Yazar ve Para Meselesi

(Bu yazı ‘şimdi yaz, ileride otomatik cevap olarak kullanırsın‘ serisinin bir parçasıdır.)

Yazar dediğin aç kalmalıdır. Ne olursa olsun parayı umursamamalı, açlıktan ölse bile yazdıklarından para kazanmayı düşünmemelidir. Zaten yazarlık bir kariyer ya da hayatını geçindirebileceğin bir şey olamaz. Yazarlar açlıktan ve parasızlıktan ölmeli ki biz de edebiyat dünyamızın vasatlığı ve aç yazarlar edebiyatı üzerinden yolumuzu bulabilelim.

Edebiyat dünyasının öğüt veren kalemlerinin bir özetini okudunuz az önce. Kendilerinin yazar olmak isteyenlere verdiği tavsiyeler kısaca böyle. Aslında bir noktada anlıyorum onları da, bir hayal dünyasında yaşadıkları için böyle şeyleri savunmaları gayet mantıklı. Profesyonel yazarlık diye bir şeyden haberleri olmayabilir ya da kendisini yazmaya adayanların faturalarının ve kiralarının devlet tarafından ödendiğini zannediyor olabilirler. Belki de sırf idealist kafa yapıları yüzünden kendileri dışında daima telifle yazmak isteyenleri satılmışlıkla ya da edebiyatı satmakla suçlamayı alışkanlık hâline getirmişlerdir. Her şey mümkün ama yine de bu saçmaladıkları gerçeğini değiştirmiyor.

Bu zırvalar artık beni delirtmeye başladı. Genellikle her sanatçıya ama en çok da yazarlara karşı böyle bir haksızlık ve bana göre terbiyesizlik yapanlara bir dur denmesi gerekiyor. Hem yazmak isteyenlere “Kendinizi buna adayın” tarzı bol keseden öğütler saçıp hem de “Sen yazdıklarını satmaya mı çalışıyorsun” ikiyüzlülüğü artık mide bulandırıcı bir hâl aldı.

  • Yazarlar da para kazanabilir. Hatta kazanmak zorundadırlar. Yazarken vaktimizi, zihnimizi bir şeye ayırıyor ve ona bir emek harcıyoruz. Yani çalışıyoruz. Belki sizin için çalışmak sadece işçilere özgü bir eylem olabilir ama burada da bir emek ve zaman harcanıyor ve bunun da hakkının verilmesi gerekiyor.

  • Profesyonel yazarlık diye bir gerçek var ve bunu artık kabul etmek zorundasınız. Yazarın yazdığının karşılığını istemesi onun en doğal hakkıdır. Sonuçta yazarlar da kira-fatura ödüyor, yemek yemeleri gerekiyor, hayatta kalabilmek için para harcamaları gerekiyor. Sizin o camdan hayallerinizi parçalamış olabilirim ama yaşadığımız dünya bunu gerektiriyor.

  • Bu yüzden bir yazar sizden telif istediğinde onu satılmışlıkla suçlamaktan ya da edebiyat yaparak başınızdan savmaktan vazgeçin. Hele bir de parayla satılan, içerisine reklam alan yayınlar bunu yapma yüzsüzlüğünü bıraksın artık. O kazandığınız paraları içki sofralarına ya da kendi cebinize atacağınıza yazarlarınıza hakkını ödeyin.

  • Yazarların elbette çok büyük maddi beklentileri yok, hatta büyük kısmı ek işler de yapmak zorunda kalıyor. Ancak siz bunu olması gerekenmiş gibi sunma hakkına sahip değilsiniz. Sizin yapmanız gereken yazarların daha iyi eserler çıkartabilecek kadar rahat olabilmesinin yollarını açmak. Günde on saat çalışırken veya kirayı faturayı nasıl yetiştireceğini düşünürken başarılı metinler çıkartmak pek mümkün olmuyor doğal olarak.

  • Arkadaşlık/siyasi fikir ortaklığı başka yazarlık başkadır. Bir yazar sizinle aynı politik görüşe sahipse ya da sizinle yakın arkadaşsa, sizin için bedava yazacağı anlamına gelmez. Kendisi isterse böyle bir şeyi gönüllü olarak yapabilir ama bunlar istisnadır ve böyle bir ilişkiniz olması ona telif ödemeyeceğiniz anlamına gelmez.

  • Herkesin telif ödeyecek durumu olmayabilir ya da başka koşullar bunu geciktirebilir. Bu tarz durumlarda imtiyaz tamamen yazardadır, sizde değil. Yazarın böyle şeyleri kabul edip etmeme hakkı saklıdır. Eğer profesyonel bir iş yapıyorsa ve telif için bazı ön koşullar söz konusuysa da bu lafta anlaşmalarla değil, imzalı sözleşmelerle yapılır. Bu sayede yazara kazık atılamaz.

