Bir adam vardııı…

Şimdi adamın biri var.

Bakayım bir, evet hâlâ var. Hani varolması neyse, bir de utanmadan sıkılmadan 18 yıldır var bu adam. Ciddi ciddi var yani.

Anne-babası “Buna Sabri deyin.” dedikleri için biz de kendisine öyle sesleniyoruz. Kişisel olarak kendisine “Lan, Hacı, Bro” gibi hitap yolları da kullanıyorum. İnternetlerde ise agunZagun diyenler oluyormuş.

Neyse işte bu çok garip bir adam. Garip garip işler yapıyor. Deli gibi oyun oynayıp duruyor. Sonra oynaması kesmiyor bir yığın geyik yapıyor oynarken. Sonra o da yetmiyor bunları videoya çekiyor. Buraya kadar tamam dedim kendisine, olur yani. Yapabilir keyfince. Ama çektiğin videoları ne diye yüklüyorsun youtube’a? Anlamadım nedenini ama anlayanlar var sanırım, bayağı izleniyor çünkü. Şaşırdım tabii. Sonra bir izleyeyim dedim, cidden de izlenebiliyormuş. İzlendiği gibi bağlıyor da üstüne, yeni bölüm felan bekliyorsun böyle. Çok sabırsızlandığım zamanlarda baskın yapıp “Video bekleyemem gel oyun oynayacağız.” diyorum, oradaki gibi geyiklerle beraber oynuyoruz.

Sadece oyun değil tabii bu adamın hayatı. Müzikle de arası oldukça iyi, çok güzel dinliyor. Hani dinlerken baktım, cidden beceriyor o işi. Bir de üstüne kendi yaptığı amatör işleri de var. Dinlemek anlamında değil tabii, çalmak konusunda. Beceriyor yani onu da.

Sonra ilginç bir kafası var, espri felan çok güzel yapıyor. Hani bir tadsanız parmaklarınızı yersiniz. Sohbet etmesi felan keyiflidir, güzel insandır yani sonuç olarak. Sevdiriyor kendisini.

Bir de bunların dışında çok garip bir durum var. Bu adam benim kardeşim. Evet ne garip değil mi? Hani bildiğin kardeş yani. Fena da değil kardeşlik konusunda, onu da iyi beceriyor adi. Herkese lazım böyle bir kardeş, acayip işe yarıyor. İsviçre çakısı gibi.

Hadi kardeşim olması bir derece alışılabilen bir durum. Zamanla normalleşiyor felan da bir de utanmadan bugün doğumgünü bu adamın. Hani anamızın karnından çıktığımız gün var ya? Hah, onun yıldönümü işte. Yani şu yukarıda anlattığım herifle birlikte yaşamaya başlayalı 18 (yazıyla on sekiz) yıl olmuş. Vay bee… Şaşırdım şimdi bir, böyle yazınca tuhaf geldi gözüme. 18 demek, peehhh.

Bu kadar yazıp çizmemin sebebi de o işte aslında. Bir kutlayayım dedim böyle, 18’in şerefine özel bir şeyler yapayım kardeşime dedim. Şekil olsun, karizma yapsın dedim (:P). Hem bu bahaneyle siz de tanıyım kendisini, bir bakın belki seversiniz dedim. Çok şirin bir şey be, cidden seversiniz. Yirim ben onu!

İşte diyeceklerim hemen hemen bu kadar. Kendisinin blogu, youtube kanal(lar)ı, facebook/twitter/g+ sayfası felan var. Ha derseniz ki ben bu adamı sevdim iletişim kurmak istiyorum ya da ne bileyim ben de bir doğumgününü  kutlayayım derseniz buraya tıklayabilirsiniz.

Tekrardan; HEPİ BÖRTDEY SABRİİİİİ!!!!!111

(PS: Hacı nabüüüün?)

Steampunk 101

Herkese merhabalar, şu anda rehberiniz konuşmakta.

Birçoğunuz için üzücü olabilecek bazı haberlerim var. Saat 14:58 sıralarında başımıza gelen ve sebebini bilemediğimiz bir kaza yüzünden tüm dünyadaki elektronik teknolojiye veda etmiş bulunmaktayız. Bundan sonra hayatımıza Viktoriyan dönemi teknolojisiyle devam etmemiz gerekecek. Rehberiniz olarak ben, sizleri bu sürece hazırlamakla ve şu andan itibaren neler yapabileceğinizi ya da nasıl yaşamlar sürebileceğinizi anlatmak için buradayım. Eğer herkes ilk çoku üzerinden atabildiyse turumuza başlayalım…

Öncelikle şu andan itibaren elimizdeki makinalar ve teknoloji konusunda biraz bilgilendirmem gerekiyor. Birçoğunuz için -özellikle de eski teknolojiye alışmış tembel ve göbekli arkadaşlara- bundan sonrası önemli bir zorluk teşkil ediyor. Çünkü bundan sonra bir tuşa basarak herşeyi halledeceğiniz günler geride kaldı. Kendinizi daha fazla yormanız, uzun süredir dinlenmekte olan kaslarınızı ve beyninizi daha fazla çalıştırmanız gerekecek. Ayrıca eski makinalara kıyasla daha yaşayan ve daha yorucu makinalarımız mevcut. Neredeyse hepsi birer canlı gibi yaşayan ve daha gerçek makinalar ve onların işe yaraması için sizin de onlarla yaşamanız gerekiyor.

Özellikle bir kez daha belirtmek istiyorum ki bundan sonra gezegendeki hayat o eski rahatlığını kaybetmiş olacak. Günlerce önünden ayrılmadan beyninizi eritebileceğiniz makinaların çoğu artık birer çöplük olmuş durumda. Hayatta kalmak için artık çaba ve emek harcamanız gerekiyor. Çünkü artık makinalar bile kendi kendilerine çalışmaz durumdalar. Onların çalışması için sizin emeğiniz, teriniz gerekiyor.

