SteamOS Linux Camiası İçin Güzel Haber

tile-template1

Valve ekibi ve özellikle Gabe Newell, Linux’un potansiyelinin ve burada yapabileceklerinin net bir şekilde farkında. Steam’e ve Valve oyunlarına Linux desteği vermeleri ve diğer oyun yapımcılarını da bu konuda cesaretlendirmeleri zaten bunu gösteriyordu ancak geçtiğimiz günlerde LinuxCon’da Gabe Newell’ın yaptığı konuşma ve dün duyurdukları SteamOS, bu konuda ne kadar ciddi olduklarını anlamamızı sağladı.

Valve’ın böyle bir işe girişmesini açıkcası mutlulukla karşıladım. Bunun hem kişisel hem de Linux camiası çerçevesinde genel sebepleri var. Kişisel sebep tabii ki oyun oynamayı ve bunu Linux’ta yapmayı isteyen birisi olmam. Steam sayesinde artık bunu yapabiliyorum ve Steam’in verdiği cesaret sayesinde her geçen gün daha fazla oyun Linux desteği vermeye başlıyor. Böyle bir şeye, bir oyuncu olarak sevinmemem mümkün değil.

Linux camiası için neden sevindiğime gelecek olursak. Bir kere şunu baştan kabul edelim, Linux ilgiye ve geliştiriciye aç bir ortam. LinuxCon’da bile bu itiraf edildi ve bu konuda çağrı yapıldı. Linux’un daha fazla ilgiye, daha fazla kullanıcıya ve daha fazla geliştiriciye ihtiyacı var. Bunun yanı sıra Linux camiasının kendisini yenilemeye ve biraz daha güzel ve özel şeylere ilgi göstermeye ihtiyacı var.* Bunun gerçekleşebilmesiyse daha fazla kullanıcının ve daha fazla geliştiricinin gelmesiyle mümkün. Eğer bu olmazsa, Linux camiası bir süre sonra kendi çalıp kendi oynamaya başlayan bir grup insana dönüşecek ve böyle bir şeyin olmasını kimsenin isteyeceğini sanmam.

Bunlar SteamOS ve Valve ekibinin yapmak istediklerini benim için değerli kılan şeyler. Kim ne derse desin, oyuncu kitlesi günümüz desktop dünyasındaki en önemli kitle. Bu kitlenin Linux’a gelmeye başlaması Linux camiasının canlanması ve daha güçlü bir şekilde yoluna devam edebilmesi için gerekli gücü verecektir.

* * *

Elbette birçok kişinin Steam’den şikayetçi olmasına neden olan DRM mevzusu var bir de. Az çok yazdıklarımı ve paylaştıklarımı bilenler DRM’in sonunun gelmesini ne kadar istediğimi biliyorlardır zaten. Söz konusu DRM olduğunda elbette kimseye bir imtiyaz tanınması taraftarı değilim. Ancak DRM konusu basit reflekslerle ya da sadece “Hayır” denilerek çözülebilecek bir mevzu değil, bunun da bilincinde olmak ve buna göre hareket etmek gerekiyor.

DRM zaten gün geçtikçe zayıflayan ve anlamsızlaşan bir sistem. Özellikle son kullanıcı cephesinde DRM’i savunabilecek birilerini bulmak imkansızlaşıyor. Ancak bizim amacımız DRM’i kullananları bu konuda ikna edebilmek ve bundan vazgeçmelerini sağlamak. Bunu basit ve refleks tadında hamlelerle yapmak pek de mümkün değil. DRM’e karşı mücadele ve insanları DRM kullanmama konusunda ikna etme konusunda en başarılı bulduğum insanlardan birisi Cory Doctorow, özellikle Content ve Context kitaplarında bu konuyla ilgili çok önemli şeyler söylüyor. Onun bu konudaki mücadele şeklini açıkcası takdir ediyorum ve örnek almamız gerektiğini düşünüyorum.*

* * *

Linux için önemli bir fırsat var önümüzde ve bunu GNU/Linux ruhuna zarar vermeyecek bir şekilde kullanabilmemiz de mümkün. Keskin çizgiler çekerek birilerini düşman ilan etmektense, akıllıca hareketlerle yanlış yaptığını düşündüklerimizi o yanlıştan döndürebiliriz. Eğer düşmanlaştırma yolunu tercih edecekseniz size diyebileceğim bir şey yok ama bir süre sonra Linux neden hiç gelişmiyor, neden yeni insanlar katılmıyor aramıza diye şikayet ettiğinizi görmeyeyim.

