‘Bela Presente v2.0’ ya da ‘Ölen Ölsün Kalanlar Sağlı Sollu İlerleyelim’

Yaşıyoruz hâlâ, bu kadar pisliğe, bu kadar lanete ve bu kadar gerizekalıya rağmen hâlâ hayatta kalmayı beceriyoruz. Bu bir anlamda iyi bir haber gibi görünüyor ama çok da sevinmeye gerek yok, büyük kısmımız sadece şansından dolayı becerebiliyor bunu. Özellikle de aptallıklarının farkında olmadan ortada dolananlar.

Yani diyorum ki, yaşıyor olmak, hayatta olabilmek pek de mesele değil. Birazcık şanslıysanız ve içgüdüleriniz hâlâ yerindeyse çok da zor değil bunu başarması. Mesele biyolojik süreç devam ederken ne yaptığınız, nasıl yaptığınız. Benim de derdim bununla alakalı çoğu zaman.

Açık olayım, bir çok insanı gördüğüm zaman aklımdan geçen ilk şey “Böyle bir IQ ile hayatta kalmayı nasıl başarabildiği” oluyor. Şaşırıyorum, anlam vermeye çalışıyorum ama pek de bir sonuca varamıyorum. Belki Tanrı’yla alakalı bir şeylere bağım olsa ona bağlayıp kurtulabilirdim ama o da olmadığı için sadece şaşırmakla kalıyorum. Şaşırdıkça ve üzerine düşündükçe aklıma devamında gelen şu oluyor; “Bunlar yaşamakla kalmıyor, aynı zamanda benim yaşamım için tehdit de oluyorlar yaşadıkça”. Sonunda bu tarz insanların büyük kısmı potansiyel tehdit gezegen adına. Ama sonra elimde pek de bir seçenek olmadığını görüyorum, ne yapayım gerizekalılardan kurtulmak için yapabileceğimi düşündüğüm şeyler yasalarla engellenmiş durumda.

Farketmişsinizdir, şu kısma kadar pek de insancıl, yaşama hakkına saygılı, politik doğrucu felan olmadım. Çünkü öyle biri hiç bir zaman olmadım, olamadım. Benim tek meselem dürüstlük ve gerçek. Bunun dışındaki potansiyel ıvır zıvırlarla ve saçma kelime oyunlarıyla hiç de muhatap olmaya niyetim yok, aynı zamanda vaktim de yok. Ne yapabilirim ki, aktivistliğim ya da laf salatalarım karşısında maaş felan alamıyorum ya da onları rahatça yapabilecek kadar boş zamanım ve rahatım yok. O yüzden vakit değerli benim için, doğrudan hedefe, ulaşmaya çalıştığım gerçeğe yönelik çalışıyorum. Ukalalıklarla, şebekliklerle, olacağını bile bile bir şeylere şaşırıp, göstermelik tepkilerle vakit harcayamıyorum.

Ben de böyle biriyim işte, kabul etseniz de etmeseniz de.

E şimdi bnlar ne alaka? Yok bir alakası, blogun bakımdan sonra tekrar aktif edilişiyle birlikte bir giriş yazısı yazayım dedim, aklıma gelenler ilk bunlar oldu. Fazla sıkılmış olmalıyım sanırım, bilemedim. Ya da toparlanma ve bakım sürecimin sadece blogumdan ibaret olmamasıyla da alakalıdır. Bak bu olabilir işte, ne de olsa uzunca bir süredir kendi içimde de bir bakımı tamamlamaya, bir temizliği halletmeye çalışıyordum. Sonuç olarak yazıyorum işte bir şeyler, okuyup okumaması size kalmış.

Biraz da blogla ve yapacaklarımla ilgili haber vereyim de bari blogun yenilenme yazısı olduğu anlaşılsın.

Mesela, blogda kategorileri daha anlamlı bir hale getirdim, sanırım daha da kullanışlı oldular. Önceleri çok önemsemiyordum ancak yazıların miktarı arttıkça daha ciddi bir hâle geldi onlar da, o yüzden biraz daha dikkatli olmam gerekti. Sonra benimle ilgili iletişim kısmını yan satırdan kaldırıp ayrı bir sayfaya aldım, böylece görünüm de daha temiz oldu. Oraya ulaşmak isterseniz üst sağa bakmanız ya da buraya tıklamanız yeterli.

Güzelce bir banner yaptık siteye, daha doğrusu Sabri Erkan, yani kardeşim yaptı. Ben sevdim, sizden de fikir beklerim. Kendisiyle iletişim kurmak isteyenler buradan.

Burada kullandığı şahane çizimin sahibini merak edenler için de bakmaları gereken adres burası.

Onların dışında blogla ilgili yaptığım çoğu bakım genelde iç kısımla alakalıydı o yüzden size direkt olarak görünmeyecek şeyler ama sitenin güvenliği için gerekliydi falan filan.

Bundan sonrasında hem blogu hem de halihazırda yazdığım alanları daha aktif tutacağım bir gerçek, birikmiş çok şey var zaten. Ayrıca yakın zamanda -fazlasıyla yakın- yeni yerlerden de beni okuyabileceksiniz gibi görünüyor. Onların büyük kısmını buraya taşımaya pek niyetim yok, sadece bazı eskiden yazdığım, ulaşılamaz durumda olan ya da ulaşılması zor yerlerdeki eski yazıları taşırım en fazla buraya. Onlar dışında da burası hep taze yazılarla dolacak.

Sanırım şimdilik elimizdekiler bu kadar. Bundan sonra Bela Presente v2.0 ile birliktesiniz. Bu versiyonun özelliklerini de parça parça göreceksinizdir zaten.

(Potential) Soundtrack of 2012 from belapresente on 8tracks.

