Alan Moore: Sanatın ve Sihirin Tekrar Buluştuğu Beyin

(Bu yazının ilk hâli Underground Poetix vol. 7’de, ikinci ve şu an burada gördüğünüz versiyonu ise 10 Nisan 2012’de Paslanmaz Kalem‘de yayınlanmıştı.)

Bu adamla tanışmam Watchmen ile oldu. O cildi elime aldığımda tahmin etmiyordum tabi ki böyle büyük bir hastalığa kapılacağımı. Sadece “bildiğimiz süper kahramanlardan” aşırı sıkılmış bir çizgi roman okuruydum. Tüm bu dediklerim Alan Moore ile tanışana kadardı. O adamın yazdıklarını okuduktan sonra çizgi romana ve çizgi romanların dünyasına bakışım fazlasıyla değişmişti. Hayatımda ilk defa bir çizgi romanı bitirdikten sonra onu yazan insanı merak etmemi sağlayan kişidir kendisi (sonradan bu bağımlılık oldu, elime geçen her şeyin üretenlerini detaylıca araştıran bir deli oldum).

Çizgi romanların ve onların farklı bir gezegen olduğunu söylememe gerek yok herhalde. Ama o gezegene bir kral koymak gerekirse o şu anda kesinlikle Alan Moore olurdu. Ürettiklerinin ve üreteceklerinin bir sınırı olmayan, çizgi romanların şirketleşme tarafından esir alındığı bir ortamda tavrı ve duruşuyla idol konumuna oturmuş olan bir sihirbaz kendisi. “Sihirbaz” lakabını bizzat kendisi koymuştur ki onu tanımak isteyenler için önemli sayılabilecek bir detaydır bu.

Madem sihirbazın lafını açtık, sihirbaz ile başlamalı, çünkü yazı boyunca sık sık kullanacağım bunu. Alan Moore’un da söylediği gibi çok eski zamanlarda sihir/büyü olarak adlandırılan şey aslında “sanat”tı. O zamanlarda yazmak, resim yapmak, heykel yapmak bir tür sihir olarak görülüyordu. Alan Moore da günümüzde de bunu böyle gördüğünü söylüyor ve günümüzde bir şaman olmaya en yakın insanların, sanatçılar olduğunu düşünüyor -ben de fazlasıyla katılmaktayım-. Bunu uzun zamandır düşünen Alan, 40′ıncı doğumgününde onun orta yaş krizine giridğini düşünen arkadaşlarını daha da paniğe sokmak için bir şaka aracı olarak kullanıyor ve kendini o günden bu yana “sihirbaz” ilan ediyor. Tabi sonrasında illüzyon ve şaman büyüleriyle ciddi olarak da ilgilenmeye başlıyor.

V for Vendetta

Sihirbazımıza biraz alışmanız için en bilindik öyküsünden “V for Vendetta”dan başlayacağım. Özellikle filminin çekilmesiyle birlikte muhalif grupların elinde sakıza dönen bu öykü, aslında derinlere inildiğinde çok daha fazlasını barındıran bir eser. Tıpkı birçok distopik roman/çizgi roman gibi V’de aslında geleceği değil gününün tablosunu çizen bir eser. Basit bir örnekle bakacak olursak; V’nin yazıldığı ve çizildiği tarih, İngiltere’de faşist koalisyon hükümetinin başa geçtiği dönemler ve CCTV’lerin deli gibi çoğalmaya başladığı bir dönem. Eğer çizgi roman dikkatli incelenirse de bu iki noktanın aslında tüm çizgi romanın temelini oluşturduğu görülecektir.

Aslında bir açıdan V for Vendetta, Alan Moore’un o dönemi bir şekilde tarihe geçirme ihtiyacıyla ortaya çıkardığı, biraz romantize anarşizm barındıran bir eser. Alan Moore’un politik bakışının anarşizan olduğu zaten ortada ancak bu eser sadece rahatsız olduklarını ortaya koymak için yazdığı ve içine biraz da romantizm katarak işi daha basitleştirdiği bir çalışma. Ama buna rağmen filme alınmaya korkulan çok fazla sahne ve konuşma bulunmaktadır çizgi romanda.