Eğer bu konuda bir sorun yoksa şimdi biraz nasıl yaşamlar sürebileceğinizden, yeni hayatınızda neler yapabileceğinizden bahsedelim biraz.

Bundan önce birçoğunuz nükleer güce gerçekten önem veriyor ve hatta tapıyordunuz. Üzgünüm ama bundan sonra gaz ve buhardan başka aşırı güçlü enerji kaynağı bulmanız mümkün değil. Ama eğer bunlarla bişeyler yapabileceğinizi, bunlarla bir güç oluşturacağınızı düşünüyor ve birşeyler yapmak istiyorsanız birer Atomicpunk olarak hayatınıza devam edebilirsiniz.

Bilimadamları doğal olarak kariyerlerine devam etmek isteyeceklerdir. Belki elimizde o devasa teknolojiler kalmadı ama onlar için hala imkanlar var. Unutmasınlar ki onlar bu teknolojiye sahip olmadan önce de birileri bilim ile ilgileniyordu. Birer Mad Scientist olmak onlar için güzel bir hayatı beraberinde getirebilir. Aralarında gerçekten zeki olanlar, o teknoloji hükümranlığı zamanındaki önemli aletleri bu teknolojiyle de üretmeyi başarabilirlerse gerçekten önemli birileri olabilirler.

Yeni yaşamımızda elbette karanlık, kirli bölümler ve yaşamlar da olacak. 2001’de Lewis Pollak’ın kitaplarında bahsettiği Dieselpunk bir yaşamı hayata geçirmek artık hayal edenler için mümkün. Dizel ile yapabileceklerinin sınırı yok, tamamen hayalgüçlerine ve nasıl yaşamak istediklerine bağlı bu. Özellikle Nazi veya RAF gibi organzasyonlara ve onların yaptıklarına özenen arkadaşlar için bu yaşam şekli bulunmaz bir fırsat olabilir.

Her ne kadar steampunk teknolojiye yakın görünse de çarklar ve dişlilerle teknoloji üretmek isteyen arkadaşlar ve mühendisler için Clockpunk kariyeri önermem lazım. Herşeyi buhar gücüyle yapacağız diye bir şart yok, dişliler ve çarklarda çok önemli işler başarabilir.

Korsanlık konusunda daha farklı kariyerler yaratmak isteyen arkadaşlar varsa aranızda burayı daha dikkatli okusun. Buhar ve çark gücü ile yapacağınız zeplinler ve uçan araçlar ile korsanlığınızı sulardan çıkartıp gökyüzüne çıkarabilirsiniz. Kendinize ister Airship Pirate, ister Sky Pirate diyebilirsiniz, bizim için çok önemli değil. Ama eğer bunu düşünüyorsanız dikkatli olmanızda fayda var. Gökyüzü her zaman aşağıdan göründüğü kadar sakin olmayabiliyor. Önlemlerinizi ve hazırlıklarınızı iyi yapmanızda fayda var.

Kaşiflik ya da dedektiflik yapmak isteyen arkadaşlar ekipmanlarınızı baştan düzenlemenizde ve elden geçirmenizde fayda var. Birer Spypunk olmak için günümüzdeki teknolojiye ayak uydurmanız ve iyi bir çalışmadan geçmeniz gerekiyor. Teknolojiyi kaybettikten sonra işiniz daha zorlu ama çok daha zevkli olacak. Ama macera için hala kovboyluk düşünenler varsa biraz alışma sürecinden sonra Weird West bir yaşam onlar için gerçekten yeterli olabilir.

Kadınlar eğer daha kendilerine özel birşeyler arıyorlarsa onlar için de birkaç seçenek var elimizde. Güzelliğine güvenen, hoş ve çekici ama bir o kadar da elit yaşamını kaybetmek istemeyen kadınlar birer Neo-Victoriana veya Gothic Lolita olabilirler. Eminim ki eski dönemleri aratmayacak kadar iyi bir hayat geçireceklerdir. Özellikle goth ve viktoryan tarzı kıtyafetler onlara yakışacaktır. Ayrıca Phil ve Kaja Foglio’nun zamanında çizgi romanlarda yarattığı gaslamp fantasy‘ye özenen ve onu yaşamak isteyen kadınlar birer Girl Genius yaşam biçimi kurabileceklerini de bilseler iyi olur. Eminim gaslamp fantasy’nin gerçek hayata geçtiğini görmek güzel olacak.

Hemen hemen birçok yaşam biçiminden ve seçeneğinden bahsettik. Bunlardan hangisini seçeceğiniz veya nasıl bir şekilde kuracağınız tamamen size kalmış. İster karamsarlığa gömülüm birer dsitopik dünya yaratırsınız kendinize, isterseniz de ütopyanızı hayata geçirebilirsiniz. Tamamen sizin tercihlerinize ve bakış açınıza kaldı bundan sonraki yaşamınız. Teknolojinin size benzer yaşamları dayattığı, zihninizi ve bedeninizi uyuşturduğu o eski dünyaya elveda demiş bulunaktayız artık.

Eğer bir sorunuz yoksa yeni yaşamınıza ya da tahmin edebileceğiniz adıyla steampunk dünyaya hoşgeldiniz…

Rehberiniz,

Bela Presente.

(İlk olarak Underground Poetix #7’de yayınlanmıştır.)

‘Bela Presente v2.0’ ya da ‘Ölen Ölsün Kalanlar Sağlı Sollu İlerleyelim’

Yaşıyoruz hâlâ, bu kadar pisliğe, bu kadar lanete ve bu kadar gerizekalıya rağmen hâlâ hayatta kalmayı beceriyoruz. Bu bir anlamda iyi bir haber gibi görünüyor ama çok da sevinmeye gerek yok, büyük kısmımız sadece şansından dolayı becerebiliyor bunu. Özellikle de aptallıklarının farkında olmadan ortada dolananlar.

Yani diyorum ki, yaşıyor olmak, hayatta olabilmek pek de mesele değil. Birazcık şanslıysanız ve içgüdüleriniz hâlâ yerindeyse çok da zor değil bunu başarması. Mesele biyolojik süreç devam ederken ne yaptığınız, nasıl yaptığınız. Benim de derdim bununla alakalı çoğu zaman.

