Bir Süredir Yapmak İstediğim Ama Adını Koyamadığım Değişim: Ahimsa Online

Son birkaç haftadır kendimi zehirlenmiş gibi hissediyorum. Ve bu böyle bir kez olup bitmiş değil, sanki sürekli temas hâlindeyim ve arada bir ve kısa süreliğine kurtulabiliyorum bu zehrin etkisinden. Sürekli yorgun ve yıpranmış hissediyorum, normalde zevk aldığım birçok şeyi yapmak bile istemediğim ya da zoraki yaptığım zamanlar oluyor. Kimi zaman böyle kısa süreler geçiriyordum ama bir süredir olağanlaşmaya ve bezdirmeye başladı.

Bunu kökünden çözmeye ve kendimi bundan kurtarmaya karar verdiğimdeyse durumun aslında bayağı ciddi olduğunu görmeye başladım. Buna benim sebep olduğum noktalar da vardı elbette, agresif ve tepkisel oluşum ve buna sebep olan bazı daha temel şeyler gibi. Göki’yle zaman zaman yaptığımız sohbetlerde bunlardan bahsediyordu. Ben kendimi içeriden göremediğim için kimi zaman parçaları birleştirmekte zorlanıyordum ama konuştuklarımızı bir arada düşünüp bir de bu zehirlenmiş hâlimi üzerine ekleyince çok daha iyi anlıyorum ne demek istediğini.

Elbette bu zehirlenmişlik tek başına bununla alakalı değil ve özellikle son zamanlarda bunu yoğun bir şekilde hissediyor olmamın asıl sebebi de sayılmaz. Bunlar sadece onun kalıcı olmasına neden oluyor. Asıl sebep şu an içinde bulunduğumuz toksik toplum ve histeri hâli. Hepimizi zehirliyor ve biz bunu durdurmak yerine daha da hızlı yayılsın diye elimizden geleni yapıyoruz.

Bir düşünün, en son ne zaman gündeme dair herhangi bir konuda kavga etmeden, birilerine hakaret edip saldırmadan ya da saldırıya uğramadan bir diyaloga girebildiniz? Ya da internette farklı düşünen iki insan arasında kavgayla bitmeyen ya da laf dalaşına dönüşmeyen bir diyalog denk geldi mi son zamanlarda? İnternette yeterince troll olma heveslisi yokmuş gibi bir de tüm varlığını başkalarına ‘laf sokmak’ üzerinden kuran sözüm ona aktivist, politik tiplere, çakma entellektüellere denk gelmeyeniniz var mı?

Tüm bunların üzerine bir de benim hiç umursamamam gerekirken bunları önemsemem ve üzerine de agresifliğim gelince kaçınılmaz olarak yıpranıyorum. Sağlıklı bilgi edinmek, insan gibi diyalog kurmak yerine aptalca durumlara maruz kalıyorum, sinirlerim yıpranıyor. Bir de bunların üzerine herkesin sürekli acelesi varmış gibi davranıp hiç üzerine düşünmeden, otomatiğe bağlamış şekilde sürekli kelime kusması da eklenince akıl sağlığımı yitirecek gibi hissediyorum.

Kısacası, agresiflikten, nefretten ve refleksten ibaret ortam beni boğuyor. Katlanamıyorum, kaçmak istiyorum. Herkesin kendisini haklı ve üstün, geri kalanları geri zekalı ve düşman gördüğü bu ortamda sağlıklı bir şeyler üretilebilmesi imkansız gibi geliyor.

İlk zamanlarda “Nerelisin?” sorusuna “İnternetten” diyebilecek kadar çok sevdiğim ve önemsediğim yerden şu an kaçmak, saklanmak ister hâle geldim. Ve tüm bunlar, interneti kullanan herkesin, hepimizin suçu. Hiç birimiz diğerinden daha az suçlu değiliz. Burayı aptalca bir savaş alanına çevirdik. Karşımızda diyalog kurduğumuz kişilerin insan olduğunu unuttuk, sanki hiç bitmeyen bir Counter Strike turnuvasındaymış gibi davranıp acımasızca saldırmaktan başka hiçbir şey yapmıyoruz. Umarsızca salladığımız o kelimelerin birilerini incitebileceğini ya da kendimizin de incinebileceğini unutmuşuz belli ki.


Özellikle son birkaç gündür internette özel iletişim yolları dışında mümkün olduğunca pasif olmaya çalışmamın sebebi de bunlardı aslında. Çünkü ne yapacağımı gerçekten bilmiyordum. Sanki bu bataklık asla kurumayacak ve ben de dahil herkesi içine çekecek gibi hissediyordum. Bir süre tüm hesaplarımı gizli moda almayı bile düşündüm. Evim saydığım internetten kaçmak istedim.