  • Bir sözüm de “ismim duyulsun yeter” yazarlarına. Bunu yapmayı bırakın artık. İsminizin bir yerde görünmesinin size faydası sınırlı ve siz de dahil bütün yazarlara zarar veriyor. Çünkü sizin yüzünüzden insanlar “Nasıl olsa bedava yazacak bir salak bulurum, niye birilerine para ödeyeyim ki?” diye düşünmeye başlıyor ve hem sizin saygınlığınız düşüyor hem de insanların yazdıklarının karşılığını alması daha da zorlaşıyor.

Son cümlemi biraz açmak istiyorum. Evet, eğer kendinizi bir yazar olarak görüyor veya öyle konumlandırıyorsanız, bedava yazmak ya da yazdığınızın hakkını istememek hem sizin hem de yazdıklarınızın değerini düşürüyor. Yazmak da diğer tüm meslekler gibi bir emek harcamayı, bir zaman ayırmayı gerektiriyor ve siz tüm bunları yapıp bunu birilerine size hiçbir şey vermeden kullansın diye veriyorsanız bu onların gözünde değerinizi düşürür. Hastaneye gittiğinizde bedava ameliyat yapan bir doktor görüyor musunuz? Ya da ürettiklerini hallere bedava gönderen bir çiftçi? Onların emeklerinin ve zamanlarının karşılığı ödeniyorsa bir yazarın da ödenmeli. Bunu net bir şekilde ortaya koymazsanız bir süre sonra sizi hiçbir şekilde umursamayıp daima cepte ve bedava gören insanlarla muhatap olmak zorunda kalırsınız.

  • Yukarıdaki maddeyle bağlantılı olarak; bir yazar elbette eğlence için yazabilir. Sırf bir şeyler yazmak istediği için yazabilir ve bunu bedava olarak bir yerlere koyabilir (bkz: şu anda okuduğunuz blog). Ancak birileri bir yazar olarak sizden yazı istiyorsa bu bir iştir ve bunun karşılığını ödemesi gerekir. Eğer gerçekten bir yazar olarak hayatınızı sürdürmek istiyorsanız bunu net bir şekilde ortaya koymanız lazım ve bir yazardan yazı isteyecek herkesin de bunu artık kafasına sokması lazım.

Kendisini profesyonel bir yazar olarak konumlandıran ve hayatını yazarak geçirmek isteyen birisi olarak bu konudaki fikirlerimi açık bir şekilde belirtmem gerektiğini düşündüm ve sonucunda bu yazı çıktı. Yazarların, müzisyenlerin, tasarımcıların, coderların kısaca aklını kullanarak bir şeyler yaratan ve hayatını bunları yaparak geçirmek isteyen insanların emeğini sömürmeye, onları kullanmaya çalışanlara ve kendini bilerek ya da bilmeyerek kullandıran arkadaşlara hitap ediyor bu yazı aynı zamanda. Dilediğiniz gibi kullanın, dağıtın, hatta sizden bedava iş yapmanızı isteyenlere cevap olarak bu yazının linkini gönderin.

Son olarak John Scalzi’nin bu konudaki tavrını ve bana kalırsa bu yazının hitap ettiği herkesin de sahip olması gereken tavrı özetleyen görseli sizlerle paylaşmak istiyorum:

fuck-you-pay-me-dedi-yazar

Söyleyeceklerim bu kadar.

Sansür ve Gözetim Tartışmaları Üzerine

Şimdi size iki olay anlatacağım ve ardından bunlar üzerine biraz konuşacağız.

1) San Francisco’da yaşayan 13 yaşındaki Ben Blum, Snowden sızıntılarından ve NSA’in yaptıklarından fazlasıyla etkileniyor ve bunun üzerine bir şeyler yapmak istiyor. Video çekmeye ve film yapmaya meraklı olduğu için de bu konuyla ilgili bir belgesel çekmeye karar veriyor. Bu belgesel için EFF ofisine görüşmeye gidiyor, eskiden NSA’den belge sızdırmış bir başka whistleblowerla görüşüyor. Ve ardından hazırladığı bu belgeseli Youtube’dan herkesle paylaşıyor.

2) Bu olay Cardiff, Wales’den. 13 yaşındaki Melody, okulunun “daha iyi hizmet edebilmek ve yemekhane sıralarını azaltabilmek” için tüm öğrencilerin parmak izini toplamak istemesinden rahatsız oluyor. Parmak izini okuluna vermek istemiyor ve bunun üzerine bir eylem başlatıyor. Parmak izini asla vermediği gibi her öğle yemeğinde yemekhaneye maskeyle girerek eylemini arkadaşlarına da duyuruyor. Yemekhane çalışanlarının zorla parmak izi almaya çalışmasına rağmen de vazgeçmiş değil.