Cuma Postası [16.12.2011]

*Keyfim yetti,yeni posta yazayım dedim. Bundan sonra da böyle olur heralde. Keyfim yettikçe gelir Cuma Postaları. O yüzden her cuma bekleyen olduysa özürler vs.

*Siz çoğu şeyi görmediğimi, farketmediğimi, anlamadığımı sanmaya devam edin. O halinizle daha çok eğleniyorum ben…

I Could Care Less by DevilDriver on Grooveshark‘}” alt=”” />

*”Keşke…” dedirtiyordu zamanında şu şarkının adı. Sözleri zaten ayrı şahane, Dez şaheseri yine. Şimdi şu şarkıyı daha bir keyifle dinliyorum, çünkü keşkeleri kaldırarak eşlik etmek daha zevkliymiş. E pek tabii ki “I Could Care Less and I’m Doing It.”

*E doğru tabii, daha az umursuyorum artık. En azından gerçekten daha az umursanması gerekenleri. Kendini çok bir bokmuş zannedenleri, hiçbir şey yapmadan ortalıkta laftan ibaret dolananları, kopyala/yapıştır marjinalleri, kopyalarla peşinde birilerini sürüklemeye çalışanları, şaklabanları, tek işleri sağa sola kapris yapmak olanları, fikirleri yüzünden kendini kutsal sananları, eleştiriye tahammülü olmayanları, dangalakları, her önüne geleni kullanabileceğini sananları, detayları görme özürlüleri, slogandan başka söyleyecek sözü olmayanları, kendisine ait hiçbir sözü olmayanları… Kısaca anladınız sanırım. Ha umursamıyorum demek onlarla uğraşmayacağım ya da acı çektirmeyeceğim anlamına gelmiyor tabii ki, sadece bunu daha keyifli olarak ve başımı ağrıtmayacak temiz yollarla yapacağım. Yani işin eğlencesine bakacağım biraz da, en başından yapmam gerekeni…

*Bloga yeni şeyler pek eklenmediğinin farkındayız sanırım ama bu pek yazmadığım anlamına gelmiyor tabii ki. Zaten sosyal medyalarda (bkz. sağ sütun) takip edenler görüp ediyordur ne yapıp ettiğimi ama şuraya da bir özet geçmekte fayda var. En başta Jiyan‘da yazmaya başladım ve hiç de bırakasım yok, yakında yenilenmiş haliyle tekrar yayında olacak, büyük ihtimalle en sık yazacağım yer orası olacak gibi. Ayrıca Ankara’da çıkan Aşındırma Fanzin için de elimden geldiğince yazıyorum, Ankara’dakiler takip etsinler mutlaka. Bunun dışında aklıma gelmeyen yerlerya da sonra sonra yazacağım yerler hep olacak mutlaka, onları da yine sosyal ağlardan takip edip öğrenebilirsiniz.

*Dayanamıyorum be, yine iki kelime edicem. Kendinizi böyle bir halttan sanmayı, çok da mühim birşeymiş gibi görmeyi, kendinizi öyle satmayı nasıl beceriyorsunuz? Çevrenize bu kadar kör şakşakçıyı toplamak için nasıl bir çaba harcıyorsunuz? İnsanları kandırmak için ne gibi ürünler kullanıyorsunuz? Sahtelikten, kopyala/yapıştırcılıktan, alttaki gerçeği gizlemeye çalışmaktan hiç mi yorulmuyorsunuz? O kadar “farklı”, “muhalif” olup da eleştiri tahammülüne zerre sahip olmadan yaşamak nasıl bir duygu? Ajitasyonlarla eleştiriye cevap verileceğini düşünmek nasıl bir mantıktır? Omurgasızlık nasıl bir ruh halidir?

Ne yaptığınızın cidden farkında mısınız?

*Ne zamandır aradığımı, beklediğimi bulmanın dayanılmaz huzuru, neşesi. Kaybetmemek için herşeyi yapabileceğim çok az şeyden biri. Sanki yıllardır ayrıymışım da şimdi tekrar bir araya gelmişim gibi bir özlem hissi… Ve çok şey yazacakmış gibi hissetmeme rağmen hiçbir şey yazamamam. Çok acayip (:

*Neyse, bu postayı böyle kesiyorum. Söyleyecek çok lafım, yapacak çok işim var daha. Onlarda görüşürüz zaten. Şev baş!

Bağlantıyı kesebiliriz…

Gonzo’dan Girişelim

Sıradaki parçamız Gonzo için çalacak, herşeyi çoktan gördüğü için önce daktilosuna, sonra kendisine sıkan o manyak herif için. Çünkü bazı adamlar vardır, herşeyin dibinde olsanızda size “Kalk lan ayağa göt! Kalk ve devam et yanındayım ben” derler, kafanızın içinde olsalar da -ki orada olmaları daha iyidir, dışarıda olanların ne kadarının hayrını gördük ki.

Dünyanın daha da boktan bir yer olabileceğini bilenler bunun için yeterince çaba harcıyorlar zaten, en azından birkaçımızın buna rağmen hayatta kalabilmesi lazım, en azından bunun için çabalayanların suratlarına bir avuç bok atabilmek için. Ve bunu yapabilecek pek de kimse göremiyorum, herkes mazoşizmin dibine vurmuş bile. O yüzden dinler bile anlamsız artık ya, cehennemde orgazmın dibine vurabilecek hale geldi bile insan zihni. Belki de hep öyleydi de şimdikiler bokunu çıkardı işin, o kısmından emin değilim. Emin değilim çünkü götüm küçük, uydurma kapasitesi pek yok, sadece sıçabiliyor. Ama güzel sıçar, nişan aldığı suratı da deliği de kaçırmaz.

