Son Zamanlarda Olup Bitenler

*Blogu biraz yalnız bıraktığımın farkındayım. Ancak emin olun burayı biraz boşlamama değecek şeylerle uğraşıyorum. Zaten bunlardan bir tanesini geçtiğimiz günlerde yayına aldık. Eğer haberiniz yoksa buradan da bir kez daha duyurayım: Gökçen Öçalan’la (blogda başka yerlerde bahsederken andığım adıyla Gökim) Mesnetsiz isimli bir web sitesi açtık. Mesnetsiz, tamamen bizim yazdığımız kurgu metinler için açılmış bir yer ve o şekilde kalmasını istiyoruz. Siteyi herhangi bir tarzla ya da konseptle sınırlamadık, klavyemizden/kalemimizden ne çıkarsa koyuyoruz. Sitenin kendisi burada, Twitter hesabı burada, Facebook sayfası burada, Tumblr’ı da burada.

*Bunun dışında uğraştığım bir çok şey daha var. Bunlardan birisi daha uzun ömürlü olan bitirme tezim. Estetik üzerine bir tez olacak ancak hâlâ iskeletin tam olarak oturduğunu söyleyemem. Yakın zamanda biraz şekillendirip tezimi yazmaya başlayacağım. Eğer burayı okuyanların (kaç kişisiniz bilmiyorum ama) ilgisini çekeceğini düşünürsem tezle ilgili de bir kategori açıp burada notlar alıp tartışmalar açabiliriz.

*Ayrıca yakında sizlere sunacağım bir başka projem daha var. Uzun zamandır istediğim şeylerden birisini gerçekleştireceğim ve bunu farklı bir yolla yapacağım. Şu an çok fazla detay vermiyorum ama yakın zamanda haberleri sızdırmaya başlayacağım.

*Fareler Oyunda, katkıda bulunmaktan büyük bir zevk aldığım e-dergilerden birisi. Şimdi derginin yanı sıra geekyapar.com’da bir kanalı da var. Faux Play isimli bu bölüm, dergiye kıyasla biraz daha sık güncellenen bir alan olacak gibi görünüyor. Ben de ilk oluşturdukları dosyaya mitoloji ve oyun konusunda bir yazımla katkıda bulundum. Yazıyı buradan okuyabilirsiniz.

*Şu an aklıma gelen son duyuru da önümüzdeki aylarda vereceğim bir dersle ilgili. Pangea Kültür, Yeni Medya Dersliği ve Atölyesi başlığıyla 5 Kasımda dersler vermeye başladı. İki dönem hâlinde yapacakları bu derslerin Şubat 2014’te başlayacak olan ikinci döneminde “Hacktivizm ve Hacker Kültürü” dersini ben vereceğim. Şu an kesin tarihi belli değil ancak kesinleştikten sonra yine burada duyuracağım. Facebook’ta açtıkları etkinlik sayfasına buradan ulaşabilirsiniz.

İsteğim birçok şey olup biterken blogu da aktif tutabilmek ama çoğu zaman olmuyor maalesef. Yine de burası daima canlı ve güncel olacak, bundan emin olabilirsiniz.

Şimdilik bu kadar.

Notlar [17.10.2013]

BWK7D4cCIAEfGfY

*Son zamanlarda blogu biraz pasif bıraktığımın farkındayım. Bitirme tezi çalışmaları, haftanın üç günü okulda olmak zorunda kalmam, bir süredir beklemede olan projeleri artık harekete geçirmeye başlamamız ve birtakım başka şeylerle uğraşıyor olmam bunun en büyük sebepleri. Çok yakında önce yeni projeleri aktif hâle getireceğiz, ardından da blogun temposunu arttıracağım. O zamana kadar böyle ufak şeylere fırsat bulabiliyorum ancak.

*Yukarıdaki meme, az yazmamın dolaylı sebeplerinden birisiyle alakalı. Son zamanlarda sıkça kendimi o tepkiyi ve şu tepkiyi verirken buluyorum. Sanırım son zamanlarda bazı şeylere olan tahammülüm azaldı ve galiba bu benim için iyiye işaret.

