Anti-entelektüalizmin kanadında yükselen kendini bilmezlik

23 Haziran’da yapılan referandum sonucunda, Birleşik Krallık Avrupa Birliği’nden ayrılmaya ve yoluna ‘bağımsız’ bir şekilde devam etmeye karar verdi. Elbette bu karar daha ilk saatlerinden itibaren büyük bir karmaşanın kapısını araladı. Tüm dünyada borsalar çalkalandı, İngiliz poundu her para birimi karşısında değer yitirdi; İskoçya, Birleşik Krallık’tan ayrılıp AB’de kalmak için ikinci kez referanduma gitme planlarına ve Kuzey İrlanda da yine AB’de kalabilmek için bağımsız İrlanda ile birleşme referandumunu düşünmeye başladı.

Bunun yanı sıra sonuca gerçekten sevinenler de vardı. İngiltere’nin aşırı sağcı ve ırkçı kanadının liderleri Nigel Farage ve Boris Johnson, ABD’nin ırkçı başkan adayı Donald Trump, Vladimir Putin, Avrupa’daki aşırı sağcı grupların liderleri bunlar arasında. Her ne kadar AKP’de Başbakan Yıldırım ve AB bakanı Çelik “Biz Avrupa’yla birlikteyiz” tadında açıklamalar yapsa da, AKP kanadında ve medyasında İngiltere’yi örnek almak ve AB ile ilişkileri kesmek gibi konular konuşulmaya başladı. Özetle, Dünya genelindeki aşırı sağcılar Birleşik Krallığın bu kararının yanında. Her ne kadar bu yönde oy veren birçok İngiliz bile şimdiden pişman olmuş olsa da.

Bu yazıda direkt olarak referandumu ve etkilerini konuşmayacağım. Bu konuda daha fazla okumak isteyenleri Charlie Stross ve Laurie Penny’nin yazılarına yönlendirebilirim (ikisi de İngilizce). (Merak edenler için her iki yazıya da fikren katılıyorum.)

Benim ele almak istediğim nokta ise bu referandum ile birlikte daha da görünür hale gelen bir hastalık: anti-entelektüalizm. Yakından tanıdığımız ve başımızdaki birçok derdin sebebi olan bu hastalığın tüm dünyaya yayıldığını görmek beni ciddi bir şekilde korkutuyor. Bu yüzden bu sorunun ciddi bir şekilde ele alınması ve buna karşı bir çözüm üretilmeye başlanması gerektiğine inanıyorum.

* * *

Anti-entelektüalizm aslında hepimizin fazlasıyla yakından tanıdığı bir sorun. Kimi temel belirtileri şunlar:

Konularında yetkin ve kendisini adamış insanların siyasi amaçlar uğruna hiçe sayılması, hedef gösterilmesi ve susturulmaya çalışılması;

Toplumun gözünde entelektüellerin sürekli olarak küçümsenerek değersizleştirilmesi;

Toplumun dinleyeceği kimse kalmadığında onlara su katılmamış propaganda pompalanması;

Siyasi güç sahiplerine yakın olmak dışında hiçbir kabiliyeti olmayan insanların uzman olarak pazarlanmaya başlanması;

Her türlü kültür, sanat, bilim ve felsefe üretimini önemsizleştirmek ya da siyasi gücün isteğine göre şekillendirmek için çalışılması.

Fazlasıyla tanıdık, değil mi? Ülkemizde bu sorun uzun zamandır yaşanmakta olsa da, anti-entelektüalizme karşı ne kadar mücadele ediyoruz kendimize bir sormak lazım. Türkiye’de siyasetin hemen her kesiminde anti-entelektüalizmi kullanma peşinde olanlar var, bu yüzden de bir sorun değil de sanki ‘doğal bir şey’miş gibi davranılıyor. Bu yüzden de gerçekten konuya eğilmiyor, sorunu ortadan kaldırmak için elle tutulur bir şeyler yapamıyoruz. Sonuçta sürekli “halk/millet/milli irade” edebiyatı yaparak insanları kendi menfaatlerine uygun propagandalara boğmak herkes için daha kolay. Neden insanların gerçekten konusunun uzmanı kişileri dinlemelerine izin verilsin ki?

Anti-entelektüalist taktiğin en can alıcı yöntemlerinden birisi de kendisini daima elitizme ve elitlere karşıymış gibi sunmak. Hali hazırda elit ve elitizm toplumsal sözlüğümüzde kötü bir anlam edinmiş durumda. Bununla birlikte; anti-entelektüalistler ‘kültürel ve sosyal elit’ kesimleri toplumun asıl düşmanları gibi göstererek, kendilerini (mevcut sistemin ‘ekonomik elit’ kesimini; şirket patronlarını, profesyonel siyasetçileri, sistemin üst sınıfında yer alanları, ‘yüzde bir’i…) halkın yanındaymış gibi göstermeyi başarıyorlar. Eğer anti-entelektüalist retoriği en çok kullanan kesimlere dikkatli bir şekilde bakarsak, bunların hiçbirinin halkla alakası olmadığını ve onları düşünmediğini kolayca görebiliriz. (Burada tek istisna kapitalist üst sınıftan olmayıp kendisini halkçı/solcu zanneden gizli milliyetçiler olabilir. Onlar da bu elitizm düşmanlığını ve anti-entelektüalizmi kullanmayı pek severler ama genelde tek başarabildikleri ekonomik elitlere daha fazla güç sağlamaktır. Ama onlar için özel bir başlık açıp kendimi yormayacağım.)

Bunun Birleşik Krallık referandumuyla alakası nedir diye soracak olursanız, İngiltere sağı bu referandumu tam da bu şekilde kazandı. Ucuz propagandalarını anti-entelektüalizm ve ‘İngilizlere özgürlük’ sosuyla sundular ve bununla birçok kesimi istedikleri gibi manipüle etmeyi başardılar. Bu anti-entelektüalist tavrın özeti ise Gove’un televizyonda verdiği bir röportajda kurduğu “İngiliz halkı uzmanlardan bıktı artık” cümlesiydi. Bu entelektüel ve uzman düşmanlığı ve bunun milliyetçi bir sos ile sunulması insanların gerçek dışı propagandalara hiç düşünmeden atlaması ve sonrasında pişman olacakları şeyler yapması için yetti de arttı bile.

İngiliz sağcıları belki Türkiye’dekiler kadar çok güce sahip olmadıkları için anti-entelektüalizmin tüm aşamalarını uygulayamadılar ama ellerinden gelen kadarı bile en büyük şovu gerçekleştirmelerine ve referandumu kazanmalarına yetti. İnsanların gözü kara bir şekilde davranmasını ve yalnızca kendi siyasi menfaatleri için hareket etmesini, en temelde onları ‘uzmanlardan bıktıklarına’ inandırarak sağladılar.

Benzer bir taktiği şu anda ABD’de başkanlığa oynayan Trump da kullanıyor. Hiçbir şekilde gerçeklere dayanmayan propagandasını salt milliyetçi ve entelektüel düşmanı bir alt metinle sunuyor. Sadece bu taktikle bile ABD’de çok ciddi bir kesimi etrafına toplamayı başardı. Elbette şu anki hava ABD için iyimser görünüyor, kazanabilmesine ihtimal veren yok ama birçok insan Brexit’in de olmayacağına neredeyse emindi.

* * *

Peki nasıl oluyor da neredeyse tüm aşırı sağcı hareketlerin daima kullandığı bu anti-entelektüalizm virüsü her seferinde bu kadar etkili olabiliyor?

