Neden Yazamıyor(d)um

Bir süredir yaptığım iş üzerine çok fazla düşünüyorum. Bir yere varıp varamadığımdan emin değilim ama belki bir yazı hâline getirmeyi denersem ne durumda olduğumu görürüm diyerek bunu yazmaya başladım.


Son zamanlarda pek yazamadığımı, daha doğrusu ne zaman yazmak istesem yazmak yerine yazmak üzerine kafa yormaya başlayarak kendimi durdurduğumu fark ettim. Birçok farklı açıdan düşünüyorum bunu elbette; nasıl yazdığım, ne yazdığım, hangi dilde yazdığım, neyle yazdığım, neden yazdığım vs. Tüm bunların üzerine kafa yormaya başlayınca ve bir noktadan sonra iş içinden çıkılmaz bir bunalıma gidiyormuş gibi görünmeye başlayınca buna bir dur demeye ve bunun üzerine yazmaya karar verdim.

Yazmaya dair sorunlarımı yazarak çözmeye çalışmak ya çok akıllıca ya da çok aptalca bir fikir, ama hangisi olduğuna şu anda emin değilim. Muhtemelen bunu yazmayı bitirdiğimde anlayacağım.

Tüm bunların nereden başladığını düşünmeye kalktığımda birden farklı başlangıç noktası olduğunu iddia edebiliyorum ve hiçbirinde de haksız sayılmam. Aklıma gelen tüm meselelerin ciddi bir katkısı var bu problemi yaşıyor olmamda. Ve şu anda hepsi birbirine girerek bir kör düğüm hâline geldiler. Şu anki konumumdan ya hepsini çözeceğim ya hiçbirini çözemeyeceğim gibi görünüyor. Yine de belli olmaz, belki ipin ucunu bir yerlerde yakalarım.

İlk aklıma gelen sorunla başlayayım: Hangi dilde yazmak istiyorum? Bu aslında bir süredir ilginç bir şekilde kafama taktığım ve zaman zaman bu soruyla kendimin bile neyi kastettiğini çözemediğim bir soru. Yine de üzerine biraz durup düşündüğümde, bu soruyu bana sorduran birçok sebep olduğunu görebiliyorum kolayca. Ve bunları nasıl çözebileceğimi pek bilmediğimi de.

Sanırım ülkeye ve topluma dair umutsuz hissettiğim zamanlarda bu soruyu ciddi bir şekilde soruyorum. Bazen bu ülkede bir şeyler için çabalamanın, burada bir şeyler üretmenin anlamsız geldiği oluyor. Yaptıklarımın ya da yapacaklarımın değerinin bilinmeyeceği, kimsenin okumayacağını veya umursamayacağını düşünüyorum ve bu da bir hayal kırıklığına sebep oluyor. “Eğer böyle olacaksa neden Türkçe yazayım ki?” diye düşünüyorum. Ve o anda kendimi haklı buluyorum. Sonra bu haklılığımdan şüphe ediyorum ve kendimi sorguluyorum, “İlla bir şeyleri değiştirmek için mi yazıyorsun sen?” diyorum ve böyle olmadığını hatırlıyorum. Yazmaya başlamamın en önemli sebebinin bundan keyif almam olduğunu düşünüyorum.

Ve şimdi farkediyorum ki aslında Türkçe yazmak istemememin sebebi bundan keyif almamın zorlaşması. Yazdığımdan keyif alıyorum ama yazdıklarıma küfür dahi olsa bir tepki almaktan da keyif alıyorum. Türkçe yazdığımdaysa bunu çok nadiren yaşıyorum ya da bazen hiç yaşamıyorum ve bu da kaçınılmaz olarak keyfimi kaçırıyor. Yazmak istemememe neden oluyor.

Bir de işin diğer yanı var. Yazarlar için ortamın ne kadar rezil bir hâlde olduğu gerçeği ve yazarlığın hâlâ bir meslek olarak görülmemesi. Bununla ilgili yakınlarda şu postu girmiştim mesela.

Başka bir dilde yazdığım zaman, telifimi alabileceğimden çok fazla şüphe etmiyorum. Biraz gecikse bile geliyor. Ama burada telif veren bir yer bile bulmak imkansız. Yazmanın insanların keyif için yaptığı ve bu işten para kazanan yayıncılara bedava vermesi gerektiği bir yer zannediliyor. Kitap dosyam karşılığında bana telif önerilmesi gerekirken benden para isteyen yayınevi oldu, daha ne olsun.

Bunların içerisinden nasıl çıkacağımı bilmiyorum. Daha doğrusu bu sorunları çözebilmem ya da hiç değilse benim üzerimdeki etkisini hafifletebilmem mümkün mü bilemiyorum. Elbette bunlara çok fazla takılmamam gerektiğinin de farkındayım. Ama hiç değilse Türkçe yazma hevesimi tekrar kazanmam lazım ve bunu nasıl yapabilirim diye düşünmek değil, yazmak istiyorum.