*Bayram konusunda öyle uzun uzadıya bir şeyler yazma ihtiyacı görmüyorum, neresinden tutsan elinde kalan bir şey. Ama değinmek istediğim ufak bir nokta var, bayrama dair gerçekten nefret ettiğim. İnsanların normalde sizi hiç umursamayıp yaşadığınızdan bile haberleri yokmuş gibi davrandıktan sonra bayram zamanı sizin onların bayramını kutlamanızı beklemesi ya da sizi arayıp “hayırsız” benzeri sıfatlar kullanması acayip mide bulandırıcı bir şey. Zaten inancı olmayan, ancak önem verdiğim insanların önem verdikleri şeylere saygı duymam gerektiğini düşünen birisiyim. Ama bu bahsettiğim örnekteki durumlar gerçekten sinir bozucu oluyor ve tahammül edemiyorum. Bilmiyorum siz ne düşünüyorsunuz bu konuda.

*Neyse bugünlük benden bu kadar. Size bir darkstep bırakıp yarına kadar kayboluyorum. Evet, umarım bu hafta Cuma Postası gelecek ve bundan sonra düzenli olarak devam edecek.

Yaşam Tarzına Müdahalenin Tedavisi

Korkmaktan bir vazgeçseniz, bir üzerinizden atsanız o tedirginliği her şey çok güzel olacak emin olun. Şu an karşımızdaki birçok sorunun, yanlış giden birçok şeyin sebebi bu hastalık. O kadar alışmışsınız ki korkuya ve korkmaya, asıl sorunun onun içinde saklı olduğunu göremiyorsunuz.

Yaşam tarzına müdahale konusunu ele alalım mesela. Hüseyin Çelik örneği en tazesi. Çelik sırf birisinin dekoltesinden şikayet ettiği için o kişi işsiz kalabiliyorsa bunun adı yaşam tarzına müdahale değil, korkunun hayatınızı yönlendirmesidir. Siz korktuğunuz için tüm bunlar olabiliyor. Birilerinin onayına muhtaç olduğunuz için, birileriyle zıt düşmek istemediğiniz için, yalnız kalmak istemediğiniz için bunlar oluyor. Ve sadece iktidar tarafından yapıldığını düşünmeyin sakın bunun; her yerde var, hayatınızın her köşesinde, kurduğunuz her ilişkide. Sırf bu korkunuzu yenemediğiniz için tüm bunlar başınıza geliyor. Para için, saygı için, arkadaş için; tüm bunlarsız kalma ihtimalinizden korktuğunuz için böyle rahat müdahale edilebilir hayatlar yaşıyorsunuz.

Bu korkuyu besleyen çok şey var. İktidarın müdahalesini istemeyenlerin kendi aralarındaki müdahaleleri, siz kendiniz olmak için ayağa kalktığınızda yanınızda zannetikleriniz tarafından tek başınıza bırakılabilme ihtimaliniz (ki çok örneği var bunun), aslında herkesin bu korkuyu içten içe yaşadığını ve buna göre hayatını şekillendirdiğini biliyor olmanız vs.

Oysabu korkudan kurtulmayı başarabilseniz böyle bir müdahaleye imkan kalmayacak. Siz birilerinin hakkınızda söyledikleriyle ilgili bu kadar düşünmeseniz, gerçekten yapmak istediğinizde inat edebilseniz ve bunu yapacak cesareti olan insanlara müdahale edecek yol aramaktansa gerçekten o insanlara destek olabilseniz her şey çok daha iyi olacak. Ama yapamıyorsunuz, yapabileceğinizi de pek zannetmiyorum. Çünkü sizin derdiniz tamamen müdahalesiz bir hayat yaşamak değil, sadece istemediğiniz tarzda müdahalelerden kurtulmak. Korkunun sadece siz kullanmak istiyorsunuz, başkalarının elindeyken de tahammül edemiyorsunuz. Eğer böyle olmasaydı, çoktan bir aşama kaydetmeye başlamıştık.