Anti-entelektüalizm en temelde sahte bir özgürlük ve bağımsızlık atmosferinin yaratılmasına hizmet ediyor. Genellikle sağın severek kullandığı komploların ve tezlerin vazgeçilmezi olan “Bize muhalefet eden herkes iç ve dış mihraklar tarafından yönetiliyor” için de oldukça güzel bir altyapı sağlıyor. Karşılarındaki her türlü eleştiriyi değersizleştirmelerine yardım ediyor. Anti-entelektüalizmin başlıca sloganlarından birisinin “İnsanlar kendi kararını vermeli” olması da tam olarak bu yüzden. Tüm entelektüelleri ve birikimli insanları hiçe sayarak, onları değersizleştirerek ve bununla beraber insanlara sahte bir özgüven aşılayarak onların kendilerini desteklemelerini sağlayabiliyorlar. Aslında anti-entelektüalizm insan psikolojisiyle oynamaktan daha fazlası değil ama sistematik ve güçlü bir şekilde uygulandığında, özellikle de beraberinde bir medya desteği sağlanırsa, çok büyük etkileri olabiliyor.

Sadece Türkiye’de son zamanlarda olanlara, ülke siyasetçilerinin konuşmalarına bakarak anti-entelektüalizmin başarılı olduğu bir ülkenin neye benzediğini görebilirsiniz. Sahte entelektüeller ve tamamen ele geçirilmiş bir medya artık anti-entelektüalizmin gelebileceği son noktadır. Bunun bir sonrası artık otoriter bir sistem ve konuşmaktan vazgeçmeyen entelektüellerin hapis ve diğer türlü şiddet biçimleriyle susturulmasıdır. Yani anti-entelektüalizm aslında otoriter bir devlete geçişte olmazsa olmazdır.

Bu yüzden de anti-entelektüalizm ile savaşmak ve onun etkisini minimuma indirmek için mücadele etmek olmazsa olmazdır. Toplumu bu sahte özgürlük ve bağımsızlık algısından kurtarmak ve gerçekten ne söylediğini bilen insanların sesinin duyulabilir hale gelmesi için çabalamak gerek. Peki bunu nasıl başarabiliriz?

* * *

Türkiye’de anti-entelektüalizm toplumsal bir ‘normal’ haline gelmiş durumda ve yalnızca sağ siyasette değil, her kesimde ve siyasi harekette örneklerine rastlayabilirsiniz. İnsanlar entelektüel olarak anılmaktan korkuyor, ‘entel’ bir hakaret olarak kullanılıyor. Bizim özelimizde anti-entelektüalizmin tedavisi şart toplumsal bir hastalık haline geldiğini söylemek mümkün. Tedavinin ilk aşaması ise içimizdeki anti-entelektüelleri öldürmek. Yani anti-entelektüel alışkanlıklarımızdan ve tavırlarımızdan kurtulmak.

İkinci olarak yapmamız gereken entelektüellerin sesinin daha çok duyulmasını sağlamak. Bunun yolu da herhangi bir konu tartışılacağı zaman alakasız siyasi temsilcilerin çenesini kapatmaktan ve o konuda uzman olan insanların konuşmasına izin vermekten geçiyor. Buna bağlı olarak her konuyu siyasi menfaat temelinde değerlendirme ve sadece buna uygun konuşan ‘uzmanlara’ konuşma hakkı tanıma kabadayılığına da son verilmesi gerekiyor.

Üçüncü aşamada ‘her konuda analiz kasmazsa ölecek’ hastalığından kurtulmamız gerekiyor. Herkes yalnızca ideolojik ezberleriyle ve ‘gerçekten’ durup düşünmeden her konuda konuşması gerekirmiş gibi davranıyor. Bu kadar gürültü içerisinde de konuyu gerçekten bilen insanların sesi duyulmuyor. Bu da doğal olarak entelektüalizmin kaybolmaya başlamasına neden oluyor.

İnsanların, slogan atan politikacıların sözünden giderek entelektüelleri küçümsemenin özgürlük ve bağımsızlık olmadığını anlaması gerekiyor. Bunun böyle olmadığını göstermek da herkesin görevi. İnsanlara bir politik lideri takip etmenin özgürlük değil, aksine tam anlamıyla zihninin köleleştirilmesi olduğunu; gerçekten alanında uzman insanları dinleyip kendi kararını vermesinin özgürlüğünden feragat etmek olmadığını anlatmamız gerekiyor. İnsanların düşünmekten, kendi kararlarını vermekten korkmamasını sağlamamız lazım. Bunu da kimseyi aşağılamadan ve kimseye hakaret etmeden yapmamız gerekiyor. Diğer türlüsü yalnızca daha fazla anti-entelektüalist tepki doğurur.

* * *

Anti-entelektüalizm şu anda tüm dünyayı tehdit eden bir hastalık ve biz maalesef hastalığın ileri seviyelerindeyiz. Ancak bu kurtulma şansımız olmadığı anlamına gelmiyor. Hatta şöyle söyleyeyim, bu hastalıktan hem ülke hem de dünya olarak kurtulmak zorundayız. Çünkü her geçen gün daha büyük sorunlar ve felaketlere doğru sürükleniyoruz ve mevcut sistemler ve yapılar böyle kalmaya devam ettiği sürece de birkaç on yıl içerisinde aklımıza bile gelmeyecek şeylerle karşılaşacağız. Eğer bunu durdurmak ve hem gezegeni hem de kendimizi kurtarmak istiyorsak, mücadeleyi bu alana yönlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Paypal’ın Türkiyeden Ayrılmak Zorunda Kalması Üzerine Birkaç Kelam

Bu yazımı ilk olarak Tuhaf Gelecek newsletterın 02.06.2016 tarihli bölümünde yayınladım. Eğer newslettera abone olmak ve daha önce yazdıklarımı okumak isterseniz buraya tıklayın.

Ülke olarak dünyanın geri kalanına kendimizi kapatma çabamız da tüm hızıyla devam ediyor. 30 Haziran gecesi düşen Paypal’ın Türkiye’de artık işlem yapamayacak olması da bunun en son örneği. Birçokları için belki hiç önemi yok, kendi sözüm ona “milli” yöntemlerini desteklemek (bkz. Vestel telefon satsın diye düzenleme yapmak) ya da başka planları olabilir. Ama böyle bir hareketinin nasıl etkileri olacağını hiç düşünmeden bu kadar aptalca hareket edebilmelerine gerçekten şaşırıyorum.

(Paypal’ın lisansının verilmemesinin temel sebebinin Türkiye verilerinin hepsini Türkiye’de sunucu açıp burada tutması gibi bir zorunluluğun getirilmesiyle açıklıyorlar. Buna benzer yaptırımlar genellikle Rusya vb ülkeler, o verileri devlet olarak kendi kontrolleri altında tutabilmek için talep eder. Bunun gibi zorlamalar genel olarak “splinternet” adıyla anılır ve küresel ve dağıtık internet yapısının devletler tarafından kontrol edilebilmesi için uydurulmuş bir yöntemdir. Örneğin bu yöntemi kullanarak aynı yaptırımlar yakında sosyal medya sitelerine ve kullandığımız diğer uluslararası araçlara da uygulanabilir ve bunların da Türkiye’den kullanılamaz hale gelmesine sebep olabilir.)

Sadece kendi adıma konuşacak olursam, benim hem birçok para kazanma yolum hem de harcamalarım riske girdi. Yurtdışına freelance olarak yaptığım işlerin büyük bir kısmı yalnızca Paypal üzerinden ödeme yapabiliyor. Yani bir daha bu yerlerle iş yapıp yapamayacağım meçhul. Bunun dışında bağımsız yayınlar ve projeler yapma planlarımın da büyük bir kısmı riske girdi. Yapsam bile bunlardan bir şey kazanmam şu noktada imkansıza yakın görünüyor. Bunun yanı sıra henüz durumun belirsizliği yaptığım birçok kültür harcamasını da bir daha yapıp yapamayacağım konusunu riske soktu. Bandcamp’ten sanatçı keşfetmek, yeni keşfettiğim yazarların self-published işlerini almak ya da yeni dergileri desteklemek gibi şeyleri bundan sonra yapabilecek miyim belli değil.