Açık olayım, bir çok insanı gördüğüm zaman aklımdan geçen ilk şey “Böyle bir IQ ile hayatta kalmayı nasıl başarabildiği” oluyor. Şaşırıyorum, anlam vermeye çalışıyorum ama pek de bir sonuca varamıyorum. Belki Tanrı’yla alakalı bir şeylere bağım olsa ona bağlayıp kurtulabilirdim ama o da olmadığı için sadece şaşırmakla kalıyorum. Şaşırdıkça ve üzerine düşündükçe aklıma devamında gelen şu oluyor; “Bunlar yaşamakla kalmıyor, aynı zamanda benim yaşamım için tehdit de oluyorlar yaşadıkça”. Sonunda bu tarz insanların büyük kısmı potansiyel tehdit gezegen adına. Ama sonra elimde pek de bir seçenek olmadığını görüyorum, ne yapayım gerizekalılardan kurtulmak için yapabileceğimi düşündüğüm şeyler yasalarla engellenmiş durumda.

Farketmişsinizdir, şu kısma kadar pek de insancıl, yaşama hakkına saygılı, politik doğrucu felan olmadım. Çünkü öyle biri hiç bir zaman olmadım, olamadım. Benim tek meselem dürüstlük ve gerçek. Bunun dışındaki potansiyel ıvır zıvırlarla ve saçma kelime oyunlarıyla hiç de muhatap olmaya niyetim yok, aynı zamanda vaktim de yok. Ne yapabilirim ki, aktivistliğim ya da laf salatalarım karşısında maaş felan alamıyorum ya da onları rahatça yapabilecek kadar boş zamanım ve rahatım yok. O yüzden vakit değerli benim için, doğrudan hedefe, ulaşmaya çalıştığım gerçeğe yönelik çalışıyorum. Ukalalıklarla, şebekliklerle, olacağını bile bile bir şeylere şaşırıp, göstermelik tepkilerle vakit harcayamıyorum.

Ben de böyle biriyim işte, kabul etseniz de etmeseniz de.

E şimdi bnlar ne alaka? Yok bir alakası, blogun bakımdan sonra tekrar aktif edilişiyle birlikte bir giriş yazısı yazayım dedim, aklıma gelenler ilk bunlar oldu. Fazla sıkılmış olmalıyım sanırım, bilemedim. Ya da toparlanma ve bakım sürecimin sadece blogumdan ibaret olmamasıyla da alakalıdır. Bak bu olabilir işte, ne de olsa uzunca bir süredir kendi içimde de bir bakımı tamamlamaya, bir temizliği halletmeye çalışıyordum. Sonuç olarak yazıyorum işte bir şeyler, okuyup okumaması size kalmış.

Biraz da blogla ve yapacaklarımla ilgili haber vereyim de bari blogun yenilenme yazısı olduğu anlaşılsın.

Mesela, blogda kategorileri daha anlamlı bir hale getirdim, sanırım daha da kullanışlı oldular. Önceleri çok önemsemiyordum ancak yazıların miktarı arttıkça daha ciddi bir hâle geldi onlar da, o yüzden biraz daha dikkatli olmam gerekti. Sonra benimle ilgili iletişim kısmını yan satırdan kaldırıp ayrı bir sayfaya aldım, böylece görünüm de daha temiz oldu. Oraya ulaşmak isterseniz üst sağa bakmanız ya da buraya tıklamanız yeterli.

Güzelce bir banner yaptık siteye, daha doğrusu Sabri Erkan, yani kardeşim yaptı. Ben sevdim, sizden de fikir beklerim. Kendisiyle iletişim kurmak isteyenler buradan.

Burada kullandığı şahane çizimin sahibini merak edenler için de bakmaları gereken adres burası.

Onların dışında blogla ilgili yaptığım çoğu bakım genelde iç kısımla alakalıydı o yüzden size direkt olarak görünmeyecek şeyler ama sitenin güvenliği için gerekliydi falan filan.

Bundan sonrasında hem blogu hem de halihazırda yazdığım alanları daha aktif tutacağım bir gerçek, birikmiş çok şey var zaten. Ayrıca yakın zamanda -fazlasıyla yakın- yeni yerlerden de beni okuyabileceksiniz gibi görünüyor. Onların büyük kısmını buraya taşımaya pek niyetim yok, sadece bazı eskiden yazdığım, ulaşılamaz durumda olan ya da ulaşılması zor yerlerdeki eski yazıları taşırım en fazla buraya. Onlar dışında da burası hep taze yazılarla dolacak.

Sanırım şimdilik elimizdekiler bu kadar. Bundan sonra Bela Presente v2.0 ile birliktesiniz. Bu versiyonun özelliklerini de parça parça göreceksinizdir zaten.

(Potential) Soundtrack of 2012 from belapresente on 8tracks.

Cuma Postası [16.12.2011]

*Keyfim yetti,yeni posta yazayım dedim. Bundan sonra da böyle olur heralde. Keyfim yettikçe gelir Cuma Postaları. O yüzden her cuma bekleyen olduysa özürler vs.

*Siz çoğu şeyi görmediğimi, farketmediğimi, anlamadığımı sanmaya devam edin. O halinizle daha çok eğleniyorum ben…

I Could Care Less by DevilDriver on Grooveshark‘}” alt=”” />

*”Keşke…” dedirtiyordu zamanında şu şarkının adı. Sözleri zaten ayrı şahane, Dez şaheseri yine. Şimdi şu şarkıyı daha bir keyifle dinliyorum, çünkü keşkeleri kaldırarak eşlik etmek daha zevkliymiş. E pek tabii ki “I Could Care Less and I’m Doing It.”