Sonra bu sabah kalktığımda Quinn’in (Norton) yeni bir yazı yazdığını gördüm. “Ahimsa Online” başlığıyla. Hemen her yazısını keyif alarak okuduğum için düşünmeden tıkladım. Ve bir solukta bitirdim. Çünkü kendi kendime sorduğum sorular için harika bir cevap önerisiyle gelmişti.

Benim gibi daha önce duymamış olanlar için Ahimsa, en basit anlamıyla “kimsenin incinmesine sebep olma, hiçbir şeye zarar verme” demek ve Hinduizm ve Budizm’de önemli yeri olan kurallardan birisi.

Bundan sonra benim de hayatımın en önemli kurallarından birisi olacak Ahimsa. Ne zaman agresifleşeceğimi hissedersem kendime bunu hatırlatacağım. Refleks tepkiler vermeden önce birkaç kez düşüneceğim, karşımdaki kişi beni incitmek için çabalasa da onların da insan olduğunu aklımdan çıkarmayacağım. Ne olursa olsun, karşımdaki kişi ne kadar saldırgan olursa olsun, sakin ve anlayışlı şekilde karşılık vereceğim.

Çünkü bu anlamsız öfkeye, laf dalaşlarına ve kavgalara girmenin bana sadece zararı oluyor. Hiçbir işe yaramayan bu anlamsız eylemlerle kendimi yıpratmaktan, bitap düşmekten ve vaktimi harcamaktan bıktım. İnsan gibi yaşamak ve bunu her zaman yapmak istiyorum. Daha sakin, anlayışlı ve huzurlu bir şekilde yaşamanın hepimiz için mümkün olduğunu biliyorum. Sadece diğeri daha kolay ve tanıdık geliyor, bir de o kavgaları kazanmanın verdiği keyiften vazgeçememek var.

Ama ben tüm bunları arkamda bırakmak istiyorum. Bu yüzden de tüm agresifliğimden ve reflekslerimden arınmak ve bundan sonra internette asla bir kavgaya girmeden hayatıma devam etmek için Quinn’in anlattığı deneye ben de katılıyorum. Çünkü sakin ve düşünerek hareket etmediğimiz için şu an hiçbir şeyi çözemediğimiz aptal bir noktadayız.

Ben tüm bunlara karşı sakinliği ve Ahimsa’yı seçiyorum bundan sonra.

Özgür Hocamın Ardından…

Bugün Özgür Uçkan’ın, Özgür hocamın ölüm haberini aldığım andan bu yana elim sürekli klavyeye uzanıyor ve öyle kalıyordu. Bir şeyler yazmak istiyordum ama ne diyeceğimi, nereden başlayacağımı bilemiyordum. Öyle zor ki hakkında bir şeyler yazmak, ardından bir şeyler söylemek.


Kendisi tanışıp bir şeyler paylaşma şansına sahip olduğum en güzel insanlardan birisiydi. Birikimiyle, ürettikleriyle kendisine daima hayran bırakırdı. Alçakgönüllü ve kibar tavırlarının yanında ilkelerinden asla taviz vermeyen duruşu ise eminim birçok insanın kendisini böyle sevmesinin, saygı duymasının en büyük sebebiydi.

(Hakkında daha çok şey anlatılabilir ama Erkan Saka ve İsmail Hakkı Polat hocalarım birçoğunu benden daha güzel anlatmışlar.)

Yaptığı tüm şeylerin yanında, birçok insanın hayatına kişisel olarak değmiş, onlara yol göstermiş ve akıl hocalığı da yapmıştı Özgür hocam. Hiçbir zaman derslerine girmemiş olsam da kendisine hocam olarak hitap etmemin de asıl sebebi budur. Kendisi bana akıl hocası oldu ve bugün yaptıklarımda ve yapmak istediklerimde asla küçümseyemeyeceğim bir katkısı var.

Kendisiyle ilk tanıştığım zamanlarda henüz ne yapmak istediğini çok da bilmeyen bir felsefe öğrencisiydim. İlgilendiğim farklı farklı birçok alan vardı ama bunların hepsi bana çok uzak, asla bir araya gelmeyecek şeyler gibi görünüyordu. Ancak Özgür hocamla tanıştıktan sonra onun felsefe, sanat ve teknoloji arasında nasıl bağlar kurduğunu gördüm. İnterdisipliner çalışmanın nasıl bir şey olduğunu ve bu dağıtıklık ve çeşitlilikle nasıl önemli şeylere ulaşılabileceğini kendisinden öğrendim.

Neler yapmak istediğim ve nelerle ilgilendiğim hakkında konuştuktan sonraysa bana daima yardım etti. Nerelere bakmam gerektiğini, nasıl yollar izleyebileceğimi gösterdi. Şu anda ilgilendiğim birçok alanla, beslendiğim birçok kaynakla kendisi sayesinde tanıştım.

