Uber’e “İstanbul’a Hoşgeldin” Demeden Önce

uber istanbul

Bugün yayınladıkları bir blog postu ile Uber’in İstanbul’daki Black ve XL servislerinin ardından normal taksi servisine de başladığını ve bugünden itibaren Uber’i burada da kullanmaya başlayabileceğimizi öğrendik.

Birçok kişi için bu haber oldukça sevindirici oldu. Sonuçta İstanbul gibi bir şehirde kolay taksi bulabilmek zor iş. Ancak Uber’i dünyanın geri kalanında takip edenler için bu haberin o kadar da sevindirici olduğunu düşünmüyorum. Birçok anlamda sicili kabarık ve sıkıntılı politikalara sahip bir ulaşım şirketi olduklarını birçok kez kanıtladılar.

Elbette ben buradan sizlere “Uber’i boykot edin!”, “Uber İstanbul’dan defolsun!” tarzı sloganlar atmak niyetinde değilim, böyle şeylerin işe yaramadığını ve altı boş olduklarını sıkça gördüğüm için de özellikle uzak duruyorum. Ancak Uber’in buraya gelişi sebebiyle yakın zamanda yaptıkları bazı şeyleri hatırlatmayı ve bu yeni şirketin nasıl bir politikası olduğunu sizlerle paylaşmak istedim. Sonuçta yine kararı verecek olan sizlersiniz.


  • Uber’in Sydney’de “Dalgalı Fiyat” Skandalı: Muhtemelen geçtiğimiz günlerde Sydney’deki rehin alma olayını ve ardından şehirde yaşanan paniği duymuşsunuzdur. Peki o sırada Uber’in ne yaptığını biliyor musunuz? Rehin alma olayının yaşandığı bölgedeki taksi ücretlerini dört katına çıkardı ve bölgeden uzaklaşmak isteyenlerden dört katı ücret alındı. Bunun bir fırsatçılık olduğu ve Uber’in böyle etik dışı bir hareketi nasıl yaptığı internette dile getirilmeye başlanınca Uber bunu ‘iyi niyetli’ olarak yaptıklarını, “amaçlarının bölgeye daha çok taksi sürücüsü çekmek olduğunu” söyleyerek kurtarmaya çalıştı. Sonrasında da bu ücretle yolculuk yapanlara ücretsiz taksi yolculukları hediye ederek durumu telafi etmeye çalıştı ama bu bahaneyle ve hediyeyle durumu kurtarabildikleri söylenemez.

    Özetle, İstanbul’da herhangi bir doğal afet ya da olağanüstü bir olay yaşanırsa Uber kullananlar böyle ücretlerle karşılaşmaya hazır olsun.

  • Uber’in “Tanrı Modu” ve Kullanıcıların Özel Hayatı: Belki de Uber ile ilgili en sorunlu konu bu. Uber’in hizmet verebilmek için konum bilgilerine ulaşabilmesi şart. Ancak bu verileri biriktirmelerinin, analiz etmelerinin ve diledikleri zaman hesabınızla ilişkili olarak kullanmalarının nasıl bir amaca hizmet ettiğini anlamak ilk bakışta güç. Ancak yakın zamanda yaşanan olaylar bu özelliğe neden ihtiyaç duyduklarını öğrenmemizi sağladı.

    Meğerse Uber bunu kendileri hakkında eleştiri yazan gazetecileri takip ederek şantaj yapmak için kullanmayı planlıyormuş. Elbette böyle bir gücü elinde bulundururken sadece bu kadarla kalırlar mı bilinmez. Ancak şirketin büyük yatırımcılarından birisi olan Asthon Kutcher, bir kadın gazetecinin özel hayatını kurcalamakta bir sıkıntı görmediğini de açıkca dile getirmişti.

    Ayrıca Uber’in Android uygulaması da oldukça sıkıntılı. GPS gibi hizmetin gerektirdiği izinlerin dışında istediği ve kullandığı izinlere bakıldığı zaman uygulamanın spywareden farksız olduğunu görmek mümkün. Elbette bunca izni neden istediklerini ya da nasıl kullandıklarını açıklamadılar.