Bunun yanı sıra benim gibi yurtdışına freelance iş yapan birçok yazar, çevirmen, sanatçı vb.; şu an Youtube üzerinden geçimini sağlayan Türkiyeli Youtuberlar; indiegogo ile yeni projelerine destek arayanlar; yurtdışıyla iş yapan birçok küçük ve orta boy işletmeler şu an ne yapacak belli değil. Dünyanın en güvenli para alışverişi yollarından birisini ülkede iş yapamaz hale getirmek nasıl bir zekanın işi bilmiyorum. Dünyanın geri kalanının haberi bile olmadığı ve bu yüzden güvenmeyeceği yolları kullanmamızı mı belkiyorlar acaba? Alternatifler var, yerliler var diyenler acaba dünyanın geri kalanını da bunları kullanmaya zorlayabileceklerini mi düşünüyorlar?

Elbette bu değil durum. Arka planda yatan fikir her şeyin şu ülkenin sınırları içerisinde kalması ve belki de en sonunda dünyanın geri kalanıyla tüm ilişkimizin kopması. Zihinlerinin derinlerine işleyen aptal milliyetçilikleri tüm bunların sebebi aslında. Yabancı olan her şeye hiç kafa yormadan yapılan düşmanlık, dünyanın geri kalanını sürekli küçümseyip düşman görürken kendisi hiçbir şey üretmeme hali ve tüm bunlara rağmen dünyadan kopmadan bir şeyler yapmaya çalışanları zerre umursamayan zihin yapısının eseri bunlar. Kendileri ve çevreleri böyle şeylere hiç ihtiyaç duymadığı için ülkenin geri kalanının da kendileri gibi olmasını bekledikleri için oluyor bunlar.

Herhalde bizlerden de bekledikleri zerre kültür ve bilgi birikimi olmayan, kendini geliştirmeyi gereksiz gören ve dünyanın geri kalanıyla tek ilişkisi başkalarının parasını yiyerek yurtdışında tatil yapmak olan kütüklere dönüşmemiz. Bunu bir de güzel bir milliyetçilik sosuna bularsak tadından yenmez zaten. Kimin ihtiyacı var kültürün ve sanatın gelişmesine, yaratıcı insanların kendilerine fırsatlar yaratmasına ya da onların aklına bile gelmeyecek şeyleri düşünüp yaratmasına. Kendi kendimize Kuzey Kore gibi takılır, tüm dünyanın bize hayran olduğunu ve kıskandığını zanneden şizofrenik bir rüyada yaşamaya devam ederiz nasılsa.

Kent Bizim: 1970’lerden Günümüze Avrupa’da İşgalevcilik ve Otonom Hareketler

Kent Bizim: 1970'lerden Günümüze Avrupa'da İşgalevcilik ve Otonom Hareketler [The City Is Ours: Squatting and Autonomous Movements in Europe from the 1970s to the Present] - Kafka Kitap
Kent Bizim: 1970’lerden Günümüze Avrupa’da İşgalevcilik ve Otonom Hareketler [The City Is Ours: Squatting and Autonomous Movements in Europe from the 1970s to the Present] – Kafka Kitap
 İşgalevleri ve işgalevciler hareketi, belki de benim anarşist fikirlerle ve Avrupa’daki anarşist hareketlerle tanışmamda en büyük etkisi olan hareketlerdi. Henüz punk ve DIY kültürlerini yeni yeni tanıdığım zamanlarda, internette yaptığım araştırmalar beni Avrupa’daki işgalevlerine ve anarşist hareketlere götürmüştü. O zamandan bu yana da mümkün olduğunca bu hareketleri takip etmeye ve onlar hakkında okumaya devam ettim.

Elbette tüm bunları yaparken, bir gün Avrupa’da işgalevcilik ve otonom hareketler üzerine en kapsamlı eserlerden birisini Türkçe’ye kazandırmak gibi bir şansın elime geçeceğini tahmin bile etmezdim. Ancak bir şekilde bu gerçek oldu ve Kafka Kitap, “Kent Bizim” isimli kitabı benim çevirimle yayınlıyor. Türkçede işgalevciler ve işgalevcilik konusundaki en kapsamlı (ve yanlış hatırlamıyorsam ilk) kitap olacak olan “Kent Bizim”, Avrupa’daki birçok büyük şehirde işgalevciliğin ve işgalevlerinin nasıl geliştiğini, anarşist ve otonom hareketler başta olmak üzere politik atmosferi nasıl etkilediğini ve neden tüm bunların günümüzde çok daha önemli ve dikkate alınması gereken konular olduğunu çok güzel bir şekilde anlatıyor. Ben çevirimle, Barış Çoban da editörlüğüyle bunu mümkün olan en güzel şekilde sizlere aktarmak için çalıştık.

Eğer bu yazıyı 1 Haziran 2016’dan sonra okuyorsanız, kitabı şu anda kitabevlerinde ve online satış sitelerinde bulabilirsiniz. Kitabı internette satın alabileceğiniz yerlerin bir kısmının linkleri aşağıda.

Kitabın bir parçası olduğu “Alternatif Medya ve Toplumsal Hareketler” serisinin websitesine buradan ulaşabilirsiniz.

Ayrıca eğer Goodreads’i kullanıyorsanız, kitabın sayfası da burada.

Kitapla ilgili internette yazılmış olan kritikler ve diğer alakalı yazılarla ilgili linkleri de düzenli olarak derleyip aşağıya koyacağım.

Ayrıca blogumda ya da başka yerlerde kitapla veya konusuyla alakalı yazmış olduğum yazıları da aşağıda bulabilirsiniz.

Son olarak, kitabın konusu ve ele aldığı tarihin müzikle, özellikle de punk/hardcore/crust punk ile derin bir bağı var. Çeviri boyunca çoğu zaman bu müzikleri, özellikle de o ülkelerden ve işgalevlerinden grupları dinledim. Sizlere de okumanızda veya kendinizi kitaba hazırlamanızda yardımcı olması için ufak bir derleme yaptım. Onu da (çok yakında) aşağıda dinleyebilirsiniz.

[Burada müzik olacak.]

Kitabın arka kapak yazısı ise şu şekilde:

İşgalevciler ve otonom hareketler yaklaşık yarım yüzyıldır Avrupa’daki radikal siyasetin ön cephelerinde -kentsel dönüşüm ve soylulaştırma karşıtı mücadelelerden büyük çaplı barış ve çevre kampanyalarına ve kıtayı kasıp kavuran kemer sıkma politikalarına karşı protestolara kadar- mücadele etmektedir. Sekiz farklı şehirdeki yerel hareketlerin -Amsterdam ve Berlin gibi otonom ayaklanmaların meşhur başkentlerinin yanı sıra Poznan ve Atina gibi haklarında çok az bildiğimiz şehirlerin de- tarihini derleyen Kent Bizim, Avrupa’daki işgalevciliğin ve otonom hareketlerin geniş ve kompleks bir resmini çizmektedir. Her bölüm bir kente odaklanmakta, fotograflar ve illüstrasyonlar eşliğinde, o kentin temiz bir kronolojik anlatısını ve analizini sunmaktadır. Bölümler, bu hareketlerin tarihi içerisindeki en önemli olaylara ve gelişmelere odaklanmaktadır. Dahası, bu yerel hareketleri farklı kılan yanlarını ortaya çıkartmakta ve siyaset ve altkültür arasındaki ilişki, nesiller arası dönüşümler, çatışmalar ve şiddetin rolü ve politik taktiklerdeki değişimler gibi meseleleri de ele almaktadır. Tüm bölümler, akademik araştırmayla rahatça anlaşılabilir dili bir araya getiren, politik olarak aktif yazarlar tarafından kaleme alınmıştır. En yeni sosyal hareketlerin tarihine ilgi duyan okuyucular, bu kitapta üzerine kafa yoracakları birçok şey bulacaktır. Katkıda bulunanlar Nazima Kadir, Gregor Kritidis, Claudio Cattaneo, Enrique Tudela, Alex Vasudevan, Needle Kolektifi ve the Bash Street Kids, René Karpantschof, Flemming Mikkelsen, Lucy Finchett-Maddock, Grzegorz Piotrowski ve Robert Foltin.