Bunun yanı sıra Alternatif Bilişim Derneği’ne üye olmamı, bir dijital aktivist olmamı da sağlayan kendisiydi. Bir anlamda bugüne kadar yaptığım ve bundan sonra da bir aktivist olarak yapacağım hemen her şeyde onun da katkısı var.

Ve belki de hepsinden önemlisi, kendisi sayesinde sayamayacağım kadar çok güzel insanla tanıştım. Kendisi birbirinden bağımsız bir şeyler üretmeye çalışan ve aslında bir araya geldiğinde çok daha güzel işler gerçekleştirebilecek insanları bulma ve bir araya getirme konusunda inanılmaz bir yeteneğe sahipti.


Özgür hocanın Türkiye’deki felsefe, sanat ve teknoloji çevrelerinde bıraktığı izin ve ilhamın ne kadar büyük olduğunu tarif etmek mümkün değil. Kendisi Türkiye’deki internet kültürünün temel taşlarından birisiydi. Benim gibi birçok insana ilham verdi ve onları bir şeyler üretmeye, çalışmaya teşvik etti. Her ne kadar kendisi artık yanımızda olup yeni fikirler veremeyecek olsa da, bugünden sonra yapacağımız birçok şeyde yine onun izi ve etkisi olacak.

Özgür hocamın anısını böyle yaşatmayı planlıyorum. Öğrencisi olmaktan daima gurur duyacağım Özgür hocama en çok yakışanın da bu olacağını düşünüyorum. Daha fazla üretmek ve daha fazla mücadele etmek. Göçebe bilginin yolculuğuna devam etmesini sağlamak.

A Personal Take on Turkey Elections: Hopeful But Really Tired

“I can rest, finally!”

To be honest, this was my first thought when my brain started working at June 8th. I was feeling tired, worn out. And still feel the same. My guess is the elections affected a lot of people living in here similarly.

Yes, I’m also an digital activist, including lots of other things I’m doing. But politics, especially daily politics in Turkey is nothing but a total mess. It’s not my area, I can’t fit in. I can comment or report some basic news but I’m not doing it with joy. It felt like a duty, I have to spread (translate) what’s going on in here. It was an abrasive experience, just like last two months in Turkey.

Especially in May, politics seized everyone’s life in here. I don’t know about other people, but it was unbearable for me. Lots of meaningless fights on media, roaring election vans and booths everywhere. I was able to see stress around me. There was no place to hide from it. And it was blocking you to do anything else or even think about anything else.

It felt like there was no end.


But finally, election is over. I know that there are lots of political uncertainty and these will probably continue at least for couple of months. But even though I feel more hopeful about the future of Turkey, I don’t have any more power to follow this much anymore.

I have my own interests, things I enjoy following and arguing. Things I wanted to write, create. There are lots of things I have to handle in my life. But my brain was blocked, mesmerized by the elections and now I feel like it’s filled with nothing but crap. I have to clean all of the junk and I have to take a lot of things back from where I left weeks ago.

Of course I will follow what’s going on, but as long as it’s not about technology, internet, censorship, surveillance and freedom of speech; I want to be a follower, not a commentator. I feel like I don’t have enough power for any other stuff for now.

I might write another blog post soon to what I’m planning to do in near future, what my plans for summer. But for now that’s all I want to say.


In case you’re wondering my takes on the election results, there will be an detailed post on Global Voices, collecting all Turkey authors’ comments on that. I wrote my general opinion and I guess most of it will be included. I’ll link it here. But shortly: I’m mostly happy with the outcome, like Louis Fishman said, hope is the real winner of this election. I’m just hoping that ‘the hope’ will stay in the air and we can start long-term changes in here. Otherwise, some groups (some already started to work on that) will do everything to wipe out hope to get their power back. I hope Turkey won’t let that happen.

Neden Yazamıyor(d)um

Bir süredir yaptığım iş üzerine çok fazla düşünüyorum. Bir yere varıp varamadığımdan emin değilim ama belki bir yazı hâline getirmeyi denersem ne durumda olduğumu görürüm diyerek bunu yazmaya başladım.


Son zamanlarda pek yazamadığımı, daha doğrusu ne zaman yazmak istesem yazmak yerine yazmak üzerine kafa yormaya başlayarak kendimi durdurduğumu fark ettim. Birçok farklı açıdan düşünüyorum bunu elbette; nasıl yazdığım, ne yazdığım, hangi dilde yazdığım, neyle yazdığım, neden yazdığım vs. Tüm bunların üzerine kafa yormaya başlayınca ve bir noktadan sonra iş içinden çıkılmaz bir bunalıma gidiyormuş gibi görünmeye başlayınca buna bir dur demeye ve bunun üzerine yazmaya karar verdim.