Bir de yazma ortamıma ve araçlarıma fazlasıyla kafayı takan birisi oldum son zamanlarda, öyle lanet bir huy çıktı. Kendime sürekli daha iyi, daha güzel, daha “verimli” bir çalışma ortamı kurmaya çalışmaktan; elimdeki araçları sorgulamaktan ve onlarda eksiklikler bulmaktan yazmaya fırsat bulamıyorum zaman zaman. Neyle yazdığıma kafayı takarak yazmaya vakit bulamıyorum.

Bu konularda nedense fazla mükemmeliyetçi davranmaya çalışıyorum. Sanki ideal bir çalışma ortamı, yazma araçları ve sistemi varmış da bir türlü ona ulaşamamışım gibi davranıyorum. Bu şekilde düşününce de, doğal olarak bir türlü yazma moduna giremiyorum. Onlar olmadan ne yazarsam eksik, kötü olacak gibi hissediyorum. Tamamen saçmalık!

Neyse ki bu zırvalardan yavaş yavaş kurtulup kendime gelmeye başladım. Yani öyle olduğunu umuyorum.


Bu yukarıdaki aslında “ilham gelmesi” gibi bir şey ve bu nefret ettiğim iki şeyle bir süredir mücadele etmek zorunda kalmam beni çıldırtıyor. İlhamın daima büyük bir yalan olduğuna, özellikle söz konusu yazmaksa bunun neredeyse hiçbir anlamı olmadığına inanırken bir anda kendimi “Fikir bulamıyorum”, “Yazmak içimden gelmiyor” derken bulmak sinir bozucu.

Bu elbette burada bahsi geçen diğer birçok maddeyle de yakından ilişkili. Yazmaya ve onunla ilişkili şeylere o kadar çok kafayı takmış durumdayım ki, içimden hiç yazmak gelmemesi ya da yazacak bir şey bulamamam kadar doğal bir durum olamaz. Kendimi yazmaya odaklamak yerine bunlarla oyaladığım ve yorduğum için oluyor bunlar ve bunlardan kurtulmam için diğer garip sorunlarımdan kurtulmam gerekiyor. (Başta tahmin ettiğim düğümün uçlarından birisi çıkıyor sanki.)


Madem bir şey yakaladığımı düşünüyorum, onu zorlayayım bakalım.

Yazmaya dair motivasyonumu kaybettiğimi düşünmemin ve bu konuda kendimi sorgulamamın en büyük sebebi içinde yaşadığım ülkenin koşulları ve bunun yarattığı bazı sonuçlarla alakalı gibi görünüyor. Kendime dair kişisel meselelerim ya da kendimde bir sebep aramaya çalışmam aslında bundan kaçma çabası gibi bile görülebilir.

Elbette kişisel kimi sebeplerin, hayatımda ilgilenmem gereken önemli meselelerin olmasının da bunda etkisi var, bunu inkar edemem. Ama bunların hiçbiri kendimi ve yazmamı sorgulamama sebep olabilecek şeyler değil.

Kendimle bu kadar kavga ediyor olmam ve yazma amacımı sorgulamaya başlamam tamamen dış etkenlerin ve yazdıklarımın aldığı (ya da alamadığı) karşılıkların bir sonucu.

Bunda kendi payım olmadığını inkar edemem. İstediğimi alabilmek için yeterince yazmıyorum belki. Ya da yazdıklarımın, yazmak istediklerimin alabileceği karşılıkları gözümde fazla abartıyor da olabilirim. Yazdıklarımı daha fazla kişiye ulaştırmak konusunda yeterince ısrarcı bir kişi olmamamın, kendi reklamımı yapmayı beceremememin de payı olabilir bunda. Bunların hepsinin önemli bir yeri olduğunu söyleyebilirim.

Ama diğer yandan kimi koşullara ve olaylara bakınca ben bunları ne kadar yapsam da değişen çok fazla şey olmayacaığını düşünmeye ve karamsarlaşmaya başlıyorum. Belki çok sık yazmıyorum ama yazdıklarımı gerçekten umursayan kaç kişi var ki? Yazdığım şeylerin karşılığını alabilmeyi, yalnızca maddi değil manevi olarak da, istememden daha doğal ne olabilir? Yazdığım çoğu şeye en küçük bir tepki alabilirsem şaşırıyorum. Yalnızca pozitif değil, negatif tepkilere, eleştirilere bile razıyım. Kimse yazdıklarımı eleştirmezken, herhangi bir tepki vermezken nasıl bir iş çıkardığımı nereden bilebilirim? Yakın çevremde yazdığımı, bir şeyler ürettiğimi bilen insanların bile çok azı dışında kimsenin ne yaptığımı umursamıyor ya da yaptıklarımdan bihaber olduğunu görüyorken ne kadar ciddiye alabilirim ki kendi yazdıklarımı?

Elbette tüm bunları umursamamayı ve sadece yazmayı ben de istiyorum ama insanın motivasyonunu çok kolay bir şekilde kırabiliyor bunlar. Bir de bu durumda düşünmeden edemiyorum, eğer yalnızca yazacaksam ve kimse bunlardan haberdar olmak istemiyorsa birilerinin okuyabileceği bir yere koymanın ne anlamı var? Kendi not defterlerime, bilgisayarıma yazar kaydederim sadece. Ama bunu da yapmanın hiçbir anlamı olmayacağı ortada.