Hayatınıza müdahaleden kurtulmak mı istiyorsunuz? O zaman korkmaktan vazgeçin ve başka insanlara da bu korkudan kurtulmaları için yardım edin. Birilerinin rahatsızlığının gerçeğin üstünü örtmesine yardım ediyorsanız, siz de suçlusunuzdur. Ne yorum yaptıklarını ve yapacaklarını boşverin, birilerinin sizi beğenmemesi ya da dekoltenizden rahatsız olması onların problemidir. Ve siz bu rahatsızlığın üzerine gitmezseniz, ilk sözlerinde korkunuzun esiri olursanız asla tedavi olamazlar. Birileri sizden rahatsız oluyorsa; bu sizin kendinizi saklamanıza değil, daha cesur bir şekilde kendiniz olmaya devam etmenize neden olmalıdır.

Tedavinin başka yolu yok, üzgünüm.

Ahlak ve Siyaset Üzerine Bir Şeyler

Ahlakla ilgili sürekli bir sorun yaşıyoruz ve bu sorunun kolay kolay çözülebileceğine de inanmıyorum. Çünkü mesele belirli bir ahlak yapısıyla alakalı değil, genel olarak ahlak ve ahlak yapısı dediğimiz şey ve onun yanlış anlaşılması.

Ahlaklı ya da ahlaksız olmak, gündelik ve siyasi hayatta sıklıkla karşımıza çıkan ve yine sıklıkla birilerini tanımlamak için kullandığımız kavramlar. Ancak bu kavramlar birçok kavramla aynı kaderi paylaşıyor ve asıl anlamlarından saptırılarak ya da tam olarak ne anlama geldikleri bilinmeden kullanılıyor. Bu da doğal olarak birçok saçmalıkla karşılaşmamıza neden oluyor.

Felsefenin uzun yıllardır konusu olan ahlakın yapılabilecek en basit tanımlarından birisi iyi yaşama yolu sanırım (Elbette birçoğunuza eksik ya da sıkıntılı gelebilecek bir tanım bu, ancak ilerleyebilmek için mümkün olan en basit tanımı kullanmam gerekiyor). En azından Platon ve Aristoteles’ten bu yana kabul görebilecek bir tanım bu. Ahlak yapısıysa; bir insanın iyi ve kötü tanımları üzerinden eylemlerini, yaşamını ve çevresiyle ilişkisini şekillendirmesidir. Ahlakın temelinde bulunan iyi ve kötü, aslında ahlak dediğimiz şeyin ne kadar kişisel bir şey olabileceğini bize en başından gösteriyor. Bunu aklımızda tutarak, tekrar ahlak ve ahlak yapısının tanımına dönelim. Ahlak yapısına özetle insanın hayatını şekillendirme biçimi demiştik. Bu durumda, toplumdaki her bireyin kendisine özgü bir ahlak yapısı olduğunu da kabul ediyoruz. Çünkü hepimiz yaşıyoruz ve hepimiz aklımızda bir takım iyi ve kötü tanımlarıyla hayatımızı sürdürüyoruz. Bunun birileriyle uyumlu olup olmaması değil, varlığı asıl meselemiz (Sanırım aramızda kimse benim bir iyi ve kötü tanımım yok ve tamamen düşünmeden yaşıyorum demeyecektir). Yani özetle her insanın hayatına şekil verdiği bir ahlak yapısı vardır.

