Beklenmedik Yolculuklar

(Bu yazım ilk olarak Aralık 2013’te Geekyapar!‘da yayınlandı. Geekyapar! arşivlerinde artık yazar olarak görünmediğim için buraya taşıyorum.)

Bilgisayar oyunları, her ne kadar çoğumuz farkında olmasa da, en az sinema kadar edebiyatla iç içe bir alan. Aralarındaki alışveriş her geçen gün daha da artıyor ve daha güzel eserlerin ortaya çıkmasını sağlıyor. Her ne kadar kimi zaman büyük felaketlere neden olsa da, gün geçtikçe hem edebiyat geeklerini hem de oyun geeklerini mutlu edecek daha fazla şeyle karşılaşıyoruz.

Çok da ilginç olmayan bir şekilde, bu alışveriş genellikle bilimkurgu ve fantastik edebiyat alanında oluyor. Bunun sebebini tahmin etmekse pek zor değil; bilimkurgu ve fantastik edebiyat eserleri hayalgücüne sınırsız bir alan veriyor ve burada size istediğiniz gibi oynayabileceğiniz malzemelerle baş başa kalıyorsunuz. Böyle bir imkan, uyarlamalara ve özellikle bilgisayar oyunu senaryosu uyarlamaya oldukça müsait bir malzeme olmalarını da sağlıyor. Hatta J.R.R. Tolkien gibi gerçekten yetenekli bir yazarsanız sadece harika romanlar yazmakla kalmıyor, eserinizden yapılan her uyarlamanın başarılı bir eser olabilmesini de sağlıyorsunuz. Elbette Peter Jackson‘ın ya da Neil Young‘ın hakkını yemek istemem ama Tolkien‘ın yaratıcılığının etkisini de hiçe saymak olmaz.


Benim oynamaktan en çok zevk aldığım iki roman uyarlamasının da point-and-click tarzında olması sadece bir tesadüf, baştan söyleyeyim. O iki oyunsa Harlan Ellison‘un kısa öyküsünden uyarlanan ‘I Have No Mouth And I Must Scream‘ ve William Gibson‘ın ilk ve klasik romanından uyarlanan ‘Neuromancer‘.

Neuromancer benim için en önemli romanlardan birisi, hatta bilimkurguya olan sevgimin bağlılığa dönüşmesini sağlayan bir eser bile diyebilirim. Bu yüzden oyununu görür görmez oynamak istedim ve açıkcası hayal kırıklığı yaşadığım da söylenemez. Oldukça başarılı ve romana uygun denilebilecek bir uyarlamaydı. I Have No Mouth And I Must Scream de keyifle okuduğum bir öyküydü ve oyununun da bir o kadar keyifli ve başarılı olması beni oldukça mutlu etmişti. Bunların yanında Frank Herbert‘ün aynı isimli romanından uyarlanan ve 1992’de çıkan ‘Dune‘ da oldukça başarılı bir uyarlama olarak anılmayı hakediyor.

Günümüze doğru geldiğimizde karşımıza iki büyük edebiyat serisi çıkıyor: Harry Potter ve Lord of the Rings / Hobbit.

Bu iki seriye bağlı oyunların roman değil film uyarlaması olarak anılması gerektiğini düşünenler olsa da, ben o kadar kesin bir ayrımın mümkün olmadığını düşünüyorum. Oyunların filmlerle aynı dönemlerde çıkıyor olması, yapımcıların filmleri temel aldığı anlamına gelmez, ki iki oyunun da filmleri elinin tersiyle itip, direkt kitaba odaklanan oyunları oldu. Dosyamızda inceleyeceğimiz 2003 yapımı The Hobbit, 2006 çıkışlı Lord of the Rings Online: Shadow of Angmar, 2001-2004 arasında çıkmış ilk üç Harry Potter oyunu bunlara örnek.

Fakat eğer beyaz perdeyi pas geçip, direk sayfalardan monitörlere atlayan bir eserlere döneceksek, kuşkusuz Metro 2033‘ten söz etmemiz gerekiyor. Romanın ilginç bir konu seçmiş ve bunu başarılı bir şekilde anlatabilmiş olması, üzerine oyunun da bu öyküyü güzel bir şekilde uyarlayabilmesi sanırım bu başarının temelinde yatan en önemli sebepler. Ayrıca oyunun yakaladığı başarı, daha önce hiç adı duyulmayan bir yazarın bir anda her dilde rafları doldurabilmesini sağladı. Eğer oyun çıkmasaydı, büyük ihtimalle romanı Türkçe’de okuma şansı bulamayacaktık.