Dünya diyorduk dimi, boktan yer… Bende bari boktan, biraz faydasını göreyim istiyorum ama en önemli özelliğim eksikmiş o yüzden almadılar beni. Ego yokmuş bende, git biraz ego yap öyle gel dediler, mecbur tamam dedim, bi spor salonuna gittim. Orada yapılmıyormuş meğer. Nedir, ne değildir söyleyen de yok ki öğrenelim, ne kadar lazımsa yapalım. Bilen varsa aranızda şunu bitirdikten sonra bulsun beni, yapamazsam aç kalacam lan.

Baktım ego felan da yapamıyorum, eve geldim. Bi sandalyeye oturup bi sigara yaktım, balkondan manzara izleyim dedim. Önce tepeye diktim gözlerimi, 3-5 yıldız kasıyordu kendini, biraz olsun görünmek için, geri kalanları çoktan siktir etmişlerdi bile, görünmüyorlardı ortalıkta. Biraz aşağıya inince yıldızlarla daşşak geçer gibi parlayan gökdelenimsileri gördüm. Acaba ego orada mı yapılıyor lan dedim ama çok uzak gelince üşendim gitmeye, sonra biraz daha aşağıya indirdim kafayı, irili ufaklı belki de yüzlerce ev vardı; kimi apartman kimi gecekondu felan. Uzaktan bakınca manzara gkdelenimsileri çoban, evleri koyun sürüsü gibi gösteriyordu. Sanırım en çok egoyu gökdelenler yakıyor dedim ama mesafe aklıma gelince yine siktir ettim, sonra da içeri kaçtım. Midemi bulandıracak gibiydi manzara çünkü ve kusmaya niyetim yoktu.

Sanırım özet manzaradan çıkıyordu. İnsanın ya gökdelene çıkması lazımdı ya da kendi çevresinde kendisine gökdelen süs vermesi lazımdı, dert bu çünkü. Ne kadar ego o kadar bi boksun, ne kadar yüksek görünürsen o kadar duyulur. Acaba gökdelenler mi insanların zihninin bi yansıması yoksa insanlar mı gökdelenleri taklit etmeye çalışıyor diye düşünmedim değil ama uzun sürecek gibiydi ve uykum var ve bunu dinleyen ya da okuyan varsa da çoktan bitsin kafasına girmiştir bile. Ne de olsa ne ego var bende ne de ciddiye almanız için geçerli bir sebep di mi? O yüzden kısa kesiyorum, biraz dökeyim içimi dedim, herkesin yaptığı gibi. Kimseyi siklemeyelim ama hep dökelim içimizi. En güzeli böylesi.

Hadi tüm şerefsizliğe ve de gonzolara…

(Bu yazıyı ilk olarak Pasaklı Düzeyliler Şiir Tantanası vol. 2’de okudum.)

Cuma Postası [09-16.09.2011]

*Saçmalık, bok, püsür, ıvır, zıvır… Geçen hafta cuma postasının olamamasının sebepleri kısaca işte. Neyse ne, kaldığımız yerden devam.

*Detaylar çok şey anlatır ve özellikle karşınızdakini ortalama biri zannediyorsanız detaylarda vereceğiniz büyük boşluklar sizin sonunuzu getirebilir -en azından o insan açısından. Gariptir, bir çok insan kendisini fazla kurnaz, fazla zeki zanneder ve bu “zannetme hali”ni dışarıya fazlasıyla belli ederler. Ama aslında bu belli etmek, o kadar da zeki olmadıklarının ilk büyük göstergesidir. Çok ufak ve karşıdakinin farketmeyeceğini sandığınız detayla, karşınızdaki insanın sizin hakkınızda bir çok şeyi görmesini sağlayabilirsiniz. Tabii bu gördüklerini nasıl kullanacakları ona kalmış. Ama söz konusu gören kişi ben olursam, siz görene kadar hiç beklemediğiniz şeyleri çoktan hazır hale getirmiş olurum bile…

*Herkes kelimeleri, özellikle de “afilli” kelimeleri çok seviyor, kullanmak için fırsat kolluyor. Zaten kelimeler olmadan iletişim kaçınılmaz noktaya geldi ancak kelimeler bile insana bir kişilik yükleyecek güçteler. Ve bu gücün de etkisiyle hiç de düşünmeden kullanıyoruz, hiç sorgulamadan dilimize geleni dışarıya savuruyoruz, kişiliğimizi de beraberinde. Ve birşeyleri isimlendirmeyi, onları tanımlamayı çok seviyoruz -onlar bunu istemese de. Hatta yaptığımız tanımla onları kafesliyoruz, ben nasıl tanımladıysam oysun sen diyoruz, Daha da ileri gidiyoruz, başkalarını da kendi tanımlarımızı kullanmaya zorluyoruz, “benim gibi tanımlamazsan x’sin” diyebiliyoruz. Kelimeleri çok seviyoruz, dili kullanmaktan vazgeçemiyoruz ama bununla daha da iyi ayırdına varıyorum dilin aslında dış uzaydan gelen bir virüs olduğun gerçeğine.

well now i’ve got some
advice for you, little buddy.
before you point the finger
you should know that
i’m the man,
and if i’m the man,
then you’re the man, and
he’s the man as well so you can
point that fuckin’ finger up your ass.

*Siteyle felan alakalı bi iki not düşeyim araya, yan sağ sütunu tamamen sosyal ağ geyiklerine ayırmış durumdayım; yani nerelerde hesabım var, nerede ne bok yiyor bu adi herif diye merak ediyorsanız oraya bir bakabilirsiniz. Ayırca oraya yeni eklenen bir tanesinden de özellikle bahsetmek istiyorum; 8tracks isimli bu meret 8 şarkılık setlistler yapma imkanı veriyor hesabı olanlara, bir nevi radyo yayını şansı gibi, her listenin şekli şemali size bağlı tamamen, oldukça zevkli bir site yani. Arada uğrayın derim, kafama estikçe setlist yapıp atıyorum oraya, dinleyecek ilginç şeyler arıyorsanız güzel bir şans olur. Bu arada sitede yorum yapanları yiyen bir uzaylı türü felan yok henüz ortalıkta, yorum yapmak serbest yani (:

*İnsanlarla beraber birşeyler yapmayı sevmekle, birşeyler yapmak için insanlara muhtaç olmak çok farklı şeylerdir, bilgilerinize.