*: Bu konularla ilgili ayrı yazılar yazacağım. Burada konudan sapmamak için atlamak zorunda kaldım.

Notlar [12.09.2013]

Şu anda evimizde mahsur kalmış hâldeyiz. Her yerden gelen gaz yüzünden pencere açma şansımız bile yok. Dışarıya yardım için bir şeyler koyup kapıyı açık bıraktık ama bu sokağa birileri gelirse faydası olacak ancak.

Sokakta olmayı isterdik ama sağlık sorunları ve hazırlıksız olma durumu böyle bir şeyi bizim için intihardan farksız kılıyor. Böyle bir durumda çıkmak aynı zamanda insanlara da engel olmamıza neden olacak sonuçta. Hem sokağa çıkıldıktan iki dakika sonra geçirilecek bir astım krizinin kime faydası olabilir ki? Her ne kadar yürüyüş kısmında orada olsam da sonrasında kalmak boşuna olacaktı özetle.

Dediğim gibi evde böyle boktan bir şekilde mahsur kalmak ve elinde küfretmekten ve internette gelen haberleri yaymaktan başka yapacak hiçbir şeyin olmaması insanı yıpratıyor. “Bu kadar boktan bir duruma düşmek için ne yaptık?” diye soruyor insan kendine. “Gerçekten bir şeyler değişecek mi?” diye sorgulamaya başlıyorsun ister istemez. “Bu şekilde bir şeyler düzelir mi ki?” demeye başlıyorsun. Kafan karışmaya başlıyor, her şey anlamsız ve pislik gibi görünmeye başlıyor gözüne. Oradaki insanları düşünüp telaşlanıyor, polisi düşünüp bildiğinin bile farkında olmadığın hakaretler ediyorsun. Yine de o kafa karışıklığı, o umutsuzluk ve öfke geçmiyor.

* * *

Bir kaç kişinin yazdığını görünce hatırladım şu an 12 Eylüle girdiğimizi. Evinde mahsur kalmış biri olarak bunu hatırlamak kafa karışıklığını daha da artırıyor. O zamandan bu zamana gelinen durumu düşünüyorum, 33 yıldır ölenleri ve olanları düşünüyorum, 33 yıldır toplumun hâlini ve bir de şu an içinde bulunduğumuz durumu. Kaçınılmaz olarak karamsarlık ve kafa karışıklığı daha da artıyor.

* * *

Dediğim gibi kafam fazlasıyla karışık ve her geçen gün daha da karışıyor. Bir şeylerin değişebileceğine ya da düzeleceğine olan inancım azalıyor. Bunların bir gün sona erebileceğini düşünmek istiyorum ama kendimi bile inandırmayı beceremiyorum. Zaten ‘devrim inancı’ olan birisi olmayı hiç beceremedim.

Ne olacak, nasıl olacak ya da bir şey olabilecek mi bilmiyorum. Şu an tek düşündüğüm sokaktakiler. Bunu okumaya fırsatları olmayacak biliyorum ama dikkat etsinler kendilerine.

* * *

NOT: Bu yazdıklarımdan istediğiniz anlamı çıkartıp kafanıza göre yorumlayabilirsiniz, umrumda bile değil. Sadece hissettiklerim bunlar, bir yere yazmak istedim ve yazdım.

NOT 2: Bu blogu cepten yazdım, herhangi bir typo vs. varsa affola.

Velev ki Sapığız, Size Ne?

sel

Toplumumuzun hastalıklı yapısının babaya verdiği sınırsız gücü, onu baba olarak nitelendirerek devlete de bahşetmesi yüzünden yine saçma sapan bir davayla daha mücadele etmek zorunda kaldı Sel Yayıncılık.