Dediğim gibi, biraz karamsarım bu konularda ama yazmadan da duramıyorum. İlgilendiğim, kafamın içinde bir şeylerin döndüğü ve farklı şeyler ürettiğime inandığım birçok konu var ama bunları yazdığım zaman üzerlerinin toz tutacağı ve kimsenin umursamayacağı hissinden de kurtulamıyorum. Üretebileceğim, üretmek istediğim birçok şey var ama başkalarının aynı şeyleri tekrar tekrar yaparak, hiçbir yenilik ortaya koymadan zırvalayarak topladıkları ilgiyi görünce umutsuzluğa kapılıyorum.

Gözümde tüm bunları fazla büyüttüğüme inanmak istiyorum. “Fazla abartıyorsun Ahmet, o kadar da kötü değil durum” demek istiyorum. Ama kendimi buna inandırmak için hiçbir işaret göremiyorum.


Bu yüzden farklı bir yol denemeye karar verdim.

Tüm bu gördüklerimin ve bahsettiklerimin değişmeyeceği ortada. Ve benim de yazmaktan vazgeçmeye hiç niyetim yok. O yüzden yapılacak tek şey mevcut durumu kabul edip yoluma devam etmek.

Evet, ortalıkta motivasyonumu kırabilecek çok şey var. Yazmak ve hayatını yazar olarak sürdürmek isteyen birisi için hiç de güzel bir ortam yok. Ama bunlar yüzünden yazmayı bırakmaya da hiç niyetim yok. Bu yüzden “Neyse o” diyerek devam etmek dışında pek bir seçenek kalmıyor. Sonuçta tüm bunların değişip de her şeyin şahane olacağı felan yok. Hem bunlar değişse bile başka birçok şeyin çıkacağına da eminim. Mükemmel diye bir şeyin asla gerçek olmayacağını kabullenmiş birisinin bu kadar zayıf bir motivasyonu olması ironik bir durum aslında.


Neyse işte, böyleyken böyle. Sonuç olarak yaptığım şeyleri yapmaya ve hatta daha fazla yapmaya devam edeceğim. Kafamın içini fazla sıkıntıyla doldurduğum bir dönemdi, birçok şeyi görüp aşırı karamsarlaşmıştım. Yazmaktan uzaklaştığımı zannederken kendimi bu duygudan yazarak kurtarmam da aslında ne kadar saçmaladığımı bana gösterdi, o yüzden de güzel oldu.

İçimi döktüm, kafamı topladım, rahatladım.

Siz nasılsınız?

Bana Ne Senin Neye Taptığından?!

Zaman zaman gerçekten tahammül edemeyip böyle suratına bağırmak istiyorum kimilerinin. Başımı ağrıtmaktan başka hiçbir işe yaramadıkları yetmiyormuş gibi, bir de onların vaazını bozup karşılık vermeye kalkınca da “Ama saygı olmalı bik bik bik…” diye ötmeye başlıyorlar ya, o zaman tam sinirden kendimi parçalama noktasına geliyorum.

Eskiden böyle değildim. Tamam, inanmadığımı asla saklamazdım ama inananları da gerçekten umursamaz, mümkün olduğunca karışmamaya dikkat ederdim. Sonuçta o böyle bir şeye inanıyor ve bu şekilde yaşamayı seçmiş, bana ne ki? Ama artık bunu yapmakta gerçekten zorlanıyorum, hatta yapmak istemiyorum bile diyebilirim.

Bir süredir bu atmosferi hissediyordum. Daha doğrusu Türkiye’de alttan alta bunun olduğunu hep görüyordum ama gerçekten rahatsız edecek kadar sık karşılaşmıyordum. Ancak son zamanlarda artık dine dair bir şey duyduğumda başım ağrımaya, midem bulanmaya başladı. Tahammülüm kalmadı. Çünkü ne zaman böyle bir konu açılsa, birisinin boğazımdan aşağıya zorla bir şeyler sokmaya çalıştığı hissine kapılıyorum.

Fazla abarttığımı düşünüyorsanız bir etrafınıza bakın. Televizyonları açıp gündeme dair haber almaya çalışın bakalım. Göreceğiniz tek şey birilerinin diğerinin inancını sorgulaması, yok o benim kutsalıma inanmıyor, yok bu milletin dini belli, bak o dinsiz domuz eti yemiş… Sana ne? Bana ne? Neden ülkenin gündemi birilerinin inandığı bir şeylere göre belirlenmek zorunda? Neden yüzlerce yıl önce yazılmış masallarla ülke yönetmeye çalışıyorsunuz? Ve neden bu masalları kafama kafama sokmaya çalışıyorsunuz?