*İlginç bir tartışmaya denk geldim, daha doğrusu öneri diyelim. Çocuklara ilköğretim sürecinde matematik, dil bilgisi dersleri gibi temel programlama dersleri verilmesini öneriyorlar. Eğer eğitimin gerekliliği tartışmasını bir kenara koyarsak gerçekten işe yarar birşey olabilir bu. Bunun olumlu yönlerinden aklıma başlıca gelenler: bilgisayarların ve cyberspace’in gün geçtikçe hayatımızda yerinin sağlamlaşması ve tıpkı bizim yerimize başkalarına hesap yaptırmayı -en azından temel işlerde- bırakıp herkes matematiği öğrendiği gibi, temel programlama dillerinin de aynı noktaya gelecek olması; ayrıca programanın mantık ve düşünme üzerindeki ciddi faydalı etkilerini söyleyebilirim.

*Bu arada Cuma Postası serisiyle ilgili bir not düşeyim dedim; burada yazdıklarımın çoğu defterlere ya da rastgele yerlere aldığım notların seçmeleri, bir nevi “Best of My Notes” gibi birşey, İlerideki zamanlarda buralara yazdıklarımın genişletilmiş hallerini benim kalemimden bir yerlerde okursanız şaşırmayın yani, çoğu o amaçla alınmış notlar sadece. Burada öncesinde insanlarla üzerine tartışacak bir alan sağlamaya çalışıyorum -istediğim kadar işe yaramasa da henüz.

*Basılı medyanın ne kadar zavallı durumlara düştüğünü -ki kastettiğim büyük medya kuruluşlarına bağlı olanlar- gün geçtikçe daha iyi görüyoruz. Medya artık son çırpınışlarında ve bu son çırpınışlarda daha da vahşileşmekten ve daha da çirkinleşmekten hiç ama hiç çekinmiyor. Bunun sebebi ise ortada aslında, toplumun, okurunun kaçmaması için nabzına göre şerbet vermek istiyor. Ve özellikle Türk toplumunun yapısını göz önünde bulundurursak bu çirkinlik ve zavallılık onlar için göreve dönüşüyor. Çünkü toplum dediğimiz şey zaten farklıya düşman bir yapı ve Türk toplumu bunu en vahşi şekilde yaşamakta hala ısrar edenlerinden. Yoksa Vakit hala rahatlıkla Küçük İskender’i hedef gösteremezdi, Yeni Şafak BDP milletvekillerine katil demeye cesaret edemezdi, hatta Fotogol (bugün öğrendim öyle bir gazetenin varlığını) sırf bir Türkiye takımı İsrail takımını yendi diye “Kol Gibi Geçirdik” manşetini atmaya cesaret edemezdi. Bunun örneklerini çoğaltmak mümkün ancak sorun aynı ve ortada; artık zamanlarının ve yöntemlerinin vaktinin dolduğunun farkına varanlar zavallılığı, vahşiliği, çirkinliği kendilerine kurtuluş yolu olarak görüyorlar. Belki biraz daha sürelerini uzatabilir ancak sonlarını daha da acılı hale getirdiklerinin farkına varmaları gerekiyor.

*Bu haftalık bu kadar sanırım, gelmedi aklıma başka bişey. Bunlar kesmediyse sizi ufaktan bikaç şey tavsiye edelim; mesela Neal Stephenson’dan bişeyler okumak ister misiniz? Ya da ilginç şeyler görmek istersiniz belki, olmazsa gezegendeki başka tuhaf insanlardan biriyle tanıştırayım sizi.

Neyse, bağlantıyı kesebiliriz…

Cuma Postası [02.09.2011]

* Bu sefer hafta farkı sokmak istemedim ama Cuma Postası, Cumartesi postasına dönüştü. Sanırım zamanla oturtacağım bu düzeni, o zamana kadar biraz sabır istiyorum sizden. Neyse, uzatmadan girişelim bakalım…

*”Football season is over. No More Games. No More Bombs. No More Walking. No More Fun. No More Swimming. 67. That is 17 years past 50. 17 more than I needed or wanted. Boring. I am always bitchy. No Fun — for anybody. 67. You are getting Greedy. Act your old age. Relax — This won’t hurt.” —Hunter S. Thompson

*Öfkenin o kutsal gücüne ihtiyacımızın olduğu vakitlerdeyiz. Öfkemizi sevmeye, onun bize özel bir hediye olduğunu farketmeye ve ona hakettiği gibi davranmaya ihtiyacımız var. İyi niyetin çözümü değil acıyı getirdiği, iyimser bakmanın hayatımızı kararttığı zamanlardayız. “Barış Günü”nde dayak yediğimiz, biber gazlarına boğulduğumuz günler bunlar, gökten bombalar yağarken bayram yapılan günler… En son ihtiyacımız olan şey iyi niyetli olmak.

*Bazı dönemler yazmak zor oluyor, edilgenleşmek istiyor insan. Elinde olmadan yapıyor bunu, bazen doldurmak için kendini, bazense güçsüz hissettiğinden. Ama oluyor işte. Yazmaktan çok dinlemek, izlemek, bakmak, dokunmak, konuşmak… istiyorum. Yazmak hariç herşey olabilir diyorum. Çünkü en etken olduğun anlardan biri oluyor hayatında, sensin sadece o anda ve ne girerse o ana kontrolü sende, kaçış yok. Edilgenlik ister insan ara ara, korkulacak birşey yok.