Yazmaya dair sorunlarımı yazarak çözmeye çalışmak ya çok akıllıca ya da çok aptalca bir fikir, ama hangisi olduğuna şu anda emin değilim. Muhtemelen bunu yazmayı bitirdiğimde anlayacağım.

Tüm bunların nereden başladığını düşünmeye kalktığımda birden farklı başlangıç noktası olduğunu iddia edebiliyorum ve hiçbirinde de haksız sayılmam. Aklıma gelen tüm meselelerin ciddi bir katkısı var bu problemi yaşıyor olmamda. Ve şu anda hepsi birbirine girerek bir kör düğüm hâline geldiler. Şu anki konumumdan ya hepsini çözeceğim ya hiçbirini çözemeyeceğim gibi görünüyor. Yine de belli olmaz, belki ipin ucunu bir yerlerde yakalarım.

İlk aklıma gelen sorunla başlayayım: Hangi dilde yazmak istiyorum? Bu aslında bir süredir ilginç bir şekilde kafama taktığım ve zaman zaman bu soruyla kendimin bile neyi kastettiğini çözemediğim bir soru. Yine de üzerine biraz durup düşündüğümde, bu soruyu bana sorduran birçok sebep olduğunu görebiliyorum kolayca. Ve bunları nasıl çözebileceğimi pek bilmediğimi de.

Sanırım ülkeye ve topluma dair umutsuz hissettiğim zamanlarda bu soruyu ciddi bir şekilde soruyorum. Bazen bu ülkede bir şeyler için çabalamanın, burada bir şeyler üretmenin anlamsız geldiği oluyor. Yaptıklarımın ya da yapacaklarımın değerinin bilinmeyeceği, kimsenin okumayacağını veya umursamayacağını düşünüyorum ve bu da bir hayal kırıklığına sebep oluyor. “Eğer böyle olacaksa neden Türkçe yazayım ki?” diye düşünüyorum. Ve o anda kendimi haklı buluyorum. Sonra bu haklılığımdan şüphe ediyorum ve kendimi sorguluyorum, “İlla bir şeyleri değiştirmek için mi yazıyorsun sen?” diyorum ve böyle olmadığını hatırlıyorum. Yazmaya başlamamın en önemli sebebinin bundan keyif almam olduğunu düşünüyorum.

Ve şimdi farkediyorum ki aslında Türkçe yazmak istemememin sebebi bundan keyif almamın zorlaşması. Yazdığımdan keyif alıyorum ama yazdıklarıma küfür dahi olsa bir tepki almaktan da keyif alıyorum. Türkçe yazdığımdaysa bunu çok nadiren yaşıyorum ya da bazen hiç yaşamıyorum ve bu da kaçınılmaz olarak keyfimi kaçırıyor. Yazmak istemememe neden oluyor.

Bir de işin diğer yanı var. Yazarlar için ortamın ne kadar rezil bir hâlde olduğu gerçeği ve yazarlığın hâlâ bir meslek olarak görülmemesi. Bununla ilgili yakınlarda şu postu girmiştim mesela.

Başka bir dilde yazdığım zaman, telifimi alabileceğimden çok fazla şüphe etmiyorum. Biraz gecikse bile geliyor. Ama burada telif veren bir yer bile bulmak imkansız. Yazmanın insanların keyif için yaptığı ve bu işten para kazanan yayıncılara bedava vermesi gerektiği bir yer zannediliyor. Kitap dosyam karşılığında bana telif önerilmesi gerekirken benden para isteyen yayınevi oldu, daha ne olsun.

Bunların içerisinden nasıl çıkacağımı bilmiyorum. Daha doğrusu bu sorunları çözebilmem ya da hiç değilse benim üzerimdeki etkisini hafifletebilmem mümkün mü bilemiyorum. Elbette bunlara çok fazla takılmamam gerektiğinin de farkındayım. Ama hiç değilse Türkçe yazma hevesimi tekrar kazanmam lazım ve bunu nasıl yapabilirim diye düşünmek değil, yazmak istiyorum.


Bir de yazma ortamıma ve araçlarıma fazlasıyla kafayı takan birisi oldum son zamanlarda, öyle lanet bir huy çıktı. Kendime sürekli daha iyi, daha güzel, daha “verimli” bir çalışma ortamı kurmaya çalışmaktan; elimdeki araçları sorgulamaktan ve onlarda eksiklikler bulmaktan yazmaya fırsat bulamıyorum zaman zaman. Neyle yazdığıma kafayı takarak yazmaya vakit bulamıyorum.