  • Uber Şöförlerinin Mahremiyeti Meselesi: Eğer insanlara ulaşım hizmeti veriyorsanız, bunun için işe aldığınız şöförlerin geçmişine ve nasıl insanlar olduğuna da dikkat etmeniz gerekiyor. Ancak Uber bunu fazlasıyla abartarak, şöförleri yalan makinası ve biometrik analizlerle sağlamaya çalışıyor. Bunların işe yaramayan yöntemler olması bir yana, şöförlerin üzerinde bu kadar baskı kurulması ve haklarında bu kadar veri toplanıyor olması hiç de sağlıklı bir hareket değil. Kullanıcıların olduğu kadar şöförlerin de özel hayatına saygı konusunda sıkıntılı bir şirket Uber.

Daha başka sorunlar da mevcut ama bunların hepsi, temelinde yeni nesil şirketlerin bu kadar çok güç ve kşisel veri karşısında gözlerinin dönmesiyle ve temelde eskiye benzese de, insanlara tamamen yeni ve çok tehlikeli bir ekonomik ve sosyal bakış açısıyla yaklaşıyor olmalarından kaynaklanmakta. İnsanları basit tüketiciler olarak gören ve onlardan mümkün olan maksimum kârı elde etmek için her türlü yolu deneyebilen; bununla da kalmayıp kendilerini bildiğimiz anlamıyla bir şirket olmanın daha da üstünde bir noktaya koyarak dünyayı kendilerine göre biçimlendirmeye girişen bakış açısının belki de en vahşi temsilcilerinden birisi olarak tanımlayabiliriz Uber’i. Ancak bu başka bir yazının konusu.

Sonuç olarak artık Türkiye piyasasında yeni bir ulaşım şirketi daha var. Bunun etkilerini, neler yaşayacağımızı elbette şu anda kestiremeyiz ancak daha önceki tecrübeleri göz önüne alarak bu yeni şirketi tanımak mümkün. Bir de Türkiye’de bu konulardaki denetimin ve kişisel hâklara ve verilerin güvenliğinin ne kadar kötü durumda olduğunu düşünecek olursak, karamsar olmak için yeterince sebebimiz oluyor. Ancak hayati meseleler olmadıkça toplu taşımadan şaşmayan birisi olduğum için, ben tüm olan bitenleri dışarıdan izliyor olacağım.

My First Article at Global Voices

Good news, everyone! I’ve joined the Global Voices.

I’ll be one of the contributors from Turkey. I’m planning to focus on my main interests such as censorship, surveillance, freedom of speech and digital activism in Turkey. Not sure how frequently I’ll write but I’ll do my best to cover every story happens in here that’s part of my interests.

My first story is published today. I’ve looked to situation of Turkey’s media on upcoming elections and of course how they are censoring candidates who isn’t Erdoğan. I want to say “hope you’ll like it” but things I wrote is not really likable.

Also if you saw the thumbnail photo but couldn’t find the original version on Global Voices article, I’ve embedded below and also uploaded it on Flickr. I took the photo yesterday and it’s licensed under CC and feel free to use if you liked it.

He's Everywhere

Turkey’s “Penguin” Media not Giving Opposition Candidates a Peak | Global Voices Online

Dijital Dualizm Nedir?

Futuristika için yazdığım son yazıda dijital dualizm ve ‘gerçek hayat’ fetişi kavramlarını tanıtmaya çalıştım. İkisi de yeni sayılabilecek kavramlar, ancak şimdiden oldukça önemli şeyleri açıklamaya ve tartışmaya yardımcı olabilecek güce sahipler. İlerleyen zamanlarda bu konularda daha detaylı yazılar da yazacak gibi görünüyorum.

Dijital dualizm, bir safsatadan fazlası değil. Hiçbir tutarlılığı ve mantıklı temeli olmadan kurulan bu yapının bir işe yarayabileceğini ya da doğru olabileceğini kabul etmek anlamsız. Tamamen sorunlu ve tutarsız tanımlarla kurulmuş bir dualizm, gördüğümüz üzere sadece sahte bir hiyerarşiye ve sorunlu insan ilişkilerine neden oluyor. Sözüm ona insanları ‘gerçek hayata döndürmeye’ çalışan kahramanlar, insanlar arasındaki ilişkinin bir elitlik ve “hangimiz daha gerçeğiz” yarışmasına dönmesine neden oluyorlar.