Bart van der Steen, Leiden Üniversitesi’nde tarih okuduktan sonra, 1980’lerde Amsterdam ve Hamburg’daki işgalevciler ve otonom hareket üzerine çalıştığı Floransa Avrupa Üniversite Enstitüsü’nde doktorasını tamamladı. 2012 yılında “Between Street Fight and Stadtguerrilla: The Autonomous Movement in Amsterdam and Hamburg During the 1980s” başlıklı doktora tezini bitirdi.

Ask Katzeff Kopenhag üniversitesinde okudu ve burada alternatif küreselleşme hareketlerinin siyaseti ve pratikleri üzerine uzmanlaştı. Kendisi akademik dergiler Arbejderhistorie ve Øjeblikket’in editörleri arasındadır ve bunun yanı sıra Kopenhag Üniversitesi’nde doktora araştırma görevlisi olarak çalışmakta ve çalışmalarının odağında 1970’lerden günümüze Avrupa’da kent gelişimi ve işgalevcilik arasındaki ilişki yer almaktadır.

Leendert van Hoogenhuijze Leiden Üniversitesi’nde tarih okudu ve yılda bir yayınlanan Flemenkçe sosyalist dergi Kritiek’in editörlerinden birisidir.

[Duyuru] Django Girls İstanbul’a Katılmak İçin Son 2 Gün

Django Girls atölyesi üçüncü kez İstanbul’da düzenlenecek. Kadın yazılımcılar gün boyunca bu yazılım atölyesinde üretecek.

Dünya çapında bir günlük yazılım atölyesi olarak gönüllü kadınlar tarafından örgütlenen Django Girls etkinliği Türkiye’de de dördüncü kez düzenlenecek. Atölye kapsamında Django ve Python programlama dilleri ile web sitesi sitesi yapılacak.

Kadınlara yönelik olarak düzenlenen, ücretsiz programlama atölyesi, bir Django Girls etkinliği. Django Girls; kadınları programlamaya teşvik etmek için tamamen gönüllüler tarafından yürütülen, dünya çapında, bir günlük yazılım atölyesi. Türkiye’de ilk defa kadinyazilimci.com, Garaj ve bir grup gönüllü ile birlikte 2015 Aralık ayında İstanbul’da gerçekleştirildi. Mart ayında ikinci Django Girls İstanbul etkinliği ve son olarak Nisan ayında Django Girls Eskişehir yapıldı.

Atölye düzenleyicileri “Kadından yazılımcı olmaz” klişesini yıkmaya kararlı. Atölye için yayınlanan çağrı metninde “Kadınlara programlamanın sanıldığı kadar zor olmadığını, yazılımcılığın bir erkek mesleği olmadığını ve bütün gün oturup kod yazmanın ne demek olduğunu gösterme konusunda kararlıyız” diyor.

Bir gün sürecek atölyede sıfırdan websitesi nasıl yapılır anlatılıyor. Django Girls tarafından hazırlanan rehbere uygun şekilde yapılan atölyede katılımcılar üçer kişilik gruplara ayrılıyor, her gruba bir mentör yön verip, yardımcı oluyor.

Atölyeye katılım için programlama bilmek ya da kadın olma zorunluluğu bulunmuyor. Atölyeye katılım 30 kişi ile sınırlı. Bu nedenle katılmak isteyen adayların 27 Nisan’a kadar başvuru formunu (https://djangogirls.org/istanbul/apply/) doldurup, göndermesi gerekiyor. 7 Mayıs’ta İstanbul’da düzenlenecek etkinliğin sponsoru ise SoftTech.

Django Girls İstanbul hakkında ayrıntılı bilgi almak için https://djangogirls.org/istanbul/ sitesini ve https://www.facebook.com/djangogirlsistanbul sayfasını ziyaret edebilir, @djangogirlsIst twitter adresini takip edebilirsiniz.

PS: Blogumun az çok bir takipçi kitlesi ve haber yayma gücü var ve bunu elimden geldiğince faydalı ve benim de dünya görüşüme uyan şeyleri yaymak için kulllanmak istiyorum. Eğer duyurmak istediğiniz şeyler varsa bana mail adresimden ulaşın, eğer bana ve bloguma uygunsa memnuniyetle yayınlarım.

“Hayır” Diyorsam Sebebi Var

Freelance çalışmaya, yani kendi işimi kendim yürütmeye başladığımdan bu yana öğrendiğim birçok şey var. Ama bunlardan belki de en önemlisi ve daha önce hayatımın başka alanlarında da ne kadar büyük etkisi olduğunu fark edemediğim bir tanesi var: kendi sınırlarını belirleme gücüne sahip olmak ve bunu yapamamanın nasıl büyük etkileri olabileceği.

Özellikle freelance çalışmanın en önemli dertlerinden birisi iş akışını sürekli hâle getirebilmek ve bu sayede hem maddi hem de zihinsel olarak boşa düşmemek. Bunu yapamazsanız dengesiz ve sıkıntılı bir hayatınız oluyor. Ancak yalnızca bunu düşünmek, bir süre sonra her şeye evet demeye ve her önünüze geleni kabul etmeye başlamanıza da neden olabiliyor. İşte sorun da tam olarak herkese evet demek zorunda hissettiğiniz noktada başlıyor. Aman boşta kalmayayım diye iş almaya başlarken bir noktadan sonra bu durum size zarar vermeye ve aslında gerçekten yapmak istediğiniz işlerinize zaman ayıramaz hâle gelmenize de sebep olabiliyor.

Bu bir süre sonra çok farklı biçimlere de dönüşebiliyor. İnsanları kırmamak için, daha sonra bana iş vermez düşüncesine kapılıp hayır diyemez hâle gelebiliyorsunuz mesela. Ya da kimi insanlar sizin bu durumunuzu fark edip manipüle etmeye başlayabiliyor. Tıpkı iş dışındaki konularda olduğu gibi, siz ne kadar çok evet derseniz bu bir süre sonra size karşı kullanılmaya başlanabiliyor.

Bu noktada, hem gündelik hayatınızda hem de iş hayatınızda kimi sınırları ve kuralları kesin bir şekilde koymak zorundasınız. Freelance çalışmanın en önemli noktalarından birisi de aslında gündelik hayatla iş hayatı gibi bir ayrımı yapmanın çok daha zor olması çünkü. Gittiğiniz bir ofis, size ne yapacağınızı emreden ve sınırlar koyan birileri olmadığı için iş ve günün geri kalanı arasında bir ayrım kalmıyor. (Bu yüzden freelance çalışmayı hâlâ işsiz olmak gibi gören de çok insan var. Freelance çalışmanıza rağmen “ne zaman işe gireceğinizi” soranlar. Ama şimdilik bunu bir kenara koyalım.) Bu yüzden, gerçekten freelance çalışarak güzel bir hayat sürdürmek istiyorsanız; hem hayatınızı hem de işinizi kendi düzeninize göre yönetebilmeniz gerek.

Eğer bu olmazsa hayatınız bir anda savaş alanına dönebilir. Sizin hayır diyememenizden faydalanıp sizi kullanmak isteyenler, sizin hayatınıza ve düzeninize hiç saygısı olmayan ve hatta sizin de bir hayatınız ya da işiniz olduğu gerçeğini kabul etmeyenler ve daha birçok şey kontrolü tamamen kaybedip kendinizi bir enkazın ortasında bulmanıza neden olabilirler. Siz de ne ara bu hâle geldim diye düşünüp durursunuz.