Bu konularda nedense fazla mükemmeliyetçi davranmaya çalışıyorum. Sanki ideal bir çalışma ortamı, yazma araçları ve sistemi varmış da bir türlü ona ulaşamamışım gibi davranıyorum. Bu şekilde düşününce de, doğal olarak bir türlü yazma moduna giremiyorum. Onlar olmadan ne yazarsam eksik, kötü olacak gibi hissediyorum. Tamamen saçmalık!

Neyse ki bu zırvalardan yavaş yavaş kurtulup kendime gelmeye başladım. Yani öyle olduğunu umuyorum.


Bu yukarıdaki aslında “ilham gelmesi” gibi bir şey ve bu nefret ettiğim iki şeyle bir süredir mücadele etmek zorunda kalmam beni çıldırtıyor. İlhamın daima büyük bir yalan olduğuna, özellikle söz konusu yazmaksa bunun neredeyse hiçbir anlamı olmadığına inanırken bir anda kendimi “Fikir bulamıyorum”, “Yazmak içimden gelmiyor” derken bulmak sinir bozucu.

Bu elbette burada bahsi geçen diğer birçok maddeyle de yakından ilişkili. Yazmaya ve onunla ilişkili şeylere o kadar çok kafayı takmış durumdayım ki, içimden hiç yazmak gelmemesi ya da yazacak bir şey bulamamam kadar doğal bir durum olamaz. Kendimi yazmaya odaklamak yerine bunlarla oyaladığım ve yorduğum için oluyor bunlar ve bunlardan kurtulmam için diğer garip sorunlarımdan kurtulmam gerekiyor. (Başta tahmin ettiğim düğümün uçlarından birisi çıkıyor sanki.)


Madem bir şey yakaladığımı düşünüyorum, onu zorlayayım bakalım.

Yazmaya dair motivasyonumu kaybettiğimi düşünmemin ve bu konuda kendimi sorgulamamın en büyük sebebi içinde yaşadığım ülkenin koşulları ve bunun yarattığı bazı sonuçlarla alakalı gibi görünüyor. Kendime dair kişisel meselelerim ya da kendimde bir sebep aramaya çalışmam aslında bundan kaçma çabası gibi bile görülebilir.

Elbette kişisel kimi sebeplerin, hayatımda ilgilenmem gereken önemli meselelerin olmasının da bunda etkisi var, bunu inkar edemem. Ama bunların hiçbiri kendimi ve yazmamı sorgulamama sebep olabilecek şeyler değil.

Kendimle bu kadar kavga ediyor olmam ve yazma amacımı sorgulamaya başlamam tamamen dış etkenlerin ve yazdıklarımın aldığı (ya da alamadığı) karşılıkların bir sonucu.

Bunda kendi payım olmadığını inkar edemem. İstediğimi alabilmek için yeterince yazmıyorum belki. Ya da yazdıklarımın, yazmak istediklerimin alabileceği karşılıkları gözümde fazla abartıyor da olabilirim. Yazdıklarımı daha fazla kişiye ulaştırmak konusunda yeterince ısrarcı bir kişi olmamamın, kendi reklamımı yapmayı beceremememin de payı olabilir bunda. Bunların hepsinin önemli bir yeri olduğunu söyleyebilirim.

Ama diğer yandan kimi koşullara ve olaylara bakınca ben bunları ne kadar yapsam da değişen çok fazla şey olmayacaığını düşünmeye ve karamsarlaşmaya başlıyorum. Belki çok sık yazmıyorum ama yazdıklarımı gerçekten umursayan kaç kişi var ki? Yazdığım şeylerin karşılığını alabilmeyi, yalnızca maddi değil manevi olarak da, istememden daha doğal ne olabilir? Yazdığım çoğu şeye en küçük bir tepki alabilirsem şaşırıyorum. Yalnızca pozitif değil, negatif tepkilere, eleştirilere bile razıyım. Kimse yazdıklarımı eleştirmezken, herhangi bir tepki vermezken nasıl bir iş çıkardığımı nereden bilebilirim? Yakın çevremde yazdığımı, bir şeyler ürettiğimi bilen insanların bile çok azı dışında kimsenin ne yaptığımı umursamıyor ya da yaptıklarımdan bihaber olduğunu görüyorken ne kadar ciddiye alabilirim ki kendi yazdıklarımı?

Elbette tüm bunları umursamamayı ve sadece yazmayı ben de istiyorum ama insanın motivasyonunu çok kolay bir şekilde kırabiliyor bunlar. Bir de bu durumda düşünmeden edemiyorum, eğer yalnızca yazacaksam ve kimse bunlardan haberdar olmak istemiyorsa birilerinin okuyabileceği bir yere koymanın ne anlamı var? Kendi not defterlerime, bilgisayarıma yazar kaydederim sadece. Ama bunu da yapmanın hiçbir anlamı olmayacağı ortada.