Böyle olayları duydukça mutlu oluyorum. Çoğu zaman yetişkinler bile bu kadar duyarlı olamazken, çocukların böyle harika hareketler yapması insana umut veriyor. Ama bir yandan da böyle olaylar gördükçe içten içe sinirleniyorum da. Çünkü bunlar daima Türkiye dışındaki bir ülkede olmuş oluyor. Her seferinde de “Neden böyle şeyleri bir kez olsun şu ülkede göremiyoruz? Ülke sansür ve gözetim konusunda her geçen gün daha da kötüleşirken neden bu kadar az ses çıkıyor?” diye düşünüp doğru düzgün bir cevap bulamadan kalıyorum.

Ancak buna dair bazı şüphelerim var artık, en azından gözlemlerim bana bazı şeylerin buna büyük anlamda sebep olmuş olabileceğini söylüyor.

Sebep 1: Herkesin Uzman Kesilmeye Çalışması

Bana göre en önemli sebeplerden birisi bu. Hayatlarında bu konulara dair doğru düzgün bir şeyler okumamış, daha önce iki kelime etmemiş hatta benzer konularda tam tersi yönde tavır almış insanlar şu anda konunun uzmanları kesildiler ve her yerde atıp tutmaya başladılar. Konuya dair doğru düzgün bilgisi olmayan insanların bir konu hakkında uzman kesilmesi de, doğal olarak insanların bir şeyler öğrenebilme ihtimalini oldukça düşürüyor. Bilip bilmeden atıp tutan ve yorum yapan o kadar çok “uzman” var ki ortalıkta, insanın bir şey öğrenmesi mümkün değil zaten.

Bunun sebebi de toplumun “ne iş olsa yaparımcılığı” sanırım. “Bir yerde ‘ekmek’ mi var? Hemen iki şey okur uzman kesilirim. Bana ne kardeşim o adam bu konuya kendini adamışsa, ben ekmeğime bakarım” kafası şu an insanların bir şey öğrenebilmesinin önündeki en büyük engel. Tabi ki medya kuruluşlarının hemen hepsinin bu tarz insanlara öncelik vermeyi adet edinmiş olması da sorunun daha da büyümesine neden oluyor.

Sebep 2: Herkesin Anlayabileceği Şekilde Anlatamama Sorunu

Bu konuda ciddi bir şekilde kendimizi eğitmemiz lazım. Bizim konuyu çok güzel anlamış olmamız ve bize göre her şeyin ortada olması, herkes için bu durumu böyle yapmıyor maalesef. Herkesin anlayabileceği ve rahatsızlığımızı hissedebileceği şekilde konuşmayı, derdimizi anlatmayı öğrenmemiz lazım. Yine kendi aramızda en derin noktalara kadar inelim ama topluma karşı konuşurken dilimizi ayarlamayı becerebilmemiz lazım.

Sebep 3: Gözetimin Arka Planda Kalması

Sansür ve gözetim, internette daima birbirini takip eden ve birlikte gelen sorunlar. Ayrıca gözetim zaten otosansür ile daha tehlikeli bir sansürün ortaya çıkmasına neden olmakta. Gözetimin kendi başına bile nasıl tehlikeli olduğunu söylemeye gerek duymamamız lazım ama maalesef buna ciddi bir şekilde ihtiyacımız olduğunu görüyorum.

Çünkü gözetim bu yasanın en tehlikeli yanı olmasına ve internette son zamanların en büyük sorunu olmasına rağmen çok az konuşuluyor, buna karşı çok az ses çıkıyor. Oysa ki gözetim insanlara doğru bir şekilde anlatılabilirse (bkz: Sebep 2) sansürden daha fazla tepki toplayabilecek ve insanların karşı durmasını sağlayabilir. Ama bunu yapabilmemiz için önce bu konuda ön planda olanların bunu anlayabilmesi lazım.

Sebep 4: “Her şey politiktir” Sözünü Yanlış Anlayanlar

Bunlar artık beni delirten kesim. Ve çok iyi biliyorum ki birçok konunun sıkıntıya girmesinin önündeki engel bunlar. Ben artık böylelerini görünce tahammül edemiyorum.

Tamam, biliyorum, her şey politiktir sözü günümüz dünyasını en iyi anlamlandıran sözlerden birisi. Ama maalesef sizin anladığınız şekilde değil. “Her şey politiktir” demek tüm meseleler sizin parti/örgüt tüzüğünüzle çözülecek demek değil. Bu söz her şeyin çözümü devrim anlamına da gelmiyor. Her şeyin politik olması, tüm meseleleri mevcut iktidar partisine ve çözümünü de onun seçimleri kaybedip yerine sizin geçmenize bağlamak anlamına da gelmiyor.

