Gereksiz Takıntılar Aleminden Selam Olsun!

Kişisel bir blogu aktif tutmak aslında göründüğünden zor bir iş. Üstelik kimi zaman, benim sıklıkla yaşadığım gibi, gerçekten yazmak isteseniz ve hatta yazsanız bile yayınlamakta zorlanabiliyor, hatta yayınlamak istemeyebiliyorsunuz.

Bunun birçok sebebi var elbette. En başta gelen, ve benim en çok kafa yorduğum, hangi yazdığımı nerede yayınlasam problemim. Birkaç farklı blog/blog benzeri hesabım var ve mümkün olduğunca bunları belli bir konsept veya amaç ile kullanmaya çalışıyorum. Ancak bu pek de mümkün olmayabiliyor çoğu zaman. Şimdilik bir denge tutturmuş gibi hissediyorum ama her an canımın sıkılmasıyla her şeyi altüst etme ihtimalim de söz konusu.

Blogu aktif tutmakta zorlanmamın bir diğer sebebi, aslında blogumda yapmak istediğim şeyi tam anlamıyla beceremiyor olmam. Bu blogu ilk kurduğumda -ilk hâli olarak 2008’de açtığım Blogspot versiyonunu kabul ediyorum- amacım aklıma gelen her şeyi yazmak, bir anlamda herkesle istediğimi paylaşabileceğim bir günlük gibi kullanmak vardı. Zaman geçtikçe daha “kaliteli” içerikler mi yapsam, düzenli seriler mi olsa derdine girdikçe eski hevesimi kaybeder gibi oldum. Şimdiyse tekrar bunu yakalamak derdindeyim; herhangi bir şey üzerine değil de sadece yazmak istediğimde gelip yazacağım, bir de yaptığım şeyler hakkında duyuru yapacağım zaman buraya yazmayı planlıyorum. Bu sayede ilk zamanlarımdaki gibi daha sık ve daha rahat yazdığım bir yer olacağını ve bu sayede beynimdeki yazma kaslarını daima zinde tutacağımı umuyorum.


Bir diğer büyük derdim de hangi dilde yazsam meselesiydi. Bir süredir bazı şeyleri yazmak istediğimde acaba bunu İngilizce mi yazsam yoksa Türkçe mi diye düşünürken yazmaktan uzaklaştığımı ve yazma keyfimi kaçırdığımı fark ettim. Bunu düşünmemin de aslında birkaç farklı sebebi vardı. Birincisi bazı konularda her ne kadar Türkçe yazmak istesem de, konuya dair tartışmaların hemen hepsinin İngilizce olmasından dolayı bu tartışmalardan kopma riskine girmeli miyim sorunu. Yani tartışmaya dahil olmalı mı yoksa onu farklı bir dilde yeniden başlatmalı mı meselesi. Buna hâlâ kesin bir cevap bulamadım. [Bir noktada bunun meşhur FoMO ile alakası olabileceğini düşünmüyor değilim. Bilemedim.]

Bir diğer sebebi de açıkcası Türkçe yazdıklarımın İngilizce olanlara kıyasla çok daha az okuyucu çekiyor olmasıydı. Ve işin ilginci, İngilizce yazdıklarıma gelen okuyucuların büyük bir kısmı da yine Türkiye’den oluyordu. Benzer konularda Türkçe yazdıklarım doğru düzgün okunmazken İngilizce yazdığım az sayıda yazı neredeyse toplamından fazla okunmakta. Bunun neden böyle olduğunu bilmiyorum ama Türkçe yazmak konusunda ciddi bir şekilde heves kırıcı olduğunu tahmin edebiliyorsunuzdur.

Belki de bunun sebebi benim ilgilendiğim konuların başkalarına yeterince ilginç gelmemesi olabilir. Belki de kendimi “ilgi çekici” hâle getirmem lazım. Sebebi ne olursa olsun böyle bir durum var. Ama buna kafamı takmamın bana bir faydası olmadığının da farkındayım. O yüzden bu da bir süredir kafama takılan ama artık umursamadığım şeyler listesine girdi. Eğer hâli hazırda bir sınırlaması olmayan bir yerde yazıyorsam canım nasıl isterse öyle yazmayı, o an aklımdan geçen neyse onu yapmayı alışkanlık hâline getiriyorum tekrar.