Dediğim gibi, biraz karamsarım bu konularda ama yazmadan da duramıyorum. İlgilendiğim, kafamın içinde bir şeylerin döndüğü ve farklı şeyler ürettiğime inandığım birçok konu var ama bunları yazdığım zaman üzerlerinin toz tutacağı ve kimsenin umursamayacağı hissinden de kurtulamıyorum. Üretebileceğim, üretmek istediğim birçok şey var ama başkalarının aynı şeyleri tekrar tekrar yaparak, hiçbir yenilik ortaya koymadan zırvalayarak topladıkları ilgiyi görünce umutsuzluğa kapılıyorum.

Gözümde tüm bunları fazla büyüttüğüme inanmak istiyorum. “Fazla abartıyorsun Ahmet, o kadar da kötü değil durum” demek istiyorum. Ama kendimi buna inandırmak için hiçbir işaret göremiyorum.


Bu yüzden farklı bir yol denemeye karar verdim.

Tüm bu gördüklerimin ve bahsettiklerimin değişmeyeceği ortada. Ve benim de yazmaktan vazgeçmeye hiç niyetim yok. O yüzden yapılacak tek şey mevcut durumu kabul edip yoluma devam etmek.

Evet, ortalıkta motivasyonumu kırabilecek çok şey var. Yazmak ve hayatını yazar olarak sürdürmek isteyen birisi için hiç de güzel bir ortam yok. Ama bunlar yüzünden yazmayı bırakmaya da hiç niyetim yok. Bu yüzden “Neyse o” diyerek devam etmek dışında pek bir seçenek kalmıyor. Sonuçta tüm bunların değişip de her şeyin şahane olacağı felan yok. Hem bunlar değişse bile başka birçok şeyin çıkacağına da eminim. Mükemmel diye bir şeyin asla gerçek olmayacağını kabullenmiş birisinin bu kadar zayıf bir motivasyonu olması ironik bir durum aslında.


Neyse işte, böyleyken böyle. Sonuç olarak yaptığım şeyleri yapmaya ve hatta daha fazla yapmaya devam edeceğim. Kafamın içini fazla sıkıntıyla doldurduğum bir dönemdi, birçok şeyi görüp aşırı karamsarlaşmıştım. Yazmaktan uzaklaştığımı zannederken kendimi bu duygudan yazarak kurtarmam da aslında ne kadar saçmaladığımı bana gösterdi, o yüzden de güzel oldu.

İçimi döktüm, kafamı topladım, rahatladım.

Siz nasılsınız?

Bana Ne Senin Neye Taptığından?!

Zaman zaman gerçekten tahammül edemeyip böyle suratına bağırmak istiyorum kimilerinin. Başımı ağrıtmaktan başka hiçbir işe yaramadıkları yetmiyormuş gibi, bir de onların vaazını bozup karşılık vermeye kalkınca da “Ama saygı olmalı bik bik bik…” diye ötmeye başlıyorlar ya, o zaman tam sinirden kendimi parçalama noktasına geliyorum.

Eskiden böyle değildim. Tamam, inanmadığımı asla saklamazdım ama inananları da gerçekten umursamaz, mümkün olduğunca karışmamaya dikkat ederdim. Sonuçta o böyle bir şeye inanıyor ve bu şekilde yaşamayı seçmiş, bana ne ki? Ama artık bunu yapmakta gerçekten zorlanıyorum, hatta yapmak istemiyorum bile diyebilirim.

Bir süredir bu atmosferi hissediyordum. Daha doğrusu Türkiye’de alttan alta bunun olduğunu hep görüyordum ama gerçekten rahatsız edecek kadar sık karşılaşmıyordum. Ancak son zamanlarda artık dine dair bir şey duyduğumda başım ağrımaya, midem bulanmaya başladı. Tahammülüm kalmadı. Çünkü ne zaman böyle bir konu açılsa, birisinin boğazımdan aşağıya zorla bir şeyler sokmaya çalıştığı hissine kapılıyorum.

Fazla abarttığımı düşünüyorsanız bir etrafınıza bakın. Televizyonları açıp gündeme dair haber almaya çalışın bakalım. Göreceğiniz tek şey birilerinin diğerinin inancını sorgulaması, yok o benim kutsalıma inanmıyor, yok bu milletin dini belli, bak o dinsiz domuz eti yemiş… Sana ne? Bana ne? Neden ülkenin gündemi birilerinin inandığı bir şeylere göre belirlenmek zorunda? Neden yüzlerce yıl önce yazılmış masallarla ülke yönetmeye çalışıyorsunuz? Ve neden bu masalları kafama kafama sokmaya çalışıyorsunuz?