Djiital Dualizm ve ‘Gerçek Hayat’ Fetişi | [Futuristika!]

Her ‘Şey’ Duygusaldır (#OccupyGezi I)

GTA'da polis dövenler!

Üç haftadır karşımızda gördüğümüz, bir ülkeden nefret ederek o ülkenin nasıl yönetileceğidir. Bunun herhangi bir siyasi açıklaması ya da bir ideolojik temeli olacağına açıkcası pek inanmıyorum. Elbette nefretin sebepleri içerisinde bunlar var, bunu inkar etmemize imkan yok ama bu kadar saf hâle gelmiş bir nefretin de sadece bundan ibaret olacağını düşünmüyorum.

Burada yaşadığımız; üzerimize gelen polisler, TOMAlar, biber gazları, eli satırlı ya da çenesi düşük militanlar bir nefretin dışa vuruluşudur. Ve bu rapor da, bu nefretin yarattığı sonuçlardır. Tıpkı geçmişte başka gruplara ya da başka milletlere yapıldığı gibi. Değişen tek şey tarih, nefreti dışarı kusan, kusulduğu yer ve kusulma şekli. Bunun dışında hiçbir şey değişmedi ve değişeceğe de benzemiyor.

Değişmeyecek diyorum çünkü bu ülkede birilerinin devletin başına geçmeyi istemesinin tek sebebi başka birilerine duyduğu nefreti özgürce boşaltabilmek. Bu ülkede kimse iyi bir şey yapmak için iktidar olmadı, devlet yönetmedi. Tek dertleri ellerine o gücü alıp başkalarının üzerinde kullanabilmek. Şu ana kadar bunu yapmamış bir hükümet gösteremezsiniz bana.

Bu ülke daima bu şekilde yönetildi, çünkü birilerinden ya da bir şeyden nefret etmek çok çabuk bir araya gelinebilen bir nokta. Birilerinden nefret ettiğinizi söylediğinizde sizinle onun dışında başka hiçbir şeyi paylaşmayan birçok insanı çevrenize rahatça toplayabilirsiniz. Nefret ettiğinizden intikam alacağınızı söylediğinizdeyse desteğiniz daha da artacaktır. Ve bu, gözü kapalı bir destek olacaktır. Çünkü her hareketinizin temeline ortak nokta olarak bunu koymanız, zaten diğer her şeye gözünüzü kapattığınızı gösterir. Bunu rahatça dışarı vurabilmenin bir yolunu bulduğunuzda da (iktidar olmak ya da ortak nefreti paylaştığınız birisini iktidara getirmek) başka hiçbir şey umrunuzda olmaz. Çünkü artık intikam alma sırasının, güçlü olma sırasının size geldiğinin farkındasınızdır.

Nefret, güce olan açlığı da beraberinde getirir. Nefret eden insan, bunu rahatça dışa vurabilmek için güç peşinde koşar. Mevcut koşullarda en güçlü olmanın yolu neyse onu bulmaya ve gerçekleştirmeye çalışır. Güçlü olup özgürce nefretini kusabilmek ister. Çünkü bilir ki güç elinde olduğunda birilerinin ona karşı çıkması zorlaşacaktır, karşı çıkmaya kalkan herkesi de o güçle rahatça susturabilecektir.

Ne zaman o gücü elde eder, güç sarhoşluğu da beraberinde gelir. Nefretle beslenmiş güç sarhoşluğuysa şu anda gördüğümüze benzer sahnelerin yaşanmasına neden olur. Gücünüzün önünde kimsenin duramayacağını hissetmek (ya da bu yanılgıya kapılmak) ve nefretin kontrolsüzlüğü bir araya geldiğindeyse korkunç manzaralar ortaya çıkar.

En başta kurduğum cümleye tekrar dönecek olursam: Şu anda gördüğümüz, nefretle ve güç sarhoşluğuyla bir devletin nasıl yönetileceğidir.

Eğer nefretten beslenen bir insansanız ve iktidara ortak nefrete sahip olduğunuz birisini çıkarttıysanız, hayattaki en büyük amacınız o iktidarın rahatça bunu kusması için gerekli ortamı hazırlamak olur. Sizin için dünyadaki en büyük görev odur çünkü, sonunda yıllardır süren bekleyişiniz bitmiştir. Birileri sizin nefretinizi tüm dünyaya kusabilecektir artık, üstelik sizin tarafınızda güçlü biri de var demektir bu. Neden o güçlüye destek olup onun gücünden nemalanmayasınız ki?

