunu daha mı iyi verebilir bize? Yoksa en iyi çözüm bunları bir kenara atıp uzaylıların ortasına ölümüne atlamak mı?

Bana Ne Senin Neye Taptığından?!

Zaman zaman gerçekten tahammül edemeyip böyle suratına bağırmak istiyorum kimilerinin. Başımı ağrıtmaktan başka hiçbir işe yaramadıkları yetmiyormuş gibi, bir de onların vaazını bozup karşılık vermeye kalkınca da “Ama saygı olmalı bik bik bik…” diye ötmeye başlıyorlar ya, o zaman tam sinirden kendimi parçalama noktasına geliyorum.

Eskiden böyle değildim. Tamam, inanmadığımı asla saklamazdım ama inananları da gerçekten umursamaz, mümkün olduğunca karışmamaya dikkat ederdim. Sonuçta o böyle bir şeye inanıyor ve bu şekilde yaşamayı seçmiş, bana ne ki? Ama artık bunu yapmakta gerçekten zorlanıyorum, hatta yapmak istemiyorum bile diyebilirim.

Bir süredir bu atmosferi hissediyordum. Daha doğrusu Türkiye’de alttan alta bunun olduğunu hep görüyordum ama gerçekten rahatsız edecek kadar sık karşılaşmıyordum. Ancak son zamanlarda artık dine dair bir şey duyduğumda başım ağrımaya, midem bulanmaya başladı. Tahammülüm kalmadı. Çünkü ne zaman böyle bir konu açılsa, birisinin boğazımdan aşağıya zorla bir şeyler sokmaya çalıştığı hissine kapılıyorum.

Fazla abarttığımı düşünüyorsanız bir etrafınıza bakın. Televizyonları açıp gündeme dair haber almaya çalışın bakalım. Göreceğiniz tek şey birilerinin diğerinin inancını sorgulaması, yok o benim kutsalıma inanmıyor, yok bu milletin dini belli, bak o dinsiz domuz eti yemiş… Sana ne? Bana ne? Neden ülkenin gündemi birilerinin inandığı bir şeylere göre belirlenmek zorunda? Neden yüzlerce yıl önce yazılmış masallarla ülke yönetmeye çalışıyorsunuz? Ve neden bu masalları kafama kafama sokmaya çalışıyorsunuz?

Felsefe okumayı ve çalışmayı da bu yüzden seçmiştim aslında. Din ve benzeri bütün dogma yığınlarından uzakta, hepsini rahatça tartışabileceğim ve sorgulayabileceğim bir ortamda üretebilmek için. Ama burada da durum farksız. İnançlar üzerine bir tartışma yapmaya kalktığında ya da gerçekten ne düşündüğünü belirttiğinde birileri hemen zırlamaya başlıyor. Ya da birisi kalkıp tüm felsefenin amacı zaten tanrıya ve dinlerin gösterdiklerine ulaşmak diyip birisi “yaratıcılık” kelimesini insanlar için kullandığında onu uyarma cüretini gösterebiliyor. Bu adamlarla neyin felsefesini yapıp neyi sorgulayabilirsin ki? Utanmasa Nietzsche’den başlayıp tüm filozofları müslüman yapacak adamlar kalkıp neyin felsefesini yapabilir ya da bana ne verebilir ki? Bir şey vermelerini de geçtim, bunlarla ne tartışabilirsin ki?

Bu her yerde böyle ve ben artık bıktım. Gerçekten bıktım. Birilerinin saçma sapan masallarını dünyanın en önemli şeyiymiş gibi herkese dayatmaya çalışmasından, bunlarla tüm dünyayı anlayıp yönetebileceğini zannetmesinden gına geldi artık.

Eğer inananlar haddini bilmiyorsa, din yerini bilmiyorsa bir inanmayan olarak kendi yaşam alanımı, kendi zihnimi korumaya çalışmak benim en doğal hakkım. Ve bundan sonra da bunu korumak için elimden geleni yapacağım. İsteyen istediğine inansın, ister Allah’a, ister Uçan Spagetti Canavarı’na, isterse Zeus’a, ister Odin’e. Ama benden uzakta ve bana bulaşmadan inansın. Bu hadsizler yüzünden sözlüğümden ne kadar din kökenli kelime varsa silsem mi diye düşünmeye başladım, düşünün ne kadar büyük bir bıkkınlık artık.