Aslında tüm bu yazdıklarım kendimle alakalı bazı kişisel sıkıntılarımı aşma çabası. Kendime dair çok fazla önyargım olması, kendimi sınırlamalarım ve hatta kimi zaman daha büyük meselelerimle ilgili. Ve bunlar sadece yazarken ya da bir şeyler üretirken değil, hayatımın her alanında beni sıkıntıya sokan şeyler. Bunları aşabilmek için de üstüne gitmekten başka bir yol olmadığını, bunların ne kadar saçma ve aslında bana zarar veren şeyler olduğunu sadece sözle değil eylemlerimle kendime göstermem gerektiğini anlıyorum artık. Burada böyle açık bir şekilde tüm bunlardan bahsetmeye çalışmam da bunun bir parçası.

Bazen benden başka kimsenin umursamayacağı şeyler hakkında yazmak istiyorum, kimsenin ilgisini çekmeyecek konular. Zevk aldığım şeylerden dilediğince bahsedebilmek, öfkelendiğimde tepkileri umursamadan bunu dile getirmek, birinin aptalca bir hareketini gördüğümde çekinmeden söylemek. Ama kendi içimde bunları yap(a)mamamı sağlamak için o kadar çok sınırlama koymuşum ve bunları o kadar içselleştirmişim ki, bana yarattıkları sorunları bile göremiyordum. Başkaları bunu söyledikçe ve bunun nasıl yan etkileri olduğunu gördükçe farkına varmaya başladım.

Bir şekilde bunun üstesinden gelebileceğimi biliyorum. Kendimle daha rahat olmam gerekiyor. Saçma sapan şeylere kadamı takmaktan vazgeçip elimdeki ve etrafımdaki onlarca şahane şeyin tadını çıkarmak istiyorum. Daha doğrusu artık istemek yerine bunu yapacağım, kendimi bunu yapmaya zorlayacağım.

Şu Anda Çalan: Noveller – Fantastic Planet (Bandcamp)(Spotify)

[PS. Yakında bir süredir kafamın bir köşesinde dönen, yeni yeni şekillenen bir projemi hayata geçirmeyi planlıyorum. Ayrıca bir süredir kenarda kalan bazı şeyler de tekrar canlanacak. Beklemede kalın.]

[Buraya Nükleer Füze Başlığı Gelecek]

Tamam, biliyorum, ağustostan bu yana hiç bir şey yazmadım buraya ama dönüşüm güzel olsun istedim. Ne kadar oldu orasından çok emin değilim ama yenilenmiş bir hâlde karşınızdayım.

En başta farkedeceğiniz üzere, adresi değiştirdik. Böylesinin daha iyi olacağını düşündüm yaptım, başka sebebi yok. Arşivin tamamı da burada, o konuda bir sıkıntı yok. Eski adresi kısa bir süreliğine daha aktif tutacağım ama ardından blog bir tek burada olacak.

Bundan sonra burası daha sık güncelleneceğinden, daha temiz ve okunması rahat bir görünüme geçiş yaptım, görünümde ufak tefek değişikliklere gittim. Kalabalık ve boğucu olmasındansa böyle sade ve yazılanlara odaklı bir temanın bundan sonrası için daha uygun olduğunu düşünüyorum. Bir de hakkımda kısmını baştan yazdım, isteyen kontrol edebilir.

Cuma Postası’na devam edeceğim ancak bundan sonra sadece link derlemesi olarak planlıyorum, bir nevi haftanın bookmarklarını toplayacağım oraya.

Bunların dışında verebileceğim pek yeni haber yok bu cepheden, daha doğrusu haberler henüz verilmeye uygun değiller. Ama yakın zamanda duyurulabilecek hâle geleceklerini umuyoruz.

*

Bloguma son vermeden önce şu anda gündemin tepesinde olan Suriye ve tezkere konusunda da bir şeyler yazayım diyorum ama maalesef her şey tahmin ettiğim ve Türkiye’nin siyasi mantığının zerre dışına çıkmadan gerçekleştiği için diyecek bir şey bulamıyorum. Farklı olarak diyebileceğim tek şey böyle zamanlarda insanların dediklerinin dikkatli dinlenmesi gerektiği. Böyle histeri zamanlarında beyinlerinin ne kadar çalıştığını anlamak çok kolay oluyor çünkü.

Bir de şu;

*

Durum bundan ibaret anlayacağınız. I’m back in town!