Felsefe okumayı ve çalışmayı da bu yüzden seçmiştim aslında. Din ve benzeri bütün dogma yığınlarından uzakta, hepsini rahatça tartışabileceğim ve sorgulayabileceğim bir ortamda üretebilmek için. Ama burada da durum farksız. İnançlar üzerine bir tartışma yapmaya kalktığında ya da gerçekten ne düşündüğünü belirttiğinde birileri hemen zırlamaya başlıyor. Ya da birisi kalkıp tüm felsefenin amacı zaten tanrıya ve dinlerin gösterdiklerine ulaşmak diyip birisi “yaratıcılık” kelimesini insanlar için kullandığında onu uyarma cüretini gösterebiliyor. Bu adamlarla neyin felsefesini yapıp neyi sorgulayabilirsin ki? Utanmasa Nietzsche’den başlayıp tüm filozofları müslüman yapacak adamlar kalkıp neyin felsefesini yapabilir ya da bana ne verebilir ki? Bir şey vermelerini de geçtim, bunlarla ne tartışabilirsin ki?

Bu her yerde böyle ve ben artık bıktım. Gerçekten bıktım. Birilerinin saçma sapan masallarını dünyanın en önemli şeyiymiş gibi herkese dayatmaya çalışmasından, bunlarla tüm dünyayı anlayıp yönetebileceğini zannetmesinden gına geldi artık.

Eğer inananlar haddini bilmiyorsa, din yerini bilmiyorsa bir inanmayan olarak kendi yaşam alanımı, kendi zihnimi korumaya çalışmak benim en doğal hakkım. Ve bundan sonra da bunu korumak için elimden geleni yapacağım. İsteyen istediğine inansın, ister Allah’a, ister Uçan Spagetti Canavarı’na, isterse Zeus’a, ister Odin’e. Ama benden uzakta ve bana bulaşmadan inansın. Bu hadsizler yüzünden sözlüğümden ne kadar din kökenli kelime varsa silsem mi diye düşünmeye başladım, düşünün ne kadar büyük bir bıkkınlık artık.

(PS: Eğer benim inanmam da sizi rahatsız ediyorsa bir daha benimle muhatap olmayabilirsiniz. Eğer sadece bu yüzden benimle ilgili fikirleri değişecek olan varsa zaten muhatap olmasın mümkünse.)

Profesyonellik ve Yazarlık Üzerine Birkaç Tweet

Uzun uzadıya bir şeyler yazmak istemedim ama bu konuda birkaç şey söylemem gerekiyordu. Çünkü bu tiksinme hissi öyle bir hâl aldı ki yazma, üretme isteği bırakmıyor içimde. Türkçe bir şeyler yazmak istemiyorum zaman zaman.

Neyse, tweetler aşağıda. Hem arşiv olması, hem de “acil durumda kullanılacak link” olarak kullanmak için bu postu yazıyorum.

Gereksiz Takıntılar Aleminden Selam Olsun!

Kişisel bir blogu aktif tutmak aslında göründüğünden zor bir iş. Üstelik kimi zaman, benim sıklıkla yaşadığım gibi, gerçekten yazmak isteseniz ve hatta yazsanız bile yayınlamakta zorlanabiliyor, hatta yayınlamak istemeyebiliyorsunuz.

Bunun birçok sebebi var elbette. En başta gelen, ve benim en çok kafa yorduğum, hangi yazdığımı nerede yayınlasam problemim. Birkaç farklı blog/blog benzeri hesabım var ve mümkün olduğunca bunları belli bir konsept veya amaç ile kullanmaya çalışıyorum. Ancak bu pek de mümkün olmayabiliyor çoğu zaman. Şimdilik bir denge tutturmuş gibi hissediyorum ama her an canımın sıkılmasıyla her şeyi altüst etme ihtimalim de söz konusu.

Blogu aktif tutmakta zorlanmamın bir diğer sebebi, aslında blogumda yapmak istediğim şeyi tam anlamıyla beceremiyor olmam. Bu blogu ilk kurduğumda -ilk hâli olarak 2008’de açtığım Blogspot versiyonunu kabul ediyorum- amacım aklıma gelen her şeyi yazmak, bir anlamda herkesle istediğimi paylaşabileceğim bir günlük gibi kullanmak vardı. Zaman geçtikçe daha “kaliteli” içerikler mi yapsam, düzenli seriler mi olsa derdine girdikçe eski hevesimi kaybeder gibi oldum. Şimdiyse tekrar bunu yakalamak derdindeyim; herhangi bir şey üzerine değil de sadece yazmak istediğimde gelip yazacağım, bir de yaptığım şeyler hakkında duyuru yapacağım zaman buraya yazmayı planlıyorum. Bu sayede ilk zamanlarımdaki gibi daha sık ve daha rahat yazdığım bir yer olacağını ve bu sayede beynimdeki yazma kaslarını daima zinde tutacağımı umuyorum.


Bir diğer büyük derdim de hangi dilde yazsam meselesiydi. Bir süredir bazı şeyleri yazmak istediğimde acaba bunu İngilizce mi yazsam yoksa Türkçe mi diye düşünürken yazmaktan uzaklaştığımı ve yazma keyfimi kaçırdığımı fark ettim. Bunu düşünmemin de aslında birkaç farklı sebebi vardı. Birincisi bazı konularda her ne kadar Türkçe yazmak istesem de, konuya dair tartışmaların hemen hepsinin İngilizce olmasından dolayı bu tartışmalardan kopma riskine girmeli miyim sorunu. Yani tartışmaya dahil olmalı mı yoksa onu farklı bir dilde yeniden başlatmalı mı meselesi. Buna hâlâ kesin bir cevap bulamadım. [Bir noktada bunun meşhur FoMO ile alakası olabileceğini düşünmüyor değilim. Bilemedim.]