 

*Bazen de hayaletler basar bulunduğun yeri, dönersin gerisin geriye. Herşey yeni ama aslında herşey aynı, istediğin gibi.

*Yıkımı istemek sadist bir duygu mu? Kaosu iliklerine kadar hissetmek ve hissettirmek istemek? Ortalığın alevler halindeki halini düşlerken romantik bir ruh haline girmek ve bir sigara yakıp hayal kurmaya devam etmek? Ve yazdıklarınla bunlara neden olmak istemek?

Eğer öyleyse hakkımda bazı kötü haberlerim var size…

* “Kulübeye yürüdükçe

göğün gürültüsünün arttı sesi, şiddeti.

Sanki yağmur değil içim boşalacaktı,

Kusacaktım

-sanki-

Tüm yanlışlarını hayatımın.

Kedi, masaya kıvranıp uyuduğunda

“Deniz Kavimleri” dolanıyordu aklımda

Yükünü almış bir hayvan gibi –acılı.

Gene, olmayan sesini duymağa başladım sonrasında -az önce yani-

“Kafkasları hiç görmedim ben” dedin.

Korktum kendimden..

Sustum.” —Ş.E.

*Bazı arkadaşlardan buradan da bir kez daha özür dileyeyim, banner’ımın yarattığı istemdışı beklentiyi bu hafta da yeterince sağlayamadım. Ama elimde olmayan -güzel- sebeplerden dolayı duygu yoğunluğu olan bir haftayı geride bıraktım yine. Ama merak etmeyin, nolursa olsun ele geçireceğim bu gezegeni merak etmeyin. En azından sizi ve Spider Jerusalem’i hayal kırıklığına uğratmamak için bile olsa yapacağım bunu (:

*Bu hafta da dengesizdi biliyorum. Fazlasıyla öfkeliyim ama yeterince sindiremedim bunları (en azından kaleme dökecek kadar) o yüzden pek de içime sinmedi, o yüzden kısa kestim bu hafta, idare edin artık. Bloga da bunlar dışında yeni yazılar gelecek merak etmeyin, sadece edilgenlik kafasından kurtulmam gerekiyor biraz. Tavsiye vermiyorum bu hafta, twitter’dan bolca link atmıştım oradaki makaleleri okuyun, hafta içinde de ayrıca birşeyler yazacağım bloga -umarım-…

Bağlantıyı keselim…

Cuma Postası [19-26.08.2011]

* Dengesiz sinirler, altüst olmuş kafalar, fazlasıyla yorgunluk. Zaten bir yığın şey olup bitiyor ve neredeyse aralarında hiç iyi haber yok, üstüne bu ruh haliyle daha da göze batmaya başlıyor herşey. Olabildiğince gerginim anlayacağınız, o yüzden bu posta da öyle olacak, fazlasıyla da sert girişecek. Başlamadan önce ufaktan uyarayım dedim sizleri; şimdi girişelim bakalım… Ha! Bir de geçen hafta posta yoktu, sizi postasız bırakmak istemezdim de, öyle oldu işte. Neyse artık.

*Bazı şeyler görürsünüz, yaşarsınız ve insanlıktan tüm umudunuzu kesersiniz ya hani? İşte ülkenin tüm hali şuan bende aynı ruh halini uyandırıyor. İçime saf nefretten başka birşey dolmuyor, dolamıyor. İnsanlıktan, orospu çocuklarından, göz dönmüşlerden daha da nefret ediyorum. Hiçbir şeye, hiç kimseye saygısı olmayan bu yaratıkların kendilerine insan demeleri bile midemi bulandırıyor. İnsanlığımdan utandırıyor. Ama yine de bir şekilde karşı durmanın gerekliliğini hissediyorum, dayanamıyorum. Ve tüm o kan dolu gözlere ve sözlere rağmen bu karşı duruşu neşeyle, insanca yapmalı diyorum.

*Mesele özgürlük dediğimiz şeyin önüne “ama” getirmemekte. Özgürlüğün ama’sı koşulları olmaz çünkü. Ona evet dediğiniz an her türlü sınırlamaya, her türlü kurala ve her türlü faşizme evet demişsiniz demektir. Çünkü onlarında “ama”ları, “fakat”ları var. İnsanın en temel haklarının [ki başında özgürlüğü gelir, sonrası saymakla bitmez] “ama”sı yoktur. Onu kullandığınız an küfürle üstünüze yürüyen ve sizi dövmeye gelen birini görürseniz o benim demektir, kaçın!

*“ayin ıslayan derbeder karalamalarında beni hatırla

bana and iç absolut iç toz iç ot iç şeker iç

ama beni danamın karnında rahat bırak!

çünkü hiç… çünkü hiç… her neyse bu

PİÇ!

SENİ SEVİYOR! -erenokur.

*Kafamda çok fazla şey var; çok fazla plan, çok fazla proje, çok fazla yazılacak şey… Bunların hepsinin bir anda patlaması bir yandan da korkutuyor beni, hepsini tek vuruşta tüketmekten, bir anda bomboş kalmaktan korkuyorum. Bir yandan da zaten hepsini tek seferde yapmaya gücümün yetmeyeceğinin farkındayım ama nasıl bir sıraya koyacağımı bilmiyorum. Çok dolu ama çok karışığım. Bilmiyorum, bazen bir çok şeyi bilmiyorum…