(PS: Eğer benim inanmam da sizi rahatsız ediyorsa bir daha benimle muhatap olmayabilirsiniz. Eğer sadece bu yüzden benimle ilgili fikirleri değişecek olan varsa zaten muhatap olmasın mümkünse.)

[Akademik Terörist] Beynimi Yiyen Birkaç Sorun

Bu aralar bitirme tezimi tamamlamaya ve savunma gününe hazır olmaya çalıştığım için kafamı kaldırıp da başka şeyler yapmaya pek vakit bulamıyorum. Ancak tüm bu süreç içerisinde çok sık karşıma çıkan ve beni ciddi bir şekilde dertlendiren birkaç konuya (şimdilik) kısaca bir değinmek ve en azından bu konuda kafamda birikenleri bir dökmek istedim.

* Tez çalışması sürecinde kendime biraz Türkçe kaynak bulabilmek ve en azından buradaki felsefe camiasının bu konularda neler yazdığını öğrenmek için ciddi bir çaba harcadım. Ancak Türkçe kaynaklarda güncele dair tartışmalarla ilgili bir şeyler bulmak şöyle dursun, denk geldiğim makalelerin çoğu “X’in A hakkında fikirleri” ve “Y’de B Sorunu” şeklinde özetlenebilecek şeylerdi. Bu X’lerin ve Y’lerin hemen hepsinin on (ve hatta yüz) yıllardır ölü olduğunu da belirteyim.

* Bunun yanı sıra denk geldiğim Türkçe çalışmaların büyük çoğunluğunda ve İngilizcelerin bir kısmında sadece başka filozofların fikirlerini özetlemek ya da onları alıntılayıp durmak gibi bir sorun da var. İnsan ister istemez merak ediyor, acaba bu insanların hiç kendi fikirleri yok mu? Kimse bu sorunlara dair yeni fikirler ortaya atmıyor mu? Yoksa yeni bir şeyler söylemekten/tartışmaktan korkuluyor mu?

* Bir de Türkçedeki felsefeci – filozof meselesi var. Burada hem yukarıdaki sorun hem de benim gözümde bir tür “kutsallaştırma” sorunu var gibi ama buna da ayrıca bir değinmek gerekiyor.

* Sadece belli filozoflara ya da “ideolojilere” (felsefi akımlar ya da fikirlere değil, ideolojilere) takılıp bunları tekrar ederek ve bunları eleştirenlerin kellesini almaya çalışarak felsefe yaptıklarını zannedenler cephesi var ki, onlarla çok ağır laflar hazırlıyorum.

* Bir de Türkiye’de son zamanlarda patlayan “İslam Felsefesi”, “Din ve Felsefe” modası var. Bunun bir moda mı yoksa dayatma mı olduğu ve dinle felsefenin yan yana gelmesiyle oluşacak hastalıklı mutasyonları bir yana bırakırsak; bunların Türkiye’de başka hiçbir felsefe bölümü bırakmamaya doğru ilerlediğini hissediyorum. Örneğin yüksek lisans ve doktora için araştırma görevlisi kadrosu baktığımda, bunlardan başka kadrosu olan bölüm/okul görmek mucizeye eşdeğer hâlde gibi.

# # #

Aslında bunlar son birkaç gün içerisinde en çok aklıma takılanlar. Bir yandan bunların hiç birinin yeni veya felsefe camiasına özgü olmadığını biliyorum ama bir yandan da “Bari felsefeciler böyle olmasın!” demekten de alamıyorum kendimi.

Ortada sorun çok fazla ve galiba bunlardan asla tam olarak kurtulamayacağız. Ama bu sorunlara karşı ses çıkartmak ve “Şu yaptığınıza bir bakın!” demek de şart. Tezimi teslim edip lisanstan kurtulduktan sonra bu blogda ilk görecekleriniz de sanırım bunlar olacak.

Siz ne düşünüyorsunuz bu konularda? Benzer şeylerle karşılaşan (illâ felsefe alanında değil, her yerde olabilir) var mı? Yoksa bunları kafaya takan ve bunlardan rahatsız olan sadece ben miyim?

Derrida, Doctor Who ve Affetmek

Bilimkurgu severlerin ve Doctor Who fanlarının bildiği üzere, bu cumartesi (23 Kasım) Doctor Who’nun 50. yıl dönümü ve özel bir bölümle kutlanacak. Ben de bir Doctor Who fanı olarak bu cumartesiyi heyecanla bekleyenlerdenim. Bu özel günün haftasında olmamızı da bahane ederek, uzun bir süredir aklımda dönüp duran bir şeyi sizlerle paylaşmak istedim.