Elbette sadece bunlardan ibaret değil uyarlamalar. The Witcher, Dante’s Inferno, Parasite Eve, American McGee’s Alice, Sherlock Holmes: The Awakened gibi birçok roman uyarlaması ya da romanları temel alan oyun var. Bunlardan bazıları esere belli bir ölçüde sadıklar, bir bölümü ise ana materyali tamamen başka bir biçimde hayal ediyorlar. Dante’s Inferno İlahi Komedya‘nın ne tonuna, ne de ruhuna sadık kalmayı tercih etmiyor, American McGee’s Alice ise Alis Harikalar Diyarında‘nın görünürdeki havasını değil; satır aralarında gizli havasını solutmayı tercih ediyor.


Elbette uyarlamalar tek taraflı olmuyor. Birçok oyunun öyküsü de romanlaştırılıyor. Bunlar kimi zaman oyunun asıl öyküsünü bir romana çevirmekle kalırken kimi zaman da oyunun öyküsünü besleyen, onu daha detaylı bir hâle getiren, oyundaki hikayenin öncesini veya sonrasını anlatan eserler oluyor.

Oyunlardan romanlara uyarlamalarda başarılı olanlar genellikle ikinci tarzda yazılan eserler oluyor. Bunlar oyunların hayranlarına hitap ettikleri gibi, sadece eserin tarzını sevenler tarafından da zevkle okunabilecek eserler. Ayrıca ikinci gruba giren bu eserlerin genellikle seriler hâlinde yazılmaları da bir diğer ortak noktaları.

Aralarında hem satış ve ilgi anlamında hem de edebiyat anlamında en başarılı kabul edilenlerden dördü; Doom, Diablo, Starcraft ve Warcraft (alt dalı World of Warcraft ile birlikte). Açıkcası bu oyunların birçoğunun senaryosunu oldukça başarılı bulduğum için, bunlardan başarılı roman uyarlamalarının yapılmasına da çok şaşırmadım. Sadece senaryo da değil, eğer oyun üzerine inşa yapılabilecek bir dünya yaratıyorsa muhtemelen sağlam bir kalem, o dünyaya sağlam bir roman dikecektir.

Elbette bunların yanı sıra pek haberimizin olmadığı ya da Türkçeye çevrilmediği için buradaki oyuncular tarafından çok bilinmeyen birçok uyarlama da mevcut. Metal Gear Solid serisi, Tom Clancy’s Splinter Cell serisi, Assassin’s Creed serisi, Hellgate: London üçlemesi ve Mass Effect serisi bunlardan sadece birkaçı. Bu uyarlamaların pek çoğunun; özellikle de dünya inşasına pek ehemmiyet göstermeyen oyunları temel alanlarının promosyon mantalitesiyle üretildiğini söylemek mümkün. Yoksa Battlefield 3’ün bir roman uyarlamasına sahip olmasını başka nasıl açıklayabiliriz bilmiyorum..


Tüm bunların gerçekleşmesini sağlayanlarsa yazarlar. Onlar bu eserlerin ortaya çıkmasını, bu eserlerin uyarlanmasını sağlıyor. Ancak genellikle arka planda bırakılıyorlar ve çok fazla isimleri anılmıyor. Örneğin senaryosuyla herkesi kendisine bağlayan Half-Life ve Portal serilerinin yazarı Marc Laidlaw‘ı ve onun oyun senaryoları yazmadan önce oldukça başarılı bir bilim kurgu yazarı olduğunu bilen çok az insan var.Aynı şeyi Jeffrey Yohalem, Jesse Stern, Rhianna Pratchett gibi isimler için de söylemek mümkün.

Bununla birlikte son zamanlarda bazı yazarlar aynı zamanda oyun yazmaya da merak salmış durumda. Bunların içinde en çok merak ettiklerim, favorim yazarlarımdan olan John Scalzi ve Neil Gaiman’ın projeleri. John Scalzi, Morning Star ismini verdikleri, tabletler ve akıllı telefonlar için hazırlanan oldukça ilginç bir space adventure tarzı oyun projesinde ve aynı zamanda senaryosunu yazıyor. Neil Gaiman ise Wayward Manor isimli bir puzzle adventure oyunuyla 2014 baharında karşımıza çıkacak. Gördüğümüz gibi sadece öyküler değil, yazarlar da oyunlarla romanlar arasında dolaşıyorlar.