Bu yüzden elinizde ne varsa kullanırsınız; klavye, para, sopa, satır, çene… Hiç farketmez o anda artık ne kullandığınız. Tek amacınız o nefretin güç sahibi tarafından rahatça saçılabilmesi için gerekli ortamı sağlamak olur. Bu uğurda yalan söylemek, sahtekarlık yapmak, saçmalamak, tehditler savurmak, insanlara saldırmak hiç ama hiç önemli değildir. Nefret ettiğiniz insanları neden düşünesiniz ki zaten?

Yiyeceğiniz hakaretler, söylediğiniz yalanların yüzünüze vurulması hiç önemli değildir. Güçlü olan sizsinizdir; yalan da söylersiniz adam da döversiniz. Güçlü olmanın mutlak haklılık getirdiğine inanmaktasınızdır çünkü.

Aynı cümleyi bir daha elden geçirecek olursak: Şu anda gördüğümüz, nefretle ve güç sarhoşluğuyla bir devletin nasıl yönetlieceği ve bu yönetimin aynı şekilde nasıl savunulacağıdır.

* * *

Peki durum böyleyken neden tüm bunlar son 3 haftada oldu? Neden bir anda tüm gücünü göstermeye, etrafa ateş püskürmeye, uluslararası kurumlara mahalle abisi atarı yapılmaya başlandı?

Çünkü sinirlendiler. Nefret ettikleri ve ellerine geçen güçle saldırdıkları insanların artık gizlenmekten vazgeçtiklerini gördüler. Kendilerini ciddiye almadıklarını, hatta dalga geçtiklerini gördüler. Tıpkı Kürtlerin, Alevilerin, Ermenilerin ve diğer tüm “marjinallerin” kendileri olmaktan asla vazgeçmedikleri için daima bu nefretin hedefi olması gibi, bu insanlar da kendileri olmaya karar verdiler. “Biz buyuz, sen ne dersen de böyle olacağız.” dediler. Hoş, bunu diyenlerin içerisinde yine benzer bir nefretle bu ülkeyi zamanında yönetmiş ve şimdi de aynı nefretle tekrar yönetmek isteyenler var ama neyse.

Nefret, güç sarhoşluğu ve kendilerinden korkulmamasının getirdiği sinir bir kopuşa neden oldu. Bir anda gizlemek için büyük çaba harcadıkları (pek de çabaladıkları söylenemez ya) yönleri ortaya çıktı. Akla hayale gelmeyecek cümleler kuruldu, eylemler gerçekleştirildi. Bunlar oldukça insanlar daha da gülmeye başladı ilginç bir şekilde (ilginç diyorum, çünkü böyle bir tepkinin oluşmasını istiyor ama hiç beklemiyordum), çünkü yarattıkları korku kırılmıştı. Bunu farkettiklerindeyse daha da saldırganlaşma eğilimleri gösterdiler. Nefret ettikleri insanların sokakta, internette, “baş belası Twitter’da” kendilerine güldüklerini gördüler. Tekrar o korkuyu ve gücü inşa etmeleri gerekiyordu. O nefret edilesi insanların başları ezilmeli, bu sayede de gücün getirdiği korku tekrar sağlanmalıydı. Yoksa her şeylerini kaybedecek ve bir süre sonra da bir köşede kendi kendilerine nefretlerine tekrar güç katacak bir yol aramak zorunda kalacaklardı.

Üstelik sokaktakiler yetmezmiş gibi bir de yaptıklarına itiraz eden ülke dışındaki “mihraklar” vardı. Demokrasi dersi vermeye, onları kınamaya kalkıyorlardı. Buradaki marjinalleri destekliyor, yanlarında olup onlarla birlikte nefret eden medyanın göstermediklerini tüm dünyanın görmesini sağlıyorlardı. Bir zamanlar destek verdikleri iktidarın bir anda böyle hareketler yapması dış mihrakları şaşırtmıştı. Tabii o nefret edilesileri destekliyor olması da iktidarı şaşırtmıştı. Ve daha da sinirlendirmişti.