Yukarıda bahsettiğim insan modellerinin bizimki gibi toplumlarda ne kadar çok olduğunu da düşünecek olursak, işinizin ne kadar zor olduğu ortada. Ancak bu noktada da sizin yapabileceğiniz çok fazla bir şey yok (yaşadığınız yeri değiştirmek gibi ekstrem örnekler dışında). En fazla yapabileceğiniz kendi düzeninizin ve hayatınızın öncelikli olduğunu söylemekten ve gerektiği zamanlarda hayır demekten korkmamanız. Geriye sadece insanların size ve hayatınıza saygı duyup buna göre davranmalarını ummak kalıyor.

Bunu yaparken alacağınız tepkilere de hazır olmanız lazım. “Götü kalkmış”, “N’olacak sanki”, “Hayırsız”, “Saygısız”, “Ukala”, “Parasıyla değil mi”, “Kendini ne zannediyor bu”, “Ne kıymetli vakti varmış bunun da” gibi şeyler duymaya; insanların yaptıklarını kabullenmemelerine ve size karşı tavır almalarına dayanabilmeniz gerek. Bunların hepsi daha önce hiç görmedikleri bir şeyle karşılaşmanın yarattığı etkiler. Yapabileceğiniz tek şey zaman içerisinde sizin ne demek istediğinizi anlamalarını beklemek.


Tüm bu anlattıklarım temelde yaşadığımız toplumun algıları ve kavrama sorunlarıyla alakalı. Büyük bir kesim, sadece kendi hayatını merkeze alıp diğer insanların 7/24 onların her istediğini yapmak için hazırda bekleyen robotlar olduğunu zannediyor. Bu zaten kim olursanız olun gündelik hayatınızı yeterince zorlaştırırken, bir de benim gibi “iş” olarak kabul edilmeyen bir şeyler yapıyorsanız durum daha da kötü bir hâl alıyor.

Tüm bunlar değişir mi, insanlar zamanla öğrenir mi bilemiyorum. Ama mutlu ve gerçekten istediğiniz şeyleri yaptığınız bir hayat geçirmek istiyorsanız “hayır” diyebilmeyi öğrenmeniz lazım. Belki zamanla çevrenizdeki insanlar da size ve işinize saygı duymayı, sizin de hayatınıza dair kendi planlarınız olabileceğini ve sizin keyif aldığınız bir hayat yaşamanızla mutlu olmayı öğrenirler.

Kripto Savaşlarında Yeni Cephe: Apple vs FBI

Teknoloji gündemini takip edenler, geçtiğimiz hafta içerisinde Apple ile FBI arasında başlayan yasal savaşı duymuşlardır. Duymayanlar için özeti: FBI, San Bernandino saldırılarını gerçekleştiren kişilerden birisinin iPhone 5c’sini ele geçirdi ve istihbarat için içindeki bilgilere erişmek istiyor. Ancak giriş kodunu bilmedikleri ve belirli bir miktar yanlış denemeden sonra tüm verilerin silinmesi ihtimali olduğu için de Apple’dan telefonu bir nevi ‘hacklemesini’ ve verileri onlar için erişilebilir hâle getirmesini istiyor.

İşte sorun da tam olarak burada başlıyor. Teknik olarak iPhone’ların hemen hepsi ekran kilidini açmak için kullandığınız kod ile tamamen şifrelenmiş durumdadır ve dışarıdan herhangi birisinin bu verilere erişmesi, bu kodu bilmedikleri sürece imkansızdır. Her ne kadar iCloud yedekleri kıyasla daha ulaşılabilir olsa da, FBI iCloud parolasını bilerek ya da bilmeyerek resetlediği için oradan erişmeleri de söz konusu değil. Diğer türlü elle deneme yapmaya çalışmak aptalca uzun sürecek bir işlem ve brute force kullanmak istediğinizdeyse Apple’ın ard arda yanlış denemelerde süreci yavaşlatan bir ek koruma mekanizması var. Üstelik telefon kullanıcısı aktifleştirdiyse, belirli bir sayıda denemeden sonra telefon içerisindeki tüm verileri silebilir. FBI’ın Apple’a ihtiyaç duyma sebebi de tam olarak bunları devre dışı bırakarak telefonu tüm saldırılara açık bir hâle getirmesine ihtiyaç duymaları.

Ancak Apple, birçok haklı gerekçeyle bunu yapmayı reddediyor. Bunların başında, Apple’ın kullanıcılarına, özellikle Edward Snowden’ın sızdırdığı belgeler sonrasında, onların güvenliğini korumak için her şeyi yapacaklarına dair verdiği söz geliyor. Apple her ne olursa olsun kullanıcılarının bilgilerini herhangi bir kişi ya da kuruma erişilebilir hâle getirmek istemiyor. Çünkü bu telefon için yapacakları arka kapının aynı modeldeki tüm telefonlara direkt olarak uygulanabilir, diğer modellere ise kolayca uyarlanabilir olacağını biliyorlar. Apple’ın bu konuda ciddi olduğunu biliyorduk ancak kimi iddialar Apple’ın bahsettiğimiz ihtimali de devre dışı bırakmak için çalışmaya başladığını söylüyor.

İkinci ve daha önemli kısım ise, aslında tüm bunların FBI, NSA ve ABD hükümetinin geçtiğimiz yıllarda başlattığı İkinci Kripto Savaşları’nın bir parçası olması. Burada amacın sadece bir iPhone’u açıp içindeki bilgilere erişmekten çok daha fazlası olduğunun hemen herkes farkında. Zaten şu anda asıl savaşılan konu da bu.

Bunun ne kadar ciddi bir durum olduğunu ilk başlarda anlamak güç gelebilir. Ancak şu şekilde düşünün. Şimdiden biliyoruz ki eğer bu davada FBI lehine bir karar çıkarsa, FBI’ın bu telefonun hemen ardından bu kararı örnek göstererek açtırmak istediği yüzlerce iPhone daha var. Ayrıca bu karar ile yine Android telefonları açmaları için Google’ı da zorlayabilecekler. Bir süre sonra bu bir adım daha da ileri gidecek ve ABD’deki birçok farklı kurum bu örneklere dayanarak aynısını isteyecek. Bir sonraki aşamada ABD’yi örnek göstererek diğer büyük ülkeler ve ardından onları örnek göstererek (“Onlara yapıyorsanız bizim neyimiz eksik?”) tüm devletler şirketlerden bu hakkı talep etmeye başlayacak.

En başta söylediğimiz gibi tüm bunlar, kullandığımız cihazların bilinen bir güvenlik açığı olması sayesinde mümkün oluyor. Bu da demek oluyor ki aslında hepimiz güvensiz cihazlar kullanıyoruz. Ve devletlere bu açığı istismar etme hakkını vermek (ya da onlara istismar edebilecekleri özel bir açık sağlamak) de bizim bu güvensiz cihazlara mahkum kalmamız anlamına geliyor. Ve eğer kullandığımız cihazlar güvenli değilse, bu açığı başka birilerinin istismar etmesi de an meselesi demektir. Çünkü yazılım ve kriptografi dediğimiz şeyin içerisinde bir şey gizlemek mümkün değil, eğer orada bir yanlış varsa bunu herkes görebilir ve herkes kullanabilir.

Bunun anlamı şu: Eğer devletlere gözü kara güveniyorsanız ve onların istedikleri zaman telefonlarımızı ve bilgisayarlarımızı kurcalama hakkı olduğunu düşünüyorsanız, bunu herkesin istediği gibi yapabilmesini de savunuyorsunuz demektir. Çünkü sadece devletlerin kullanabileceği ve başka kimsenin asla bulamayacağı/kullanamayacağı bir arka kapı matematiksel olarak mümkün değil. Ne kadar iyi saklasanız bile en fazla bulunmasını biraz geciktirebilirsiniz. Devletlerin yasal izin alarak dahi olsa böyle bir hakka sahip olmalarını istemek hem onların size hiç haber vermeden ve diledikleri şekilde bunu yapmalarına hem de kötü amaçlı birçok başka insanın da bunu yapmasına izin vermek olduğunu unutmamalısınız.