Olayın özeti şu: Sel Yayıncılık, Guillaume Apollinaire’in “Genç Bir Don Juan’ın Maceraları” adlı kitabını yayınladı. Yazarın tüm kitaplarının AP tarafından “Dünya Kültür Mirası” listesine alınmış olmasına rağmen Yargıtay, bu kitapların müstehcen olduğunu ve edebi eser olarak kabul edilemeyeceğini söyleyerek Sel Yayıncılık’ın sahibi İrfan Sancı’yı ve kitabın çevirmeni İsmail Yerguz’u 6 yıldan 10 yıla kadar hapis cezasıyla yargılamaya karar verdi.

* * *

Konuyla ilgili diğer yorumlarımı yapmadan önce not düşmem gereken ilginç bir detay daha var. İrfan Sancı, tebliğin 5 Temmuz’da ellerine ulaştığını söyledi. Peki Anadolu Ajans neden bu haberi 4 Ağustos’ta yeni bir şeymiş gibi servis etmeye karar verdi? AA’nın son zamanlarda geçirdiği evrim ve geldiği konum hepimizin malumu. İnsan ister istemez şüpheleniyor.

* * *

Şimdi bir düşünün; bir devlet (ya da o devleti temsilen kim varsa artık), yayınladığınız kitabın ahlaksızca olduğuna karar veriyor, bunun bir edebi eser olamayacağını söylüyor ve sizi bu kitabı yayınladığınız/çevirdiğiniz için hapse atmak istiyor. Bu durumu düşününce aklıma gelen ilk soruları bölümleyerek yazıyorum aşağıya, cevabını bilen versin.

1) Bir kurum olarak devletin, neyin ahlaklı neyin ahlaksız olduğuna dair yargıda bulunmasının imkanı yoktur, olamaz. Devletin evrensel ahlak yasaları belirlemek gibi bir görevi mi var? Devletin ahlak felsefecilerinden oluşan ve tüm toplum için ahlak kuralları belirleyen gizli bir ekibi mi var? Eğer böyle bir ekip varsa, aynı ahlak kurallarını paylaşmıyor olmanın diğerini ahlaksız değil, farklı bir ahlak yapısına sahip insan yapacağını bilmiyor mu? Ahlaksızlık diye bir şeyin temelde mümkün olamayacağının farkında değiller mi?

2) Devlet neden edebiyat eleştirmenliği rolü üstlenmeye başladı? Hangi kitabın edebi olduğuna, hangisinin olmadığına neden mahkemeler karar veriyor? Yargıtay 14. Ceza Dairesi kitabı beğenmediği için mi böyle bir şeye kalkışıyor? Bu kadar gereksiz bir davayı gören hakimin, savcının gülüp davayı düşürmesi gerekmez mi? Yargıtay 14. Ceza Dairesi’nin, dünyanın birçok edebiyat eleştirmeninden ve kuramcısından daha uzman kişilere sahip bir kadrosu mu var?

3) Velev ki kitap müstehcen, yazarı sapığın önde gideni; size ne? Bunlar ne zamandan beridir hapisle cezalandırılacak şeyler oldu? Gerçekten edebiyatı hapisle cezalandıracak kadar kontrolü kaybettiniz mi? Müstehcen bir kitap yayınlamanın hapisle cezalandırılmasının sebebi nedir? Bir kitabın size göre ‘sapıkça ifadeler barındırması’, ne zamandan beridir ifade özgürlüğünü hiçe saymak için geçerli bir sebep oldu?

4) Önce CinSel Kitaplar serisinden bazı kitaplar, sonra Burroughs, şimdi de Apollinaire. Sel Yayıncılık genel olarak rahatsız mı ediyor sizi? Yoksa ahlak yapılarınız uyuşmadığı için tesadüf mü bunlar?