Sinema konusu açılmışken Alan Moore’un sinemayla arasındaki ilişkiye değinmemek olmaz. Daha doğrusu değineceğimiz Alan Moore’un öyküleriyle sinemanın ilişkisi. Çünkü yönetmenler Alan Moore’un öykülerini ne zaman filme çekmeye kalksa ortaya bir facia çıkıyor. Ama bunun için suçlanacak kişi Alan Moore sayılmaz çünkü Alan Moore en başta onları eserlerinin beyaz perde için uygun olmadığı konusunda uyarmıştır. Aslında bu birçok çizgi roman için geçerli -tabi ki piyasa için hazırlanan ve tamamen satılmak için üretilen çizgi romanları saymıyorum- çünkü en basit şekliyle çizgi roman öyküleri çizgi roman kareleri için yazılmış öykülerdir, frameler için değil. Alan Moore özelinden bakacak olursak durum daha da kötü çünkü Alan Moore bir çizgi roman karesinden faydalanılabilecek en yüksek seviyelerde faydalanan birisi. Bir kareye inanılmaz detaylar ve fikirler sığdırabiliyor. Bunu kamerayla denemeye kalkan yönetmenler de hem bir faciayla karşı karşıya kalıyor hem de Alan Moore’un laneti ve küfürleriyle. Bu konuda da Alan Moore’u suçlayamayız herhalde…

Aslında Alan Moore’un bu tavırları ve duruşunu daha iyi kavrayabilmek için onun hayat öyküsüne de biraz bakmakta fayda var. Her ne kadar birilerinden bahsederken çok fazla biyografik bilgiler vermeyi sevmesem de Alan Moore konusunda gerekli olduğunu düşündüm. 1953 yılında Northampton’da, İngiltere’nin en eski, en fakir yerlerinden birinde yani ciddi anlamda bir ghettoda başlıyor Alan Moore’un hayatı. Çocukluğunda kendisini bulunduğu bölgenin dışına çıkarabilecek, oradaki yaşamdan koparabilecek tek şey olarak mitolojik öyküleri ve çizgi romanları görüyor ve onlara sarılıyor. 7 yaşına kadar sadece kendi bölgesindeki mitolojik öyküler ve İngiliz çizgi romanlarıyla bir yaşam sürüyor. Sonrasında ise ilk Amerikan çizgi romanıyla tanışıyor ki bu onun için gerçekten büyük bir değişim yaratıyor. Çünkü ’50ler-’60larda İngiliz çizgi romanlarında konular genellikle Alan Moore’un yaşamından veya onun bölgesinden çok da farklı öyküler anlatmıyordu. Ama Amerikan çizgi romanlarıyla birlikte hayatına süper kahramanlarda giriyor ve o zaman işler değişmeye başlıyor. Önce her ay süper kahramanların neler yaptığını merak ettiği bir süreç başlıyor, sonrasında ise bu çizgi romanların kendi kendilerine yazılıp-çizilmediğini farkederek işin arka planına eğiliyor ve 12-13 yaşlarına geldiğinde iyi-kötü çizgi roman ayrımını yapabilecek kadar iyi bir duruma geldiğini söylüyor.

Kazanamıyorsam oynamam

Okul ve iş hayatı ise pek de göz kamaştırıcı bir dönem sayılmaz. Özellikle de Alan Moore’un “kazanamıyorsam oynamam” psikolojisi okul hayatında ciddi bir etkiye sahip. İlkokul sonrasında başladığı gramer okulu ise onun için ciddi bir şok yaratıyor. O zamana kadar dünyada sadece kendisi gibi işçi sınıfı insanlarının ve kraliçenin olduğunu düşünen Alan Moore ilk defa orta sınıf insanları görüyor ve o zaman dünyayla ilgili bakışı da değişmeye başlıyor. Her ne kadar başlangıçta gramer okulu iyi gitse de sonradan bu bakışının değişmesiyle bir düşüş yaşıyor ve bu düşüşün devam etmesiyle birlikte bahsettiğim “kazanamıyorsam oynamam” psikolojisi devreye giriyor ve hemen hemen sondan ikinci olarak mezun oluyor. İş ve üniversite konusunda ise pek şanslı olamıyor, çünkü okuldan başvuru için aldığı tavsiye mektuplarında “sosyopat” olarak nitelendirilmiş olması ve okulda diğer öğrencilerin ve öğretmenlerin etik ve moral şoka uğramasına neden olabileceği gibi notlar bulunuyordu. Üniversitelerden kabul göremediği için iş hayatına atılmak zorunda kalan Alan’ın bu kariyeri Northampton’da bir mezbahada başlıyor ve otellerde tuvalet temizlemek gibi bir çok işin bulunduğu bir listeyle devam ediyor.