Bir diğer sebebi de açıkcası Türkçe yazdıklarımın İngilizce olanlara kıyasla çok daha az okuyucu çekiyor olmasıydı. Ve işin ilginci, İngilizce yazdıklarıma gelen okuyucuların büyük bir kısmı da yine Türkiye’den oluyordu. Benzer konularda Türkçe yazdıklarım doğru düzgün okunmazken İngilizce yazdığım az sayıda yazı neredeyse toplamından fazla okunmakta. Bunun neden böyle olduğunu bilmiyorum ama Türkçe yazmak konusunda ciddi bir şekilde heves kırıcı olduğunu tahmin edebiliyorsunuzdur.

Belki de bunun sebebi benim ilgilendiğim konuların başkalarına yeterince ilginç gelmemesi olabilir. Belki de kendimi “ilgi çekici” hâle getirmem lazım. Sebebi ne olursa olsun böyle bir durum var. Ama buna kafamı takmamın bana bir faydası olmadığının da farkındayım. O yüzden bu da bir süredir kafama takılan ama artık umursamadığım şeyler listesine girdi. Eğer hâli hazırda bir sınırlaması olmayan bir yerde yazıyorsam canım nasıl isterse öyle yazmayı, o an aklımdan geçen neyse onu yapmayı alışkanlık hâline getiriyorum tekrar.


Aslında tüm bu yazdıklarım kendimle alakalı bazı kişisel sıkıntılarımı aşma çabası. Kendime dair çok fazla önyargım olması, kendimi sınırlamalarım ve hatta kimi zaman daha büyük meselelerimle ilgili. Ve bunlar sadece yazarken ya da bir şeyler üretirken değil, hayatımın her alanında beni sıkıntıya sokan şeyler. Bunları aşabilmek için de üstüne gitmekten başka bir yol olmadığını, bunların ne kadar saçma ve aslında bana zarar veren şeyler olduğunu sadece sözle değil eylemlerimle kendime göstermem gerektiğini anlıyorum artık. Burada böyle açık bir şekilde tüm bunlardan bahsetmeye çalışmam da bunun bir parçası.

Bazen benden başka kimsenin umursamayacağı şeyler hakkında yazmak istiyorum, kimsenin ilgisini çekmeyecek konular. Zevk aldığım şeylerden dilediğince bahsedebilmek, öfkelendiğimde tepkileri umursamadan bunu dile getirmek, birinin aptalca bir hareketini gördüğümde çekinmeden söylemek. Ama kendi içimde bunları yap(a)mamamı sağlamak için o kadar çok sınırlama koymuşum ve bunları o kadar içselleştirmişim ki, bana yarattıkları sorunları bile göremiyordum. Başkaları bunu söyledikçe ve bunun nasıl yan etkileri olduğunu gördükçe farkına varmaya başladım.

Bir şekilde bunun üstesinden gelebileceğimi biliyorum. Kendimle daha rahat olmam gerekiyor. Saçma sapan şeylere kadamı takmaktan vazgeçip elimdeki ve etrafımdaki onlarca şahane şeyin tadını çıkarmak istiyorum. Daha doğrusu artık istemek yerine bunu yapacağım, kendimi bunu yapmaya zorlayacağım.

Şu Anda Çalan: Noveller – Fantastic Planet (Bandcamp)(Spotify)

[PS. Yakında bir süredir kafamın bir köşesinde dönen, yeni yeni şekillenen bir projemi hayata geçirmeyi planlıyorum. Ayrıca bir süredir kenarda kalan bazı şeyler de tekrar canlanacak. Beklemede kalın.]

İnadına #JeSuisCharlie

Charlie Hebdo 1178Türkiye’de ifade özgürlüğü diye bir şey olmadığını hepimiz biliyoruz. Bugün olanlarla birlikte bir kez daha çok güzel anladık. Özetleyelim:

  • Cumhuriyet gazetesinin dağıtımında sıkıntılar yaratıldı, yukarıda kapağını gördüğünüz sayıdan sadece 4 sayfa yayınlamalarına rağmen başlarına gelmeyen kalmadı.
  • Uykusuz, Penguen ve Leman’ın “Je Suis Charlie” kapaklı sayılarının dağıtımında sıkıntılar olduğu söylentileri var.
  • Tüm bu yayınlar tehdit ediliyor. Sadece “hassas vatandaş” değil, bildiğiniz gazeteciler, hükümet temsilcileri de bu tehditleri destekleyenler arasında.
  • Tam da bu sıralarda MİT’in Suriye’ye silah götürdüğüne dair belgeler yüzünden Twitter ve Facebook için sansür kararı çıkartılıyor.
  • Ben bunları yazmaya başlamadan önce gelen mahkeme kararıyla yukarıda gördüğünüz kapağı yayınlayan tüm sitelerin engellenmesi kararı çıkartıldı.