Bunu belirtmemin sebebi, ahlaksız kavramının saçmalığını vurgulamak. Ahlaksız diye bir şey söz konusu değildir, olamaz da. Senin ahlaksızlık dediğin şey, örneğin bir eylem, senin ahlak yapına uymayan bir şeydir. Ancak bu, o eylemin ahlaktan tamamen yoksun olduğu anlamına gelmez. Sadece senin ahlak yapına uymuyordur ve bu da o eylemin bir başka ahlak yapısı içerisinde yeri olmasına engel değildir. Bu sebeple aslında birisine ya da bir şeye ahlaksız diyen birisi, sadece “Sen benimle aynı yapıyı paylaşmıyorsun” veya daha özet bir hâlde “Sen bizden değilsin” demektedir. Yani ahlaksızlık mümkün olmayan bir şeydir.

Ahlak ve ahlak yapısının öznelliği konusuna birkaç şey daha eklemek istiyorum. Genellikle ahlak dediğimiz zaman aklımızda bir toplumun, topluluğun ya da inancın gelmesi; aslında bunların o kavramı tekellerine almak ve dilediğince kullanmak istemesinden kaynaklanmaktadır. Bu isteniyor, çünkü aslında ahlakın öyle bir şey olmadığının fazlasıyla farkındalar. İyi ve kötü gibi oldukça değişken ve öznel iki kavramın temelinde olduğu bir şeyin zaten herkesin kabul edeceği mükemmel tanımları ya da kuralları olmasını beklemek saçmalık. Ancak insanlar bu saçmalığı inatla gerçekmiş gibi görmeye ve göstermeye çalışıyorlar. Çünkü, kendi iyilerini kabul ettirebilmelerinin tek yolu bu.

* * *

Tüm bunları neden anlattığıma gelecek olursak.

Siyasette ahlak, iki farklı amaçla kullanılmaktadır. Bunlardan birincisi, destek toplama için bir silaha dönüştürmedir. Toplumun belli bir kesiminin ahlak yapısına hitap etmek, o kesimin (ki genellikle bu en çok oy potansiyeli olan kesim olur) desteğini almak için kullanılır. Hatta rakip siyasetçilerin o ahlak yapısına karşı olduğu iddia edilerek bir saldırı aracına dönüştürülür.

Diğer yol ise bir baskı ve tektipleştirme aracı olarak kulanılmasıdır. İktidarda olan kesimin, kendi ahlak yapısının da iktidarda olduğunu düşünmesi ya da kendi ahlakının herkes için ideal ahlak yapısı olduğunu düşünmesi; her ideolojinin kendisine özgü (ki aslında her biri birbirine çok benzer) ahlak yapıları kurup bunu ideolojiyle bir şekilde bağlantısı olan herkese dayatma çabaları bunun en sık karşımıza çıkan örnekleridir.

Tüm bu dediklerim, sıklıkla siyaset kültürünün tam olarak oturmadığı ortamlarda ya da siyaset felsefesinden bihaber insanlarda karşımıza çıkmaktadır. Belki daha muhafazakar, milliyetçi siyasetçilerde bunu normal görebilecek olsak da (sonuçta siyasetlerini bunun üzerine kuruyorlar); özgürlük gibi şeylerden bahsedip de böyle bir ahlak dayatmacılığına ve tektipleştirme çabasına girilmesi, siyaset ve ahlak felsefesine ne kadar uzak olduklarının apaçık bir göstergesidir. Bu yüzden de ahlakı yukarıdaki iki araçtan birisi olarak dahi kullananı desteklemem, savunmam ya da onlarla beraber bir şey yapmam mümkün değildir.

* * *

Tüm bu bahsettiklerim, aslında mevcut siyaset yapısıyla ve bu yapının gündemiyle neden çok fazla muhatap olmak istemediğimin bir özeti sayılır. Hangi konuyu veya tartışmayı okusam bu tarz hatalara, saçmalıklara, anlamadan bilmeden yapılan hareketlere denk geliyorum. İşin daha kötüsüyse, bunları dile getirecek ve tartışabilecek insan bulmakta zorlanıyorum. Çünkü birçok kesim için siyaset; daha iyiye dair birşeyler yapmak/düşünmek değil, tamamen bir aidiyet ve ait olduğunu en haklı gösterme kavgasından ibaret. Böyle akılların arasında, kendi fikirlerimi dile getirmem genellikle 40 etiket yapıştırılmış bir şekilde geri dönmem demek olduğu için de bu tarz konularda yorumlarımı sadece yakın çevremle paylaşmaya karar verdim. Arada bir böyle şeyler (felsefe bağlamında) yazarım elbette ama bunlar dışında bu konularda çok fazla konuşacağımı sanmıyorum.

