24 Haziran Sonrası Üzerine Birkaç Not

Malum dördüncü yılda altıncı seçimi geride bıraktık. Burada kalkıp seçim sonuçları üzerine analiz falan yapmak gibi bir derdim yok. Sadece seçim öncesi, gecesi ve sonrası gözlemlediğim bir şeyi kısaca anlatmak istiyorum. Belki Twitter’da yazarım bunu dedim ama burada anlatacağım sebeplerden dolayı bu konuları orada -en azından bir süre- konuşmamaya karar verdim.


Her ne kadar muhalefet kesimi kampanya süreci boyunca birlik, kardeşlik, barışma argümanlarını sıkça kullansa da; hükümetin uzun zamandır yürüttüğü kutuplaşma politikası, dört yılda altı seçimin getirdiği sürekli kampanya hali ve sosyal medyanın da getirdiği kamplaşma, sürekli laf sokup trollük yapmayı başarı zannetme gibi şeylerden dolayı aslında bu konularda ciddi bir körleşme ve eleştirelliğin yitirilmesi durumu yaşıyoruz. Seçimlerin ilanından sonraki süreçte, aslında eleştirilebilecek birçok şey “aman susup zarar vermeyelim de belki bu sefer iktidar değişir” kafasıyla görmezden gelindi. Bunlardan ilk aklıma gelen belki de Meral Akşener gibi gayet aşırı milliyetçi bir düşünce yapısından gelen birisinin merkez, liberal gibi allanıp pullanması. Ki kendisinin aslında hiç değişmediğini “Beni HDP’lilerle bir tuttular” sızlanmasında görmek mümkündü.

Bunlar elbette kampanya süreçlerinde öyle ya da böyle gözardı edilebilir ama durumun ne kadar tehlikeli bir hâl aldığının asıl göstergeleri seçim gecesinde ve sonrasında ortaya çıktı. İnsanların ciddi bir şekilde güvendiği insanların hepsinin kayıplara karışması, “şöyle yaparız, böyle yaparızların” hepsinin buhar olup uçması, alternatif diye kurdukları sistemin açılmadan yıkılması gibi şeyler dürüst olmak gerekirse bu büyüye kapılmayan herkesin az biraz beklediği durumlardı. Ama bunlarla birlikte aslında sürekli iktidar tarafına ve onun destekçilerine getirilen eleştirilerin birer birer karşı tarafta da ortaya çıkması işin asıl dikkate değer kısmı.

Bahsettiğim özetle taraftarlık psikolojisinin mantıklı ve eleştirel düşünmenin önüne geçmesi. Burada da verilecek iki temel örnek var. İlki insanların taraftarlık güdüsüyle geliştirdikleri o büyük güvenin yıkılması karşısında soluksuz bir şekilde komplo teorilerine bel bağlaması. Kaçırılmalar, iç savaş tehditleri gibi şeyler gece boyu havada uçuştu. Aklı başında hiç kimsenin ciddiye almaması gereken şeyler sosyal medyada makul teoriler gibi paylaşılıyordu.

İkincisi ise, tüm bu komplo teorilerine son vermek için işini yapmaya çalışan bir gazetecinin linç edilmesi ve kendisine edilmedik lafın bırakılmaması. Gece boyunca herkesin beklediği soruya bir şekilde cevap alıp onu yanıtlayan İsmail Küçükkaya, İnce’nin beceriksizliğinin ve iletişim kurma yeteneğindeki eksiklerin günah keçisi haline getirildi. Olan bitende tüm hata İnce’deyken; konu bir Twitter ünlüsünün gayet homofobiye oynayan “ben de senin mesajlarını yayınlayayım mı” tehditiyle ve bazı karşı havuzcuların “ben de biliyordum ama haddimi bilip sustum” demesiyle ve güzel bir linç ile tatlıyla bağlandı. Herkes tüm taraftarlık ve yenilgi psikolojisinin hırsını çıkaracak birilerini bulmuştu sonuçta.

Daha bunun gibi irili ufaklı bir sürü şey sayabilirim. Ama sonuçta ortada dev bir sorun var: Ülke şu anda siyaset üzerine mantıklı düşünebilecek kapasitede değil, en azından çoğunluk için böyle bir şey söz konusu değil. Az sayıda da olsa bu yazıyı göreceğini bildiğim mantıklı insanlar var, onlar alınganlık yapmasın rica ediyorum. Ama durum bu. Şu anda kutuplaşmanın doruklarına doğru gidiyoruz ve mevcut sonuçlara göre ülkenin yüzde 65’nin aşırı sağ popülizme oy verdiği bir yerde de bunun kendi kendine azalmasını beklemek saflık olur. Hele bir de dokuz ay sonra bir seçim daha varken.