Tüm bu reflekslerin, saldırılardaki gün be gün değişmenin ve açıklamaların sebebi de budur. Güç sarhoşluğundan, “Gücü kaybediyor muyuz?” korkusuna geçiş.

* * *

Pek de itiraz geleceğini zannetmediğim bir ön kabul: İnsan duygusal bir canlıdır. Yaptığı her eylemde, koşulu ya da konumu ne olursa olsun, duyguları en önemli belirleyicidir. Belki biraz kontrollü olunabilir, duygularını işin içine karıştırmadığını dahi iddia edebilir ama duygular yine oradadır ve müdahildir.

Yazının bu kısmına kadar analizi nefret üzerinden götürmemin sebebi de biraz bunu belirgin kılmayı istememdi. Çünkü her şeyin planlı, programlı gittiğini ya da öyle götürülmesi/götürüldüğü hayalini kurduğunu çok kez gördüm. Ancak böyle bir şeyin de asla mümkün olmayacağına inananlardanım. İnsanın dahil olduğu ama duyguların etken olmadığı ya da her şeyin plana programa mükemmel uyum sağladığı bir ‘şeyin’ imkansız olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden de her ütopik planda, her siyasi programda, her ideolojik harekette en büyük ama en az dikkat edilen hata payının insan olduğunu düşünüyorum.

Yalnız burada bir not düşmem lazım. Bu hata payının kötü bir şey olduğunu düşündüğümü zannetmeyin sakın. Aksine, bu hatadan fazlasıyla memnunum. Bu hatanın, bu uyumsuzluğun bizim insan olmamızı sağladığını düşünüyorum hatta. Benim kötü olduğunu düşündüğüm şey, bu hatayı görmezden gelenler ve bu hatadan kurtulmaya çalışanlar. Onların yaptığı insanın insanlığını görmezden gelmek ve insanı insanlıktan çıkartmaya çalışmak benim gözümde.

İnsanın duyguları olmadığını ya da duygularından bağımsız, belirli kalıplar üzerinden sorunsuzca hareket edeceğini düşünmek birçok konuda yanlış noktalara varmamıza ve yanılgıya düşerek yanlış tepkiler vermemize neden oluyor. İnsana dair bir şeyi, insanın en temel özelliklerini hiçe sayarak incelemek ya da değiştirmek de birçok sıkıntının ve sorunun doğmasına neden oluyor. Bunun en basit örneği siyasi hareketler ve siyasi analizler.

OccupyGezi’nin başlamasının en temel sebebi buydu mesela. İnsanların mükemmel bir kalıba oturtulabileceği düşüncesiyle ard arda gelen eylemlerin sonucunda doğal olarak insanlarda bir patlama yaşandı. Bu eylemlerin bu kadar insanı toplayabilmesi, bu kadar yayılabilmesi de bu yüzden biraz. Çünkü temelinde duygusal sayılabilecek, gayet içten gelen bir itiraz vardı. Duygularla hareket etmenin zararlı olduğunu düşünenleri şaşırtabilir ama bu eyleme destek veren hemen herkes duygusal olarak etkilendikleri, duygularına hitap eden bir şey gördükleri için destek verdi. Kimse bunun için programlanmamıştı ya da -bazılarının herkesi kendileri gibi zannederek iddia ettikleri gibi- bir menfaat uğruna yapmamışlardı.

İktidarın tavrı ve bu eylemler ve sonrasında geliştirdiği tepki de duygusaldı. Hiçbir ideolojik programlamayla ya da siyasi taktikle açıklanamayacak derecede duygusaldı hem de. Eğer yazıyı başından itibaren okuyorsanız neden böyle düşündüğümü gayet iyi anlamışsınızdır. Eğer okumadıysanız okuyun, kendimi aynı yazı içerisinde on kere açıklayamam.

Bunun yanı sıra iktidar da, eylemciler de öfkeliydi. İki taraf arasındaki nadir ortak noktalardan birisi bu. Ancak bu günlerde öfkenin neyle beslendiğinin de ne kadar önemli olduğunu gördüğümüzü düşünüyorum. Öfkenin nefretle ve güçle beslenmesinin getirdiği sonuçlar bir taraftayken; neşeyle ve bir sürü başka olumlu duyguyla beslenen öfke diğer taraftaydı. Elbette hangisinin daha başarılı olduğu ve nefretle beslenen öfkenin, öfkeliyi nasıl durumlara düşürdüğünü açık bir şekilde gördük. Öfkeli olmanın, eğer doğru duygularla beslersek, nasıl güzel bir şey olduğunu ve gözümüzü karartmaktansa önümüzü açabileceğini gördük.