Derdim Ne Benim?

Something Deep

Birkaç gündür, farklı sebeplerle kendimle ve yapmak istediklerimle ilgili ciddi bir şekilde düşünmeye başladım. Bunun sebebi ne yapmak istediğimin farkında olmamam ya da yapmak istediğim bir şey olmaması değil, bazı noktaların kafamda tam olarak net olmadığını farketmemdi. Yapmak istediğim bir şeyler, önüme koyduğum planlar var elbette ama bunları tam olarak neden yapmak istediğimi çok fazla düşünmüyormuşum gibi hissettim. Bu da biraz garip geldi bana.

Yazmak istiyorum, yaratmak istiyorum, ortaya bir şeyler koymak istiyorum (ve bunların yanında bu yaptıklarımla hayatta kalabilmek istiyorum ama o şimdilik başka bir yazının konusu). Böyle söyleyince her şey oldukça netmiş gibi görünüyor ama biraz daha derine inince durumun pek de öyle olmadığını fark ettim. En azından bunu ilk düşünmeye başladığımda pek öyle değildi. Bunu daha açık bir şekilde iki gündür bitirme tezim için bir şeyler derlemeye ve kafamda bir şekil oluşturmaya çalışırken anladım. Biraz üzerinde durduktan sonra da buna bir cevap vermeden bir şeylere devam edemeyecek noktaya geldim.

Felsefe ve bilimkurgu benim bir şeyler yaratmak, parçası olmak istediğim iki alan. İlgilendiğim birçok şey de bu ikisinden en az biriyle bağlantılı ya da ben o bağlantıyı kurmaya çalışıyorum. Peki emeğimi bu alanlarda harcamama sebep olan dürtü ne? Neden bu ikisi beni bu kadar çekiyor? Paranın çok olduğu alanlar değil, öyle olsa “Demek ki tüm derdim paraymış” der, kestirip atardım. Ya da benzer bir şekilde “Seviyorum” diyip kaçamak bir cevap da verebilirim ama bu da beni tatmin etmiyor. Karizmatik bir havam olsun gibi bir derdim de yok, bir şeyleri sırf birilerini etkilemek için ya da birileri beni sevsin diye yapacak zeka yaşını çoktan aştım. Bu konularda verilen tüm klişe cevapları böyle böyle eledim kafamda. Zaten klişelerden ve kalıplardan zerre hoşlanmayan biriyim, böyle bir konuda onları kullanmak kendimle dalga geçmek olurdu.

Sonra kendi yaptıklarıma dönmeye karar verdim. Belki yarattıklarımın içinde bana cevap verecek bir şeyler bulurum diyerek. Nelerle uğraştığıma, bir şeyler üretirken derdimin ne olduğuna baktım. Kendi yaptıklarımı kafamda daha berrak bir hâle getirme çabasıydı aslında yaptığım. Zaten oradalardı ama onlara bakmayı pek beceremiyordum. Bunu yaptığım zaman ilk fark ettiğim geçmişle muhatap olmayı pek sevmediğimdi. Derdim hep ya günümüz ya da gelecekle alakalı şeylerle. Onlara dair okumayı, çalışmayı, kafa yormayı ve üretmeyi seviyorum. Geçmiş sadece arada bir ziyaret edilip birkaç güzel fikir ve eser alınıp geri dönülmesi gereken bir yer gibi gözümde. Ama bunu yaparken geçmişin bir kısmını tamamen kesip günümüze ya da geleceğe yapıştırmayı çalışanları gördükçe de deliriyorum. Benim geçmişten ufak ipuçları almak dışındaki hareketlere pek tahammülüm yok, derdim şu anda olanı anlamaya çalışmak ve geleceğe dair günümüzden birtakım fikirler üretmek gibi.