Her şey politiktir demek, her şeyin sırrı bundan yüzlerce yıl önceki ideolojilerin günümüze kopyala yapıştırla getirilmesi demek değil. Aksine her şey politiktir ve bu yüzden senin ırkının, dininin veya ideolojinin ülke yönetimini ele almasıyla her şeyin çözüleceğini düşünüyorsan aptalsındır.

Çünkü bunların hepsi günümüzdeki koşulları anlamaktan çok uzak ve artık insanları bir şeyler yapmaya teşvik de edemiyor. İlla kanıt mı arıyorsunuz? Seattle ’99, Occupy, SOPA/PIPA karşıtı hareket, Gezi… Ya da hepsini bırakın 2011’deki sansür karşıtı eylemle bu aralar yapılanları karşılaştırın. Hepsi, bunların üzerinde ve gününü anlayarak düşünen insanların bir şeyler yapmaya başlamasıyla gerçekleşti ve ne zaman tam tersi düşünen insanların sesi daha yüksek çıktı, her şey duruldu.

Özetle, her şey politiktir, evet. Ve bu yüzden tüm eski politik fikirlerinizi çöpe atıp dünya üzerine yeniden düşünmeniz lazım. Çünkü o fikirlerin dahil olduğu her sorun, sadece o fikirlerin elinde kalıyor ve onların da pek bir şey yapabilecek gücü kalmadı.

Sebep 5: Meseleye Bencilce Bakılması

Özellikle internete dair konulardaki bu bencil tavır beni delirtiyor. Soruna sadece Türkiye üzerinden bakıyor olmanız ve bu konuda hareketlerinizi sadece burayla kısıtlamanız bile aslında meseleye verdiğiniz önem özetliyor aslında. Neden böyle düşündüğümü size güzel bir örnekle anlatayım.

11 Şubat, tüm dünyada devletlerin ve şirketlerin internete yaptıkları müdahalelere ve toplu gözetime karşı mücadele günüydü. Uluslararası bir gündü çünkü 1) NSA ve GCHQ tüm dünyayı ve interneti toplu gözetime tabii tutmaya çalışıyor, 2) dünyadaki birçok ülke benzer sistemler geliştirmeye ve toplu gözetimi yasallaştırmaya çalışıyor. Türkiye ikinci kısmın en taze ve sert örneklerinden birisiydi ve tüm dünyada bu durum tepki topladı. Tüm dünya bu konuda Türkiye’deki aktivistlere destek verdi. Peki 11 Şubat günü ne oldu?

Neredeyse hiçbir şey. Türkiye, sansürün ve gözetimin yasallaşmak üzere olduğu ve özgür interneti kaybetmek üzere olan bir ülke, bu konuda uluslararası eylem gününde neredeyse hiçbir şey yapmadı. Sokakta zaten bir şey yoktu ama internette de çok az bahsi geçiyordu konunun. Sanki ülke olarak dünyanın en özgür internetine sahiptik ve ülkemiz bizi gözetlemek şöyle dursun NSA’ye karşı da koruyordu bizi.

Bunu gördükten sonra şunu düşündüm: “Bu ülkede birkaç gün önce özgür internet için sokakta olduğunu söyleyenlerin büyük kısmı samimi değilmiş. Çoğunun derdi özgür internet değil, sebep üçmüş. Bu yüzden sokaktalarmış; ifade özgürlüğü, gözetlenmemek umurlarında değilmiş. Ya da sadece kendilerininki umurlarındaymış vs vs vs…”

(Bir de bu bencilliğin 4. sebeple birleşmiş hâline zaman zaman tanık oluyorum ki o beni daha da korkutuyor. Aynı şeyleri kendileri yapıyor olsa itiraz etmeyeceği ortada ama sırf karşıt görüşteki yapıyor diye muhalefet kısmında duruyor. Böylelerine ne kadar güvenilebilir orasını siz düşünün.)

Büyük anlamda da böyle düşünmeye devam ediyorum. Maalesef bunu değiştirecek bir şeyler görebileceğimi de sanmıyorum.


Bu yazıyı bir şeyleri değiştirebileceğimi düşünerek yazmadım, o konuda çok iyimser birisi de sayılmam zaten. Sadece ortalık bana göre fazlasıyla karışmış vaziyette ve hem kafamda her şeyi daha berrak hâle getirmek hem de kendi durduğum noktayı açıkca görmek istiyorum. Ben yine her zaman yaptıklarımı yapmaya devam edeceğim ancak bunları yaparken kafamda nelerin olduğu daha açık olacak bundan sonra.

[İnternet Notları] Temiz Twitter Ne Lan?!

temiz-twitter-budur
Benim gözümde Temiz Twitter.

Yine birileri interneti temizlemeye niyetlenmiş gördüğüm kadarıyla. Bu sefer öncelikli hedefleri de Twitter. Link verip blogumu kirletmeye niyetim yok, merak edenler Twitter’da arama yapsın. Ancak bu kafa yapısındaki insanlara söylemek istediğim birkaç şey var.