Yukarıda son yıllarda yaşadığımız süreci İkinci Kripto Savaşları olarak andım. Çünkü buna çok benzer gelişmeleri 1990’lı yıllarda yine yaşamıştık. O zamanlarda Bill Clinton’ın başında olduğu ABD hükümeti, her türlü kriptografi aracını ve yazılımını ordu silahı olara tanımlamak ve bizlerin kullanmasını engellemek istemişti. Eğer o zaman başarılı olmuş olsalardı, şu anda internet ve bilgisayarlar tamamen güvensiz bir alan olacaktı ve şu anda yapabildiğimiz birçok şeyin yapılması imkansız olacaktı (dijital bankacılık, güvenli iletişim, sansürü atlatmak…). Ancak o dönemde bilgisayar teknolojileri ve yazılımlar çok daha özgür olduğu için bunu başaramadılar ve bir süre sonra da yenilgiyi kabullendiler.

Şu anda bu savaşı hiçbir şekilde hasar almadan atlatmamız daha zor görünüyor. Çünkü birçoğumuz kullandığı teknolojilerde kendisini tamamen büyük şirketlere ve onların tamamen kapalı sistemlerine emanet etmiş durumda. Hatta daha da açık bir şekilde, şu anda bu konuda beş büyük şirketin; Google, Apple, Facebook, Amazon ve Microsoft‘un eline bakmak zorundayız. Herkes tüm verilerini onlara emanet ettiği ve onların bunları koruyacağına güvendiği için aldığımız risk çok daha büyük. Birinden birinin pes etmesi durumunda bile eğer o şirkete güvendiyseniz savaşı kaybettiniz demektir. ÖRneğin hiçbir Microsoft kullanıcısı, Bill Gates’in FBI’ı bu konuda destekleyen açıklamalarından sonra cihazlarına çok fazla güvenmemeli.

Bu yüzden de aslında şu anda özgür yazılıma hiç olmadığı kadar çok ihtiyacımız var. Çünkü özgür yazılımın doğası bu tarz müdahaleleri ve saldırıları tamamen etkisiz hâle getirebilecek güce sahip. Eğer bilgisayarınız özgür bir yazılım ile şifrelendiyse buna herhangi bir şirkete mahkeme emri göndererek uzaktan açtırmak gibi bir şansları olmuyor. Elbette büyük şirketlerin yazılım geliştirme konusundaki güçleri tartışılmaz ve daha güvenli sistemler üretebilmeleri de mümkün ama bu aynı zamanda sizi hiç tanımayan bir insana arkanızdan asla iş çevirmeyeceği konusunda güvenmek gibi bir şey. Eğer gündelik hayatınızda böyle bir şey yapmıyorsanız, artık o hayatın bir parçası olan bilgisayar ve telefonlarda neden yapasınız?


Sonuç olarak şu anda Apple’ın FBI’a karşı verdiği mücadele oldukça değerli ve savunulması gereken bir hareket. Her ne kadar asla Apple cihazların içini tam olarak açıp öğrenemeyecek olsak da, Apple’ın bu konuda kullanıcıları için savaşmayı göze alıyor olması onlara diğer şirketlerden kıyasla biraz daha fazla güvenilebileceğinin bir göstergesi. Bu tutumlarını ne kadar sürdürürler orası bilinmez ama yine de açık bir şekilde böyle bir savaşı göze almalarını takdir etmemek haksızlık olacaktır.

Ancak Apple bu savaşı kazanacak olsa bile bunun burada biteceğini beklemek saflık olur. Başta ABD olmak üzere bütün devletler, vatandaşlarının güvenliğini kendilerininkinden aşağıda görmekte ve kendilerini korumak adı altında tüm vatandaşlarını gözetlemek (hatta ABD gibi büyük bir ülkeyse tüm dünyayı gözetlemek) için her şeyi yapabilecek durumdalar. Şirketleri kendi ürünlerini hacklemeye veya daha güvensiz hâle getirmeye zorlamak bunun sadece bir kısmı. Ve bu savaş henüz durulacak gibi de görünmüyor. Bu yüzden özel hayatına saygı duyan her teknoloji kullanıcısının da bazı ek önlemler almayı düşünmesi şart.

Görsel Kaynak: Dusinteractive

[Okundu] Tuhaf Şeyler Oluyor – Kelly Link

tuhafşeyleroluyor-kellylink

Bilimkurgu ve fantastik edebiyat bize gündelik ve normal olanın ötesine geçebilme, hayal kurabilme imkanını verir. Bu sayede geleceği veya farklı dünyaları zihnimizde kurabilir, bulunduğumuz dünyanın ötesine gidebilecek güce sahip oluruz. Bilimkurgu bize öteye geçebilme imkanını verir.

Ancak bazen de öteye gitmek her zaman düşündüğümüz gibi gerçekleşmez. Huzursuz eder, tedirgin oluruz. Her şey beklediğimiz gibi gitmemeye başlar. Normal dediğimiz şeylerin bir bir ayağımızın altından çekildiğini, onun arkasında gizlenen şeylerin ortaya çıkmaya karar verdiğini görürüz. Gerçek değildir, daha doğrusu alışık olduğumuz gerçek bu değildir. Ama artık onun içerisine düştüğümüz için onun kurallarıyla oynamamız gerekir.

Bir süre sonra bundan keyif bile almaya başlayabiliriz. Hâlâ tedirgin ve huzursuz hissederiz ama yine de buna keyifli bir yolculuk muamelesi yapmaya karar veririz. Asla gördüğümüz şeylerin doğru olduğuna emin olamayız, hafızamıza güvenemeyiz, hatta onun öyle olmaması gerektiğinden eminizdir ama tüm bunlarla mücadele etmek yerine keyfini çıkartmak isteriz.

Tıpkı Kelly Link’in öykülerini okuduğumuz zamanlar gibi.


Kelly Link, Lovecraft ve Borges gibi ustaların başlattığı tuhaf kurgu yolunun günümüzdeki en önemli ve yetenekli yazarlarından birisi. Her ne kadar uzun yıllardır yazıyor olsa da, Türkçe olarak kendisini okuma şansını Ekim 2015’te ilk öykü derlemesi “Tuhaf Şeyler Oluyor”un Aylak Kitap tarafından basılmasıyla erişebildik. İngilizce olarak ilk baskısı 2001’de yapılmış olan bu derlemede Link’in 1999’da Dünya Fantazi Ödülü’nü almış “Uzman Şapkası” da dahil olmak üzere toplamda 11 öyküsü bulunuyor.

Bu öykülerin her birinde Kelly Link bizi gerçeğin sınırlarına, öte dünyaya, peri masallarının ortasına ya da İskoçya’ya götürüyor. İskoçya’da bir süre vakit geçirdikten sonra ise bir trene atlayıp cehenneme doğru yola çıkabiliyoruz. Merak etmeyin, cehenneme gitmek Avustralya’ya gitmekten çok daha ucuz ve kolay bir yolculuk.

Tüm bu yolculuklar boyunca farklı olayların ortasında bulabiliyoruz kendimizi. Bunların bir kısmını olaylar olup bitene kadar anlayamıyoruz ve merak etmeyin, bu çok normal. Kimi zaman ise Link bize direkt olarak hiçbir şeyi anlatmasa da çok iyi anlıyoruz ne olup bittiğini. Bazen de tam anladığımızı zannettiğimizde işler daha da karışık bir hâl alıyor. Öldükten sonra adını bir türlü hatırlayamadığı sevgilisine öbür taraftan mektuplar yazan adamın hâli gibi. Dediğim gibi, bu öykülerin hiç birinde işler normal ilerlemiyor.

