Cuma Postası [09-16.09.2011]

*Saçmalık, bok, püsür, ıvır, zıvır… Geçen hafta cuma postasının olamamasının sebepleri kısaca işte. Neyse ne, kaldığımız yerden devam.

*Detaylar çok şey anlatır ve özellikle karşınızdakini ortalama biri zannediyorsanız detaylarda vereceğiniz büyük boşluklar sizin sonunuzu getirebilir -en azından o insan açısından. Gariptir, bir çok insan kendisini fazla kurnaz, fazla zeki zanneder ve bu “zannetme hali”ni dışarıya fazlasıyla belli ederler. Ama aslında bu belli etmek, o kadar da zeki olmadıklarının ilk büyük göstergesidir. Çok ufak ve karşıdakinin farketmeyeceğini sandığınız detayla, karşınızdaki insanın sizin hakkınızda bir çok şeyi görmesini sağlayabilirsiniz. Tabii bu gördüklerini nasıl kullanacakları ona kalmış. Ama söz konusu gören kişi ben olursam, siz görene kadar hiç beklemediğiniz şeyleri çoktan hazır hale getirmiş olurum bile…

*Herkes kelimeleri, özellikle de “afilli” kelimeleri çok seviyor, kullanmak için fırsat kolluyor. Zaten kelimeler olmadan iletişim kaçınılmaz noktaya geldi ancak kelimeler bile insana bir kişilik yükleyecek güçteler. Ve bu gücün de etkisiyle hiç de düşünmeden kullanıyoruz, hiç sorgulamadan dilimize geleni dışarıya savuruyoruz, kişiliğimizi de beraberinde. Ve birşeyleri isimlendirmeyi, onları tanımlamayı çok seviyoruz -onlar bunu istemese de. Hatta yaptığımız tanımla onları kafesliyoruz, ben nasıl tanımladıysam oysun sen diyoruz, Daha da ileri gidiyoruz, başkalarını da kendi tanımlarımızı kullanmaya zorluyoruz, “benim gibi tanımlamazsan x’sin” diyebiliyoruz. Kelimeleri çok seviyoruz, dili kullanmaktan vazgeçemiyoruz ama bununla daha da iyi ayırdına varıyorum dilin aslında dış uzaydan gelen bir virüs olduğun gerçeğine.

well now i’ve got some
advice for you, little buddy.
before you point the finger
you should know that
i’m the man,
and if i’m the man,
then you’re the man, and
he’s the man as well so you can
point that fuckin’ finger up your ass.

*Siteyle felan alakalı bi iki not düşeyim araya, yan sağ sütunu tamamen sosyal ağ geyiklerine ayırmış durumdayım; yani nerelerde hesabım var, nerede ne bok yiyor bu adi herif diye merak ediyorsanız oraya bir bakabilirsiniz. Ayırca oraya yeni eklenen bir tanesinden de özellikle bahsetmek istiyorum; 8tracks isimli bu meret 8 şarkılık setlistler yapma imkanı veriyor hesabı olanlara, bir nevi radyo yayını şansı gibi, her listenin şekli şemali size bağlı tamamen, oldukça zevkli bir site yani. Arada uğrayın derim, kafama estikçe setlist yapıp atıyorum oraya, dinleyecek ilginç şeyler arıyorsanız güzel bir şans olur. Bu arada sitede yorum yapanları yiyen bir uzaylı türü felan yok henüz ortalıkta, yorum yapmak serbest yani (:

*İnsanlarla beraber birşeyler yapmayı sevmekle, birşeyler yapmak için insanlara muhtaç olmak çok farklı şeylerdir, bilgilerinize.

*İlginç bir tartışmaya denk geldim, daha doğrusu öneri diyelim. Çocuklara ilköğretim sürecinde matematik, dil bilgisi dersleri gibi temel programlama dersleri verilmesini öneriyorlar. Eğer eğitimin gerekliliği tartışmasını bir kenara koyarsak gerçekten işe yarar birşey olabilir bu. Bunun olumlu yönlerinden aklıma başlıca gelenler: bilgisayarların ve cyberspace’in gün geçtikçe hayatımızda yerinin sağlamlaşması ve tıpkı bizim yerimize başkalarına hesap yaptırmayı -en azından temel işlerde- bırakıp herkes matematiği öğrendiği gibi, temel programlama dillerinin de aynı noktaya gelecek olması; ayrıca programanın mantık ve düşünme üzerindeki ciddi faydalı etkilerini söyleyebilirim.

*Bu arada Cuma Postası serisiyle ilgili bir not düşeyim dedim; burada yazdıklarımın çoğu defterlere ya da rastgele yerlere aldığım notların seçmeleri, bir nevi “Best of My Notes” gibi birşey, İlerideki zamanlarda buralara yazdıklarımın genişletilmiş hallerini benim kalemimden bir yerlerde okursanız şaşırmayın yani, çoğu o amaçla alınmış notlar sadece. Burada öncesinde insanlarla üzerine tartışacak bir alan sağlamaya çalışıyorum -istediğim kadar işe yaramasa da henüz.

*Basılı medyanın ne kadar zavallı durumlara düştüğünü -ki kastettiğim büyük medya kuruluşlarına bağlı olanlar- gün geçtikçe daha iyi görüyoruz. Medya artık son çırpınışlarında ve bu son çırpınışlarda daha da vahşileşmekten ve daha da çirkinleşmekten hiç ama hiç çekinmiyor. Bunun sebebi ise ortada aslında, toplumun, okurunun kaçmaması için nabzına göre şerbet vermek istiyor. Ve özellikle Türk toplumunun yapısını göz önünde bulundurursak bu çirkinlik ve zavallılık onlar için göreve dönüşüyor. Çünkü toplum dediğimiz şey zaten farklıya düşman bir yapı ve Türk toplumu bunu en vahşi şekilde yaşamakta hala ısrar edenlerinden. Yoksa Vakit hala rahatlıkla Küçük İskender’i hedef gösteremezdi, Yeni Şafak BDP milletvekillerine katil demeye cesaret edemezdi, hatta Fotogol (bugün öğrendim öyle bir gazetenin varlığını) sırf bir Türkiye takımı İsrail takımını yendi diye “Kol Gibi Geçirdik” manşetini atmaya cesaret edemezdi. Bunun örneklerini çoğaltmak mümkün ancak sorun aynı ve ortada; artık zamanlarının ve yöntemlerinin vaktinin dolduğunun farkına varanlar zavallılığı, vahşiliği, çirkinliği kendilerine kurtuluş yolu olarak görüyorlar. Belki biraz daha sürelerini uzatabilir ancak sonlarını daha da acılı hale getirdiklerinin farkına varmaları gerekiyor.

*Bu haftalık bu kadar sanırım, gelmedi aklıma başka bişey. Bunlar kesmediyse sizi ufaktan bikaç şey tavsiye edelim; mesela Neal Stephenson’dan bişeyler okumak ister misiniz? Ya da ilginç şeyler görmek istersiniz belki, olmazsa gezegendeki başka tuhaf insanlardan biriyle tanıştırayım sizi.

Neyse, bağlantıyı kesebiliriz…

Leave a Reply