(Bundan sonrası spoiler içermektedir, sonra uyarmadı demeyin.)

Doctor Who’nun tekrar başlayan TV serisinin 3. sezonundaki son 3 bölüm, Master ve Doctor arasında geçen bir öyküye ayrılmıştı. İzlemesi oldukça keyifli olan bu üç bölümlük öyküye dair çok fazla spoiler vermek istemiyorum ama son bölümü olan “Last of the Time Lords“da dikkatimi çeken ilginç bir şey oldu.

Bölüm boyunca, Doctor ısrarcı bir şekilde Master’la konuşmak ister, ona bir şey söylemek için fırsat kollar. Master ise Doctor’un ne söyleyeceğini bilir ve bundan kaçar. Ancak Doctor fırsatını bulduğu anda Master’ı yakalayıp o cümleyi söyler: “Seni affediyorum”.

Bu bölümü izledikten bir süre sonra Derrida’nın On Cosmopolitanism and Forgiveness kitabına denk geldim ve On Forgiveness bölümünün ana fikrini veren cümleyi okuduktan sonra kafamda tilkiler dönmeye başladı: “Affetmek, affedilemez olanı affetmektir.”

Doctor fanları (Whovianlar) Master’ın nasıl bir karakter olduğunu, neler yaptığını ve Doctor’la aralarındaki ilişkiyi çok iyi bilirler. Bilmeyenler için kısa bir özet yapmam gerekirse, düşman kardeşler gibi olduklarını söyleyebilirim. Doctor evrendeki dengeyi ve özellikle dünyayı korumak için uğraştıkça Master bu dengeyi tamamen keyfi için bozabilen, Dünya’yı ele geçirmenin ya da İkinci Gallifrey yapmanın peşinde olan birisi. Elbette Master’ın neden böyle bir karakter olduğuna dair bir takım efsaneler ve tezler var ama onlar şimdilik çok da önemli değil.

Master, Derrida’nın makalesindeki ‘mortal sin‘i birçok kez gerçekleştirmiş, bir anlamda tam da Derrida’nın gerçekten affedilme için istediği tarzda birisi. Bu noktada Doctor da gerçekten affedebilecek olana dönüşüyor ve bunu gerçekleştiriyor. Çünkü Doctor normalde böyle şeyleri yapan birisini asla affedecek bir karakter değil, yani bu affetme eylemi bir anlamda o istenen çılgınlığı da barındırıyor.

O sahneyi makaleden sonra tekrar izlediğimde, keşke bunu Derrida ile izleyip üzerine konuşabilme imkanım olsaydı dedim. Onun aradığı tam olarak böyle bir şey miydi bilmiyorum ama ben bu sahnede Derrida’nın anlattığı ‘gerçekten affetme’nin canlandırıldığını gördüm. Ve bu sahneyle birlikte Derrida’nın ne kadar haklı olduğunu da anladım. Affetmenin gerçek anlamı ve değeri, en affedilemez denilen şey affedildiğinde ortaya çıkıyor.

* * *

Sanırım Doctor Who’ya dair en sevdiğim şeylerden birisi de bu. Öyle güzel bir öyküye sahip ki; içinde felsefe tartışmalarına dair bir şeyler bulabiliyor, hatta kendisinin yeni felsefi tartışmalar yaratma imkanı sağladığını görüyorsunuz. Doctor Who’nun başarılı bir bilimkurgu eseri olabilmesini de buna bağlıyorum bir yandan. Çünkü biraz daha geniş düşününce, sevdiğim ya da başarılı olmuş birçok bilimkurgu eserinin buna imkan tanıdığını veya bunu yaptığını görüyorum. Belki de sadece bilimkurgu ve felsefeyle çok fazla iç içe olduğum için böyle düşünüyorumdur. Her ne olursa olsun, bu konunun peşini bırakmaya niyetim yok. Hem felsefe hem de bilimkurgu yazan birisi olarak ikisinin çakıştığını gördüğüm her nokta hakkında da yazmaya devam edeceğim.

 PS: Cumartesi akşamı Doctor Who’nun 50. yıl bölümünü kaçırmayın derim, hatta bölümle ilgili yorumlarınızı sonrasında buraya da yazabilirsiniz. Üzerine konuşmuş oluruz.