* * *

Son olarak diyeceğim şu, boşa çabalıyorsunuz. Asla tüm dünyayı tek bir ahlak yapısına sokamayacaksınız. Sizin o bildiğinizi zannettiğiniz insanın doğasına aykırı bu çabanız. Ne kadar zorlarsanız zorlayın, bunun gerçekleştiğini göremeyeceksiniz. Birileri mutlaka sizden farklı düşünecek, farklı yaşayacak, farklı şeyler söyleyecek. Sizin yaptıklarınız ise sadece sizden daha fazla nefret edilmesine yol açacak.

Notlar [03.08.2013]

*Sitenin bundan sonra uzun bir süre değişmeyecek olan yapısı oturmaya başlıyor. Özellikle WordPress’in 3.6’ya geçişi, CAG’yi tam istediğim gibi bir yere dönüştürebilmemi sağlıyor. Büyük ihtimalle önümüzdeki günlerde gelebilecek birkaç ufak değişiklikten sonra uzunca bir süre bu hâline müdahale etmeyeceğim. Siteye dair fikirlerinizi veya sorularınızı buraya yorumla ya da şuradaki yollardan biriyle iletebilirsiniz.

*Sitenin yeni bannerı, Gökçen Öçalan‘ın sketchlerinden birisinden kesildi (ben bu postu yazarken kendisinin haberi yoktu). Eserin tam hâlini görmek için buraya tıklayabilirsiniz.

*Türkiye’deki ikinci sınıf fantastik edebiyat sevdasını çözemedim gitti. O kadar kaliteli ve değerli bilimkurgu ve fantastik edebiyat yazarları varken gidip ikinci sınıf eserlere ilgi gösterilmesinin ya da sürekli bunların benzeri/taklidi/kopyası işlerin basılmasının mantıklı bir açıklaması var mı? Aklıma gelen tek şey yayıncıların bilimkurgu ve fantastik edebiyat okurlarından nefret ediyor olabileceği.

Bu aralar çok fazla saçma şeyle karşılaşıyorum, biraz sakinleşince derli toplu bir şeyler yazacağım.

Benden Asla Fan Olmaz

Şuradaki reddit tartışmasını okuduktan sonra kendi kendime düşünmeye başladım. Sevdiğim, heyecanla takip ettiğim birçok şey var ama kendimi hiçbirisinin fanı olarak görmüyorum. Fan olmak bana göre değilmiş gibi geliyor hep. Bu konu üzerine biraz daha düşününce, aşağıdaki gibi bir liste çıktı ortaya. Neden herhangi bir şeyin fanı olamayacağımın, en azından temel sebepleri bunlar sanırım.

*Asla bir şeyin en iyi/en doğru/en güzel/tek ve mükemmel olduğunu iddia etmem.

Daha doğrusu edemem. Yapamıyorum, mantıksızca geliyor bana. Sırf bir şeyi ben seviyorum ya da savunuyorum diye onun tek doğru veya ideal güzellikteki şey olacağını iddia etmek aptalca geliyor. Asla yanılamayacağımı, benim sevdiğimden daha güzel bir şey çıkamayacağını iddia etmeyi aklım almıyor. Hatta bunu yapanlar bana düpedüz komik geliyor.

Bu durum, biraz daha genişletilmiş hâliyle, politik duruşumu da bir noktada açıklıyor. Bu tarz bir ‘ideal doğru’ algısına ya da “en mükemmeli ben düşünüyorum, ben söylüyorum” fikrine kapılamadığım için asla bir ideolojinin amansız destekçisi olamıyor, bir örgüte giremiyorum. Özellikle birçok siyasi hareketin eleştiri ve değişim konusundaki yaklaşımlarını düşünecek olursanız, ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. Birtakım fikirleri savunuyorum, onlar için mücadele ediyorum ama herkes için ideali getireceğimi ya da hiç yanlışım olmayacağını iddia etmek? İşte o bana göre değil.

(Bu maddeyi din için de uyarlayabilirsiniz. Değişen çok bir şey olmaz.)

*Hiçbir şeyin bağımlısı olamıyorum.