*E doğru tabii, daha az umursuyorum artık. En azından gerçekten daha az umursanması gerekenleri. Kendini çok bir bokmuş zannedenleri, hiçbir şey yapmadan ortalıkta laftan ibaret dolananları, kopyala/yapıştır marjinalleri, kopyalarla peşinde birilerini sürüklemeye çalışanları, şaklabanları, tek işleri sağa sola kapris yapmak olanları, fikirleri yüzünden kendini kutsal sananları, eleştiriye tahammülü olmayanları, dangalakları, her önüne geleni kullanabileceğini sananları, detayları görme özürlüleri, slogandan başka söyleyecek sözü olmayanları, kendisine ait hiçbir sözü olmayanları… Kısaca anladınız sanırım. Ha umursamıyorum demek onlarla uğraşmayacağım ya da acı çektirmeyeceğim anlamına gelmiyor tabii ki, sadece bunu daha keyifli olarak ve başımı ağrıtmayacak temiz yollarla yapacağım. Yani işin eğlencesine bakacağım biraz da, en başından yapmam gerekeni…

*Bloga yeni şeyler pek eklenmediğinin farkındayız sanırım ama bu pek yazmadığım anlamına gelmiyor tabii ki. Zaten sosyal medyalarda (bkz. sağ sütun) takip edenler görüp ediyordur ne yapıp ettiğimi ama şuraya da bir özet geçmekte fayda var. En başta Jiyan‘da yazmaya başladım ve hiç de bırakasım yok, yakında yenilenmiş haliyle tekrar yayında olacak, büyük ihtimalle en sık yazacağım yer orası olacak gibi. Ayrıca Ankara’da çıkan Aşındırma Fanzin için de elimden geldiğince yazıyorum, Ankara’dakiler takip etsinler mutlaka. Bunun dışında aklıma gelmeyen yerlerya da sonra sonra yazacağım yerler hep olacak mutlaka, onları da yine sosyal ağlardan takip edip öğrenebilirsiniz.

*Dayanamıyorum be, yine iki kelime edicem. Kendinizi böyle bir halttan sanmayı, çok da mühim birşeymiş gibi görmeyi, kendinizi öyle satmayı nasıl beceriyorsunuz? Çevrenize bu kadar kör şakşakçıyı toplamak için nasıl bir çaba harcıyorsunuz? İnsanları kandırmak için ne gibi ürünler kullanıyorsunuz? Sahtelikten, kopyala/yapıştırcılıktan, alttaki gerçeği gizlemeye çalışmaktan hiç mi yorulmuyorsunuz? O kadar “farklı”, “muhalif” olup da eleştiri tahammülüne zerre sahip olmadan yaşamak nasıl bir duygu? Ajitasyonlarla eleştiriye cevap verileceğini düşünmek nasıl bir mantıktır? Omurgasızlık nasıl bir ruh halidir?

Ne yaptığınızın cidden farkında mısınız?

*Ne zamandır aradığımı, beklediğimi bulmanın dayanılmaz huzuru, neşesi. Kaybetmemek için herşeyi yapabileceğim çok az şeyden biri. Sanki yıllardır ayrıymışım da şimdi tekrar bir araya gelmişim gibi bir özlem hissi… Ve çok şey yazacakmış gibi hissetmeme rağmen hiçbir şey yazamamam. Çok acayip (:

*Neyse, bu postayı böyle kesiyorum. Söyleyecek çok lafım, yapacak çok işim var daha. Onlarda görüşürüz zaten. Şev baş!

Bağlantıyı kesebiliriz…

Gonzo’dan Girişelim

Sıradaki parçamız Gonzo için çalacak, herşeyi çoktan gördüğü için önce daktilosuna, sonra kendisine sıkan o manyak herif için. Çünkü bazı adamlar vardır, herşeyin dibinde olsanızda size “Kalk lan ayağa göt! Kalk ve devam et yanındayım ben” derler, kafanızın içinde olsalar da -ki orada olmaları daha iyidir, dışarıda olanların ne kadarının hayrını gördük ki.

Dünyanın daha da boktan bir yer olabileceğini bilenler bunun için yeterince çaba harcıyorlar zaten, en azından birkaçımızın buna rağmen hayatta kalabilmesi lazım, en azından bunun için çabalayanların suratlarına bir avuç bok atabilmek için. Ve bunu yapabilecek pek de kimse göremiyorum, herkes mazoşizmin dibine vurmuş bile. O yüzden dinler bile anlamsız artık ya, cehennemde orgazmın dibine vurabilecek hale geldi bile insan zihni. Belki de hep öyleydi de şimdikiler bokunu çıkardı işin, o kısmından emin değilim. Emin değilim çünkü götüm küçük, uydurma kapasitesi pek yok, sadece sıçabiliyor. Ama güzel sıçar, nişan aldığı suratı da deliği de kaçırmaz.

Dünya diyorduk dimi, boktan yer… Bende bari boktan, biraz faydasını göreyim istiyorum ama en önemli özelliğim eksikmiş o yüzden almadılar beni. Ego yokmuş bende, git biraz ego yap öyle gel dediler, mecbur tamam dedim, bi spor salonuna gittim. Orada yapılmıyormuş meğer. Nedir, ne değildir söyleyen de yok ki öğrenelim, ne kadar lazımsa yapalım. Bilen varsa aranızda şunu bitirdikten sonra bulsun beni, yapamazsam aç kalacam lan.

Baktım ego felan da yapamıyorum, eve geldim. Bi sandalyeye oturup bi sigara yaktım, balkondan manzara izleyim dedim. Önce tepeye diktim gözlerimi, 3-5 yıldız kasıyordu kendini, biraz olsun görünmek için, geri kalanları çoktan siktir etmişlerdi bile, görünmüyorlardı ortalıkta. Biraz aşağıya inince yıldızlarla daşşak geçer gibi parlayan gökdelenimsileri gördüm. Acaba ego orada mı yapılıyor lan dedim ama çok uzak gelince üşendim gitmeye, sonra biraz daha aşağıya indirdim kafayı, irili ufaklı belki de yüzlerce ev vardı; kimi apartman kimi gecekondu felan. Uzaktan bakınca manzara gkdelenimsileri çoban, evleri koyun sürüsü gibi gösteriyordu. Sanırım en çok egoyu gökdelenler yakıyor dedim ama mesafe aklıma gelince yine siktir ettim, sonra da içeri kaçtım. Midemi bulandıracak gibiydi manzara çünkü ve kusmaya niyetim yoktu.