*Sosyal medyanın özellikle ülkemizde en derin bir şekilde ortaya koyduğu sorun bana göre kesinlikle kişilik ve ego problemleri. “Türk insanı” denilen kalıbın kişilik sorunları, ego patlaması, ilgi budalalığı çok yoğun bir şekilde ortalığa döküldü. Ve bunun ne gibi sorunlara yol açtığını, insanları nasıl komik -ve hatta acınası- hallere düşürdüğünü daha detaylı olarak inceleyebilir, izleyebilir olduk. Ve ne kadar içi boş, ne kadar saçma, zavallı insanların nasıl büyük egolara, ‘ün’lere sahip olduğunu da gördük. Ve kişisel olarak bunlarla uğraşmak bana acayip zevk verdiği için detaylı olarak bazı örnekleri ele alıp incelemeyi düşünüyorum. Çok yakında…

*İnternet demişken bazılarınızın unuttuğu bir şeyi de hatırlatayım; ülkemiz iktidarı interneti intraweb’e dönüştürme konusunda ilk adımını 22 Ağustos’ta attı ve pek de internet dünyamızın bunu salladığını söylemek mümkün değil. Üstelik 22 Kasım’da temelli hale dönüşmek üzereyken. E tabi bazılarına göre kendi kişisel sorunları, saçma muhabbetleri ifade özgürlüğünden, düşünce özgürlüğünden daha önemli olduğu için bu hali doğal karşılıyorum. Yine de bu konuda detaylı bir yazı hazırlıyorum, hem durumu daha detaylı kavrayabilmek hem de bazıkorunma yöntemlerini de anlatarak. Ama bu demek değil ki korunarak bunu görmezden geleceğiz, elbette bunun gerçekleşmemesi için yapacaklarımız çok daha önemli.

*Underground Poetix #10 Ekim’de geliyor. Şimdiden hazırlıklara başlayın.

*Hiç beklemediğiniz anlarda çok ilginç, çok güzel şeyler çıkabiliyor karşınıza. Onun verdiği hissi verecek çok az şey var…

*Sorunlu bir haftaya, sorunlu bir posta diyerek kapanışa geçiyorum. Gecikmeli de olsa postanızın tadını çıkarın, keyfine bakın. Şöyle ufak bir tavsiye listesi yapacak olursak; az çok politik bilincinizde tokat isterseniz buraya, cyberpunk adına ne okusam/ne izlesem/ne oynasam diye düşünüyorsanız buraya, Warren Ellis’in tuttuğu blogtan haberiniz yoksa da şuraya doğru alalım sizi.

Şimdilik bu kadar, bağlantıyı kesebiliriz!

Cuma Postası [12.08.2011]

Bundan sonra hem blogu güncel tutabilmek hem de aklıma ufak ufak gelen ama bi blog postu için fazla küçük olduğunu düşündüğüm şeyleri haftada bir böyle tek postta toplama kararı aldım. Hem de yazmak için bahane olur bana (: Her cuma olacağı garanti ama saati konusunda asla kesin bişey olmayacağını da tahmin ediyorsunuzdur heralde (: Neyse ilk postayla başlayalım artık.

-A.A.S.

*Sanırım çok fazla şeye kafa yormamak lazım aynı anda. Özellikle de hepsi az çok psikolojik durumu etkileme gücüne sahipse. Ama durum sizden bağımsız öyle gelişiyorsa da katlanmak için sizi daha güçlü kılabilecek şeyler dışında pek bir çözüm yok gibi. Bir de bu tarz durumlarda asla planlama dediğimiz şey işe yaramıyor -gerçi bu benim kendi dengesizliğimden de olabilir emin değilim-.

*Bu şarkının da yeri hep ayrıdır bende. Bir şekilde anında enerjiyle doldurabilme gücü var üzerimde. Belki sizde de vardır deneyin bakalım.

*Molly Crabapple‘a hayran olduğumu daha önce söylemiştim sanırım da burada bir kez daha söylemek benim için pek sorun olmaz (: Kendisine hayranım demek hafif kaçabilir benim için, hatta aşığım bile diyebilirim (: Mutlaka yaptıklarını, yapacaklarını takip edin derim. Uzun zaman yetenek, zeka, güzellik birleşimine verebileceğim birkaç örnekten birisi kendisi.

*Sitede ufak tefek değişiklikler yapıyorum kafama estikçe, farkeden oluyor mu bilmiyorum da mesela en son Facebook üzerinden yorum yazabilmeyi sağlayan bir zımbırtı koydum. Başlangıçta tamamen can sıkıntısından yapmıştım da sonra işe yarar göründü gözüme, doya doy kullanabilirsiniz. Daha farklı işler de yolda.

*“…Çizdiğiniz haritayı belirli aralıklarla kontrol etmekte fayda var her zaman. Fazlasıyla hareketli ve değişken bir gezegen burası ve harita çizildikten sonra olduğu gibi bırakırsanız bir anda kendinizi uçurumla baş başa bulabilirsiniz. Haritalar güncel olmalı, yoksa kendinize çıkardığınız her harita, tarihi eser olmaktan başka hiçbir işe yaramaz.” -Bela P.

*Her seferinde böyle oluyor… Kafam ne zaman fazlasıyla karışık ya da dolu olsa herşey böyle kesik kesik patlıyor. Tam toparlandığını sandığım anda alakasız birşeylerle tekrar aynı döngü. Bir şekilde rahat bir dönemi yakalayıp biraz dur demem gerekiyor herşeye ama o da kısa vadede pek de mümkün görünmüyor. Hayatımın aksak ritmde giden bir şarkı gibi olduğunu düşünmeye başladım bile denilebilir bu yüzden. Eğlenceli ama fazlasıyla yorucu…

*“Meksikalı fahişeler ve otoyollar ıssız
Caz, kimyasallar ve uygunsuzluk hiç cool değil artık.” -Çağrı Erdem

*Bu mübarek ayın mübarek cumasındaki ilk postamızın da sonuna geldik sanırım. Eğer bilgisayar başında okuyacak birşeyler arıyorsanız şuraya alabiliriz sizi ya da FreakAngels tamamen bittiğine göre en baştan okumaya başlayabilirsiniz. Ayrıca haftalık postamız için özel logoyu tasarlayan kardeşim Sabri Erkan‘a da tekrar tekrar teşekkürler buradan da.