Bakın; sizlere binlerce kişi, milyonlarca kez bunu anlattı. Ben bile birkaç kez yazdım, hatta blogumun Hakkında sayfasına bile not düştüm. Ancak siz anlamamakta ve Temiz Twitter, Dijital Demokrasi gibi saçma sapan şeylerle tekrar tekrar karşımıza çıkmaktasınız. O yüzden son kez size açıklamaya çalışacağım. Lütfen aklınızı iki dakika buraya verin.

Sizin benim düşüncelerimi, yazdıklarımı, söylediklerimi beğenip beğenmemeniz tamamen sizin probleminiz.

Yazdıklarım sizi rahatsız mı ediyor? Söylediklerimi beğenmiyor musunuz? Fikirlerim size saçma mı geliyor? Size göre birilerinin ‘ahlakını bozacak’, ‘zihinlerini bulandıracak’, ‘yanlış yola sokacak’ şeyler mi yazıyorum? Bunlar da tamamen sizin probleminiz.

Eğer benimle (ya da herhangi birisiyle) ilgili görüşleriniz bunlardan birisiyse yapmanız gereken basit; bloguma bir daha girmezsiniz, yazdıklarımı asla okumazsınız, kullandığınız sosyal ağlarda karşınıza çıkıyorsam da beni engellersiniz.

Bu kadar, bitti.

Bundan daha fazlasını yapmaya kalktığınız an bunun adı ifade özgürlüğünü tehdit etmektir, sansürdür, insan hakları ihlalidir. Bunun temizlikle, aile gibi sevimliliklerinizi korumakla hiçbir alakası yoktur. Demokrasi dediğiniz şeyinse tam tersine denk gelir bu yaptığınız.

Birileri daima sizi eleştirecek, sizin fikirlerinizin tam tersini düşünecek ve söyleyecek, hatta sizi rahatsız edecek şeyler yapacak. Demokrasiden bahsediyorsanız yapmanız gereken bunları görmezden gelmek ya da tartışma ahlakına uygun bir şekilde tartışmaya girmektir.

Eğer herkesin sizin gibi düşünmesini ve yaşamasını bekliyorsanız oldukça saçma bir hayal görüyorsunuz demektir. Bir de bunu mağduriyet gibi şeylerle süslüyorsanız düpedüz saçmalıyorsunuz demektir. Ama saçmaladığınızı düşünmeme rağmen ben sizin internetten ya da başka bir yerden temizlenmenizi de susturulmanızı da istemiyorum. Çünkü ben herkesin fikirlerini özgürce ifade edebilmesini istiyorum ve interneti de herkese böyle bir imkan verdiği için seviyorum.

Bu yüzden bu hayallerinizden vazgeçin ve büyüyün artık. Asla herkes sizin gibi düşünmeyecek, mutlaka birileri sizi rahatsız edecek bir şeyler yapacak ve söyleyecek. Hatta ülkenin çoğunluğunu düşünecek olursak bunların arasında genellikle ben de olacağım. Bunun adına insanların düşünce ve ifade özgürlüğüne sahip olması deniliyor ve bununla yaşamayı öğrenmek zorundasınız.

Bilmek, Konuşmak, Kendin Olmak

Her şeyi bilmek ve her konuda yorum getirmek gibi bir zorunluluğumuz yok. Bu konuda artık net bir şekilde konuşmak ve anlaşmak zorundayız. Çünkü gün geçtikçe bu konudaki tavırlarınız can sıkıcı bir hâl almaya başladı ve buna dair birkaç şey söyleme ihtiyacı duyuyorum.

Biliyorum bir şeyleri biliyor olmak güzel bir his ve gündemde olan bir konuya dair akıllıca yorumlar yapıp ilgi toplamak kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlıyor. Bu gayet doğal, herkes egosunun okşanmasını sever. Ancak bunun bir sınırı ve adabı var. Bunu iyice öğrenmeniz ve hayatınızda uygulamaya geçirmeniz lazım. Sizlere mümkün olduğunca anlaşılır bir şekilde ve hatta maddeler hâlinde bunları anlatmaya çalışacağım.

*Kimse her şeyi bilmek zorunda değil, doğal olarak sen de ben de böyle bir mecburiyet taşımıyoruz. Gündemde olan her konuyu bilmek diye bir şey de söz konusu olamaz, çünkü herkesin kendince farklı gündemleri ve takip edip önemli bulduğu farklı konuları vardır. Önemli olan çoğunluğun ilgilendiği konularda her şeyi bilmek değil, sizin gerçekten ilginizi çeken ve ilgilenrken zevk aldığınız konularda bilgi sahibi olmaktır. Bu yüzden rahat olun ve her şeye yetişmeye çalışmayın, kendi ilgi alanlarınıza dair yeni şeyleri öğrenmeye çalışın onun yerine, gerçekten keyif aldığınız konularda uzman olun.