Sanırım özet manzaradan çıkıyordu. İnsanın ya gökdelene çıkması lazımdı ya da kendi çevresinde kendisine gökdelen süs vermesi lazımdı, dert bu çünkü. Ne kadar ego o kadar bi boksun, ne kadar yüksek görünürsen o kadar duyulur. Acaba gökdelenler mi insanların zihninin bi yansıması yoksa insanlar mı gökdelenleri taklit etmeye çalışıyor diye düşünmedim değil ama uzun sürecek gibiydi ve uykum var ve bunu dinleyen ya da okuyan varsa da çoktan bitsin kafasına girmiştir bile. Ne de olsa ne ego var bende ne de ciddiye almanız için geçerli bir sebep di mi? O yüzden kısa kesiyorum, biraz dökeyim içimi dedim, herkesin yaptığı gibi. Kimseyi siklemeyelim ama hep dökelim içimizi. En güzeli böylesi.

Hadi tüm şerefsizliğe ve de gonzolara…

(Bu yazıyı ilk olarak Pasaklı Düzeyliler Şiir Tantanası vol. 2’de okudum.)

Cuma Postası [09-16.09.2011]

*Saçmalık, bok, püsür, ıvır, zıvır… Geçen hafta cuma postasının olamamasının sebepleri kısaca işte. Neyse ne, kaldığımız yerden devam.

*Detaylar çok şey anlatır ve özellikle karşınızdakini ortalama biri zannediyorsanız detaylarda vereceğiniz büyük boşluklar sizin sonunuzu getirebilir -en azından o insan açısından. Gariptir, bir çok insan kendisini fazla kurnaz, fazla zeki zanneder ve bu “zannetme hali”ni dışarıya fazlasıyla belli ederler. Ama aslında bu belli etmek, o kadar da zeki olmadıklarının ilk büyük göstergesidir. Çok ufak ve karşıdakinin farketmeyeceğini sandığınız detayla, karşınızdaki insanın sizin hakkınızda bir çok şeyi görmesini sağlayabilirsiniz. Tabii bu gördüklerini nasıl kullanacakları ona kalmış. Ama söz konusu gören kişi ben olursam, siz görene kadar hiç beklemediğiniz şeyleri çoktan hazır hale getirmiş olurum bile…

*Herkes kelimeleri, özellikle de “afilli” kelimeleri çok seviyor, kullanmak için fırsat kolluyor. Zaten kelimeler olmadan iletişim kaçınılmaz noktaya geldi ancak kelimeler bile insana bir kişilik yükleyecek güçteler. Ve bu gücün de etkisiyle hiç de düşünmeden kullanıyoruz, hiç sorgulamadan dilimize geleni dışarıya savuruyoruz, kişiliğimizi de beraberinde. Ve birşeyleri isimlendirmeyi, onları tanımlamayı çok seviyoruz -onlar bunu istemese de. Hatta yaptığımız tanımla onları kafesliyoruz, ben nasıl tanımladıysam oysun sen diyoruz, Daha da ileri gidiyoruz, başkalarını da kendi tanımlarımızı kullanmaya zorluyoruz, “benim gibi tanımlamazsan x’sin” diyebiliyoruz. Kelimeleri çok seviyoruz, dili kullanmaktan vazgeçemiyoruz ama bununla daha da iyi ayırdına varıyorum dilin aslında dış uzaydan gelen bir virüs olduğun gerçeğine.

well now i’ve got some
advice for you, little buddy.
before you point the finger
you should know that
i’m the man,
and if i’m the man,
then you’re the man, and
he’s the man as well so you can
point that fuckin’ finger up your ass.

*Siteyle felan alakalı bi iki not düşeyim araya, yan sağ sütunu tamamen sosyal ağ geyiklerine ayırmış durumdayım; yani nerelerde hesabım var, nerede ne bok yiyor bu adi herif diye merak ediyorsanız oraya bir bakabilirsiniz. Ayırca oraya yeni eklenen bir tanesinden de özellikle bahsetmek istiyorum; 8tracks isimli bu meret 8 şarkılık setlistler yapma imkanı veriyor hesabı olanlara, bir nevi radyo yayını şansı gibi, her listenin şekli şemali size bağlı tamamen, oldukça zevkli bir site yani. Arada uğrayın derim, kafama estikçe setlist yapıp atıyorum oraya, dinleyecek ilginç şeyler arıyorsanız güzel bir şans olur. Bu arada sitede yorum yapanları yiyen bir uzaylı türü felan yok henüz ortalıkta, yorum yapmak serbest yani (:

*İnsanlarla beraber birşeyler yapmayı sevmekle, birşeyler yapmak için insanlara muhtaç olmak çok farklı şeylerdir, bilgilerinize.

*İlginç bir tartışmaya denk geldim, daha doğrusu öneri diyelim. Çocuklara ilköğretim sürecinde matematik, dil bilgisi dersleri gibi temel programlama dersleri verilmesini öneriyorlar. Eğer eğitimin gerekliliği tartışmasını bir kenara koyarsak gerçekten işe yarar birşey olabilir bu. Bunun olumlu yönlerinden aklıma başlıca gelenler: bilgisayarların ve cyberspace’in gün geçtikçe hayatımızda yerinin sağlamlaşması ve tıpkı bizim yerimize başkalarına hesap yaptırmayı -en azından temel işlerde- bırakıp herkes matematiği öğrendiği gibi, temel programlama dillerinin de aynı noktaya gelecek olması; ayrıca programanın mantık ve düşünme üzerindeki ciddi faydalı etkilerini söyleyebilirim.