Felsefe okumayı ve çalışmayı da bu yüzden seçmiştim aslında. Din ve benzeri bütün dogma yığınlarından uzakta, hepsini rahatça tartışabileceğim ve sorgulayabileceğim bir ortamda üretebilmek için. Ama burada da durum farksız. İnançlar üzerine bir tartışma yapmaya kalktığında ya da gerçekten ne düşündüğünü belirttiğinde birileri hemen zırlamaya başlıyor. Ya da birisi kalkıp tüm felsefenin amacı zaten tanrıya ve dinlerin gösterdiklerine ulaşmak diyip birisi “yaratıcılık” kelimesini insanlar için kullandığında onu uyarma cüretini gösterebiliyor. Bu adamlarla neyin felsefesini yapıp neyi sorgulayabilirsin ki? Utanmasa Nietzsche’den başlayıp tüm filozofları müslüman yapacak adamlar kalkıp neyin felsefesini yapabilir ya da bana ne verebilir ki? Bir şey vermelerini de geçtim, bunlarla ne tartışabilirsin ki?

Bu her yerde böyle ve ben artık bıktım. Gerçekten bıktım. Birilerinin saçma sapan masallarını dünyanın en önemli şeyiymiş gibi herkese dayatmaya çalışmasından, bunlarla tüm dünyayı anlayıp yönetebileceğini zannetmesinden gına geldi artık.

Eğer inananlar haddini bilmiyorsa, din yerini bilmiyorsa bir inanmayan olarak kendi yaşam alanımı, kendi zihnimi korumaya çalışmak benim en doğal hakkım. Ve bundan sonra da bunu korumak için elimden geleni yapacağım. İsteyen istediğine inansın, ister Allah’a, ister Uçan Spagetti Canavarı’na, isterse Zeus’a, ister Odin’e. Ama benden uzakta ve bana bulaşmadan inansın. Bu hadsizler yüzünden sözlüğümden ne kadar din kökenli kelime varsa silsem mi diye düşünmeye başladım, düşünün ne kadar büyük bir bıkkınlık artık.

(PS: Eğer benim inanmam da sizi rahatsız ediyorsa bir daha benimle muhatap olmayabilirsiniz. Eğer sadece bu yüzden benimle ilgili fikirleri değişecek olan varsa zaten muhatap olmasın mümkünse.)

Profesyonellik ve Yazarlık Üzerine Birkaç Tweet

Uzun uzadıya bir şeyler yazmak istemedim ama bu konuda birkaç şey söylemem gerekiyordu. Çünkü bu tiksinme hissi öyle bir hâl aldı ki yazma, üretme isteği bırakmıyor içimde. Türkçe bir şeyler yazmak istemiyorum zaman zaman.

Neyse, tweetler aşağıda. Hem arşiv olması, hem de “acil durumda kullanılacak link” olarak kullanmak için bu postu yazıyorum.

Gereksiz Takıntılar Aleminden Selam Olsun!

Kişisel bir blogu aktif tutmak aslında göründüğünden zor bir iş. Üstelik kimi zaman, benim sıklıkla yaşadığım gibi, gerçekten yazmak isteseniz ve hatta yazsanız bile yayınlamakta zorlanabiliyor, hatta yayınlamak istemeyebiliyorsunuz.

Bunun birçok sebebi var elbette. En başta gelen, ve benim en çok kafa yorduğum, hangi yazdığımı nerede yayınlasam problemim. Birkaç farklı blog/blog benzeri hesabım var ve mümkün olduğunca bunları belli bir konsept veya amaç ile kullanmaya çalışıyorum. Ancak bu pek de mümkün olmayabiliyor çoğu zaman. Şimdilik bir denge tutturmuş gibi hissediyorum ama her an canımın sıkılmasıyla her şeyi altüst etme ihtimalim de söz konusu.

Blogu aktif tutmakta zorlanmamın bir diğer sebebi, aslında blogumda yapmak istediğim şeyi tam anlamıyla beceremiyor olmam. Bu blogu ilk kurduğumda -ilk hâli olarak 2008’de açtığım Blogspot versiyonunu kabul ediyorum- amacım aklıma gelen her şeyi yazmak, bir anlamda herkesle istediğimi paylaşabileceğim bir günlük gibi kullanmak vardı. Zaman geçtikçe daha “kaliteli” içerikler mi yapsam, düzenli seriler mi olsa derdine girdikçe eski hevesimi kaybeder gibi oldum. Şimdiyse tekrar bunu yakalamak derdindeyim; herhangi bir şey üzerine değil de sadece yazmak istediğimde gelip yazacağım, bir de yaptığım şeyler hakkında duyuru yapacağım zaman buraya yazmayı planlıyorum. Bu sayede ilk zamanlarımdaki gibi daha sık ve daha rahat yazdığım bir yer olacağını ve bu sayede beynimdeki yazma kaslarını daima zinde tutacağımı umuyorum.