*Her gündem maddesiyle ilgili yorum yapmanıza gerek yok. O konuyla ilgilenmiyor olabilirsiniz, o konuda yapacak bir yorumunuz olmayabilir. Herkesin farklı gündemleri ve önem sıraları olmalıdır. Başkalarının sizin gündeminizi belirlemesine izin vermeyin. Çünkü bu genellikle bir konuda zorlama yorumlar yapma hastalığının en büyük sebebidir. Bırakın başkaları önemli buldukları konuda konuşsun, siz kendi önemli bulduklarınızı konuşun. Her viral olana yetişmeye çalışmak hem gereksiz yorgunluğa hem de zamanınızı boşa harcamanıza neden olur.

*Önceki maddeyle bağlantılı olarak, her şeyi biliyormuş numarası yapmayın. Ya da her şeyde uzmanmış gibi davranmayın. Rezil olursunuz ve farkına bile varmazsınız bunun. Gerçekten o konuyla ilgilenenlere sorun, öğrenmeye çalışın. Bir şeyleri öğrenmek uzman numarası yapmaktan çok daha kolay ve sizin için çok daha faydalıdır.

*Herkesin her konudaki yorumunu sizinle paylaşması gibi bir zorunluluğu da yok. Bazı insanlar kimi konularla temel bir seviyede ilgilenirler ya da sadece ilgilenirler, yorumlarını kendilerine saklarlar. Bu gayet doğal bir şeydir. Bir kişinin bir konu hakkında sessiz kalması onun bir şeyler bilmediği anlamına da gelmez her zaman. Sizden fazla biliyor ama konuşmak istemiyor da olabilir. Bu yüzden dikkatli olun.

*Yanlışlarınız olabilir. Yanlış bir bilgi edinmiş ya da yanlış yorum yapmış olabilirsiniz. Çünkü insansınız. Bu yüzden birisi sizin yanlışınızı gösterdiği zaman delirip saçmalamayın, düzgünce teşekkür edip yanlışınızı düzeltin. Çünkü, az önce dediğim gibi, siz bir insansınız. Öyle kalmaya çalışın.

*Gerçekten bir şeyler öğrenmek istiyorsanız kendinizi tek taraflı beslemeyin. Bilgiye erişim kaynaklarınızda çeşitlilik olsun, farklı yorumlarla karşılaşmaya zorlayın kendinizi. İnsanları yargılamaktan ve sizden farklı yorum yapan herkese saldırıp dalga geçmekten vazgeçin. Kişisel görüşüm bunu yapan insanların tamamının kendi fikirlerine ve yorumlarına güvenmedikleri yönünde ve yaptığım deneyler de bunu doğruluyor.

* * *

Özetlemek gerekirse; kendiniz olun ve bunun asla utanılacak ya da çekinilecek bir şey olduğu düşüncesine kapılmayın. Yukarıda bahsettiklerimi yapan insanların büyük kısmı kendileri olmaktan utandıkları veya olmaktan zevk alacakları insan olurlarsa kimsenin onları sevmeyeceğini düşündükleri için bunları yapıyor. Yapmayın, kendiniz olun ve bundan keyif alın. Dünyada 7 milyardan fazla insan var ve kendinizi sadece sizin birkaç şey hakkındaki görüşleriniz için sizi seven ve asıl zevk aldıklarınızdan bahsettiğinizde sizden uzaklaşacak insanlarla sınırlamayın. Hayatınızdan zevk alın, mutlaka o zevkleri sizinle paylaşan birileri çıkacaktır karşınıza. Ama siz kendinizi o yukarıda bahsetiğim tipler daha çok sevsin diye değişmeye zorlarsanız sizin için her şey daha da zor ve can sıkıcı olur.

Apollinaire Davası (Şimdilik) Sona Erdi

Daha önce blogda bahsettiğim Apollinaire davasının bugün son duruşması görüldü. Aslında buna son demek biraz iyimser bir yaklaşım olacak çünkü kesin bir karar verilmedi. Davadan 5 yıl erteleme gibi bir karar çıktı. Bu da şu anlama geliyor; eğer Sel Yayıncılık, İrfan Sancı ve İsmail Yerguz “uslu dururlarsa” dava düşecek. Ancak benzeri bir dava daha olur ve ceza alırlarsa bu dava tekrar açılabilecek.

Dürüst olmam gerekirse tam da beklediğim tarzda bir karar çıktı davadan. Hüküm giydirilirse Avrupa’dan ve ifade özgürlüğü destekçilerinden tepki alacaklardı. Beraat verme şanslarının olmadığını da hakim bizzat mahkemede dile getirdi.