Bu süreç her dahinin -ya da delinin- yaptığı gibi tüm bunları bir kenara atıp esas niyetine odaklanana kadar sürüyor. Alan Moore da bunu yapıyor ve kendi çizgi öykülerini yazıp çizmeye başlıyor. Önce yerel gazeteler ve bazı müzik dergilerine gidiyor ve strip dediğimiz kısa öykülerle başlıyor. Ardından çizim konusunda yeterince hızlı olamadığını farkedip, daha uzun yazıp hiç çizmemeye karar veriyor ve 2000 AD ve Doctor Who için öyküler yazmaya başlıyor. Ve burada yazı konusunda yeteneğini göstererek İngiltere’de bazı ödüller kazanmaya başlıyor. Ve bu ödüller sihirbazımız için bir ileri adımı getiriyor. Onun deyimiyle “her ödülü Oscar sanan Amerikalılar” bu ödüllerle Alan Moore’u İngiliz bir dahi ilan ederek onunla beraber çalışmak istiyorlar ve DC Comics’te Swamp Thing serisi ile ilk işlerine başlıyor ve bu işlerle DC’ye kendini kabul ettirerek daha özgür bir alan yaratıyor.

RORSCHACH’S JOURNAL,

October, 12th, 1985

Dog carcass in alley this morning, tire tread on burst stomach. This city is afraid of me. I have seen it’s true face. The streets are extended gutters and the gutters are full of blood and when the drains finally scab over, all the vermin will drown. The accumulated filth of all their sex and murder will foam up about their waists and all the whores and politicians will look up and shout “save us!”. And I’ll look down and whisper NO.

Rorschach’tan yaptığım bu alıntıyla aklıma sihirbazımızın şöhretten kaçışı ve şöhret üzerine fikirleri geliyor. Alan Moore en başta şöhretlerin aslında nasıl büyük bir sektör ve insanların beyinlerini doldurmak için üretilmiş insanlar olduğunu savunuyor ve bunun bir parçası olmamak için keskin bir savaş veriyor. Alan Moore’un şöhret konusunda verdiği en güzel örneklerden birisi de 19. yy ve 20. yy karşılaştırmasıdır. Onun dilinden aktaracak olursak, 19. yy’da ünlü olmak en fazla bin kişi tarafından tanınmak gibi birşeydir ve bunun için papa ya da ona benzer bir konumda olmanız gerekir. Ve ünlü olmak için bir gencin yapabileceği en temel şey denizlere açılmaktır ki bunun için de yüzme öğrenmek gerekir. Ama 20. yy ve sonrasında ise gelişen iletişim ağları ve teknoloji ile ünlü olmak için herhangi bir `tek iyi iş´ yapmanız veya bir pop grubu falan kurmanız yeterli olabiliyor. Çok hızlı bir şekilde ünlü `yapılıyor´ ve bir anda magazin sayfalarını doldurabiliyorsunuz. Ve büyük ihtimalle de bir süre sonra bir çöpe dönmüş, uyuşturucudan kafayı yemiş bir halde sona varıyorsunuz. Sanırım günümüzdeki şöhret kavramı bu kadar temiz bir şekilde özetlenemezdi.

Alan Moore “sanatçı topluma istediğini vermelidir” sözüne pek de iyi niyetli bakmıyor. Çünkü ona göre eğer toplum ne istediğini biliyor olsaydı o zaten toplum değil sanatçı olurdu.

Alan Moore’un bir büyücü/sihirbaz olarak kendini adlandırışı ve bunun sanatına yansıyışı konusunda bir şeyler daha anlatmakta fayda var -en azından benim için-. Sanatçının bir sihirbaz olması ona aynı zamanda insanları etkileme ve bir şeyleri değiştirme gücüyle de alakalıdır. Eğer ortalama bir sihirbazsanız insanların en fazla komik görünmesini veya tuhaf şekillere girmesini sağlayabilirsiniz. Ama Bardic geleneğinden bir sihirbazsanız ya da Bardic sihirlerini yapabiliyorsanız insanları ya da toplumu öyle bir lanetlersiniz ki onları; tüm insanlığın, ailelerinin ve hatta kendi gözlerinde küçük düşmelerine neden olabilirsiniz ve bu onlar öldükten, yok olduktan sonra bile devam eder. Onlar mezarlarındayken bile insanlar bunları okuyup, anlatıp dalga geçebilirler. İşte bu aslında bir sanatçının gerçekten de sahip olması gereken yetenektir ve sanatçının gerçekten yetenekli olabilmesi bunu yapabilmesiyle de alakalıdır.