Bir diğer büyük derdim de hangi dilde yazsam meselesiydi. Bir süredir bazı şeyleri yazmak istediğimde acaba bunu İngilizce mi yazsam yoksa Türkçe mi diye düşünürken yazmaktan uzaklaştığımı ve yazma keyfimi kaçırdığımı fark ettim. Bunu düşünmemin de aslında birkaç farklı sebebi vardı. Birincisi bazı konularda her ne kadar Türkçe yazmak istesem de, konuya dair tartışmaların hemen hepsinin İngilizce olmasından dolayı bu tartışmalardan kopma riskine girmeli miyim sorunu. Yani tartışmaya dahil olmalı mı yoksa onu farklı bir dilde yeniden başlatmalı mı meselesi. Buna hâlâ kesin bir cevap bulamadım. [Bir noktada bunun meşhur FoMO ile alakası olabileceğini düşünmüyor değilim. Bilemedim.]

Bir diğer sebebi de açıkcası Türkçe yazdıklarımın İngilizce olanlara kıyasla çok daha az okuyucu çekiyor olmasıydı. Ve işin ilginci, İngilizce yazdıklarıma gelen okuyucuların büyük bir kısmı da yine Türkiye’den oluyordu. Benzer konularda Türkçe yazdıklarım doğru düzgün okunmazken İngilizce yazdığım az sayıda yazı neredeyse toplamından fazla okunmakta. Bunun neden böyle olduğunu bilmiyorum ama Türkçe yazmak konusunda ciddi bir şekilde heves kırıcı olduğunu tahmin edebiliyorsunuzdur.

Belki de bunun sebebi benim ilgilendiğim konuların başkalarına yeterince ilginç gelmemesi olabilir. Belki de kendimi “ilgi çekici” hâle getirmem lazım. Sebebi ne olursa olsun böyle bir durum var. Ama buna kafamı takmamın bana bir faydası olmadığının da farkındayım. O yüzden bu da bir süredir kafama takılan ama artık umursamadığım şeyler listesine girdi. Eğer hâli hazırda bir sınırlaması olmayan bir yerde yazıyorsam canım nasıl isterse öyle yazmayı, o an aklımdan geçen neyse onu yapmayı alışkanlık hâline getiriyorum tekrar.


Aslında tüm bu yazdıklarım kendimle alakalı bazı kişisel sıkıntılarımı aşma çabası. Kendime dair çok fazla önyargım olması, kendimi sınırlamalarım ve hatta kimi zaman daha büyük meselelerimle ilgili. Ve bunlar sadece yazarken ya da bir şeyler üretirken değil, hayatımın her alanında beni sıkıntıya sokan şeyler. Bunları aşabilmek için de üstüne gitmekten başka bir yol olmadığını, bunların ne kadar saçma ve aslında bana zarar veren şeyler olduğunu sadece sözle değil eylemlerimle kendime göstermem gerektiğini anlıyorum artık. Burada böyle açık bir şekilde tüm bunlardan bahsetmeye çalışmam da bunun bir parçası.

Bazen benden başka kimsenin umursamayacağı şeyler hakkında yazmak istiyorum, kimsenin ilgisini çekmeyecek konular. Zevk aldığım şeylerden dilediğince bahsedebilmek, öfkelendiğimde tepkileri umursamadan bunu dile getirmek, birinin aptalca bir hareketini gördüğümde çekinmeden söylemek. Ama kendi içimde bunları yap(a)mamamı sağlamak için o kadar çok sınırlama koymuşum ve bunları o kadar içselleştirmişim ki, bana yarattıkları sorunları bile göremiyordum. Başkaları bunu söyledikçe ve bunun nasıl yan etkileri olduğunu gördükçe farkına varmaya başladım.

Bir şekilde bunun üstesinden gelebileceğimi biliyorum. Kendimle daha rahat olmam gerekiyor. Saçma sapan şeylere kadamı takmaktan vazgeçip elimdeki ve etrafımdaki onlarca şahane şeyin tadını çıkarmak istiyorum. Daha doğrusu artık istemek yerine bunu yapacağım, kendimi bunu yapmaya zorlayacağım.

Şu Anda Çalan: Noveller – Fantastic Planet (Bandcamp)(Spotify)

[PS. Yakında bir süredir kafamın bir köşesinde dönen, yeni yeni şekillenen bir projemi hayata geçirmeyi planlıyorum. Ayrıca bir süredir kenarda kalan bazı şeyler de tekrar canlanacak. Beklemede kalın.]