Konuyla ilgili Twitter’da görüp önemli bulduğum birkaç tweeti ve avasas‘ın gönderdiği duruşma tutanağı fotoğrafını da buraya ekleyerek, en azından bu konuyla ilgili derli toplu bir arşiv yaratmak dışında yapabileceğim pek bir şey yok. Bu konuda daha önce ne düşündüğümü dile getirmiştim zaten.

Apollinaire Duruşma Tutanağı

Telif Hakları, Botlara Bırakılamayacak Kadar Ciddi Bir Meseledir

Telif hakları konusu özellikle ilgilendiğim alanlardan birisi. Yakın zamanda bu konuda uzun soluklu birkaç makale yazma planım olsa da, bu konuda geçtiğimiz günlerde karşıma çıkan iki benzer olayı sizlerle paylaşmak istedim.

* * *

Şirketler, internet üzerinde telif haklarını korumak adına her türlü saçma hareketi yapıyor. Bunlardan en büyüğüyse, yazılımlar/botlar aracılığıyla internette kendi telif haklarını ihlal eden şeyleri bulup bunların kaldırılması için otomatik işlemler başlatmak. Bu sistem her ne kadar akıllıca ve işe yarar bir yöntem gibi görünüyor olsa da oldukça sinir bozucu sorunlara neden olmakta.

Botlar, belirli bir kelime grubunu, metin örneğini ya da dosya parçasını internetin her yerinde arayıp bunların linklerini otomatik olarak toplayıp DMCA notice denilen raporlar hazırlamakta. Yani bot kendine verilene benzer bir şey bulduğunda, bunun kaldırılması için yetkili kimseye, ona bir uyarı gönderiyor. Ancak bunu yapanın bir bot olması, çoğu zaman aradığı şeyle hiç alakası olmayan şeyleri raporlamasına veya yanlış raporlar yaratarak başkalarına zarar vermesine neden oluyor.

Bunlardan birincisi Cory Doctorow’un Homeland isimli romanının başına gelenler. Cory Doctorow, basılı ve e-kitap olarak romanlarını satmasının yanı sıra, aynı kitapları kendi sitesinden Creative Commons lisanslı olarak dağıtıyor. Ancak Homeland romanı, bir isim benzerliği yüzünden sansürlenme riskiyle karşı karşıya kalmış. Buna sebep olansa Fox yayın grubunun botları. Botlar, Homeland isimli Fox grubu dizisinin indirme linklerini ararken “Homeland” ve “download” kelimelerini bir arada gördükleri için Doctorow’un romanı olan Homeland’in indirme linkleri için de DMCA raporları oluşturuyor ve bunları Google’a gönderiyor. Neyse ki bu hatayı birileri fark ediyor da, daha büyük bir sıkıntı oluşmadan sorun çözülüyor.

Buna benzer bir başka sorun da Youtube’da yaşanıyor. Benzer botlar, Youtube üzerinde ses ve video araması yaparak şirketlerin telif haklarını ihlal eden videoları arayıp bunlara DMCA raporu oluşturuyor. Ancak bu Youtube’da kendi emeğiyle video üreten birçok kişinin başının ağrımasına neden olmakta. Bunun bir örneğini aşağıdaki tweetlerde görebilirsiniz:

Youtube’un en sevilen ve çok izlenen kanalları genellikle Lets Play videoları çeken kanallar oluyor. Bu kanallarda insanlar oyun oynuyor ve bunu video olarak yayınlıyor. Normal koşullarda oyunun kendisi Fair Use kapsamına girdiği için oyun firmaları bir sıkıntı olmuyor. Ancak oyunun soundtrackindeki şarkılar, yani oyunun parçası olan sesler bu botlara takılınca, bu tarz saçma durumlar yaşanabiliyor. Son tweetteyse botların bu işi nasıl becerdiğini ben bile anlayamadım.

* * *

Telif hakları bahanesiyle internette istediğini yapabileceğini zanneden şirketlerin, interneti kontrol edebilmek için ellerinden geleni yapmaya çalışmaları aslında bu olayların yaşanmasının en temel sebebi. Bu konuda dünyanın hiçbir yerinde yeterli, mantıklı ve büyük şirketler yerine küçük/alternatif sanatçıları koruyan düzenlemeler yok. Eğer bu konuda dik başlı olmaz ve kendi haklarımızı korumak için uğraşmazsak; yapılacak tek düzenleme, şirketlere daha da vahşileşme hakkı verenler olacak (bkz: ACTA, CISPA, TPP…).

Elbette bu konudaki tek çözümün yasal düzenlemeler olduğunu düşünmüyorum ancak bu tarz konularda kısa yazılar yazmanın getirdiği en büyük sıkıntı da bu, konuya dair tüm detayları ve fikirleri anlatmak mümkün olmuyor. Ancak yine de bu konuda en azından koşulları eşitleyebilecek ve bu tarz hataların(!) yapılmasının önüne geçecek düzenlemelerin sağlıklı bir çözüm yolu olduğu ortada.