*Bu arada Cuma Postası serisiyle ilgili bir not düşeyim dedim; burada yazdıklarımın çoğu defterlere ya da rastgele yerlere aldığım notların seçmeleri, bir nevi “Best of My Notes” gibi birşey, İlerideki zamanlarda buralara yazdıklarımın genişletilmiş hallerini benim kalemimden bir yerlerde okursanız şaşırmayın yani, çoğu o amaçla alınmış notlar sadece. Burada öncesinde insanlarla üzerine tartışacak bir alan sağlamaya çalışıyorum -istediğim kadar işe yaramasa da henüz.

*Basılı medyanın ne kadar zavallı durumlara düştüğünü -ki kastettiğim büyük medya kuruluşlarına bağlı olanlar- gün geçtikçe daha iyi görüyoruz. Medya artık son çırpınışlarında ve bu son çırpınışlarda daha da vahşileşmekten ve daha da çirkinleşmekten hiç ama hiç çekinmiyor. Bunun sebebi ise ortada aslında, toplumun, okurunun kaçmaması için nabzına göre şerbet vermek istiyor. Ve özellikle Türk toplumunun yapısını göz önünde bulundurursak bu çirkinlik ve zavallılık onlar için göreve dönüşüyor. Çünkü toplum dediğimiz şey zaten farklıya düşman bir yapı ve Türk toplumu bunu en vahşi şekilde yaşamakta hala ısrar edenlerinden. Yoksa Vakit hala rahatlıkla Küçük İskender’i hedef gösteremezdi, Yeni Şafak BDP milletvekillerine katil demeye cesaret edemezdi, hatta Fotogol (bugün öğrendim öyle bir gazetenin varlığını) sırf bir Türkiye takımı İsrail takımını yendi diye “Kol Gibi Geçirdik” manşetini atmaya cesaret edemezdi. Bunun örneklerini çoğaltmak mümkün ancak sorun aynı ve ortada; artık zamanlarının ve yöntemlerinin vaktinin dolduğunun farkına varanlar zavallılığı, vahşiliği, çirkinliği kendilerine kurtuluş yolu olarak görüyorlar. Belki biraz daha sürelerini uzatabilir ancak sonlarını daha da acılı hale getirdiklerinin farkına varmaları gerekiyor.

*Bu haftalık bu kadar sanırım, gelmedi aklıma başka bişey. Bunlar kesmediyse sizi ufaktan bikaç şey tavsiye edelim; mesela Neal Stephenson’dan bişeyler okumak ister misiniz? Ya da ilginç şeyler görmek istersiniz belki, olmazsa gezegendeki başka tuhaf insanlardan biriyle tanıştırayım sizi.

Neyse, bağlantıyı kesebiliriz…

Cuma Postası [02.09.2011]

* Bu sefer hafta farkı sokmak istemedim ama Cuma Postası, Cumartesi postasına dönüştü. Sanırım zamanla oturtacağım bu düzeni, o zamana kadar biraz sabır istiyorum sizden. Neyse, uzatmadan girişelim bakalım…

*”Football season is over. No More Games. No More Bombs. No More Walking. No More Fun. No More Swimming. 67. That is 17 years past 50. 17 more than I needed or wanted. Boring. I am always bitchy. No Fun — for anybody. 67. You are getting Greedy. Act your old age. Relax — This won’t hurt.” —Hunter S. Thompson

*Öfkenin o kutsal gücüne ihtiyacımızın olduğu vakitlerdeyiz. Öfkemizi sevmeye, onun bize özel bir hediye olduğunu farketmeye ve ona hakettiği gibi davranmaya ihtiyacımız var. İyi niyetin çözümü değil acıyı getirdiği, iyimser bakmanın hayatımızı kararttığı zamanlardayız. “Barış Günü”nde dayak yediğimiz, biber gazlarına boğulduğumuz günler bunlar, gökten bombalar yağarken bayram yapılan günler… En son ihtiyacımız olan şey iyi niyetli olmak.

*Bazı dönemler yazmak zor oluyor, edilgenleşmek istiyor insan. Elinde olmadan yapıyor bunu, bazen doldurmak için kendini, bazense güçsüz hissettiğinden. Ama oluyor işte. Yazmaktan çok dinlemek, izlemek, bakmak, dokunmak, konuşmak… istiyorum. Yazmak hariç herşey olabilir diyorum. Çünkü en etken olduğun anlardan biri oluyor hayatında, sensin sadece o anda ve ne girerse o ana kontrolü sende, kaçış yok. Edilgenlik ister insan ara ara, korkulacak birşey yok.

 

*Bazen de hayaletler basar bulunduğun yeri, dönersin gerisin geriye. Herşey yeni ama aslında herşey aynı, istediğin gibi.

*Yıkımı istemek sadist bir duygu mu? Kaosu iliklerine kadar hissetmek ve hissettirmek istemek? Ortalığın alevler halindeki halini düşlerken romantik bir ruh haline girmek ve bir sigara yakıp hayal kurmaya devam etmek? Ve yazdıklarınla bunlara neden olmak istemek?

Eğer öyleyse hakkımda bazı kötü haberlerim var size…

* “Kulübeye yürüdükçe

göğün gürültüsünün arttı sesi, şiddeti.

Sanki yağmur değil içim boşalacaktı,

Kusacaktım

-sanki-

Tüm yanlışlarını hayatımın.

Kedi, masaya kıvranıp uyuduğunda

“Deniz Kavimleri” dolanıyordu aklımda

Yükünü almış bir hayvan gibi –acılı.

Gene, olmayan sesini duymağa başladım sonrasında -az önce yani-

“Kafkasları hiç görmedim ben” dedin.

Korktum kendimden..

Sustum.” —Ş.E.