Bundan sonrası üzerine düşüneceklerin çok işi var. En başta bu popülist yaklaşımla tatmin olan taraftar psikolojisiyle mücadelenin yollarına bakmak gerekiyor. Bu elbette sadece bize özgü bir sorun değil, tüm dünya bu dalga ile sürükleniyor şu anda. Belki popülizmle erken tanışan ülkelerden birisi olarak çözümü de ilk bulan biz oluruz, bilemem. Ama bu çözülmedikçe kısıtlı ortamlar dışında bu konuları sağlıklı ve eleştirel bir şekilde ele alıp konuşmak mümkün değil.

Bununla birlikte siyaseti ve dünyamızı sadece gündelik siyasetten ibaret görmekten uzun vadeli düşünmeye ayıracak enerji kalmıyor. Elbette gündelik siyasetin ve o siyasetçilerin bir etkisi var ama kendimizi bu çukurda kaybederken yakın gelecekte önümüze çıkacak sorunları düşünmeye, onlar için kafa yormaya enerji ve zaman kalmıyor. Üstelik mevcut gündelik siyaset tamamen popülizm merkezli yönetildiğinden, yakın zamanda hayati bir tehdit olacak olan iklim krizi gibi meselelere zaten hiçbir zaman yer kalmıyor. Çünkü bu tarz siyasette uzun vadeli düşünmeye yer yok. En uzun vadeli sözler genelde çılgın projeler oluyor.


Bunları Twitter yerine burada anlatmak istemem de biraz bunlardan kaynaklanıyor. Bunları daha sağlıklı, eleştirel ve mantıklı bir şekilde konuşabileceğimiz yerlere ihtiyacımız var. Herkese laf sokup RT’lere doyamadığımız, sırf laf sokma adına en saçma ve mantıksız şeyleri popüler hâle getirdiğimiz yerlerde bu olmuyor, olmaz. O yüzden burada yazmayı tercih ettim. Konuşmak isterseniz yorumlar ve email adresim herkese açık; hem karakter sınırı da yok. Ama bunların dışında, en azından bir süre bu tarz konuları, özellikle de gündelik siyasetle ilgili şeyleri sosyal medya ortamlarında olabildiğince konuşmamaya çalışacağım. Çünkü bu kadar yoğun popülizme maruz kalmak bir süre sonra sinirlerime ve akıl sağlığıma zarar vermeye başlayacak gibi hissediyorum. Bunun yerine enerjimi daha uzun vadeli, ileriye ve sorunların köküne yönelik çabalara vermeyi tercih edeceğim. Bu şekilde daha faydalı olacağıma inanıyorum.

‘Work in Progress’ and Thoughts on How to Create in Dark Times

Cover of the zine called "work in progress vol 0.0 now what?"

[This piece first published at my newsletter “Weird and Deadly Interesting at May 5th, 2018. Slightly edited this part to publish it on my blog. If you’re interested, you can subscribe my newsletter here.]

There is something I want to mention, a project which I was a part of, called “Work in Progress”. It’s a zine project by Andrew Sempere and he was kind enough to include one of my writings from my newsletter to his project.

Continue reading “‘Work in Progress’ and Thoughts on How to Create in Dark Times”

Reporting From The Churn: Day 1, 2017

Before yesterday night, I was planning to write a new blog post [probably on Monday] about what I’m planning to do in 2017, and keep it cynical but as optimist as possible. But then, at the first hours of 2017, this happened.

It was shocking and devastating, some idiot motivated by delusional bullshit killed at least 39 people just because they were celebrating New Years Eve. But the main problem was, atmosphere for this attack created by many groups together, including some government organizations and pro-government media. Of course, many Muslim groups in Turkey didn’t liked Christmas and NYE celebrations and campaigned against those for a long time. But in the past couple years, especially in 2016, this become something more than that.

That’s why I wrote this tweet. Because even the government’s Religious Affairs Directorate practically approved every protest and attack against NYE celebrations. Those attacks were usually something like stabbing or beating people wearing Santa costumes (some acting with them, some just wearing for money), passing out threatening flyers and using their media to spread those threats. And every year, they’ve become bolder and ready to do more.

The main problem is, government and media close to the government just served them as ‘concerned citizens.’ Beating people wearing Santa costumes delivered as ‘cute news.’ They were just citizens trying to protect ‘our national values.’

But when it comes to the reality, things were not that cute. All of them wants everyone living in this country to act and live like them. Everyone in Turkey must live like a perfect Turkish citizen, which is constructed by the Sunni, Turkish men long time ago, tweaked by every government on the way. They are the ones we should be like and not anything different. And if we’re different in any way, we’re a threat.

That’s why when I wrote the tweet above, some people on Twitter started attacking me. Claiming I’m the one dividing this society, “playing politics over dead bodies.” So I wrote couple more.

The “We” I was talking about there is basically everyone who is not Sunni, Turkish and male living in Turkey. Women, LGBTQ, Christians, Jews, Atheists, Kurds, Armenians, Alevis, leftists and everyone else you can think of. We’re always seen as a threat to their values, to their nation. And every time an attack like that happens and someone like me comes out and says why people are too eager to do things like that, they say we’re dividing this country. We’re playing politics. Instead we should just shut the fuck up and be like them. Every time they say “We should unite against this attack,” they mean “You all have to be like us and instead of talking the truth, you should go along with our conspiracy theories which doesn’t explain a shit but helps us to gain more politics points. And if you don’t, we’ll declare you’re a terrorist too.” 