Ahlak ve Siyaset Üzerine Bir Şeyler

Ahlakla ilgili sürekli bir sorun yaşıyoruz ve bu sorunun kolay kolay çözülebileceğine de inanmıyorum. Çünkü mesele belirli bir ahlak yapısıyla alakalı değil, genel olarak ahlak ve ahlak yapısı dediğimiz şey ve onun yanlış anlaşılması.

Ahlaklı ya da ahlaksız olmak, gündelik ve siyasi hayatta sıklıkla karşımıza çıkan ve yine sıklıkla birilerini tanımlamak için kullandığımız kavramlar. Ancak bu kavramlar birçok kavramla aynı kaderi paylaşıyor ve asıl anlamlarından saptırılarak ya da tam olarak ne anlama geldikleri bilinmeden kullanılıyor. Bu da doğal olarak birçok saçmalıkla karşılaşmamıza neden oluyor.

Felsefenin uzun yıllardır konusu olan ahlakın yapılabilecek en basit tanımlarından birisi iyi yaşama yolu sanırım (Elbette birçoğunuza eksik ya da sıkıntılı gelebilecek bir tanım bu, ancak ilerleyebilmek için mümkün olan en basit tanımı kullanmam gerekiyor). En azından Platon ve Aristoteles’ten bu yana kabul görebilecek bir tanım bu. Ahlak yapısıysa; bir insanın iyi ve kötü tanımları üzerinden eylemlerini, yaşamını ve çevresiyle ilişkisini şekillendirmesidir. Ahlakın temelinde bulunan iyi ve kötü, aslında ahlak dediğimiz şeyin ne kadar kişisel bir şey olabileceğini bize en başından gösteriyor. Bunu aklımızda tutarak, tekrar ahlak ve ahlak yapısının tanımına dönelim. Ahlak yapısına özetle insanın hayatını şekillendirme biçimi demiştik. Bu durumda, toplumdaki her bireyin kendisine özgü bir ahlak yapısı olduğunu da kabul ediyoruz. Çünkü hepimiz yaşıyoruz ve hepimiz aklımızda bir takım iyi ve kötü tanımlarıyla hayatımızı sürdürüyoruz. Bunun birileriyle uyumlu olup olmaması değil, varlığı asıl meselemiz (Sanırım aramızda kimse benim bir iyi ve kötü tanımım yok ve tamamen düşünmeden yaşıyorum demeyecektir). Yani özetle her insanın hayatına şekil verdiği bir ahlak yapısı vardır.

Bunu belirtmemin sebebi, ahlaksız kavramının saçmalığını vurgulamak. Ahlaksız diye bir şey söz konusu değildir, olamaz da. Senin ahlaksızlık dediğin şey, örneğin bir eylem, senin ahlak yapına uymayan bir şeydir. Ancak bu, o eylemin ahlaktan tamamen yoksun olduğu anlamına gelmez. Sadece senin ahlak yapına uymuyordur ve bu da o eylemin bir başka ahlak yapısı içerisinde yeri olmasına engel değildir. Bu sebeple aslında birisine ya da bir şeye ahlaksız diyen birisi, sadece “Sen benimle aynı yapıyı paylaşmıyorsun” veya daha özet bir hâlde “Sen bizden değilsin” demektedir. Yani ahlaksızlık mümkün olmayan bir şeydir.

Ahlak ve ahlak yapısının öznelliği konusuna birkaç şey daha eklemek istiyorum. Genellikle ahlak dediğimiz zaman aklımızda bir toplumun, topluluğun ya da inancın gelmesi; aslında bunların o kavramı tekellerine almak ve dilediğince kullanmak istemesinden kaynaklanmaktadır. Bu isteniyor, çünkü aslında ahlakın öyle bir şey olmadığının fazlasıyla farkındalar. İyi ve kötü gibi oldukça değişken ve öznel iki kavramın temelinde olduğu bir şeyin zaten herkesin kabul edeceği mükemmel tanımları ya da kuralları olmasını beklemek saçmalık. Ancak insanlar bu saçmalığı inatla gerçekmiş gibi görmeye ve göstermeye çalışıyorlar. Çünkü, kendi iyilerini kabul ettirebilmelerinin tek yolu bu.

* * *

Tüm bunları neden anlattığıma gelecek olursak.