Her ne kadar oyun kritiklerinde ve oyun alırken yaptığımız seçimlerde pek belirleyici olmasa da benim için oyunların senaryoları, anlattıkları öyküler oldukça önemli. Senaryosu olan bir oyun oynayacaksam bana ne anlattığı, nasıl bir hikayenin içinde olduğum, bunun başarılı anlatılıp anlatılmadığı öenmlidir. Oyun adını vermiş olsak da, bize bir hikaye anlattıklarını çoğu zaman unutuyoruz. Bu alışveriş, aslında bu hikayelerin oyunlar için ne kadar önemli olduklarının da bir göstergesi. Başarılı romanların başarılı oyunları, başarılı oyunların başarılı romanları ortaya çıkarabilmesinin sebebi de bu aslında. Eğer Tolkien gerçekten yetenekli bir yazar olmasaydı, Hobbit‘i izlemesi veya Lord of The Rings oyunlarını oynaması da bu kadar keyifli olmayacaktı.

“Geçit” Öyküm Kayıp Rıhtım Siberpunk Seçkisinde

Kayıp Rıhtım’ın her ay düzenlediği öykü seçkisinin elli sekizinci ayında konu “Siberpunk” olarak seçilmişti. Her ay farklı bir konu başlığıyla, oldukça güzel öykülere ulaşmamızı sağlayan Kayıp Rıhtım, bu ay da çok güzel öyküleri bir araya getirmiş. Bu ayın tanıtım yazısı şu şekilde:

Ya ikinci dünya savaşı hiç bitmeseydi? Petrol olmasaydı ve balinalar, yakıt üretmek için yapay tanklarda çoğaltılsaydı? Su buharı dünyaya egemen olmaya devam etseydi? İnsanlar yüzyıllar boyunca yaşamanın yolunu bulsalardı? Bizler sonuçlarını düşünmesek de punk akımlarının temellerini atan Alfred Bester, Jules Verne ve William Gibson gibi birçok yazar uzun yıllar boyunca bu soruların dünyaya nasıl şekil vereceğini düşündü. Böylece Cyberpunk, Steampunk ve Biopunk akımları hatırı sayılır bir kitle oluşturmayı başardılar. Özgürlük ve ahlakı hedefleyen ancak bunların sonuçlarını da gayet iyi yansıtan Punk akımı, METUCON işbirliği ile bu ayki seçkinin de teması oldu.

Bu ayın seçkisinde benim de Geçit isimli öyküm yer alıyor. Başlangıçta tek başına bir öykü olarak düşünmüştüm ama okudukça acaba devam edip bir novellaya çevirsem mi diye de düşünüyorum.

Bu ayın derleme duyurusu burada. Benim öyküm de burada.

Öyküyle ilgili yorumlarınızı duymak isterim.

E-kitapların Bitmeyen Çilesi

Futuristika’da yeni yazım yayınlandı. Bu yazıda uzun zamandır beni rahatsız eden ama oturup yazmaya bir türlü fırsat bulamadığım bir konuya değindim. E-kitapları kendilerine karşı bir tehdit olarak gören ve bir an önce onlardan kurtulmak isteyenler bu yazının bir numaralı hedefi oldu.

Yazıda bu konuda hemen her şeyi söylediğim için ekleyebileceğim pek bir şey yok.

E-kitapların yaşadığı sıkıntının sebebi de bu korku aslında. İnsanlar alışkanlıklarından kopmak istemiyor. Yeni bir şeyler öğrenmek onlar için zor geliyor. Azınlıkta olan bir kesim de, elindeki ya da kitaplığındaki kitabıyla artık hava atamayacağı için korkuyor. Kendileri için kutsal kabul ettikleri mekanları kaybetmek istemiyorlar. Edebiyatın, kitapların herkes için ulaşılabilir olmasını istemiyorlar. Kurdukları yapının yıkılmasını istemiyorlar, çünkü her şeylerini o yapıya bağlamış durumdalar.

Gelecek Korkusu ve E-Kitapların Çektikleri | [Futuristika!]