Madem öyle, bu durumda ifade özgürlüğü için inat etmekten başka çare kalmıyor. Kapağın tam versiyonu yukarıda, tıklayıp indirebilirsiniz. Aşağıda da internetlerdeki bir güzel insan tarafından Fransızca versiyonun tamamının taranmış hâli var, İngilizcesini bulur bulmaz buraya yükleyeceğim onu da.

Cumhuriyet’in 4 sayfalık ekini de burada bulabilirsiniz.

Güncelleme (16:54): T24 büyük bir adım attı ve sayının tamamını Türkçe olarak yayınladı. Kendilerini tebrik ediyorum! Buradan okuyabilirsiniz.

Hatta Türkçe kapağı da yükleyeyim buraya:

uncut_charlie-hebdo-kapak-sayfasi_117611638

Dünyadaki en özgür basına sahip ülkeden sevgilerle!


What happened in Turkey today:

  • Newspaper Cumhuriyet wanted to published 4 page selection from the latest Charlie Hebdo. Police raided the trucks delivering newspaper and checked what has been printed.
  • There are rumors about latest issues of satire newspapers Uykusuz, Penguen and Leman are having distribution problems and some places selling these refusing to sell. Also AFAIK Cumhuriyet having same problems too.
  • Lots of “concerned citizen” threatens these newspapers and also people defends Charlie Hebdo or these newspapers, including some journalists and government officials.
  • Court ordered block for Twitter and Facebook because leaked documents from Turkish Intel MİT claimed that MİT delivered guns to jihadists at Syria.
  • And another court order banned publishing the cover of latest Charlie Hebdo issue and all websites publishing the cover will be banned.

UPDATES

  • 17.00: A Turkish news-site, T24, decided to publish all of th latest Charlie Hebdo issue in Turkish, despite the threats to Cumhuriyet. You can see it here. Also lots of people uploads the cover on their accounts too.

Of course, after all of this, a stubborn like me would not waste any time to post this on his blog :)

Cheers from the country which has the most free country in the world, according to Erdoğan.

Tüm Bu Saçmalıklara İnat

Bir süredir kafamda bazı şeyler dönüp duruyor ve bunlar artık öyle bir noktaya geldi ki beni karamsarlaştırmaktan ve hiçbir şey üretemez hâle getirmekten başka bir şey yapmaz oldular. Bunlardan nasıl kurtulacağımı da bir türlü bilemedim. Bu yüzden buraya dökmeyi ve belki de bunu yazarken bir çözüm yolu bulabilmeyi umuyorum.

Uzun zamandır etrafıma her baktığımda, bir şeyler üzerine kafa yormaya başladığımda iki uçla karşı karşıya kalıyorum. Bir yanda güzel ve yeni şeyler üretmeye çalışan az sayıda insan var, diğer yandaysa ciddi bir şekilde çoğunluğu eline almış olan ve kendi küçük ve cahil dünya görüşlerini herkese dayatmaya çalışan yığınlar ve onların başını çekenler var. Maalesef ikincisi çok kalabalık ve fazlasıyla güçlü.

Normalde bu o kadar kafa takılacak bir durum değil, tarih boyunca hep böyle olmuştur çünkü. Ortalama ve çoğunluk dediğimiz şeylerin yaptığı hep budur. Ve dünyadaki gerçek değişimler ve gerçek güzellikler de hep az sayıda insanın bireysel çabalarıyla ortaya çıkmıştır. Ve de daima bu insanlar öteki olmuş, tehdit ve tehlike altında olmuşlardır. Ancak özellikle Türkiye’de bu durum hep daha ekstrem bir biçimde yaşanmış ve işin kötüsü, görebildiğimiz kadarıyla bu ekstremlik her kesimden aldığı onayla daha da büyümekte.

Bu da ister istemez insanın karamsarlaşmasına ve ümitsizleşmesine neden oluyor. Farklı bir şey söylemenin ya da bir şeylerin yanlış olduğunu dile getirmenin böylesine zorlaştırılması ve onların istedikleri gibi konuşmayan kimseye yaşama ya da üretme hakkı tanınmayan bir noktaya doğru gidiliyor olması bence şu anda başımıza gelen en korkutucu şey. Sözümona bir liberal kapitalist sistemin içerisinde yaşıyoruz ama dünyanın geri kalanında bu sistemin en azından kısmi anlamda verdiği özgürlüklerden bile nasiplenemiyoruz. Ne yalan söyleyeyim, Türkiye’nin hâlâ cumhuriyete geçebildiğine inanmıyorum ben. 90 küsür yıldır bir işi beceremediler ve bunun en temel sebebi de kurulduğu anda özgürlük yerine aptalca bir dayatmayı tercih etmesiydi. Kaçınılmaz olarak buna doğan tepki de ortalamanın ve cahilliğin yüceltildiği ve bunun dayatıldığı bir sistem olarak hayata geçip şu anda içinde bulunduğumuz duruma düşmemize neden oldu. Elbette bu tepki norm haline gelince, tepedekilerin ve onların yalakalarının her dediği çoğunluk için kesin doğrular olarak görülmeye ve buna eleştiri getirmek de yukarıda bahsettiğim baskıların yaşanmasına neden oluyor. Bu yüzden Yavuz Bingöl ve Alev Alatlı gibiler böyle rahatça saçmalayabiliyor ve sonrasında da zerre utanmadan hayatlarına devam edebiliyorken biz hayattan soğutuluyoruz. Bu yüzden felsefe eğitimi ilkokulda gereksiz ilan edilirken, bir dini inancı 6 yaşından itibaren çocuklara dayatmak makul görünüyor. Bu yüzden bu ülkenin başbakanı ve cunhurbaşkanı cinsiyet eşitliğini gereksiz ve saçma ilân edebiliyor.