Şimdilik bu kadar, bağlantıyı kesebiliriz…

Şiir ya da Şaka

Şiir yazmayı pek beceremem

Yani çok isterim ama olmaz, bir türlü şiir gibi gelmez bana

Belki yetenekle alakalı bir durum, belki de önyargımla önüme koyduğu duvardan

Şiirselliği, o ritmi hep çok sevmişimdir ama

Okuması dinlemesi çok zevklidir

Ama başkalarının şiirlerini okumak bir süre sonra hırsızmış gibi hissettirir

Rahatsız eder beni

Neden kendi şiirlerimi okumuyorum ki diye kızarım, sonra da hiç yazamadığımı hatırlarım

Yazmaya çalıştıklarımın sonuçlarından da nasıl nefret ettiğimi

Yine deniyorum ve bittikten sonra defteri kapatıp yatağa gidicem

Ve sabah, büyük ihtimalle, açıp baktığımda “Bu ne boktan şey lan!” diye kendime küfredicem

Belki kendimi daha da kızdırmak ve eleştirileri okuyup bir daha hiç yazmamak için bunu internete bile koyarım

-ki okuyorsanız bu olmuş demektir-

Büyük ihtimalle eleştirileri hiç sallamam ya da “Haklıymışım” derim

Biliyorum, çünkü hep böyle olur

Bazen çok düşünürüm üzerine, neden olmuyor lan bu diye ya da olmadığını düşünen bir tek ben miyim?

Açar rastgele birilerinin şiirlerini bakarım ve genelde kendi yazdıklarımı bi boka benzetemeyip kenara atarım

Sonra o rastgele elime aldığım adamın şiirlerine dalarım

Sonra bir süre hiç denemem

Dokunmam bile. Umrumda olmaz

Vakit geçer üstünden ve tekrar bu sikik defteri elime alıp denemeye başlarım

Ve sonsuza kadar boktan yaşarız

20/06/2011 4:40 am Adana

“Marazi Ayrıntı Düşkünlüğü”ne Dair (I)

Detayları görebilmek ve onlar üzerinden düşünebilmenin her insanın yaptığı ve doğal bir hareket olduğunu zannederdim önceleri. Ancak zaman geçtikçe, daha çok insan tanıdıkça durumun aslında zannettiğimden çok daha farklı olduğunu gördüm. Aslında bu detaylar herhangi bir insan için hiçbir anlam ifade etmeyen, önlerinden uçuşan ve ışık uygun açıyla vurmadığı zaman farkına bile varmadıkları toz zerreciklerinden ibaret. Bunu farkettikçe aklımda iki farklı düşünce belirdi; bu ayrıntı düşkünlüğüm(üz) bir tür hastalık mı; yoksa bize şans eseri düşmüş bir tür hediye mi?

İster istemez her ikisine de zaman zaman hak verdiğim oluyor. Bu ayrıntıların hayatıma kattıklarını ve düşünce akışımı nasıl değiştirdiklerini düşününce bunun bir tür hediye olduğunu kabul ediyorum. Ancak bunlar baş ağrıtmaya başladığında ve başıma dertler açmaya başladığında ise ister istemez kendimi şanssız ve hastalıklı olarak görmeye başlıyorum. Yani ikisi birden bu durum; ama asla ikisinden biri değil. Olamaz da…

Bu yazıyı yazmam için kafama kafama vuran şeye gelecek olursak, kendisi bir kitap. Sel Yayınları‘nın devam etmediği için hala kızgın olduğum “Geceyarısı Kitapları” serisinden, 7 şanslı hastanın tamamen ayrıntılar üzerine metinlerinden oluşan ve Enis Batur’un başını çektiği “Arazi Marazi” isimli kitap. Bu 7 şanslı hastayı sayacak olursak; Armağan Ekici, Enis Batur, Levent Şentürk, Levent Yılmaz, Nuri Sağlam, Oğuz Demiralp ve Selahattin Özpalabıyıklar. Enis Batur büyük ihtimalle bu kitabı hazırlarken şöyle düşünmüş olmalı;

“Şimdi öyle 7 kişinin, öyle 7 yazısını bir araya getirmeliyim ki ayrıntılara takıntılı olan bizim gibi insanlarda doz aşımı yaratalım. İyice hastalıklı bir hale dönüşsün bu ayrıntı sevgileri. Bulaştırmamız lazım bu halimizi, daha da ilerisine götürmeliyiz.”

Ya da bunun gibi şeyler… Çünkü tam olarak bende yarattığı etki bu. Zaten detaylara inanılmaz bir takıntım var, onlarla ilgilenmekten işin esasını unuttuğum birçok zaman oluyor ve öyle zamanlarda hastalıklı olduğumu düşünmeye başlıyorum. Ancak bu derleme kesinlikle bambaşka bir seviyeye taşıyor bunu. Zaten detaylar üzerine kurulmuş metinlerde ortaya serilen detaylarla mı ilgileneceğiz, yoksa o metinlerin kendi kişisel detaylarına mı dikkat edeceğiz derken bazen okumayı unutacak hale geldim. Bu kitap ayrıntı delileri için gerçekten hazine gibi bir eser, ancak çok tehlikeli bir hazine. Onun içindekilerle uğraşırken kendinizi, aklınızı geçici -belki de kalıcı- olarak yitirme ihtimaliniz var. Sonunda Perec-Simpsons-Zappa-Bach dörtgeni içinde hapsolabilirsiniz; İntiharında bile en ince ayrıntısını hesaplayan bir adamın hayatının sizde nasıl bir etki yaratabileceğini tahmin edemezsiniz. Sonunda bir kelimeyi ya da bir noktalama işaretini saymak için 1807 sayfaya kendisini gömen adamların yazdığı metinlerden bahsediyoruz burada.