[Just to make it clear: This isn't something new or specific to AKP. This is the political culture in Turkey for decades. Every government in Turkey used it, just tweaked some parts or added some new conspiracy theories over it.]

I’m pissed off. Every time, every single fucking time, they do everything to divide this society and oppress us and then someone using their rhetoric kills people. And then when I say you’re helping them with doing this and saying that, I’ll become the target again. They cause all of this bullshit and then blame the people got attacked. Two days ago, Religious Affairs Directorate declared NYE celebrations against our culture [PDF], pro-government newspapers ‘warned’ people to not to celebrate, some people put a gun over someone’s head who wears a Santa costume and get away with it [in TUR], many local departments of Ministry of National Education sent notices to all schools to ‘kindly forbid’ NYE celebrations in schools (because it’s not part of our culture) [both links in TUR] and religious sect leaders close to them threatened people celebrating [people like Cübbeli Ahmet etc.]. Then someone decided to kill people celebrating NYE and now they’re acting like all of these didn’t happened and we’re the ones to blame. Just because we’re saying what they did two days ago.

FUCK THAT SHIT! I’m sick of playing the kind and good one against those secretly (and sometimes openly) wishing death to all of us; thinking either we live like them or we don’t deserve living in here; expecting me to apologize for everything I believe and do which they did not approve; doing everything to destroy every culture, art and lifestyle they didn’t like.

This is who I am and I don’t have any plans for a change or apologize just because some idiots didn’t like it. I’ll defend myself and every other minority living in here until those shitheads understand that only thing they should do is shut up. I don’t have any plans to let them get away with turning us into targets just because we want everyone to live however they want, instead of how they want.

This wasn’t how I planned to start 2017 but here we are. Everything keeps going and doesn’t care if you’re hangover or not [I’m, kind of]. It’s going to be a weird and deadly interesting year, as usual. I’m here to do what I usually do, only more and more. And with hope to turn the world into a weirder place with it. Because that’s the only way I know to resist against those who wants us to become the copies of them.

Paypal’ın Türkiyeden Ayrılmak Zorunda Kalması Üzerine Birkaç Kelam

Bu yazımı ilk olarak Tuhaf Gelecek newsletterın 02.06.2016 tarihli bölümünde yayınladım. Eğer newslettera abone olmak ve daha önce yazdıklarımı okumak isterseniz buraya tıklayın.

Ülke olarak dünyanın geri kalanına kendimizi kapatma çabamız da tüm hızıyla devam ediyor. 30 Haziran gecesi düşen Paypal’ın Türkiye’de artık işlem yapamayacak olması da bunun en son örneği. Birçokları için belki hiç önemi yok, kendi sözüm ona “milli” yöntemlerini desteklemek (bkz. Vestel telefon satsın diye düzenleme yapmak) ya da başka planları olabilir. Ama böyle bir hareketinin nasıl etkileri olacağını hiç düşünmeden bu kadar aptalca hareket edebilmelerine gerçekten şaşırıyorum.

(Paypal’ın lisansının verilmemesinin temel sebebinin Türkiye verilerinin hepsini Türkiye’de sunucu açıp burada tutması gibi bir zorunluluğun getirilmesiyle açıklıyorlar. Buna benzer yaptırımlar genellikle Rusya vb ülkeler, o verileri devlet olarak kendi kontrolleri altında tutabilmek için talep eder. Bunun gibi zorlamalar genel olarak “splinternet” adıyla anılır ve küresel ve dağıtık internet yapısının devletler tarafından kontrol edilebilmesi için uydurulmuş bir yöntemdir. Örneğin bu yöntemi kullanarak aynı yaptırımlar yakında sosyal medya sitelerine ve kullandığımız diğer uluslararası araçlara da uygulanabilir ve bunların da Türkiye’den kullanılamaz hale gelmesine sebep olabilir.)

Sadece kendi adıma konuşacak olursam, benim hem birçok para kazanma yolum hem de harcamalarım riske girdi. Yurtdışına freelance olarak yaptığım işlerin büyük bir kısmı yalnızca Paypal üzerinden ödeme yapabiliyor. Yani bir daha bu yerlerle iş yapıp yapamayacağım meçhul. Bunun dışında bağımsız yayınlar ve projeler yapma planlarımın da büyük bir kısmı riske girdi. Yapsam bile bunlardan bir şey kazanmam şu noktada imkansıza yakın görünüyor. Bunun yanı sıra henüz durumun belirsizliği yaptığım birçok kültür harcamasını da bir daha yapıp yapamayacağım konusunu riske soktu. Bandcamp’ten sanatçı keşfetmek, yeni keşfettiğim yazarların self-published işlerini almak ya da yeni dergileri desteklemek gibi şeyleri bundan sonra yapabilecek miyim belli değil.