Sanatçı ve toplum ilişkisinde ise Alan Moore’un bakış açısı acımasız ama gerçekçidir. Alan Moore “sanatçı topluma istediğini vermelidir” sözüne pek de iyi niyetli bakmıyor. Çünkü ona göre eğer toplum ne istediğini biliyor olsaydı o zaten toplum değil sanatçı olurdu. Bu yüzden sanatçı toplumun dışında olmalıdır ve toplumun ne istediğini dinlememeli, toplumun neye ihtiyacı olduğuna bakmalı ve ona karar vererek topluma onu vermelidir. Toplum bunu her ne kadar reddetse de aslında gerçekte yapması gereken budur. Zaten toplum dışı ya da toplum düşmanı olarak görülen sanatçılara baktığımız zamanda bunu çok iyi bir şekilde görebiliyoruz.

Batıda sihirin ve sihirbazlığın gelişi ve gelişimi insanın kendi içine, “kendi”sine bir ulaşma yolu şeklindeydi ve bu ulaşma yolu çok riskli ve tehlikeliydi. Çünkü ulaştığın an onu kaybedebilir, onu kırabilir ya da yok edebilirdin. Bu yüzden de toplum kendisini bundan uzak tutmaya, bu yolları kapatmaya adadı ve günümüzde insan beyninin çalışmasını engelleyen ve aptallaştıran o kültür ortaya çıktı. Alan Moore sanatçının bir sihirbaz olarak bunların aksinde davranması, bu kültürün dışına çıkarak yolundan sapmaması gerektiğini ve kesinlikle sanat-sihir ikilisinin bu bağlamdan kopmaması gerektiğini söylüyor.

Alan Moore sihirbazlığını geliştirebilmek ve bu konuda daha da ileriye gidebilmek adına sanatın birçok dalına el atıyor ve sürekli yeni şeyler üretiyor, üretmeye devam ediyor. Psychedelic resimler ve performanslar, yazarlık, çizgi romanlar, müzik ve daha bir çok konuda Alan Moore’un işleriyle ve büyüleriyle karşılaşmanız mümkün. Son zamanlarda yaptığı en önemli işlerden birisi ise kesinlikle Dodgem Logic isimli dergi projesi. Proje aslında tamamen Alan Moore’un inatçı kişiliğinin bir ürünü. Northampton’da yaşadığı bölgede çıkan bir dergi, kendisinden bölge hakkında bir yazı istiyor. Alan Moore bölgedeki fabrikalar hakkında gayet sert dilli bir yazı yazıyor. Dergi bunu “fazla politik” bularak reddediyor ama açıkçası bu dergi için kötü olmasına rağmen bizim için çok güzel bir işe kavuşmamızın yolunu açıyor. Bu olaya sinirlenen Alan Moore Northampton’daki “tayfasını” toplayarak bir dergi çıkartmaya karar veriyor. Dergi yapısında ve fanzin havasında olan bir şaheser ortaya çıkıyor. Dodgem Logic politik ve karşı-kültür temelli bir dergi olarak çıkıyor ortaya, içerisinde çizgi öyküler, makaleler, politik yazılar, müzik yazıları gibi birçok şey barındırıyor ve 2011 baharında yayınladıkları 8. sayısıyla ara vermiş durumda. Geri gelip gelmeyeceği şimdilik meçhul.

Alan Moore ile henüz tanışmamış olanlar varsa mutlaka Dodgem Logic dergisinden ve V for Vendetta-Watchmen ikilisinden başlayarak ardından Lost Girls, Swamp Thing, Brought to Light ve The League of Extraordinary Gentlemens ile devam etmelerini tavsiye ederim. Eğer sadece Alan Moore’u çizgi romanlarının filme çekilmiş versiyonlarından tanıyorsanız büyük ihtimalle hakkında çok fazla bir şey bilmediğinizi farkederek uzun bir araştırma sürecine giriş yapmış olacaksınız.