Bundan sonra tepki veren insanların hareketliliğinin devam edeceğine dair bir inancım varsa eğer, sebebi tam da budur. İnsanlar programlı ve amaçlı bir şekilde bu eyleme başlamış olsalardı şimdiye her şey çoktan biterdi. Ancak dediğim gibi duygular devrede olduğu için şu an hâlâ devam ediliyor, hâlâ insanlar toplanıp konuşuyor, bir şeyler yapmanın yolunu arıyor. Eğer bu hareketliliğin bir devamı gelecekse ve sönmeyecekse, sebebi tam da budur. Eğer aksini düşünüyorsanız Occupy Wall Street hareketine bakın. Occupy Wall Street’in büyük parlaması bitse de hâlâ insanlara bir şeyler yapma enerjisi verebilmesinin sebebi de budur.

Ancak iktidar için böyle bir durum söz konusu olmayacak maalesef. Devlet dediğimiz mekanik bir yapıdır, bir kurumdur (yani hiç birimizin babası falan değil). İçine girenler, onu hareket ettirenler her ne kadar insan olsalar da bu mekaniğin işlemesi için bunu gizlemek, bastırmak zorundadırlar. Eğer bu başarılamazsa ve devlet dediğimiz mekanik yapı birtakım duyguların aleti olmaya başlarsa sarsılmaya, kendi kendisine zarar vermeye başlar. Eninde sonunda da yıkımına ya da yeniden kurulumuna neden olur.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, mekanizmaya uyum sağlamayı asla beceremeyen insanlar tarafından kurulmuş ve hep aynı şekildeki insanlar tarafından yönetilmiştir. Bana göre zaten sakat başlamıştır yani. Bu duygusal başlangıcı bir şekilde maksimum vatandaşı o duygunun kontrolü altına alarak ve bu duyguları hissetmeyi bir zorunlulukmuş gibi hissettirmeye çalışarak kapatmaya çalışmıştır. Bir noktaya kadar başarılı olmuştur diyebiliriz belki ama yine de her geçen gün o çatlakları daha da genişlemekte ve yöneticiler, mekanizmaya kaldıramayacağı kadar duygu yüklemektedirler. Üstüne üstlük, bir süre sonra gelen yöneticiler kurulum sürecindekinin zıttı duygulara ağırlık vermiş ve mekanizmanın iyice afallamasına neden olmuştur. Belli başlı görevleri yerne getirmek için kurulmuş bir mekanizmanın yönetimine kim geçse, o görevleri yapmak yerine mekanik bir yapıya duygu yüklemeye çalışıp durdu.

Buna daha ne kadar tahammül edilebilir ya da nerede bir yıkım ya da yeniden düzenleme olur bilmiyorum ama bunun öyle imkansız bir durum olduğunu da zannetmiyorum. Ancak o zamanlar geldiğinde neler olacağını ve sonrasında nasıl bir şeyin ortaya çıkacağını da çok merak ediyorum.

* * *

Biraz karmaşık ve daldan dala görünen bir yazı olduğunun farkındayım ama kafamdakileri daha temiz bir hâle getirmem şu anda zor görünüyor. Bu yazıyla en azından 20 gündür kafamda dönen bazı temel fikirleri biraz şekillendirmeye çalıştım, benim açımdan (ve umarım baştan sona okuyabilenler açısından da) anlaşılır ve üzerinde oynamaya müsait bir hâle getirmeyi denedim.

Bundan sonrasına ya da eylemlerin nasıl devam edeceğine dair çok fazla tahmin yürütmek ya da insanlara tavsiye vermek gibi bir niyetim yok. Dediğim gibi duyguların temelde olduğu bir hareket bu ve insanlar nasıl hissederse öyle devam edecektir. Belki aşağıdaki alıntıyı bundan sonrasına dair ufak bir tavsiye olarak düşünebilirsiniz.