Siyasette ahlak, iki farklı amaçla kullanılmaktadır. Bunlardan birincisi, destek toplama için bir silaha dönüştürmedir. Toplumun belli bir kesiminin ahlak yapısına hitap etmek, o kesimin (ki genellikle bu en çok oy potansiyeli olan kesim olur) desteğini almak için kullanılır. Hatta rakip siyasetçilerin o ahlak yapısına karşı olduğu iddia edilerek bir saldırı aracına dönüştürülür.

Diğer yol ise bir baskı ve tektipleştirme aracı olarak kulanılmasıdır. İktidarda olan kesimin, kendi ahlak yapısının da iktidarda olduğunu düşünmesi ya da kendi ahlakının herkes için ideal ahlak yapısı olduğunu düşünmesi; her ideolojinin kendisine özgü (ki aslında her biri birbirine çok benzer) ahlak yapıları kurup bunu ideolojiyle bir şekilde bağlantısı olan herkese dayatma çabaları bunun en sık karşımıza çıkan örnekleridir.

Tüm bu dediklerim, sıklıkla siyaset kültürünün tam olarak oturmadığı ortamlarda ya da siyaset felsefesinden bihaber insanlarda karşımıza çıkmaktadır. Belki daha muhafazakar, milliyetçi siyasetçilerde bunu normal görebilecek olsak da (sonuçta siyasetlerini bunun üzerine kuruyorlar); özgürlük gibi şeylerden bahsedip de böyle bir ahlak dayatmacılığına ve tektipleştirme çabasına girilmesi, siyaset ve ahlak felsefesine ne kadar uzak olduklarının apaçık bir göstergesidir. Bu yüzden de ahlakı yukarıdaki iki araçtan birisi olarak dahi kullananı desteklemem, savunmam ya da onlarla beraber bir şey yapmam mümkün değildir.

* * *

Tüm bu bahsettiklerim, aslında mevcut siyaset yapısıyla ve bu yapının gündemiyle neden çok fazla muhatap olmak istemediğimin bir özeti sayılır. Hangi konuyu veya tartışmayı okusam bu tarz hatalara, saçmalıklara, anlamadan bilmeden yapılan hareketlere denk geliyorum. İşin daha kötüsüyse, bunları dile getirecek ve tartışabilecek insan bulmakta zorlanıyorum. Çünkü birçok kesim için siyaset; daha iyiye dair birşeyler yapmak/düşünmek değil, tamamen bir aidiyet ve ait olduğunu en haklı gösterme kavgasından ibaret. Böyle akılların arasında, kendi fikirlerimi dile getirmem genellikle 40 etiket yapıştırılmış bir şekilde geri dönmem demek olduğu için de bu tarz konularda yorumlarımı sadece yakın çevremle paylaşmaya karar verdim. Arada bir böyle şeyler (felsefe bağlamında) yazarım elbette ama bunlar dışında bu konularda çok fazla konuşacağımı sanmıyorum.

[Infographic] Filozoflar Arası İlişkiler

 

Simon Raper tarafından yapılan bu çalışma, felsefe tarihindeki tüm bağlantıları ve esinlenmeleri bir grafik hâline getirmiş. Grafik üzerindeki renklerle dönemleri, çemberlerle filozofları ve aralarındaki çizgiler ile de bağlantılarını gösteren bu çalışma belki de şu ana kadar çıkartılmış en kapsamlı -ve de en güzel görünen- felsefe tarihi haritası.

Gephi yardımıyla yaptığı bu çalışmada Wikipedia’nın sağladığı bilgi havuzunu kullanan Simon, haritanın tam hâlini herkesle paylaştığı gibi, bizlere de benzer bir çalışmayı nasıl yapabileceğimizi anlatıyor. Bu sayede hem kontrol amaçlı tekrar deneme yapmak isteyenlere hem de farklı konularda aynısını yapmak isteyenlere yolu göstermiş oluyor.

Hem fazlasıyla kullanışlı hem de görünüm açısından oldukça güzel bir iş çıkarmış. Her ne kadar bazı bölgelerde incelerken zorlansam da böyle bir şeyin el altında olması bile güzel. Felsefe okumalarına girişirken harita olarak da kullanabilirsiniz, sırf güzel görünüyor diye poster olarak da. Orası size kalmış.

KAYNAK ve HARİTAYA ULAŞMAK İÇİN: http://drunks-and-lampposts.com/2012/06/13/graphing-the-history-of-philosophy/