20. ve 21. Yüzyılın En İyi BK/F Romanları

Tabii ki ben seçmedim. Locus dergisinin yaptığı oylamayla seçildiler. Bilimkurgu ve fantastik edebiyatın en iyi beşlerini görelim bakalım.

20th Century SF Novel:
Rank Author : Title (Year) Points Votes
1 Herbert, Frank : Dune (1965) 3930 256
2 Card, Orson Scott : Ender’s Game (1985) 2235 154
3 Asimov, Isaac : The Foundation Trilogy (1953) 2054 143
4 Simmons, Dan : Hyperion (1989) 1836 131
5 Le Guin, Ursula K. : The Left Hand of Darkness (1969) 1750 120
20th Century Fantasy Novel:
Rank Author : Title (Year) Points Votes
1 Tolkien, J. R. R. : The Lord of the Rings (1955) 5675 340
2 Martin, George R. R. : A Game of Thrones (1996) 2182 149
3 Tolkien, J. R. R. : The Hobbit (1937) 2040 138
4 Le Guin, Ursula K. : A Wizard of Earthsea (1968) 1613 113
5 Zelazny, Roger : Nine Princes in Amber (1970) 971 70
21st Century SF Novel:
Rank Author : Title (Year) Points Votes
1 Scalzi, John : Old Man’s War (2005) 674 101
2 Stephenson, Neal : Anathem (2008) 432 63
3 Bacigalupi, Paolo : The Windup Girl (2009) 367 58
4 Wilson, Robert Charles : Spin (2005) 305 49
5 Watts, Peter : Blindsight (2006) 251 37
21st Century Fantasy Novel:
Rank Author : Title (Year) Points Votes
1 Gaiman, Neil : American Gods (2001) 721 109
2 Clarke, Susanna : Jonathan Strange & Mr Norrell (2004) 609 94
3 Rothfuss, Patrick : The Name of the Wind (2007) 422 64
4 Mieville, China : The Scar (2002) 221 33
5 Martin, George R. R. : A Feast for Crows (2005) 213 34

Haber ve özet liste hâline buradan, detaylı listelere buradan bakabilirsiniz.

Listeler oldukça iyi görünüyor. Sıralamalarda çok fazla şikayet edilebilecek ya da “Bu kitabın bu sırada ne işi var?” diyebileceğim bir durum göremedim. Çok güzel ve sağlıklı bir oylama olmuş ve önümüze şahane bir liste çıkartmışlar.

Ancak bir anda karşımda bu kadar çok kitabın olduğu bir liste görmek ve okumadığım daha ne kadar çok kitabın olduğunun bir kez daha farkına varmak açıkcası sinir bozucu oldu. Elbette dünyadaki tüm kitapları okuyacağım şeklinde bir iddiam yok ama yine de daha okunacak çok kitap var demekten de kendimi alamıyorum.

Bu listeyi incelerken farkettiğim ve not düşmek istediğim şeylerden birisi de listedekilerin dilimizde ulaşılabilirliği. Zirvede olanların büyük kısmı elbette bilinirliklerinden dolayı mevcut ama biraz aşağılara indiğimizde aynı şansı göremiyoruz. Tabii bir de listede hiç Türkiyeli yazar görememe durumumuz var ki o konuya hiç girmek istemiyorum. (Gözümden kaçan olduğunu sanmıyorum ama varsa haber verin.)

Özetle 20. ve 21. yüzyıl bilimkurgu ve fantastik edebiyat dünyasının durumu budur. Bu tarzlarda okuyacak bir şeyler arıyorsanız listeleri inceleyerek başlayabilirsiniz.

Ayrıca önümüzdeki günlerde 2012’nin özeti tarzında listeler yapmak gibi bir planım var. Sene sonu raporu çıkartmak keyifli olacak.

Tehlikeli Oyunlar (Eren Okur)

[Söyleyecek çok fazla şey yok bunun üzerine. Oğuz Atay hakkında dönüp duran tartışmalara Eren’in (benimde katıldığım ve savunduğum) bakış açısından bir cevaptır aşağıdaki yazı. Daha fazla araya girmiyorum, yazı sizindir. –A.A.S.]