“Herhangi bir devlet için en tehlikeli insan, şeyler üzerine kendi başına ve hiçbir boş inancın ya da tabunun etkisi altında kalmadan düşünebilendir. Bu insanlar, kaçınılmaz bir şekilde, altında yaşadıkları devletin sahtekâr, çıldırmış ve tahammül edilemez olduğunun farkına varırlar ve eğer romantiklerse bunu değiştirmeye karar verirler. Romantik olmayanlar bile, bu hoşnutsuzluğun romantik olanlarda yayılması için çabalarlar.”

— H. L. Mencken, 1919

Remix 101

remix

(Bu yazım ilk olarak 3.12.2012 tarihinde Futuristika!’da yayınlanmıştı. Futuristika! artık çok sevdiğim yeni formatında yayına devam ettiğinden, yazı şu an mazi kısmında bulunuyor.)

DERS 1: Remix Sadece Müzikte Yapılan Bir Şey Değildir

Remix kelimesinin aklımıza ilk olarak müziği veya videoyu getirmesinin tek sebebi onu sınırlı bir şekilde kullanıyor olmamız. Remixin yerine kullandığımız ya da kullanabileceğimiz bazı kelimeler; yaratmak, icat etmek, üretmek, bestelemek, yazmak.

Büyük ihtimalle şu anda bağlantıyı kurmaya çalışıyorsunuz. Şöyle ki, remix yaparken geçtiğimiz aşamalar aslında tüm bunları yaparken geçirdiğimiz aşamalardan farksız. Hepsini aynı şekilde yapıyoruz ama bunun farkında değiliz. Kirby Ferguson, remixi şu şekilde formüle ediyor;

Kopyalama + Dönüştürme + Birleştirme

Yani daha önce karşılaştığımız ya da bulduğumuz bazı materyalleri kendimiz için kopyalıyoruz (dikkat edin çalmıyoruz), onları kullanabileceğimiz şekilde dönüştürüyoruz ve sonrasında elimizdeki diğer materyallerle birleştiriyoruz. Remix yapmanın tarifi bu. Peki bu tarifi sadece remix yaparken mi kullanıyoruz?

Bir roman yazarken o romanda kullanacağımız fikirler bir anda zihnimizde mi parlar yoksa bir yerlerden mi ediniriz? Bir şey icat ederken ne icat edeceğimizi bir aydınlanma ile mi buluruz? Bir felsefe kuramını vahiy ile mi ortaya koyarız?

Tüm bunlar için önce bir yerlerden materyaller geçer elimize, zihnimize. Biz bu materyalleri kendi planımıza uygun bir şekilde dönüştürürüz, düzenleriz. Ardından da benzer şekillerde elde ettiğimiz diğer materyallerle planımızdaki gibi bir araya getiririz ve ortaya üretimimiz çıkar. Bunun remixten herhangi bir farkı var mı?

Remix, her ne kadar farklı bir şekilde adlandırıyor olsak da insanlığın tüm üretim şeklidir. Hemen her şeyi remix ile ortaya koyarız. İnsanlığın gelişimi, sosyal evrimimiz remixlerden ibarettir. İnsan zihni, remix yaparak üretir. Yaptığımız her şey, evet her şey, remixtir.

(Yazının devamında üretimle ilgili her türlü fiilin yerine ‘remix’i kullanacağım.)

DERS 2: Remix Yapmak Kimsenin Özelinde Olamaz

Bazı insanlar remixin sonunu getirmek istiyor. Daha doğrusu sadece kendilerinin ya da kendileriyle benzer koşullarda olanların remix yapabilmesini istiyor.

Şöyle ki, günümüzde insanlığın ekonomik ve siyasi gelişimi fikirleri ve bilgiyi çok garip bir noktaya koyma çabası içerisinde. Fikirlere tamamen birbirlerinden bağımsız birer ürünmüş gibi davranarak onları koruma altına almaya yani kontrol altında tutmak istiyorlar. Bunun için telif hakları yasalarından başlayarak ellerindeki her türlü gücü kullanmaktalar.