*Bazı arkadaşlardan buradan da bir kez daha özür dileyeyim, banner’ımın yarattığı istemdışı beklentiyi bu hafta da yeterince sağlayamadım. Ama elimde olmayan -güzel- sebeplerden dolayı duygu yoğunluğu olan bir haftayı geride bıraktım yine. Ama merak etmeyin, nolursa olsun ele geçireceğim bu gezegeni merak etmeyin. En azından sizi ve Spider Jerusalem’i hayal kırıklığına uğratmamak için bile olsa yapacağım bunu (:

*Bu hafta da dengesizdi biliyorum. Fazlasıyla öfkeliyim ama yeterince sindiremedim bunları (en azından kaleme dökecek kadar) o yüzden pek de içime sinmedi, o yüzden kısa kestim bu hafta, idare edin artık. Bloga da bunlar dışında yeni yazılar gelecek merak etmeyin, sadece edilgenlik kafasından kurtulmam gerekiyor biraz. Tavsiye vermiyorum bu hafta, twitter’dan bolca link atmıştım oradaki makaleleri okuyun, hafta içinde de ayrıca birşeyler yazacağım bloga -umarım-…

Bağlantıyı keselim…

Cuma Postası [19-26.08.2011]

* Dengesiz sinirler, altüst olmuş kafalar, fazlasıyla yorgunluk. Zaten bir yığın şey olup bitiyor ve neredeyse aralarında hiç iyi haber yok, üstüne bu ruh haliyle daha da göze batmaya başlıyor herşey. Olabildiğince gerginim anlayacağınız, o yüzden bu posta da öyle olacak, fazlasıyla da sert girişecek. Başlamadan önce ufaktan uyarayım dedim sizleri; şimdi girişelim bakalım… Ha! Bir de geçen hafta posta yoktu, sizi postasız bırakmak istemezdim de, öyle oldu işte. Neyse artık.

*Bazı şeyler görürsünüz, yaşarsınız ve insanlıktan tüm umudunuzu kesersiniz ya hani? İşte ülkenin tüm hali şuan bende aynı ruh halini uyandırıyor. İçime saf nefretten başka birşey dolmuyor, dolamıyor. İnsanlıktan, orospu çocuklarından, göz dönmüşlerden daha da nefret ediyorum. Hiçbir şeye, hiç kimseye saygısı olmayan bu yaratıkların kendilerine insan demeleri bile midemi bulandırıyor. İnsanlığımdan utandırıyor. Ama yine de bir şekilde karşı durmanın gerekliliğini hissediyorum, dayanamıyorum. Ve tüm o kan dolu gözlere ve sözlere rağmen bu karşı duruşu neşeyle, insanca yapmalı diyorum.

*Mesele özgürlük dediğimiz şeyin önüne “ama” getirmemekte. Özgürlüğün ama’sı koşulları olmaz çünkü. Ona evet dediğiniz an her türlü sınırlamaya, her türlü kurala ve her türlü faşizme evet demişsiniz demektir. Çünkü onlarında “ama”ları, “fakat”ları var. İnsanın en temel haklarının [ki başında özgürlüğü gelir, sonrası saymakla bitmez] “ama”sı yoktur. Onu kullandığınız an küfürle üstünüze yürüyen ve sizi dövmeye gelen birini görürseniz o benim demektir, kaçın!

*“ayin ıslayan derbeder karalamalarında beni hatırla

bana and iç absolut iç toz iç ot iç şeker iç

ama beni danamın karnında rahat bırak!

çünkü hiç… çünkü hiç… her neyse bu

PİÇ!

SENİ SEVİYOR! -erenokur.

*Kafamda çok fazla şey var; çok fazla plan, çok fazla proje, çok fazla yazılacak şey… Bunların hepsinin bir anda patlaması bir yandan da korkutuyor beni, hepsini tek vuruşta tüketmekten, bir anda bomboş kalmaktan korkuyorum. Bir yandan da zaten hepsini tek seferde yapmaya gücümün yetmeyeceğinin farkındayım ama nasıl bir sıraya koyacağımı bilmiyorum. Çok dolu ama çok karışığım. Bilmiyorum, bazen bir çok şeyi bilmiyorum…

*Sosyal medyanın özellikle ülkemizde en derin bir şekilde ortaya koyduğu sorun bana göre kesinlikle kişilik ve ego problemleri. “Türk insanı” denilen kalıbın kişilik sorunları, ego patlaması, ilgi budalalığı çok yoğun bir şekilde ortalığa döküldü. Ve bunun ne gibi sorunlara yol açtığını, insanları nasıl komik -ve hatta acınası- hallere düşürdüğünü daha detaylı olarak inceleyebilir, izleyebilir olduk. Ve ne kadar içi boş, ne kadar saçma, zavallı insanların nasıl büyük egolara, ‘ün’lere sahip olduğunu da gördük. Ve kişisel olarak bunlarla uğraşmak bana acayip zevk verdiği için detaylı olarak bazı örnekleri ele alıp incelemeyi düşünüyorum. Çok yakında…

*İnternet demişken bazılarınızın unuttuğu bir şeyi de hatırlatayım; ülkemiz iktidarı interneti intraweb’e dönüştürme konusunda ilk adımını 22 Ağustos’ta attı ve pek de internet dünyamızın bunu salladığını söylemek mümkün değil. Üstelik 22 Kasım’da temelli hale dönüşmek üzereyken. E tabi bazılarına göre kendi kişisel sorunları, saçma muhabbetleri ifade özgürlüğünden, düşünce özgürlüğünden daha önemli olduğu için bu hali doğal karşılıyorum. Yine de bu konuda detaylı bir yazı hazırlıyorum, hem durumu daha detaylı kavrayabilmek hem de bazıkorunma yöntemlerini de anlatarak. Ama bu demek değil ki korunarak bunu görmezden geleceğiz, elbette bunun gerçekleşmemesi için yapacaklarımız çok daha önemli.

*Underground Poetix #10 Ekim’de geliyor. Şimdiden hazırlıklara başlayın.

*Hiç beklemediğiniz anlarda çok ilginç, çok güzel şeyler çıkabiliyor karşınıza. Onun verdiği hissi verecek çok az şey var…

*Sorunlu bir haftaya, sorunlu bir posta diyerek kapanışa geçiyorum. Gecikmeli de olsa postanızın tadını çıkarın, keyfine bakın. Şöyle ufak bir tavsiye listesi yapacak olursak; az çok politik bilincinizde tokat isterseniz buraya, cyberpunk adına ne okusam/ne izlesem/ne oynasam diye düşünüyorsanız buraya, Warren Ellis’in tuttuğu blogtan haberiniz yoksa da şuraya doğru alalım sizi.