Bunun yanı sıra benim gibi yurtdışına freelance iş yapan birçok yazar, çevirmen, sanatçı vb.; şu an Youtube üzerinden geçimini sağlayan Türkiyeli Youtuberlar; indiegogo ile yeni projelerine destek arayanlar; yurtdışıyla iş yapan birçok küçük ve orta boy işletmeler şu an ne yapacak belli değil. Dünyanın en güvenli para alışverişi yollarından birisini ülkede iş yapamaz hale getirmek nasıl bir zekanın işi bilmiyorum. Dünyanın geri kalanının haberi bile olmadığı ve bu yüzden güvenmeyeceği yolları kullanmamızı mı belkiyorlar acaba? Alternatifler var, yerliler var diyenler acaba dünyanın geri kalanını da bunları kullanmaya zorlayabileceklerini mi düşünüyorlar?

Elbette bu değil durum. Arka planda yatan fikir her şeyin şu ülkenin sınırları içerisinde kalması ve belki de en sonunda dünyanın geri kalanıyla tüm ilişkimizin kopması. Zihinlerinin derinlerine işleyen aptal milliyetçilikleri tüm bunların sebebi aslında. Yabancı olan her şeye hiç kafa yormadan yapılan düşmanlık, dünyanın geri kalanını sürekli küçümseyip düşman görürken kendisi hiçbir şey üretmeme hali ve tüm bunlara rağmen dünyadan kopmadan bir şeyler yapmaya çalışanları zerre umursamayan zihin yapısının eseri bunlar. Kendileri ve çevreleri böyle şeylere hiç ihtiyaç duymadığı için ülkenin geri kalanının da kendileri gibi olmasını bekledikleri için oluyor bunlar.

Herhalde bizlerden de bekledikleri zerre kültür ve bilgi birikimi olmayan, kendini geliştirmeyi gereksiz gören ve dünyanın geri kalanıyla tek ilişkisi başkalarının parasını yiyerek yurtdışında tatil yapmak olan kütüklere dönüşmemiz. Bunu bir de güzel bir milliyetçilik sosuna bularsak tadından yenmez zaten. Kimin ihtiyacı var kültürün ve sanatın gelişmesine, yaratıcı insanların kendilerine fırsatlar yaratmasına ya da onların aklına bile gelmeyecek şeyleri düşünüp yaratmasına. Kendi kendimize Kuzey Kore gibi takılır, tüm dünyanın bize hayran olduğunu ve kıskandığını zanneden şizofrenik bir rüyada yaşamaya devam ederiz nasılsa.

“Hayır” Diyorsam Sebebi Var

Freelance çalışmaya, yani kendi işimi kendim yürütmeye başladığımdan bu yana öğrendiğim birçok şey var. Ama bunlardan belki de en önemlisi ve daha önce hayatımın başka alanlarında da ne kadar büyük etkisi olduğunu fark edemediğim bir tanesi var: kendi sınırlarını belirleme gücüne sahip olmak ve bunu yapamamanın nasıl büyük etkileri olabileceği.

Özellikle freelance çalışmanın en önemli dertlerinden birisi iş akışını sürekli hâle getirebilmek ve bu sayede hem maddi hem de zihinsel olarak boşa düşmemek. Bunu yapamazsanız dengesiz ve sıkıntılı bir hayatınız oluyor. Ancak yalnızca bunu düşünmek, bir süre sonra her şeye evet demeye ve her önünüze geleni kabul etmeye başlamanıza da neden olabiliyor. İşte sorun da tam olarak herkese evet demek zorunda hissettiğiniz noktada başlıyor. Aman boşta kalmayayım diye iş almaya başlarken bir noktadan sonra bu durum size zarar vermeye ve aslında gerçekten yapmak istediğiniz işlerinize zaman ayıramaz hâle gelmenize de sebep olabiliyor.

Bu bir süre sonra çok farklı biçimlere de dönüşebiliyor. İnsanları kırmamak için, daha sonra bana iş vermez düşüncesine kapılıp hayır diyemez hâle gelebiliyorsunuz mesela. Ya da kimi insanlar sizin bu durumunuzu fark edip manipüle etmeye başlayabiliyor. Tıpkı iş dışındaki konularda olduğu gibi, siz ne kadar çok evet derseniz bu bir süre sonra size karşı kullanılmaya başlanabiliyor.

Bu noktada, hem gündelik hayatınızda hem de iş hayatınızda kimi sınırları ve kuralları kesin bir şekilde koymak zorundasınız. Freelance çalışmanın en önemli noktalarından birisi de aslında gündelik hayatla iş hayatı gibi bir ayrımı yapmanın çok daha zor olması çünkü. Gittiğiniz bir ofis, size ne yapacağınızı emreden ve sınırlar koyan birileri olmadığı için iş ve günün geri kalanı arasında bir ayrım kalmıyor. (Bu yüzden freelance çalışmayı hâlâ işsiz olmak gibi gören de çok insan var. Freelance çalışmanıza rağmen “ne zaman işe gireceğinizi” soranlar. Ama şimdilik bunu bir kenara koyalım.) Bu yüzden, gerçekten freelance çalışarak güzel bir hayat sürdürmek istiyorsanız; hem hayatınızı hem de işinizi kendi düzeninize göre yönetebilmeniz gerek.