Bunları gördükten sonra bir şeyler kafamda biraz daha netleşmeye başlamış gibi geldi. Kendimi biraz daha anlamaya başladığımı hissettim. Ama hâlâ istediğim yerde değildim. Bir şeylere daha ihtiyacım var gibiydi. Bu sırada gün akşam olmuş, ben yiyecek bir şeyler hazırlayıp tekrar bilgisayar başına dönmüştüm. Hard diskte izleyecek bir şeyler ararken “No Maps For These Territories” belgeselini gördüm. İzleyeli bayağı olmuştu, biraz izlemekten zarar gelmez diye düşündüm (eğer izlemediyseniz tavsiye ederim, harika bir belgesel). William Gibson konuştukça benim kafamda bir şeyler aydınlanmaya başladı, belgeselin yarısına gelmeden de eksik parçayı buldum.

* * *

Benim derdim aslında belgeselin başlığındaki cümlede saklı. Tamamen haritasız, yol gösterecek bir şeylerin olmadığı dönemlerde yaşıyoruz. İnsanlığın gelişimi önceki yüzyıllara ve hatta on yıllara göre kat kat hızlandı ve açıkcası ne yapmamız gerektiğinin pek de farkında olduğumuzu zannetmiyorum. Geçmişe kaçıp oradan bir şeyleri aynen kullanmaya çalışmak, kalıplaşmış fikirlerle ve yöntemlerle hareket etmek/düşünmek, tamamen anlamsızca kendini akışa bırakmak beni tatmin etmiyor. Bunu yapanların durumlarını gördükçe de bunlardan birisini tercih etmediğim için seviniyorum.

Ben şu an girdiğimiz bölgeye anlam vermek, buranın bir haritasını çıkartmak ya da bunu yapmaya çalışan başkalarına yardım etmek istiyorum. Tarihten bir şeyleri getirip tekrar kullanmak değil, ihtiyacımız olanı günümüzde yaratmak istiyorum (zaten günümüz dediğimiz şey tarihin düne kadar biriktiği nokta, kaçınılmaz olarak ondan bir şeyler olacak burada da, ileride de. Bkz: hauntology). İhtiyacımız olanın bu olduğunu düşünüyorum, çünkü diğer yolların çoğunlukla bir işe yaramadığını görüyorum. Bu haritayı oluşturabileceğime inandığım iki yol da felsefe ve bilimkurgu, bu alanların beni kendisine çekiyor olma sebebi de bu.

Ancak bu haritayı oluşturmama sebep olan dürtü insanlığı kurtarmak ya da herkese özgürlük vermek gibi bir şey değil. Kalkıp mükemmel bir plan oluşturup herkesi huzura kavuşturacak bir şeyler çıkaracağımı da iddia etmiyorum, aksine böyle bir şeyin neredeyse imkansız olduğuna inanıyorum. Benim derdim tamamen yöntem, benim üretirken kullandığım yöntem bu. Sonucunda ortaya ne çıkacağından, hatta bir şey çıkıp çıkmayacağından emin değilim. Emin olduğum tek şey, ne yaparsam yapayım ortaya bir kalıp çıkartmayacağım.

* * *

Şu anda birkaç gün öncesine kıyasla aklım çok daha net, nöronlar daha verimli çalışmaya başladı. Bunu yazma sebebimse, kendi adıma önemli gördüğüm bir noktayı sizlerle paylaşmaktı. Şu an çok anlamsız görünüyor olabilir ya da kendi kendine zırvalayan birisinin işi gibi duruyor olabilir ama bundan sonra yapacaklarımı üzerine koyunca herkes için daha anlamlı hâle geleceğini düşünüyorum. Gelmese de çok önemli değil, Ahmet’in kendi kendine konuştuğu bir yazı olarak durur arşivde.