Öncelikle, belirtmekte fayda olduğunu düşündüğüm bir kaç şeyi söyleyerek başlamak istiyorum:  Bu yazıyı yazmaya karar verirken fazla düşünmedim; çünkü bazı durumlarda insanlar kendilerini harekete geçmek zorunda hissederler. Bunun sebebi, herhangi bir şeyin arkasındaki gizli gayeyi görüyor olmaları ve yılanın başını küçükken ezme eğilimleridir. Kaldı ki bu duruma sebebiyet veren insanlar, bir önceki cümlede kullandığım deyimin içinde geçen  ‘’yılan’’ kelimesinden çok ‘’küçük’’ kelimesine kafayı takacak insanlar olabilir ve  bu durumda onlara karşı durmak daha da vahim bir hâl alabilir.

Her ne kadar kendimi ‘’edebiyat camii’ası’’nın içinde görmesem de, bu yazıyı yazdığımdan ötürü bir şekilde kendimi sorumlu hissettiğim durumlar var ve olası tepkilere karşı hassas bir noktaya parmak basmak istiyorum: Evet! Ben adı sanı duyulmamış bir ademceğizim ve sizler, en azından ne yapmamam gerektiğini bana öğreten ve benden yaşça büyük insanlarsınız. Şunu diyeceğinizden de adım kadar eminim: ‘’Haddini aşmış!’’. Evet, en güzel yaptığım iştir, yüksek müsaadenizle haddimi aşıyorum. Tekrar merhaba!

Bilindiği üzere son zamanlarda ‘’sanat’’ camiasındaki Fazıl Say polemiklerinden sonraki en yaygın tartışma, Notos Dergisi’nin Haziran-Temmuz sayısını Oğuz Atay’a ayırması ve kısa kısa yorumlar aldığı ‘’Oğuz Atay Adı Aklınıza İlkin Neler Getiriyor?’’ bölümündeki yazarlar/şairler arasında bulunan Şavkar Altınel’in Oğuz Atay’ı ‘’sığ ve yapay’’ bulduğunu söylediği kısa metni yayımlamasıyla başladı; iyi ki de başladı. Burada tartışmanın her iki tarafının da hemfikir olduğunu düşünüyorum. Zira memleket olarak soğuk savaştan fazla haz ettiğimiz söylenemez.  Birileri ‘’mahalle’’yi basmaya geliyorlarsa, adamlarımızı toplar, elimize sopaları alır, bekleriz. Gerçi ben kolejli değilim; belki bunu çocukluğunda hiç yapmamış sevgili ağabeylerimiz vardır, bilemeyebilirler. Ama bakın okumadığınız bir diğer romanı ‘’Tehlikeli Oyunlar’’da Atay ne diyor:

’Bu kadar şiddeti sizin içiniz kaldırmaz. Siz, salonda at yarışları oynayabilirsiniz ancak.’’

Her popülist tartışma gibi bu tartışmanın da ben dahil olmak üzere tarafları var ve karşılıklı yazılan yazılarla çirkin bir hal alan, kaotik bir ortamda bulunmaktayız. Ne mutlu ki onlar için reklam değeri taşıyan bir hedef olmadığımdan ötürü kimse bana karşı kendini cevap vermek zorunda hissetmeyecektir. Bunu da yaşıma ve ismime bağlayarak kendilerini rahatlatacaklardır.  Bu durum kuşak olarak alıştığımız bir durum, biliniz. Ki bizi bilirsiniz, biz bizi bilmediğinizi biliriz.

Tartışmanın taraflarından Sürey?ya Evren: ‘Bu anormal durum bize Oğuz Atay hakkında hiçbir şey söylemiyor. Atay savunganları, Üçüncü Kuşak Atay Keşfedicileri önceki kuşaklardan çok daha asabiler. Ülkesini hiç görmemiş milliyetçi diaspora kuşakları gibiler. Oğuz Atay ilk yayımlandığında veya Birinci Keşif Kuşağı tarafından keşfedildiğinde henüz Türkçeye çevrilmemiş bunca çeviriye rağmen hem de.’’ diyor BirGün’deki cevap yazısında.

Bizim kuşağı bilirsiniz Sürey?ya Bey, internetle fazlasıyla haşır neşir bir kuşağızdır. Bir konu hakkında bilgi edinmek için kütüphaneden evvel internete başvururuz. Ben de bu yazıyı yazarken ilk önce, hakkınızda daha geniş bilgi edinebilmek adına bu yola başvurdum ve isminizi internette arattım. Ama  bir de ne göreyim Sürey?ya Bey, ‘’Üçüncü kuşak Atay keşfedicilerinden ve ülkesini hiç görmemiş milliyetçi diaspora kuşakları gibi olanlardan’’ olan ben, aradığım bir çok şeyin sözde ansiklopedik bilgisine kendi dilimde erişebildiğim Vikipedi isimli internet sitesinin, yalnızca İngilizce hazırlanan kısmında biyografinize rastlayabildim. Televizyonla da arası iyi olan kuşağımın iyi bildiği bir dizide sıkça şu cümle geçerdi Sürey?ya Bey:  ‘’Bu bir çelişki midir?’’