Eğer bu olmazsa hayatınız bir anda savaş alanına dönebilir. Sizin hayır diyememenizden faydalanıp sizi kullanmak isteyenler, sizin hayatınıza ve düzeninize hiç saygısı olmayan ve hatta sizin de bir hayatınız ya da işiniz olduğu gerçeğini kabul etmeyenler ve daha birçok şey kontrolü tamamen kaybedip kendinizi bir enkazın ortasında bulmanıza neden olabilirler. Siz de ne ara bu hâle geldim diye düşünüp durursunuz.

Yukarıda bahsettiğim insan modellerinin bizimki gibi toplumlarda ne kadar çok olduğunu da düşünecek olursak, işinizin ne kadar zor olduğu ortada. Ancak bu noktada da sizin yapabileceğiniz çok fazla bir şey yok (yaşadığınız yeri değiştirmek gibi ekstrem örnekler dışında). En fazla yapabileceğiniz kendi düzeninizin ve hayatınızın öncelikli olduğunu söylemekten ve gerektiği zamanlarda hayır demekten korkmamanız. Geriye sadece insanların size ve hayatınıza saygı duyup buna göre davranmalarını ummak kalıyor.

Bunu yaparken alacağınız tepkilere de hazır olmanız lazım. “Götü kalkmış”, “N’olacak sanki”, “Hayırsız”, “Saygısız”, “Ukala”, “Parasıyla değil mi”, “Kendini ne zannediyor bu”, “Ne kıymetli vakti varmış bunun da” gibi şeyler duymaya; insanların yaptıklarını kabullenmemelerine ve size karşı tavır almalarına dayanabilmeniz gerek. Bunların hepsi daha önce hiç görmedikleri bir şeyle karşılaşmanın yarattığı etkiler. Yapabileceğiniz tek şey zaman içerisinde sizin ne demek istediğinizi anlamalarını beklemek.


Tüm bu anlattıklarım temelde yaşadığımız toplumun algıları ve kavrama sorunlarıyla alakalı. Büyük bir kesim, sadece kendi hayatını merkeze alıp diğer insanların 7/24 onların her istediğini yapmak için hazırda bekleyen robotlar olduğunu zannediyor. Bu zaten kim olursanız olun gündelik hayatınızı yeterince zorlaştırırken, bir de benim gibi “iş” olarak kabul edilmeyen bir şeyler yapıyorsanız durum daha da kötü bir hâl alıyor.

Tüm bunlar değişir mi, insanlar zamanla öğrenir mi bilemiyorum. Ama mutlu ve gerçekten istediğiniz şeyleri yaptığınız bir hayat geçirmek istiyorsanız “hayır” diyebilmeyi öğrenmeniz lazım. Belki zamanla çevrenizdeki insanlar da size ve işinize saygı duymayı, sizin de hayatınıza dair kendi planlarınız olabileceğini ve sizin keyif aldığınız bir hayat yaşamanızla mutlu olmayı öğrenirler.

Kötü Yayıncılık ve Cahilliğin Mükemmel Karışımı: Chip Dergisinin Tor Fobisi

Geçenlerde bir kitabevini turlarken görüp de çekmiştim, bugün aklıma gelince paylaştım şu görseli Twitter’da:

Eğer az çok benim blogu okuyorsanız ya da bu konularda ucuz komplo teorileri ve masallar dışında birkaç yazı okuduysanız neyi kastettiğimi çok iyi anlamışsınızdır. Eğer çok fazla bilginiz yoksa, en basitinden bir özet için Journo dergisine yazdığım Deep Web yazısına (sayfa 26-27) bir göz atabilirsiniz.

Bu fotoğrafla ilgili sorunlar elbette bununla da bitmiyor. Benim için en rahatsız edici nokta, bunu ülkenin en çok satan teknoloji dergilerinden birisinin yapıyor olması. İnsanlara doğru bilgiler vermesini beklediğiniz bir yayın, ucuz pazarlama taktikleri için yalan yanlış bilgileri ve böyle komplo teorisi tadında başlıkları kullanıyor ve insanların internetteki en önemli teknolojilerden birisi hakkında tamamen yanlış bir algıya sahip olmasına neden oluyor. Üstelik bunu tamamen üç-beş tane dergi daha fazla satabilmek için yapıyor.

Oysa profesyonel bir yayının (ister dijital, ister ölü ağaç üzerinde olsun) yapması gereken bunun tam tersi. Zaten ortalıkta yeterince yanlış bilgi ve dedikodu var, onları derlemek yerine neden doğru düzgün bilgiler vermeyi tercih etmiyorsunuz? Neden mesela Tor sayesinde birçok gazetecinin daha güvenli haber yapabildiğinden, aktivistlerin otoriter devletlerin gözetim sistemlerine karşı kendilerini koruyabildiklerinden, internetteki bir yığın gözetleme ve fişleme sisteminden isteyen herkesin bu sayede kendisini koruyabileceğinden ya da Türkiye gibi sansürün başkenti olmuş bir ülkede sansürsüz bir şekilde interneti dolaşabileceğimizden bahsetmiyorsunuz?