SteamOS Linux Camiası İçin Güzel Haber

tile-template1

Valve ekibi ve özellikle Gabe Newell, Linux’un potansiyelinin ve burada yapabileceklerinin net bir şekilde farkında. Steam’e ve Valve oyunlarına Linux desteği vermeleri ve diğer oyun yapımcılarını da bu konuda cesaretlendirmeleri zaten bunu gösteriyordu ancak geçtiğimiz günlerde LinuxCon’da Gabe Newell’ın yaptığı konuşma ve dün duyurdukları SteamOS, bu konuda ne kadar ciddi olduklarını anlamamızı sağladı.

Valve’ın böyle bir işe girişmesini açıkcası mutlulukla karşıladım. Bunun hem kişisel hem de Linux camiası çerçevesinde genel sebepleri var. Kişisel sebep tabii ki oyun oynamayı ve bunu Linux’ta yapmayı isteyen birisi olmam. Steam sayesinde artık bunu yapabiliyorum ve Steam’in verdiği cesaret sayesinde her geçen gün daha fazla oyun Linux desteği vermeye başlıyor. Böyle bir şeye, bir oyuncu olarak sevinmemem mümkün değil.

Linux camiası için neden sevindiğime gelecek olursak. Bir kere şunu baştan kabul edelim, Linux ilgiye ve geliştiriciye aç bir ortam. LinuxCon’da bile bu itiraf edildi ve bu konuda çağrı yapıldı. Linux’un daha fazla ilgiye, daha fazla kullanıcıya ve daha fazla geliştiriciye ihtiyacı var. Bunun yanı sıra Linux camiasının kendisini yenilemeye ve biraz daha güzel ve özel şeylere ilgi göstermeye ihtiyacı var.* Bunun gerçekleşebilmesiyse daha fazla kullanıcının ve daha fazla geliştiricinin gelmesiyle mümkün. Eğer bu olmazsa, Linux camiası bir süre sonra kendi çalıp kendi oynamaya başlayan bir grup insana dönüşecek ve böyle bir şeyin olmasını kimsenin isteyeceğini sanmam.

Bunlar SteamOS ve Valve ekibinin yapmak istediklerini benim için değerli kılan şeyler. Kim ne derse desin, oyuncu kitlesi günümüz desktop dünyasındaki en önemli kitle. Bu kitlenin Linux’a gelmeye başlaması Linux camiasının canlanması ve daha güçlü bir şekilde yoluna devam edebilmesi için gerekli gücü verecektir.

* * *

Elbette birçok kişinin Steam’den şikayetçi olmasına neden olan DRM mevzusu var bir de. Az çok yazdıklarımı ve paylaştıklarımı bilenler DRM’in sonunun gelmesini ne kadar istediğimi biliyorlardır zaten. Söz konusu DRM olduğunda elbette kimseye bir imtiyaz tanınması taraftarı değilim. Ancak DRM konusu basit reflekslerle ya da sadece “Hayır” denilerek çözülebilecek bir mevzu değil, bunun da bilincinde olmak ve buna göre hareket etmek gerekiyor.

DRM zaten gün geçtikçe zayıflayan ve anlamsızlaşan bir sistem. Özellikle son kullanıcı cephesinde DRM’i savunabilecek birilerini bulmak imkansızlaşıyor. Ancak bizim amacımız DRM’i kullananları bu konuda ikna edebilmek ve bundan vazgeçmelerini sağlamak. Bunu basit ve refleks tadında hamlelerle yapmak pek de mümkün değil. DRM’e karşı mücadele ve insanları DRM kullanmama konusunda ikna etme konusunda en başarılı bulduğum insanlardan birisi Cory Doctorow, özellikle Content ve Context kitaplarında bu konuyla ilgili çok önemli şeyler söylüyor. Onun bu konudaki mücadele şeklini açıkcası takdir ediyorum ve örnek almamız gerektiğini düşünüyorum.*

* * *

Linux için önemli bir fırsat var önümüzde ve bunu GNU/Linux ruhuna zarar vermeyecek bir şekilde kullanabilmemiz de mümkün. Keskin çizgiler çekerek birilerini düşman ilan etmektense, akıllıca hareketlerle yanlış yaptığını düşündüklerimizi o yanlıştan döndürebiliriz. Eğer düşmanlaştırma yolunu tercih edecekseniz size diyebileceğim bir şey yok ama bir süre sonra Linux neden hiç gelişmiyor, neden yeni insanlar katılmıyor aramıza diye şikayet ettiğinizi görmeyeyim.