Ancak hemen her öyküsünde bize tanıdık gelen bir şeyler bulabiliyoruz. Kelly Link günümüz kültürünün ve insanlarının ona sunduğu malzemeleri sonuna kadar kullanmayı çok iyi biliyor. Hiç ummadığımız anda çok tanıdık bir şeyle baş başa bırakıyor ve o tanıdık olma durumu öyküyle aramızdaki ilişkiyi çok daha sağlam bir hâle getiriyor. Bunu bazen bilindik bir işaret bırakarak, bazen de çok bilindik bir hissi hiç ummadığımız bir şekilde tekrar karşımıza çıkararak yapıyor.

Aynı zamanda oldukça cesur ve klişelerle dalga geçmeyi seven bir yazar Link. Onun kurgularını güçlü kılan en önemli şeylerden birisi de bu. Peri masallarının en klişe örneklerini alıp onlarla dalga geçercesine tekrar kurgulayabiliyor ve kendisi gerçeğin sınırlarıyla oynarken aslında o öykülerin hepsini de daha gerçek bir dünyaya çekiyor. Fantastik edebiyat yazanların kurtarıcı olarak gördüğü klişeler, Kelly Link için sadece mizah malzemesi olarak kullanılabilecek küçük parçalara dönüşüyor. Bu da onun günümüz okuyucusu ile, yani bizlerle, daha sağlam bir bağ kurabilmesine fazlasıyla yardımcı oluyor.

Kelly Link’in öykülerini güçlendiren en önemli unsurlardan birisi de dili ve kurgu biçimlerini zekice kullanabilme yeteneği. Her öyküsünün kurgusu yaratmak istediği atmosferi ve okuyucuya vermek istediği duyguları en iyi şekilde taşıması için tasarlanmış. Öyküleri okudukça Link’in biçimsel tercihlerinin her birisini takdir etmekten de kendinizi alamıyorsunuz. Ayrıca dilin ona sunduğu imkanlarla öykülerinin tuhaflığını ve tedirgin edici karmaşasını güçlendirmeyi başarabiliyor olması ise kullandığı dili ne kadar iyi tanıyan bir yazar olduğunun göstergesi.

Burada kısa bir not ile çevirmen Seda Çingay’ı da anmak gerek. Kelly Link’in öykülerinin neredeyse hiçbir şey kaybetmeden Türkçeye kazandırılması önemli bir başarı. Yazarı ve çevirdiği eseri iyi tanıyan çevirmenler maalesef kolay bulunmuyor, o yüzden böyle çevirmenlerle karşılaştıkça ismini anmamız gerektiğini düşünüyorum.


Kelly Link’in “Tuhaf Şeyler Oluyor”una negatif bir eleştiri getirmek mümkün mü emin değilim. Yazarın 2001’e kadar yazdığı en iyi 11 öykünün bir araya geldiği ve bir anlamda Kelly Link’in güç gösterisi yaptığı bir kitap. Bu güç gösterisinin altının boş olmadığını da sonrasında yayınladığı “Magic For Beginners” ve “Get In Trouble” gibi kitaplarıyla da gösterdi. Bu kitabından sonra yazdıklarıyla da Locus, Hugo ve Nebula dahil olmak üzere bilimkurgu ve fantastik edebiyat dünyasının tüm büyük ödüllerini aldı.

Okuyucusunu nasıl rahatsız edeceğini, onu nasıl en tekinsiz noktalara çekebileceğini veya kafasında dönen o acayip hayalleri nasıl en beklenmedik şekilde karşımıza çıkarabileceğini çok iyi biliyor Link. Bunu kimi zaman bizleri içerisine bıraktığı olaylarla yaparken, kimi zaman da konuşmaktan en çok korktuğumuz şeyleri hiç düşünmeden ortaya bırakmasıyla yapıyor. Cinselliği özgürce kullanabilmesi, fantastik öykülerde ve masallardaki gizli cinsiyetçiliği apaçık gözümüzün önüne sermesi gibi. Kelly Link normali nasıl alaşağı edeceğini iyi bilen bir yazar ve bunu hiç çekinmeden kullanıyor.

Kelly Link, yeni nesilde tuhaf kurguya taze ve güçlü bir soluk getiren yazarlardan birisi ve birçok büyük başarısına rağmen Türkçeye henüz çevriliyor olması bizim için büyük bir kayıp. Yine de artık ilk kitabı elimizde ve umuyorum ki en kısa zamanda diğer kitapları da çevrilecek. Biz okuyucular da Link’in yardımıyla normal olmayandan keyif almayı ve normalin dışına bakabilme cesaretini göstermeyi öğreneceğiz.

Kötü Yayıncılık ve Cahilliğin Mükemmel Karışımı: Chip Dergisinin Tor Fobisi

Geçenlerde bir kitabevini turlarken görüp de çekmiştim, bugün aklıma gelince paylaştım şu görseli Twitter’da:

Eğer az çok benim blogu okuyorsanız ya da bu konularda ucuz komplo teorileri ve masallar dışında birkaç yazı okuduysanız neyi kastettiğimi çok iyi anlamışsınızdır. Eğer çok fazla bilginiz yoksa, en basitinden bir özet için Journo dergisine yazdığım Deep Web yazısına (sayfa 26-27) bir göz atabilirsiniz.

Bu fotoğrafla ilgili sorunlar elbette bununla da bitmiyor. Benim için en rahatsız edici nokta, bunu ülkenin en çok satan teknoloji dergilerinden birisinin yapıyor olması. İnsanlara doğru bilgiler vermesini beklediğiniz bir yayın, ucuz pazarlama taktikleri için yalan yanlış bilgileri ve böyle komplo teorisi tadında başlıkları kullanıyor ve insanların internetteki en önemli teknolojilerden birisi hakkında tamamen yanlış bir algıya sahip olmasına neden oluyor. Üstelik bunu tamamen üç-beş tane dergi daha fazla satabilmek için yapıyor.

Oysa profesyonel bir yayının (ister dijital, ister ölü ağaç üzerinde olsun) yapması gereken bunun tam tersi. Zaten ortalıkta yeterince yanlış bilgi ve dedikodu var, onları derlemek yerine neden doğru düzgün bilgiler vermeyi tercih etmiyorsunuz? Neden mesela Tor sayesinde birçok gazetecinin daha güvenli haber yapabildiğinden, aktivistlerin otoriter devletlerin gözetim sistemlerine karşı kendilerini koruyabildiklerinden, internetteki bir yığın gözetleme ve fişleme sisteminden isteyen herkesin bu sayede kendisini koruyabileceğinden ya da Türkiye gibi sansürün başkenti olmuş bir ülkede sansürsüz bir şekilde interneti dolaşabileceğimizden bahsetmiyorsunuz?

Ama bunların hiçbirisi satmayacak değil mi? Gerçekten tek derdiniz bu çünkü. Size para verip de o dergiyi satın alanları yalanla besliyor olmanız umrunuzda bile değil.

Öyle bir anlatıyorsunuz ki Deep Web’i, okuyan da zannedecek ki Yazıcıoğlu’nun bir farklı versiyonu. Sokağa girdiğinizde “DVD lazım mı?” diyenler yerine seri katiller, uyuşturucu satıcıları dolaşıyor. Bu kadar komik ve gerçek dışı şeyleri yazarken hiç mi dönüp kendinize “Lan biz ne saçmalıyoruz böyle?” demiyorsunuz?

Siz demeseniz de, ben size her fırsatta diyeceğim. Hiç merak etmeyin.

Bundan sonra her gördüğümü böyle ifşa edeceğim. Belki ders çıkarırsınız da biraz daha dikkat edersiniz insanlara yalan söylerken.


Eğer benim görmediğim böyle yalanlara ve yanlış bilgilendirmelere siz denk gelirseniz bana yönlendirin, zevkle paylaşırım. Mail adresim ve sosyal medya hesaplarım anasayfada var.

PS: Biliyorum birçok farklı konudaki yayın, benzer şeyleri yapıyor. Ve bunlar sadece internet ve dergilerle sınırlı değil. Ancak bu hiç kimse için bir savunma sayılamaz. Sırası geldikçe ya da benim önüme düştükçe de hepsine yer vereceğim, hiç merak etmesin kimse.