Ama bunların hiçbirisi satmayacak değil mi? Gerçekten tek derdiniz bu çünkü. Size para verip de o dergiyi satın alanları yalanla besliyor olmanız umrunuzda bile değil.

Öyle bir anlatıyorsunuz ki Deep Web’i, okuyan da zannedecek ki Yazıcıoğlu’nun bir farklı versiyonu. Sokağa girdiğinizde “DVD lazım mı?” diyenler yerine seri katiller, uyuşturucu satıcıları dolaşıyor. Bu kadar komik ve gerçek dışı şeyleri yazarken hiç mi dönüp kendinize “Lan biz ne saçmalıyoruz böyle?” demiyorsunuz?

Siz demeseniz de, ben size her fırsatta diyeceğim. Hiç merak etmeyin.

Bundan sonra her gördüğümü böyle ifşa edeceğim. Belki ders çıkarırsınız da biraz daha dikkat edersiniz insanlara yalan söylerken.


Eğer benim görmediğim böyle yalanlara ve yanlış bilgilendirmelere siz denk gelirseniz bana yönlendirin, zevkle paylaşırım. Mail adresim ve sosyal medya hesaplarım anasayfada var.

PS: Biliyorum birçok farklı konudaki yayın, benzer şeyleri yapıyor. Ve bunlar sadece internet ve dergilerle sınırlı değil. Ancak bu hiç kimse için bir savunma sayılamaz. Sırası geldikçe ya da benim önüme düştükçe de hepsine yer vereceğim, hiç merak etmesin kimse.

RE: THROWING YOURSELF DOWN A MEMORY HOLE by @warrenellis

Warren Ellis wrote this short post on his blog Morning Computer today:

http://morning.computer/2015/12/throwing-yourself-down-a-memory-hole/

finishing it with saying “Today I remain undecided.  How about you?”. Considering that I was thinking about similar issues for some time (Turkish speaking readers can check this), decided to give it a shot.


First, I’m doing the same thing (downloading all my tweets) in regular basis, because it’s an important archive for me and I don’t want to trust anyone with something important for me. That’s why I’m trying to move my Tumblr infodump/lifelog to my own servers. No one other than me really cares what’s important for me, especially some corp from US.

About deleting what I shared regularly, I’ve tried that when I was using Facebook. While it seemed useful at first, it started to become meaningless after a while, because all of these was already getting buried and forgotten most of the time. And it was making things hard when it comes to download the archive because I had to keep every archive I’ve downloaded every time.


I was trying to find a way to build myself a “calmer internet” for some time, because of the very similar reasons. Most of the things we call internet today is a total mess and they’re doing everything possible to turn these into something more useless. While we need more stuff to curate the information flowing, we get more stuff makes all these more impossible to control. Because, let’s make it clear, advertisers wants it that way.

What should we do now? When I’ve started using internet, what I fall in love with it was conversation and the limitless information I can consume whenever I want, however I want. But we somehow let this controlled by Google, Facebook, Twitter and others. While they did a lot good at first, they’re now letting the control to the advertisers and governments. And that’s why I can’t leave my blog and other sites I’ve build. I prefer having this conversation from blog to blog and at the comments instead of Twitter. I know that it won’t reach a lot of people but same goes for tweets and Facebook posts too. And I prefer writing a blog post instead of 20-of-234 style Twitter rants.

Maybe we have to remember how to use blogs and developers start to think about something other than “Twitter for X”, “Uber for Y”, “Spotify for Ğ” and useless IoT toys.

I don’t really have a blueprint for what I want, but I have a name for what I need: Distributed Invisible Network of Monasteries.

And yet I’m still undecided about what and how to do it. So I’m passing Warren’s question to you: How about you?

Dört Yıl

Çizim Göki’min.

Zaman üzerine konuşmak hep çok ilginç gelmiştir bana. Bir yandan ölçmek için binbir şey üretmiş olmamıza rağmen onu hissetme şeklimiz ve onunla iletişime geçme hâlimiz sanki bu ölçme denemelerinin hepsini boşa çıkarmak için uğraşıyor gibi. Tam olarak anlamamamız için büyük çaba harcıyor sanki.

En bilinen örneklerdendir: Keyif alarak, dolu dolu geçirdiğiniz zamanın nasıl geçtiğini fark etmezsiniz bile. Sanki her şey bir anda olup bitmiş gibidir. Ve aksine ne kadar can sıkıcı geçiyorsa o an, bitmek bilmez gibidir. Sanki bir dakikanın geçmesi on dakika sürüyor gibi.

Nereden buraya geldik diyecek olursanız, bugün benim için en önemli tarihlerden birisinin dördüncü yıl dönümü. Göki’mle dört yılı geride bırakıyoruz bugün. Ve ben hâlâ dört yıl dedikçe kendimi garip hissediyorum. “Ne ara dört yıl oldu be?” diye soruyorum kendime, sonra gülmeye başlıyorum.