Peki tüm bunlar olurken birey olmanın ya da birey olarak kendimizi karamsar ve hiçbir şey yapmak istemeyen bir ruh haline düşmekten kurtarmanın bir yolu var mı? Tüm bunlara inat üretmek, yaratmak, merak etmek, hayal kurmak ve şu hayattan keyif alabilmek mümkün mü? Eğer mümkünse yolu ne ya da bu yolu kendimize nasıl açabiliriz? Bunun üzerine bir süredir ciddi bir şekilde düşünüyorum çünkü tüm bu saçma ruh halinden kurtulmak ve hayatıma devam edebilmek için bir şeyler yapmam gerekiyor.

Bulabildiğim tek şey inat etmek oldu buna çözüm olarak. Tüm bu saçmalığa ve olan bitene karşı inat ederek hayattan keyif almaya ve kendi istediğimiz gibi yaşamaya devam etmemiz gerekiyor. Siyasi alanda ihtiyacımız olan değişimi o pisliğin içine girerek değil, ona dışarıda temel yaratan şeyleri yıkarak, onlara dışarıdan – yani toplumdan, kültür ve sanattan, sosyal hayattan- güç veren her şeyin bizi ezmesini engelleyerek, onları zayıflatarak getirmeyi denemeliyiz. Onlara asla zafer kazanamadıklarını; onlara inat yaşamaya, savaşmaya, üretmeye, hayal kurmaya ve hayattan keyif almaya devam ederek göstermeliyiz. Çünkü zaten dünyadaki tüm değişim ve gelişim siyaset dünyasının dışında olmuştur. Siyaset sadece ona ayak uydurabilenler ve Türkiye’deki gibi ona direnmeye çalışanlardan ibaret.

Bunun günümüze faydası ne kadar olur ya da bunlardan zaten bir fayda beklemek gerekir mi bilmiyorum. Ama eminim ki bu sayede en azından geleceğe iki parça faydam dokunacak ve ben kendi istediklerimi yaparak yaşamaya devam edebileceğim. Eğer istediklerimi yaparak yaşayamayacaksam ya da birilerinin o küçük dünyalarının içerisinde oynamaya karşı direnmeyeceksem zaten yaşamanın pek de bir anlamı yok.

Bu geleceğe dair umutlu olup olmama ya da siyasi görüş meselesi değil. Hayatım boyunca politik görüşüm değişse de her şey üzerine düşünüp sorgulayan ve daima geleceği düşünüp hayal kuran birisiydim. Ama son zamanlarda bu içinde bulunduğum atmosfer beni tıkamaya ve içten içe kendimi yiyip bitirmeme neden olmaya başlamıştı. Yazıyı bitirirken bunu kendi adıma bir yaşama ve inat manifestosu olarak koymaya karar verdim. Çünkü inat etmekten ve yaratmaktan başka kendime bir çıkış yolu bulamadım. Umarım bu gerçekten bir çıkış olur benim için.

(Eğer varsa; imlâ hataları, cümle düşüklükleri ve diğer sıkıntılar için özür dilerim. Mobil olarak bir anlık bir iç dökme halinde yazdım, kontrol etmeden yayınlayıp içimden atmak istiyorum.)

Üç

[youtube https://www.youtube.com/watch?v=6l6vqPUM_FE]

I don’t want to set the world on fire
I just want to start a flame in your heart

In my heart I have but one desire
And that one is you
No other will do

Bugün hayatımdaki en özel günlerden birisi. Hayatımda en şanslı olduğum günün, Gökçen’le birlikte olmaya başlamamızın üçüncü yıl dönümü.

Ne yalan söyleyeyim, inanmakta zorlanıyorum bazen. Nasıl oluyor da böyle güzel, böyle harika bir kadını buldum, birlikte olmaya başladık diye. Hadi başladık, benim gibi bir adama üç yıl katlanılır mı be? Bir de hâlâ devam ediyoruz, hiç de beni dövmek istiyormuş gibi de bakmıyor. Sanırım gerçekten seviyor beni ya.

İşin şakası bir yana, gerçekten Göki’yle birlikte olduğum, birbirimizi sevdiğimiz ve bir hayatı paylaşıyor olduğumuz için şanslı olduğuma inanıyorum. Bana kattıkları, onunla beraber yaptıklarımız ve yapmak istediklerimiz, geçtiğimiz üç yıl boyunca olan her şeyi düşündükçe o gün olan her şey* iyi ki olmuş diyorum.