Tor Project’in Yeni Lideri Emektar Dijital Aktivist Shari Steele Oldu

Sansürü aşmak için kullandığımız Tor Browser’ın ve yakın zamanda çıkan mesajlaşma uygulaması Tor Messenger‘ın bizlere ulaşmasını ve daima güncel kalmasını sağlayan, kâr amacı gütmeyen bir organizasyon olan, Tor Project’ten haberler var. Uzun ve detaylı bir araştırmanın ardından, Tor Project yeni Yönetim Kurulu Başkanı’nı bulduğunu bugün gönderdiği basın açıklamasıyla duyurdu. Tor Project’in yeni yönetim kurulu başkanı Shari Steele oldu.

Shari Steele, dijital aktivizm ve dijital haklar konusunda yirmi yıldan daha uzun süredir mücadele eden birisi. Kendisi bildiğimiz anlamda internet yokken bile dijital haklar için mücadele ediyordu demek mümkün. Bunun yanı sıra Steele EFF’in (Electrnoc Frontier Foundation) 15 yıl boyunca Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yapmış ve Nisan 2015’te bu görevini devretmişti. Son 15 yıl boyunca EFF’in yaptığı birçok işte imzası bulunmakta.

Tor Project’in kurucularından birisi olan ve bir süredir Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini üstlenen Roger Dingledine, görev değişimiyle ilgili “Tor’un teknik yanı dünyanın en kalitelilerinden birisi, şimdi Shari’nin bize Tor’un organizasyon kısmını da mükemmel hâle getirmemiz için yardım edecek olması  heyecan verici. Bizim insanları yönetmesini bilen, kâr amacı gütmeyen bir organizasyonun nasıl işlediğini bilen ve bağışçılarla bağlantıları güçlü olan bir lidere ihtiyacımız vardı. Tor sivil özgürlükler için mücadele eden organizasyonlar ailesinin bir parçası ve bu adımımızla Tor, bu ailenin önemli bir parçası olduğunu gösterecektir.” şeklinde konuştu.

Shari Steele de Tor Project’in yönetimini üstlenmenin kendisi için ne kadar önemli olduğunu, birçok büyük adım atabileceklerini söyledi.

“Tor Project dijital dünyada haklarımızı korumaya çalışan bir sürü harika teknoloji meraklısından oluşuyor. İnternet özgürlüğü STK’sı inşa etmede ve büyütmedeki tecrübelerimi Tor’un operasyonel anlamda daha verimli hâle gelebilmesi için kullanabilecek olduğum için çok memnunum. Tor’u daha büyük, güçlü ve sürdürülebilir hâle getirmek ve bu hareketi büyütmek gibi bir fırsatı değerlendirmemem imkansızdı.”

Steele’in çalıştığı süre boyunca EFF birçok önemli işe imza attı. 2004 yılında Tor’u kanatları altına aldılar ve birçok konuda destek oldular. EFF’in Teknoloji Departmanı’ı Steele’in önderliğinde kuruldu ve şu anda birçoğumuzun kullandığı HTTPS-Everywhere ve Privacy Badger gibi projeler bu ekip tarafından üretildi. Ayrıca fon bulma ve ekonomik destek sağlama konusundaki başarıları da şu anda ekonomik anlamda daha özgür hâle gelmeye çalışan Tor Project için oldukça önemli katkılar sunacaktır.

Tor Project’in kurucuları olan Roger Dingledine ve Nick Mathewson ise kısa vadede bu geçiş dönemine yardımcı olacaklar ve ardından yalnızca yönetim kurulu üyeleri olarak çalışacaklar. Bu sayede her ikisi de eskiden olduğu gibi Tor’un teknik kısmında daha aktif olarak çalışmaya dönebilecekler.

Tüm bu gelişmeler umuyoruz ki hem Tor ekibi hem de Tor kullanıcıları için çok daha iyi bir dönemin başlamasını sağlayacak. Tor’un yönetimsel anlamda daha aktif ve düzenli bir tempoya girmesi her konuda daha rahat hareket edebilmelerini sağlarken, yönetimin daha düzenli bir hâle gelmesiyle teknik kısma daha fazla ağırlık verip kullanıcıları için daha güzel projeler ve uygulamalar çıkarabilecekler.

Tor Project ekibini ve Shari Steele’i tebrik ediyor ve kendilerine bugünden itibaren başlayan bu yeni dönemde başarılar diliyoruz.

Sakin İnternet

Biraz sakinleşmeye ve buna bağlı olarak teknolojiyi ve interneti kullanma şeklime çeki düzen vermeye niyetlenmem aslında uzun bir zaman öncesine dayanıyor. Ama bunu yapmaya başlamak için yeterli motivasyonu bulmam biraz uzun sürdü.

“Calm Technology” akımını keşfettiğimden bu yana kafamın içinde dolanan fikirler vardı. Bunun üzerine internetin merkeziyetsizliğini koruma içgüdümü ve aslında internette kullandığımız birçok şeye başkalarının sahip olmasının getirdiği korkuyu da ekleyince kendimle ve çalışma düzenimle ilgili kimi değişiklikler yapmaya karar verdim. Elbette bir de son zamanlarda Warren Ellis’in bu konudaki fikirlerime destek çıkan şeyler yazmasının da motive olmamda katkısı var.

Elbette bu değişiklikleri tetikleyen en önemli şeylerden birisi de daha verimli çalışmak istemem. Kendim için sakin bir internet organize edip kontrolü ele alma ihtiyacı duyuyordum açıkcası. Diğer türlü başkalarının kontrolündeki sosyal ağların ve bitmek bilmeyen bir koşturmacanın içerisinde kayboluyormuşum hissini yaşamaya başlamıştım açıkcası. Özellikle Twitter gibi mecraların soluklanmaya hiç fırsat tanımayan ortamları darlamaya başlamıştı. Bu yüzden biraz kenara çekilip sakinleşmenin, bir nefes almanın iyi bir fikir olduğuna karar verdim. Ayrıca yapmam gereken ve yapmak istediğim birçok iş birikmişken (hepsiyle ilgili haberler yakında) gerçekten farklı bir çalışma düzenine ihtiyacım olduğunu fark ettim.

Peki nasıl olacak bu? Daha doğrusu ne değişecek?

En başta, bundan sonra daha fazla yazacağım ama bu yazdıklarım Twitter gibi yerlerde değil, kendi mecralarımda olacak. Bunların başlıcaları:

Bunların yanı sıra kendime bir bilgi deposu da oluşturdum. Eskiden Tumblr’ı bu amaçla kullanıyordum ama hem organize etmesi ve içinde bir şeyler bulması kolay olduğundan, hem de gerçekten herşeyiyle benim kontrolümde olduğundan dolayı ayrı bir yere taşımaya karar verdim. Çünkü böyle konularda hiçbir şirkete güvenmeye gelmez. Eğer takip etmek ya da oraya neler yığdığımı görmek isterseniz kendisi burada ve üst menüdeki “A Weird Notebook” linkinde.

Ayrıca sosyal ağlarda kıyasla daha az zaman geçireceğim. Kimi şeyleri otomatiğe alacağım, yani hesaplarımdan her paylaşım olduğunda internet başında olmayabilirim. Elbette Twitter’da mentionları ve DM’leri takip ediyor olacağım ama yine de eğer bana ulaşmak isterseniz en sağlıklı yol email olacaktır. Bu konuda ihtiyacınız olan her türlü bilgiyi anasayfada bulabilirsiniz.


Uzun lafın kısası: Bundan sonra daha sakin internet kullanacağım; daha az gevezelik yapıp daha çok üreteceğim. Yukarıdaki linkler (özellikle blog ve newsletter) mutlaka takibe almanızı tavsiye edeceğim yerler.