Bu arada dergilerinize ve dergilerinizdeki eleştiri yazılarınıza göz gezdirmiyor da değiliz, bilmenizi isterim. Mesela bazen dünya edebiyatından kimi yazarların kitap eleştirilerini yayımlıyorsunuz. Ama şunu bilmiyorsunuz ki, bizler, yani şu ülkesini hiç görmemiş gibi davranan kuşak, aynı kitapların yurtdışında yayımlanan eleştirilerine de göz gezdiriyoruz Sürey?ya Bey. Bunca çeviriye rağmen hem de!

Bir de 7/24 blog yazdığımız dönemlerden tanıdığımız sevgili blog kardeşi’miz Gülüm Dağlı var, şöyle söylemiş:  ‘’Haber sitelerine yorum yapan ve 7/24 sözlük dolduranlar hemen üşüştü, Şavkar Altınel’e hiç hak etmediği laflar etti.’’

Çok manidar, aynı zamanda Twitter adlı sitede de şöyle bir iletisi mevcut: ‘’Böyle cesur ve gururlu gençleri görünce gözlerim doluyor. Kendimi Çetin Altan gibi hissediyorum.’’ Kendisini Çetin Altan gibi hissettiğinden şüphemiz yok; onun erken sınıf atlayan hali olarak hayli mutlu gözüküyor. Mutlu musunMathilda? Kuşkumuz yok…

Tehlikeyi erken sezinlemeyi bilen, batı liberalizmini özümsemiş bireylerle karşı karşıya olduğumuzun bilincindeyiz. Bu sebeple bize saldırmaya, bizi benzettikleri cemaatler gibi, en önemsediğimiz değerlerimizden başlıyorlar. Fakat şu da bilinmelidir ki, yenileceksek bile, kolay yenilecek lokmalar olmayacağız. Oğuz Atay’ı bizim cemaatimizin lideri olarak lanse eden kişilerin, yarın devlet televizyonlarında ‘’sığ ve yapay’’ gözyaşlarıyla karşımıza çıkabileceklerinin farkındayız.

Yine Atay’ın Tehlikeli Oyunlar isimli kitabından bir alıntıyla yazımı sonlandırmak istiyorum. Umarım sizde bu kitabı okumak adına bir merak uyandırabilmişimdir. Umarım ülkemizin ‘’ödüllü’’ şairleri tek kitap üzerinden külliyat yorumlamaktan bundan böyle kaçınırlar, -ki biz de seve seve ne yazmamamız gerektiğini onlarla tartışmadan, yalnızca onları okuyarak keşfedebilelim.

”Yabancı amcalara kızmayın; kibar aile çocuklarına çamur atan mahalle çocukları gibi görüyorlar sizi. Buna da en çok ben dayanamıyorum, en çok gene ben kızıyorum.”

Eren Okur

Buradan Geldi: https://www.facebook.com/notes/eren-okur/tehlikeli-oyunlar/10150321696987154

“Marazi Ayrıntı Düşkünlüğü”ne Dair (II)

(Bunu yazmaya çalıştığım kitabın metninden çıkartıp aldım. Ne zamandır devamını yazmak istediğim “Marazi Ayrıntı Düşkünlüğü”ne Dair isimli yazıma gayet uygun bir devam olacağını düşündüm. Hem de metinden ufak bir bölüm paylaşarak biraz geri bildirim almaya ihtiyacım vardı. Uzatmaya gerek yok daha fazla, buyrun.)

Detayların, ayrıntıların içinde dolaşıyorum. Sanırım uzun zaman oldu bu durum başlayalı. Devasa bir labirente döndü tüm gezegen ve zihnimi de içine aldı. İkisinin tek bir parça haline geldiği anı ilk farkettiğimde fazlasıyla korkmuştum. Zihnimin içindeyken bile ayrıntılara müdahele etmekte zorlandığımı düşünürsek bu halimle ne yapacağımı hiç bilemem diyordum. Sanırım bu sefer gerçekten kaosu yaşamaya başlayacaktım. En azından ben öyle zannetmiştim başlarda.