Tekrar oynamayı sevdiğim oyunlar, okumayı sevdiğim kitaplar ya da izlemeyi sevdiğim filmler var ama şu ana kadar bağımlılık seviyesine getirdiğim hiç olmadı. “Yılda bir kez o seriyi okumalıyım”, “Üç ayda bir o filmi izlemezsem kendimi eksik hissediyorum” diyen birisi değilim. Bunu yapmayı kendi gelişimimin önüne taş koymak gibi görüyorum açıkcası. Daha farklı şeyler keşfedip kendimi beslemek yerine aynı şeye tekrar tekrar dönmek pek bana göre değil.

*Beğeniler konusunda boş tartışmalara girmekten nefret ediyorum.

“Yazar X, Y’yi döver”, “A filmi B’den kat kat iyi”, “K grubu, D’yi sahnede ezer geçer”…

Bunlar asla ciddi olarak kurduğumu göremeyeceğiniz cümleler. Temelsiz, anlamsız, tamamen kişisel beğenilere dayanan argümanlarla tartışmaya girmek gibi komiklikleri ancak birisiyle dalga geçiyorsam yaparım.

*Tüm hayatını sevdiği şeyle dolduracak kadar estetik düşmanı değilim.

Tüm evini Doctor Who, Star Wars temasıyla döşemek (“Doctor Who tuvalet fırçası var mı acaba?”); hayatının her anını onların konseptinde tasarlamak (dürüst olayım bazen güzel fikirlere denk geliyorum) bana garip geliyor. Asla yapabileceğim bir şey değil, hiç heveslendiğimi de hatırlamıyorum.

*Tüm iletişimini sevdiği şeyler üzerinden kuracak kadar tek yönlü olmama imkan yok.

Sürekli fanı olduğu konu hakkında konuşan, o konuda konuşulmuyorsa bile ona göndermeler yapmadan rahat edemeyen, kendisine eşlik edecek birisini bulduğunda sevinen, anlamayanları küçümseyen ve böyle kendisini özel hisseden insanlar için üzülüyorum. Keşke biraz zihinlerini farklı şeylere açabilseler.

*Sevdiğim yazar, müzisyen, çizer farklı bir şeyler denediği için ya da sevdiğim şeyde değişikliğe gidildiği için ondan en çok nefret eden insana dönüşmek hâlâ benim için gizemini koruyan bir tavır.

“A çok bozdu, yıllar önce izlemeyi bıraktım”, “H nasıl bilimkurgu dışında bir kitap yazar, satmış kendini”, “Ç post-rock yaparken çok iyiydi, ambient denemelerine başladığından bu yana bok gibi, nefret ediyorum ondan”…

Kendimi bu derece değişime kapalı, bu derece bağımlı hâlde düşünemiyorum bile. Neden böyle bir tavır alır ki bir insan, nasıl böyle cümleler kurabilir? Daha bir ay önce bana en iyi yazar olduğunu söylüyordun o adamın, şimdi ne değişti de nefret ettiklerin listesinde zirveye çıktı?

*Tek bir şeyin etrafında gruplaşan ve tapınan herhangi bir kitlenin içine girmem, böyle kitlelerden koşarak uzaklaşırım.

Bir şeyi sevdiğim ya da bazı konularda haklı/güzel bulduğum için onu seven herkesle aynı etiketi taşımak zorunda kalmaya anlam veremiyorum. Böyle bir yükümlülüğüm olduğuna da inanmıyorum. Benimle aynı şeyleri seven birinin ypacağı aptallıkların sorumluluğunu neden paylaşayım ki?

Bu yüzden beni bir grubun adıyla (buna her türlüsü dahil) kendisini etiketlemiş olarak asla göremezsiniz. Ayrıca beni etiketlemeye kalkarsanız başınıza geleceklerin sorumluluğu da size aittir.

* * *

Sanırım neden asla bir şeylerin fanı olamayacağım ve ortalıkta böyle insanlar gördüğümde delirdiğim daha açık bir hâle gelmiştir.

#OccupyGezi – #DirenGeziParkı

Watch live streaming video from revoltistanbul at livestream.com



CUMA POSTASI [26.05.2013]

CUMA POSTASI [25.05.2013]

CUMA POSTASI [18.05.2013]