Derrida, Doctor Who ve Affetmek

Bilimkurgu severlerin ve Doctor Who fanlarının bildiği üzere, bu cumartesi (23 Kasım) Doctor Who’nun 50. yıl dönümü ve özel bir bölümle kutlanacak. Ben de bir Doctor Who fanı olarak bu cumartesiyi heyecanla bekleyenlerdenim. Bu özel günün haftasında olmamızı da bahane ederek, uzun bir süredir aklımda dönüp duran bir şeyi sizlerle paylaşmak istedim.

(Bundan sonrası spoiler içermektedir, sonra uyarmadı demeyin.)

Doctor Who’nun tekrar başlayan TV serisinin 3. sezonundaki son 3 bölüm, Master ve Doctor arasında geçen bir öyküye ayrılmıştı. İzlemesi oldukça keyifli olan bu üç bölümlük öyküye dair çok fazla spoiler vermek istemiyorum ama son bölümü olan “Last of the Time Lords“da dikkatimi çeken ilginç bir şey oldu.

Bölüm boyunca, Doctor ısrarcı bir şekilde Master’la konuşmak ister, ona bir şey söylemek için fırsat kollar. Master ise Doctor’un ne söyleyeceğini bilir ve bundan kaçar. Ancak Doctor fırsatını bulduğu anda Master’ı yakalayıp o cümleyi söyler: “Seni affediyorum”.

Bu bölümü izledikten bir süre sonra Derrida’nın On Cosmopolitanism and Forgiveness kitabına denk geldim ve On Forgiveness bölümünün ana fikrini veren cümleyi okuduktan sonra kafamda tilkiler dönmeye başladı: “Affetmek, affedilemez olanı affetmektir.”

Doctor fanları (Whovianlar) Master’ın nasıl bir karakter olduğunu, neler yaptığını ve Doctor’la aralarındaki ilişkiyi çok iyi bilirler. Bilmeyenler için kısa bir özet yapmam gerekirse, düşman kardeşler gibi olduklarını söyleyebilirim. Doctor evrendeki dengeyi ve özellikle dünyayı korumak için uğraştıkça Master bu dengeyi tamamen keyfi için bozabilen, Dünya’yı ele geçirmenin ya da İkinci Gallifrey yapmanın peşinde olan birisi. Elbette Master’ın neden böyle bir karakter olduğuna dair bir takım efsaneler ve tezler var ama onlar şimdilik çok da önemli değil.

Master, Derrida’nın makalesindeki ‘mortal sin‘i birçok kez gerçekleştirmiş, bir anlamda tam da Derrida’nın gerçekten affedilme için istediği tarzda birisi. Bu noktada Doctor da gerçekten affedebilecek olana dönüşüyor ve bunu gerçekleştiriyor. Çünkü Doctor normalde böyle şeyleri yapan birisini asla affedecek bir karakter değil, yani bu affetme eylemi bir anlamda o istenen çılgınlığı da barındırıyor.

O sahneyi makaleden sonra tekrar izlediğimde, keşke bunu Derrida ile izleyip üzerine konuşabilme imkanım olsaydı dedim. Onun aradığı tam olarak böyle bir şey miydi bilmiyorum ama ben bu sahnede Derrida’nın anlattığı ‘gerçekten affetme’nin canlandırıldığını gördüm. Ve bu sahneyle birlikte Derrida’nın ne kadar haklı olduğunu da anladım. Affetmenin gerçek anlamı ve değeri, en affedilemez denilen şey affedildiğinde ortaya çıkıyor.

* * *

Sanırım Doctor Who’ya dair en sevdiğim şeylerden birisi de bu. Öyle güzel bir öyküye sahip ki; içinde felsefe tartışmalarına dair bir şeyler bulabiliyor, hatta kendisinin yeni felsefi tartışmalar yaratma imkanı sağladığını görüyorsunuz. Doctor Who’nun başarılı bir bilimkurgu eseri olabilmesini de buna bağlıyorum bir yandan. Çünkü biraz daha geniş düşününce, sevdiğim ya da başarılı olmuş birçok bilimkurgu eserinin buna imkan tanıdığını veya bunu yaptığını görüyorum. Belki de sadece bilimkurgu ve felsefeyle çok fazla iç içe olduğum için böyle düşünüyorumdur. Her ne olursa olsun, bu konunun peşini bırakmaya niyetim yok. Hem felsefe hem de bilimkurgu yazan birisi olarak ikisinin çakıştığını gördüğüm her nokta hakkında da yazmaya devam edeceğim.

 PS: Cumartesi akşamı Doctor Who’nun 50. yıl bölümünü kaçırmayın derim, hatta bölümle ilgili yorumlarınızı sonrasında buraya da yazabilirsiniz. Üzerine konuşmuş oluruz.