O kadar dolu, o kadar güzel bir dört yıldı ki bu. Her şeyiyle mutluyum bu dört yılı yaşadığıma. Sanırım zamanın akıp gitmesinden bu kadar memnun olmamın sebebi de bu. Böyle güzel zamanlar geçirmenin bedeli zamanın bile farkında olmamaksa memnuniyetle kabul edebilirim bunu.

Böyle akıp gitmeye devam eder umarım zaman ve ben her seferinde böyle şaşırırım. Çünkü bu olmaya devam ettiği sürece, bunu yazarken içinde bulunduğum hisleri her seferinde tekrar yaşabildiğim sürece her şeyin yolunda olduğundan emin olacağım.

Seni çok seviyorum Gökim. Hep böyle akıp geçsin zaman, ben hâlimden fazlasıyla memnunum.

RE: Spotify but for the Titanic: A Proposal for the Future of News and Publishing by @zeynep

Zeynep Tufekci wrote “Spotify but for the Titanic: A Proposal for the Future of News and Publishing” yesterday to offer an alternative for online media to save themselves from the invaisive and disturbing advertisement models. She offers Spotify-like system for journalists to make money and create a stable enviroment.

This all sounds really good at first glance but there are some really big issues (at least for me) I can’t wrap my head around.

  • Centralization Problem: We don’t want Facebook, Google or other stacks become more powerful, especially when it comes to publishing. But creating a place for all journalism has to deal with all the problems about centralization. For example, who’s going to make the big decisions like who will be the part of this or not? Are they going to censor stuff? If so, how will they decide what to censor or not? Will this system promises us to give everyone a place or will there be limits?
  • Power of Big Media: Spotify-for-Journalism will surely help a lot for mainstream media channels. But they’re going to have lots of power in this system, according to alternative ones and I’m 100% sure that they’re not going to use it for what’s good for all. How this system will stop it and create a balance between them?
  • Making Money: We’ve already seen that Spotify doesn’t really works for indie or alternative musicians to make sone decent money, and not even really gives something decent for mainstream ones, but they already earn well. And we all know that the media who needs money is the alternative or small ones. And this system only helps the big ones, at some point at least. I don’t think something like that will help us to save diverse and free media. Only makes sure the big ones will stay alive one way or another. And to be honest, they already have enough plans for themselves to save itself.

Those are the ones comes to my mind at the first place. We all want writers, journalists and everyone works in this area gets paid but I’m not really sure if this is the way we should choose. I’m sure that advertisement isn’t the one but maybe we should look for some way that also makes sure that we’re not creating another “for every X you’ll need” stuff. We need to find a way that will save us from centralization. If we’re not offering newspapers or magazines to merge together to save themselves, we shouldn’t do that on internet too. We need more and diverse stuff, not everything in one place things. That’ll only help who’s already powerful right now.

Bir Süredir Yapmak İstediğim Ama Adını Koyamadığım Değişim: Ahimsa Online

Son birkaç haftadır kendimi zehirlenmiş gibi hissediyorum. Ve bu böyle bir kez olup bitmiş değil, sanki sürekli temas hâlindeyim ve arada bir ve kısa süreliğine kurtulabiliyorum bu zehrin etkisinden. Sürekli yorgun ve yıpranmış hissediyorum, normalde zevk aldığım birçok şeyi yapmak bile istemediğim ya da zoraki yaptığım zamanlar oluyor. Kimi zaman böyle kısa süreler geçiriyordum ama bir süredir olağanlaşmaya ve bezdirmeye başladı.

Bunu kökünden çözmeye ve kendimi bundan kurtarmaya karar verdiğimdeyse durumun aslında bayağı ciddi olduğunu görmeye başladım. Buna benim sebep olduğum noktalar da vardı elbette, agresif ve tepkisel oluşum ve buna sebep olan bazı daha temel şeyler gibi. Göki’yle zaman zaman yaptığımız sohbetlerde bunlardan bahsediyordu. Ben kendimi içeriden göremediğim için kimi zaman parçaları birleştirmekte zorlanıyordum ama konuştuklarımızı bir arada düşünüp bir de bu zehirlenmiş hâlimi üzerine ekleyince çok daha iyi anlıyorum ne demek istediğini.

Elbette bu zehirlenmişlik tek başına bununla alakalı değil ve özellikle son zamanlarda bunu yoğun bir şekilde hissediyor olmamın asıl sebebi de sayılmaz. Bunlar sadece onun kalıcı olmasına neden oluyor. Asıl sebep şu an içinde bulunduğumuz toksik toplum ve histeri hâli. Hepimizi zehirliyor ve biz bunu durdurmak yerine daha da hızlı yayılsın diye elimizden geleni yapıyoruz.