*: Bu konularla ilgili ayrı yazılar yazacağım. Burada konudan sapmamak için atlamak zorunda kaldım.

Notlar [12.09.2013]

Şu anda evimizde mahsur kalmış hâldeyiz. Her yerden gelen gaz yüzünden pencere açma şansımız bile yok. Dışarıya yardım için bir şeyler koyup kapıyı açık bıraktık ama bu sokağa birileri gelirse faydası olacak ancak.

Sokakta olmayı isterdik ama sağlık sorunları ve hazırlıksız olma durumu böyle bir şeyi bizim için intihardan farksız kılıyor. Böyle bir durumda çıkmak aynı zamanda insanlara da engel olmamıza neden olacak sonuçta. Hem sokağa çıkıldıktan iki dakika sonra geçirilecek bir astım krizinin kime faydası olabilir ki? Her ne kadar yürüyüş kısmında orada olsam da sonrasında kalmak boşuna olacaktı özetle.

Dediğim gibi evde böyle boktan bir şekilde mahsur kalmak ve elinde küfretmekten ve internette gelen haberleri yaymaktan başka yapacak hiçbir şeyin olmaması insanı yıpratıyor. “Bu kadar boktan bir duruma düşmek için ne yaptık?” diye soruyor insan kendine. “Gerçekten bir şeyler değişecek mi?” diye sorgulamaya başlıyorsun ister istemez. “Bu şekilde bir şeyler düzelir mi ki?” demeye başlıyorsun. Kafan karışmaya başlıyor, her şey anlamsız ve pislik gibi görünmeye başlıyor gözüne. Oradaki insanları düşünüp telaşlanıyor, polisi düşünüp bildiğinin bile farkında olmadığın hakaretler ediyorsun. Yine de o kafa karışıklığı, o umutsuzluk ve öfke geçmiyor.

* * *

Bir kaç kişinin yazdığını görünce hatırladım şu an 12 Eylüle girdiğimizi. Evinde mahsur kalmış biri olarak bunu hatırlamak kafa karışıklığını daha da artırıyor. O zamandan bu zamana gelinen durumu düşünüyorum, 33 yıldır ölenleri ve olanları düşünüyorum, 33 yıldır toplumun hâlini ve bir de şu an içinde bulunduğumuz durumu. Kaçınılmaz olarak karamsarlık ve kafa karışıklığı daha da artıyor.

* * *

Dediğim gibi kafam fazlasıyla karışık ve her geçen gün daha da karışıyor. Bir şeylerin değişebileceğine ya da düzeleceğine olan inancım azalıyor. Bunların bir gün sona erebileceğini düşünmek istiyorum ama kendimi bile inandırmayı beceremiyorum. Zaten ‘devrim inancı’ olan birisi olmayı hiç beceremedim.

Ne olacak, nasıl olacak ya da bir şey olabilecek mi bilmiyorum. Şu an tek düşündüğüm sokaktakiler. Bunu okumaya fırsatları olmayacak biliyorum ama dikkat etsinler kendilerine.

* * *

NOT: Bu yazdıklarımdan istediğiniz anlamı çıkartıp kafanıza göre yorumlayabilirsiniz, umrumda bile değil. Sadece hissettiklerim bunlar, bir yere yazmak istedim ve yazdım.

NOT 2: Bu blogu cepten yazdım, herhangi bir typo vs. varsa affola.