Sonrasında işler gittikçe değişik bir hal almaya başladı. Kendi kendime eğitim verme kararı aldım en başta. Madem işler bu noktaya gelmeye başladı ve geri dönecek yol yok, bu durumda kendimi bu duruma alıştırmalı ve avantajlarını kullanmalıydım. Her zaman yaptığımı yapmalıydım yani…

Her ne kadar ayrıntılarla içli dışlı oluşum çok daha büyük bir geçmişe dayansa da hiç bu durumun kontrolümden çıkabileceğini hesaba katmamıştım. Ve bu sefer fazlasıyla yakındım bu duruma, müdahele etmem şart olmuştu. Çok kişi uyarmıştı beni bu konuda, hatta delirebileceğimi bile söyleyenler oldu ama ihtimal vermiyordum ben. Bu sefer ise tam tersine gerçekten o noktaya yaklaştığımı hissediyordum. Çok fazla detay; çok fazla hareketliliği ve çok az kontrolü getiriyordu. Ve en sevmediğim şeylerden biridir işlerin kontrolüm dışında ilerliyor olması. Özellikle de söz konusu olan kendi hayatımsa.

Yazmaya başladığım günden beri başımı en çok ağrıtan şeydi ayrıntılar. Çok fazla ve her türlü detayla uğraşırım. Elimde olmadan yaparım bunu ve insanlara açıklamamın da imkanı yoktur pek fazla. Ne diyebilirsin ki insanlara; kafa yorduğum, takıldığım detayları bilseler anlam veremeyecekleri hatta dalga bile geçebilecekleri belliyken. Bu yüzden söyleyecek birşeyim olmaz ve hep ya geciktiğim ya da tembel olduğuma dair yorumlar gelir. Neyse ki bu tarz şeylere alışabiliyor ve fazla kafamı takmayabiliyorum.

O kompleks dünyamın dışıyla çok fazla ilgilenmek istemiyor oluşumun sebebi de bu zaten. İnsanların kendilerinin bile farkında olmadıkları hareketlerinin, tavırlarının benim gözümde ciddiye alınabilecek bir detay gibi görünmesi, bunlara dair fazlasıyla kafa yormam, hemen herşeye dair ve her ihtimale dair senaryolar kurmam… Madde dünyası için fazla kompleks bir zihne sahibim sanırım. Cyberspace’te bu kadar çok bulunmamın, somut dünyada beni çok fazla göremiyor oluşunuzun sebebi de bu zaten. Çünkü cyberspace’in yapısı ile zihnimin yapısı çok daha iyi bir uyum sağlıyor ve onun içinde daha rahat gezinebiliyor, daha rahat hareket edebiliyorum. Tıpkı zihnimde yapabildiğim gibi.

Bunu farkettiğim an bir cyberpunk olmaya karar vermiştim zaten. Somut dümyada yazdıklarımla bir noktaya kadar etki edebiliyordum ancak eylem halinde olmalıydım ve eğer bir şekilde günümüzde eylemlerimin etkili olmasını istiyorsam bunu cyberspace’den başka bir yerde yapamazdım. İnsanların madde dünyasını sadece dinlenme amacıyla kullandığını düşündüğümüzde ise bu benim için çok daha büyük bir fırsat yaratıyordu. Sadece içmeye, kafayı bulmaya, sevişmeye ve biraz da uyumaya geliyorlardı insanlar somut dünyaya. Diğer herşeyi ise cyberspace’de halledebiliyorlardı. Zaten gezegenin herşeyi oraya taşınmıştı bile. Somut dünyada resmi kurum bile kalmamıştı. Sadece evler, barlar, alışveriş merkezleri ve eğer şanslı bir şehirdeyseniz parklar kalmıştı. Geri kalan herşeyi çoktan taşımışlardı.

Neyse bu kadar gevezelik yaptığım yeter, daha halledilecek çok fazla iş var. Bir de şu yazıyı adam edip yollamam gerekiyor daha. Biraz daha tembellik yapmadan şu parktan çıkıp eve uğrasam iyi olacak. Belki daha sonra bizim bara da bir bir ziyaret yaparız.