Bir şeyler yazmak istiyorum ama gerçekten zorlanıyorum. Daha önce yazamamamın sebebi de buydu hep. Ne yazsam az, yetersiz ve saçma buluyordum. Muhtemelen bu yazdıklarımı da daha sonra okuduğumda saçma bulacağım ama umrumda değil artık. 

Ne diyordum, ha evet 3 yıl. Şu üç yılı o kadar dolu dolu geçirmiş olmama rağmen nasıl bu kadar çabuk geçtiğini anlamıyorum. İlk gün sanki geçen hafta yaşanmış gibi geliyor bazen. (Evet, dün gibi değil.) Ama o üç yılın her gününün değeri ayrı, bir günün dahi değişmiş olmasını istemem. Çünkü bu üç yıl boyunca olanların hepsinin şu anda burada olmamızı sağladığının farkındayım. Ve gelecek her günü de aynı şekilde görüyorum.

Neyse, sözün özü bugün güzel ve özel bir gün benim için. Belki de birçok anlamda dönüm noktam diyebileceğim bir gün. Öyle yani.

Seni çok seviyorum Gökim, iyi ki tanıştık ve umarım daima birlikte oluruz.

Evet, gerçekten yeteneksizim ben. Hiç beceremiyorum değil mi yazmayı?

*: Oldukça acayip bir gündü ama şu anda o konuya girmek istemiyorum.

Bots With Characters

There used to be a thing called Weavrs, living at weavrs.com but I’ve remembered it recently and saw the project and website looks like a zombie. And now I’m wondering if there’s something similar exist?

The idea was pretty interesting and I’ve always wondered how far could it go. Having bots that can wonder around and find things related to their characters created by you. It was a very promising experiment and also possibly an useful tool. Having bots working for your special interests and find stuff on the internet for you and if you let it free, it can improve itself and adds more into its character.

I want more tools like this. I need bots surfing random parts of the internet and collect stuff for me. I want to watch a bot trying to improve its interests and see where it’s going.

I need more weird web!

Warning: This is a Meta Post

Since the beginning of summer, I was thinking about my online activities, accounts and a way to organize these in a way which makes sense for me. Because for a while it feels to me like I need a good clean up. Until now I was doing that with small steps but from now on, there will be some important changes and this post is a good example for that.

Other than announcements and long posts, I’ll start writing quick notes and short posts in here too. I was thinking about making a side-blog for this but this doesn’t made enough sense for me. That means I’ll be using here more active and that kind of posts will have a special category for them, which is called Notebook.

Also I’m playing with Known too. If I can get along with it, I may totally dump Tumblr and use that for an active microblog for things like music, video, photos etc. Maybe I can buy a weird domain or create a subdomain for it. Still not sure.

And last stage is about my accounts all around the web. Right now I’m visiting every single one of them and deciding if it’s worth keeping. Some survives, some goes private, some dies. If you’re wondering about current situation, list of my active accounts is here. I’ll update this regularly.

Guess that’s it for now. It’s already 2am here.

“Being Tumblr”

beign-tumblr

(You can see whole conversation and the green-text which uses the quote here.)

This really made me think. Not just someone describing a person through a social network she uses but everyone else (including me) understands what he meant. Of course you can’t tell exactly what “someone being tumblr” means but most of us have an image about that.


We have some other kind of adjectives close to that like “tumblr girl”, “redditor” and “/b/tards” and we all have images about those adjectives but I guess this is another level. This is not a nickname for someone who uses a website/social network, you’re calling her exactly what she uses/visits. And everyone else understands.


I know some websites creates a subculture around them and gets bigger and bigger with it but this looks different to me. Tumblr is mainly a blogging platform and there are users all around the world and they’re all using Tumblr with different purposes. But they’re just “tumblr users” in this case, they can’t “be tumblr”. You can have a Tumblr account but you can’t be tumblr.

There’s a tumblr persona and you just can’t create an account and be a part of it. You have to transform yourself to be tumblr, if you’re not naturally a tumblr. Wait a minute, how can someone be a natural tumblr?


The more I think about this, I feel like I should dig this more. But right now, this is just a quick note to begin.


UPDATE (5:53pm)

After publishing this post, something flashed in my mind and found this. I strongly recommend you to watch/read it.

At that talk, Jay Springett gives the best explanation so far to “being tumblr”. Stacks, like Facebook and Google, turning more and more into states and we’re getting used to it. Being tumblr turns exactly into “being citizen of a country”. Every country has images in our minds (may call stereotypes if you wish) and when you say “she’s tumblr”, our brains gets this signal similar as “she’s Turkish”.

About the difference between “a tumblr user” and “tumblr”. It definitely fits in that idea too. You can take, for example someone from England goes Italy as a tourist or starts to live there. She never can be “Italian”, she’ll be just a “tourist from England” or “Italy citizen”.


I guess I found the missing piece on “being tumblr” problem but now I have to dig into “Stacks and States” problem. There’ll be lots of fun (I hope).