Şu güne kadar ayrıntı bağımlılığımı normal seviyelerde tutabilmeyi az çok becerebiliyordum. Ancak emin olduğum bir nokta var ki bugünden sonra o kontrolü tamamen kaybetmiş bulunmaktayım. Ayrıntıların eline kendimi teslim etmiş vaziyetteyim artık, nereye götüreceğini ya da başıma neler açacaklarını umursamadan, sadece o toz zerreciklerinin peşinde…

A.A.S. / 09.06.2011 – Adana

(Bu konu üzerine daha çok karalamaya niyetim var, bakalım artık…)

Bana Ordan Bol Acılı İleri Demokrasi Yap Usta!..

İleri demokrasimizin gün geçtikçe güzel işler yaptığını görmekten herkes gibi bende çok mutlu oluyorum. Ülkenin bölünmemesi, kutsal iktidarın sarsılmaması için gösterilen inanılmaz çaba, herkesin gece gündüz buna çalışıyor olması elbette herkes gibi beni de mutlu ediyor. Ancak tüm bu çabaların yetersiz kaldığını düşünüyorum. Bu yüzden demokrasinin daha da ileri gitmesi ve tüm dünyaya parmak ısırtacak bir ülke olmak için kendimce bazı öneri listeleri hazırladım ve sizlerle de paylaşmak istiyorum bunları. Belki kutsal iktidarımızın hoşuna gider de uzun yıllar boyunca yararlanırlar bunlardan.

  • En başta iktidarı yıkmaya çalışan, onun altından kuyu kazan kitaplar ve yazarlar son zamanlarda ortalıkta çok görünmeye başladı. Bunun önünü kesmemiz lazım. Bu yüzden de kültür bakanlığı ek bir ekip kurup, tüm yayınevlerine en az ikişer çalışan yollamalı. Bu görevliler yayına hazırlanan, incelemede olan hatta yayınevine tavsiye için yollanan tüm taslakları yayınevlerinden önce gözden geçirmeli ve ondan sonra yayınevindeki editör ve çalışanlara ulaştırmalı. Bu sayede kazara bile olsa tehlikeli bir kitabın basılmasının önüne rahatlıkla geçilmiş olacaktır diye umuyorum.
  • Gazeteler ve dergiler için de benzer bir çalışma gerektiğini düşünüyorum. Bunun için her gazete ve dergi editörünün yanına devletin yetiştirdiği kalifiye bir eleman verilmeli ve onunla birlikte tüm dergi, gazeteyi kontrol etmeli. Gerekirse bu incelemeler alınacak reklamlara, ilanlara kadar genişletilmeli. Bu sayede halkın bilinçaltına en ufak bir mesajın bile sızmasının önüne geçilmiş olur. Ayrıca bu elemanların hepsinde üstün yetkiler bulunmalı ve gerektiği durumda kendilerine maksimum yetki tanınmalı. Bu sayede mahkemelerden her seferinde özel izinler için uğraşılmamış olur ve yargıyı boşa meşgul etmemiş oluruz.
  • Tabii sadece iş basım aşamasında bitmiyor, yılanın başını küçükken ezmemiz lazım. bu yüzden tüm yazar, araştırmacı arkadaşlara özel bilgisayarlar hediye etmeliyiz. Bu bilgisayarlara ekleyeceğimiz ufak bir programla hem yazdıkları tüm kelimelerden haberimiz olur, hem de belli başlı yasaklı kelimeleri yazmalarını baştan engelleyebiliriz. Belirli harf kombinasyonlarının bir araya gelmesi durumunda bilgisayarın kendini kilitlemesi sağlanabilir mesela. Bu bilgisayarları da bir şekilde her yazarın almasını sağlamalıyız ki gözümüzden hiçbirşey kaçmasın.
  • Bilgisayarla arası olmayan yazarlar için henüz aklıma birşey gelmedi ancak onun için de önceki maddelerdeki çözümlerimizin yeterli olacağını düşünüyorum. Yine de bununla ayrıca ilgilenmemiz gerekebilir ileride.
  • Fahrenheit 451 kitabının verdiği fikirle, itfaiyelerden özel bir ekip kurup şu ana kadar ortalığa salınan tehlikeli kitapları da temizlemek iyi bir çözüm olabilir. Sonunda hepimiz Goebbels’in, Kenan Evren’in torunlarıyız. Bize yakışan da budur tabii ki.
  • Durumun normalleştirilmesi için de yazarlara ve yayıncılara bazı teşvikler sağlanabilir. Mesela her ay duruma en güzel uyum sağlayan yayınevleri ve yazarlara özel teşvikler ve ödüller verilebilir. Bu sayede hem sorun çıkarmamış olurlar hem de yazarlıktan yayıncılıktan para kazanılmaş klişesini yıkarak daha fazla insanın yazmasını sağlayabiliriz. Bu da entellektüel bir ülke imajı çizmemize çok büyük bir yardım sağlar.

Şimdilik başlıca aklıma gelenler bunlar oldu. Bu konular üzerinde daha sıkı çalışmalar yaparak gerçekten de gelişmiş bir faşiz– pardon demokrasi kurmamız mümkün. Ve eminim ki bunları başarıyla tamamlarsak dünya bize hayranlıkla bakacak ve birçok lider tavsiyelerimi aynen uygulamak isteyecektir. Bu da benim sadece vatanıma değil, tüm insanlığa büyük bir hizmetim olarak tarihteki yerini alacaktır. Bittabi adımın Goebbels’le eş tutulacak olmasını da düşündükçe içim içime sığmıyor.

God Save The King! and His Ultra Democratic(!) Regime!