Bir düşünün, en son ne zaman gündeme dair herhangi bir konuda kavga etmeden, birilerine hakaret edip saldırmadan ya da saldırıya uğramadan bir diyaloga girebildiniz? Ya da internette farklı düşünen iki insan arasında kavgayla bitmeyen ya da laf dalaşına dönüşmeyen bir diyalog denk geldi mi son zamanlarda? İnternette yeterince troll olma heveslisi yokmuş gibi bir de tüm varlığını başkalarına ‘laf sokmak’ üzerinden kuran sözüm ona aktivist, politik tiplere, çakma entellektüellere denk gelmeyeniniz var mı?

Tüm bunların üzerine bir de benim hiç umursamamam gerekirken bunları önemsemem ve üzerine de agresifliğim gelince kaçınılmaz olarak yıpranıyorum. Sağlıklı bilgi edinmek, insan gibi diyalog kurmak yerine aptalca durumlara maruz kalıyorum, sinirlerim yıpranıyor. Bir de bunların üzerine herkesin sürekli acelesi varmış gibi davranıp hiç üzerine düşünmeden, otomatiğe bağlamış şekilde sürekli kelime kusması da eklenince akıl sağlığımı yitirecek gibi hissediyorum.

Kısacası, agresiflikten, nefretten ve refleksten ibaret ortam beni boğuyor. Katlanamıyorum, kaçmak istiyorum. Herkesin kendisini haklı ve üstün, geri kalanları geri zekalı ve düşman gördüğü bu ortamda sağlıklı bir şeyler üretilebilmesi imkansız gibi geliyor.

İlk zamanlarda “Nerelisin?” sorusuna “İnternetten” diyebilecek kadar çok sevdiğim ve önemsediğim yerden şu an kaçmak, saklanmak ister hâle geldim. Ve tüm bunlar, interneti kullanan herkesin, hepimizin suçu. Hiç birimiz diğerinden daha az suçlu değiliz. Burayı aptalca bir savaş alanına çevirdik. Karşımızda diyalog kurduğumuz kişilerin insan olduğunu unuttuk, sanki hiç bitmeyen bir Counter Strike turnuvasındaymış gibi davranıp acımasızca saldırmaktan başka hiçbir şey yapmıyoruz. Umarsızca salladığımız o kelimelerin birilerini incitebileceğini ya da kendimizin de incinebileceğini unutmuşuz belli ki.


Özellikle son birkaç gündür internette özel iletişim yolları dışında mümkün olduğunca pasif olmaya çalışmamın sebebi de bunlardı aslında. Çünkü ne yapacağımı gerçekten bilmiyordum. Sanki bu bataklık asla kurumayacak ve ben de dahil herkesi içine çekecek gibi hissediyordum. Bir süre tüm hesaplarımı gizli moda almayı bile düşündüm. Evim saydığım internetten kaçmak istedim.

Sonra bu sabah kalktığımda Quinn’in (Norton) yeni bir yazı yazdığını gördüm. “Ahimsa Online” başlığıyla. Hemen her yazısını keyif alarak okuduğum için düşünmeden tıkladım. Ve bir solukta bitirdim. Çünkü kendi kendime sorduğum sorular için harika bir cevap önerisiyle gelmişti.

Benim gibi daha önce duymamış olanlar için Ahimsa, en basit anlamıyla “kimsenin incinmesine sebep olma, hiçbir şeye zarar verme” demek ve Hinduizm ve Budizm’de önemli yeri olan kurallardan birisi.

Bundan sonra benim de hayatımın en önemli kurallarından birisi olacak Ahimsa. Ne zaman agresifleşeceğimi hissedersem kendime bunu hatırlatacağım. Refleks tepkiler vermeden önce birkaç kez düşüneceğim, karşımdaki kişi beni incitmek için çabalasa da onların da insan olduğunu aklımdan çıkarmayacağım. Ne olursa olsun, karşımdaki kişi ne kadar saldırgan olursa olsun, sakin ve anlayışlı şekilde karşılık vereceğim.

Çünkü bu anlamsız öfkeye, laf dalaşlarına ve kavgalara girmenin bana sadece zararı oluyor. Hiçbir işe yaramayan bu anlamsız eylemlerle kendimi yıpratmaktan, bitap düşmekten ve vaktimi harcamaktan bıktım. İnsan gibi yaşamak ve bunu her zaman yapmak istiyorum. Daha sakin, anlayışlı ve huzurlu bir şekilde yaşamanın hepimiz için mümkün olduğunu biliyorum. Sadece diğeri daha kolay ve tanıdık geliyor, bir de o kavgaları kazanmanın verdiği keyiften vazgeçememek var.

Ama ben tüm bunları arkamda bırakmak istiyorum. Bu yüzden de tüm agresifliğimden ve reflekslerimden arınmak ve bundan sonra internette asla bir kavgaya girmeden hayatıma devam etmek için Quinn’in anlattığı deneye ben de katılıyorum. Çünkü sakin ve düşünerek hareket etmediğimiz için şu an hiçbir şeyi çözemediğimiz aptal bir noktadayız.

Ben tüm bunlara karşı sakinliği ve Ahimsa’yı seçiyorum bundan sonra.