“Marazi Ayrıntı Düşkünlüğü”ne Dair (I)

Detayları görebilmek ve onlar üzerinden düşünebilmenin her insanın yaptığı ve doğal bir hareket olduğunu zannederdim önceleri. Ancak zaman geçtikçe, daha çok insan tanıdıkça durumun aslında zannettiğimden çok daha farklı olduğunu gördüm. Aslında bu detaylar herhangi bir insan için hiçbir anlam ifade etmeyen, önlerinden uçuşan ve ışık uygun açıyla vurmadığı zaman farkına bile varmadıkları toz zerreciklerinden ibaret. Bunu farkettikçe aklımda iki farklı düşünce belirdi; bu ayrıntı düşkünlüğüm(üz) bir tür hastalık mı; yoksa bize şans eseri düşmüş bir tür hediye mi?

İster istemez her ikisine de zaman zaman hak verdiğim oluyor. Bu ayrıntıların hayatıma kattıklarını ve düşünce akışımı nasıl değiştirdiklerini düşününce bunun bir tür hediye olduğunu kabul ediyorum. Ancak bunlar baş ağrıtmaya başladığında ve başıma dertler açmaya başladığında ise ister istemez kendimi şanssız ve hastalıklı olarak görmeye başlıyorum. Yani ikisi birden bu durum; ama asla ikisinden biri değil. Olamaz da…

Bu yazıyı yazmam için kafama kafama vuran şeye gelecek olursak, kendisi bir kitap. Sel Yayınları‘nın devam etmediği için hala kızgın olduğum “Geceyarısı Kitapları” serisinden, 7 şanslı hastanın tamamen ayrıntılar üzerine metinlerinden oluşan ve Enis Batur’un başını çektiği “Arazi Marazi” isimli kitap. Bu 7 şanslı hastayı sayacak olursak; Armağan Ekici, Enis Batur, Levent Şentürk, Levent Yılmaz, Nuri Sağlam, Oğuz Demiralp ve Selahattin Özpalabıyıklar. Enis Batur büyük ihtimalle bu kitabı hazırlarken şöyle düşünmüş olmalı;

“Şimdi öyle 7 kişinin, öyle 7 yazısını bir araya getirmeliyim ki ayrıntılara takıntılı olan bizim gibi insanlarda doz aşımı yaratalım. İyice hastalıklı bir hale dönüşsün bu ayrıntı sevgileri. Bulaştırmamız lazım bu halimizi, daha da ilerisine götürmeliyiz.”

Ya da bunun gibi şeyler… Çünkü tam olarak bende yarattığı etki bu. Zaten detaylara inanılmaz bir takıntım var, onlarla ilgilenmekten işin esasını unuttuğum birçok zaman oluyor ve öyle zamanlarda hastalıklı olduğumu düşünmeye başlıyorum. Ancak bu derleme kesinlikle bambaşka bir seviyeye taşıyor bunu. Zaten detaylar üzerine kurulmuş metinlerde ortaya serilen detaylarla mı ilgileneceğiz, yoksa o metinlerin kendi kişisel detaylarına mı dikkat edeceğiz derken bazen okumayı unutacak hale geldim. Bu kitap ayrıntı delileri için gerçekten hazine gibi bir eser, ancak çok tehlikeli bir hazine. Onun içindekilerle uğraşırken kendinizi, aklınızı geçici -belki de kalıcı- olarak yitirme ihtimaliniz var. Sonunda Perec-Simpsons-Zappa-Bach dörtgeni içinde hapsolabilirsiniz; İntiharında bile en ince ayrıntısını hesaplayan bir adamın hayatının sizde nasıl bir etki yaratabileceğini tahmin edemezsiniz. Sonunda bir kelimeyi ya da bir noktalama işaretini saymak için 1807 sayfaya kendisini gömen adamların yazdığı metinlerden bahsediyoruz burada.

Şu güne kadar ayrıntı bağımlılığımı normal seviyelerde tutabilmeyi az çok becerebiliyordum. Ancak emin olduğum bir nokta var ki bugünden sonra o kontrolü tamamen kaybetmiş bulunmaktayım. Ayrıntıların eline kendimi teslim etmiş vaziyetteyim artık, nereye götüreceğini ya da başıma neler açacaklarını umursamadan, sadece o toz zerreciklerinin peşinde…

A.A.S. / 09.06.2011 – Adana

(Bu konu üzerine daha çok karalamaya niyetim var, bakalım artık…)