Şimdilik bu kadar, bağlantıyı kesebiliriz!

Cuma Postası [12.08.2011]

Bundan sonra hem blogu güncel tutabilmek hem de aklıma ufak ufak gelen ama bi blog postu için fazla küçük olduğunu düşündüğüm şeyleri haftada bir böyle tek postta toplama kararı aldım. Hem de yazmak için bahane olur bana (: Her cuma olacağı garanti ama saati konusunda asla kesin bişey olmayacağını da tahmin ediyorsunuzdur heralde (: Neyse ilk postayla başlayalım artık.

-A.A.S.

*Sanırım çok fazla şeye kafa yormamak lazım aynı anda. Özellikle de hepsi az çok psikolojik durumu etkileme gücüne sahipse. Ama durum sizden bağımsız öyle gelişiyorsa da katlanmak için sizi daha güçlü kılabilecek şeyler dışında pek bir çözüm yok gibi. Bir de bu tarz durumlarda asla planlama dediğimiz şey işe yaramıyor -gerçi bu benim kendi dengesizliğimden de olabilir emin değilim-.

*Bu şarkının da yeri hep ayrıdır bende. Bir şekilde anında enerjiyle doldurabilme gücü var üzerimde. Belki sizde de vardır deneyin bakalım.

*Molly Crabapple‘a hayran olduğumu daha önce söylemiştim sanırım da burada bir kez daha söylemek benim için pek sorun olmaz (: Kendisine hayranım demek hafif kaçabilir benim için, hatta aşığım bile diyebilirim (: Mutlaka yaptıklarını, yapacaklarını takip edin derim. Uzun zaman yetenek, zeka, güzellik birleşimine verebileceğim birkaç örnekten birisi kendisi.

*Sitede ufak tefek değişiklikler yapıyorum kafama estikçe, farkeden oluyor mu bilmiyorum da mesela en son Facebook üzerinden yorum yazabilmeyi sağlayan bir zımbırtı koydum. Başlangıçta tamamen can sıkıntısından yapmıştım da sonra işe yarar göründü gözüme, doya doy kullanabilirsiniz. Daha farklı işler de yolda.

*“…Çizdiğiniz haritayı belirli aralıklarla kontrol etmekte fayda var her zaman. Fazlasıyla hareketli ve değişken bir gezegen burası ve harita çizildikten sonra olduğu gibi bırakırsanız bir anda kendinizi uçurumla baş başa bulabilirsiniz. Haritalar güncel olmalı, yoksa kendinize çıkardığınız her harita, tarihi eser olmaktan başka hiçbir işe yaramaz.” -Bela P.

*Her seferinde böyle oluyor… Kafam ne zaman fazlasıyla karışık ya da dolu olsa herşey böyle kesik kesik patlıyor. Tam toparlandığını sandığım anda alakasız birşeylerle tekrar aynı döngü. Bir şekilde rahat bir dönemi yakalayıp biraz dur demem gerekiyor herşeye ama o da kısa vadede pek de mümkün görünmüyor. Hayatımın aksak ritmde giden bir şarkı gibi olduğunu düşünmeye başladım bile denilebilir bu yüzden. Eğlenceli ama fazlasıyla yorucu…

*“Meksikalı fahişeler ve otoyollar ıssız
Caz, kimyasallar ve uygunsuzluk hiç cool değil artık.” -Çağrı Erdem

*Bu mübarek ayın mübarek cumasındaki ilk postamızın da sonuna geldik sanırım. Eğer bilgisayar başında okuyacak birşeyler arıyorsanız şuraya alabiliriz sizi ya da FreakAngels tamamen bittiğine göre en baştan okumaya başlayabilirsiniz. Ayrıca haftalık postamız için özel logoyu tasarlayan kardeşim Sabri Erkan‘a da tekrar tekrar teşekkürler buradan da.

Şimdilik bu kadar, bağlantıyı kesebiliriz…

Şiir ya da Şaka

Şiir yazmayı pek beceremem

Yani çok isterim ama olmaz, bir türlü şiir gibi gelmez bana

Belki yetenekle alakalı bir durum, belki de önyargımla önüme koyduğu duvardan

Şiirselliği, o ritmi hep çok sevmişimdir ama

Okuması dinlemesi çok zevklidir

Ama başkalarının şiirlerini okumak bir süre sonra hırsızmış gibi hissettirir

Rahatsız eder beni

Neden kendi şiirlerimi okumuyorum ki diye kızarım, sonra da hiç yazamadığımı hatırlarım

Yazmaya çalıştıklarımın sonuçlarından da nasıl nefret ettiğimi

Yine deniyorum ve bittikten sonra defteri kapatıp yatağa gidicem

Ve sabah, büyük ihtimalle, açıp baktığımda “Bu ne boktan şey lan!” diye kendime küfredicem

Belki kendimi daha da kızdırmak ve eleştirileri okuyup bir daha hiç yazmamak için bunu internete bile koyarım

-ki okuyorsanız bu olmuş demektir-

Büyük ihtimalle eleştirileri hiç sallamam ya da “Haklıymışım” derim

Biliyorum, çünkü hep böyle olur

Bazen çok düşünürüm üzerine, neden olmuyor lan bu diye ya da olmadığını düşünen bir tek ben miyim?

Açar rastgele birilerinin şiirlerini bakarım ve genelde kendi yazdıklarımı bi boka benzetemeyip kenara atarım

Sonra o rastgele elime aldığım adamın şiirlerine dalarım

Sonra bir süre hiç denemem

Dokunmam bile. Umrumda olmaz

Vakit geçer üstünden ve tekrar bu sikik defteri elime alıp denemeye başlarım

Ve sonsuza kadar boktan yaşarız

20/06/2011 4:40 am Adana