Böyle bir şeyin peşinde olmalarının en önemli sebebi ise fikirlerin ve bilginin gerçek öneminin farkına varmış olmaları. Kurdukları ekonomik ve siyasi yapıları, ellerindeki gücü, yaşadıkları hayatları fikirlere ve bilgiye borçlu olduklarını farkettiler. Bununla birlikte de fikirlerin ve bilgilerin ne kadar özgür olduklarını. Buradan vardıkları sonuç ise güçlerini ve rahatlarını korumak için tüm bunları kontrol altına alabilecekleri bir yapı kurmak zorunda olduklarıydı. Günümüzdeki bilgi savaşları, büyük olaylara neden olan telif hakkı davaları gibi bir çok şey bu çıkarımlarından kaynaklanmakta. Eğer böyle olmasaydı Steve Jobs gençlik zamanlarında fikirleri çalmak ve onları dönüştürmek konusunda asla bir utanç duymadığını rahatça söylerken 2010 yılında Android’e çalıntı olduğunu iddia ederek savaş açmaya kalkmazdı.

Sorunumuz şu ki, eğer bu istediklerinin gerçekleşmesine izin verirsek, insanlığın tüm gelişimini ekonomik ve siyasi güce sahip olanların eline bırakmış olacağız. Bunun sonunda ise bizim remix yapmak bir yana, onu düşünmemiz bile suç olacakken, tüm hayatımızı ve geleceğimizi o güce sahip olanlar tasarlayacaklar. Onlar sosyal evrimimizin direksiyonunda otururken, geri kalan herkes onların istediklerini tüketmekten başka hiçbir şey yapamayacak. (Böyle bir dünyayı zihninizde canlandırmak zor geliyorsa Cory Doctorow’un Pirate Cinema romanına bir bakın.)

DERS 3: Remixsiz Bir Hayat Düşünülemez

Elbette, ikinci dersteki karanlık dünyanın gelmesini engellemek mümkün. Yapacağımız şey ise çok basit, remix yapmak.

İnternet sayesinde artık fikirlere ve bilgiye ulaşmak çok daha kolay bir hâle geldi. Aradığımız herhangi bir bilgiye kolayca ulaşabiliyor, fikirleri özgürce paylaşabiliyoruz. İnternetin en başından beri amacı bu olduğu için, remix yapabilmemizi kolaylaştırmak adına bize bir çok imkan sunuyor.

Mesela makr.io. Yeni kurulan bu sosyal ağın amacı, insanların görseller üzerinde remixler yapıp birbirleriyle paylaşması ve  remixlerin başka remixler ortaya çıkarmasını sağlamak. Yani, görsel remix ağı. Girin, remixinizi yapmaya başlayın. Bu kadar basit.

Eğer o size yetmediyse, Popcorn Maker var. İstediğiniz videoların linkini alın, istediklerinizi ekleyin, istediğiniz gibi düzenleyin ve kendi videonuzu yaratın. Üstelik ne bir şeyler indirmeye ihtiyacınız var ne de profesyonel bilgiye, tarayıcınızdan çok rahat bir şekilde işinizi görüp ardından remixinizi paylaşmanız mümkün.

Remix, çok basit ve bir o kadar da önemli bir şey. Remix yapamıyor olsaydık hayatta bile kalamazdık. Bu yüzden de remix yapmaktan daha önemli bir şey olamaz. Remix sayesinde hayattayız, yemek yiyoruz, bir şeyler öğrenebiliyoruz ve remix sayesinde şu an ben bu yazıyı yazabiliyorum ve sizler de okuyabiliyorsunuz.

Remix yapın, ne şekilde olursa olsun, ne kadar basit ya da karmaşık olursa olsun, ne hakkında olursa olsun. Aklınıza bir şey geldiyse hemen yapın. Çok kötü de olabilir, rezalet de olabilir ama remix yapmaktan asla vazgeçmeyin. Remix yapmayıp sadece tüketici olursanız, ikinci dersin sonundaki dünyaya bir adım daha yaklaşmış olacağız.

Ama şunu da sakın unutmayın; remix üç aşamadan oluşur, bir değil. Sadece kopyalamak değildir remix, dönüştürme ve birleştirme de var işin içinde.

Yukarıda okuduğunuz yazı aşağıdaki materyallerin bir remixidir;
everythingisaremix.infoCory Doctorow – Pirate Cinemamakr.ioPopcorn MakerWhere Good Ideas Come From – Steven JohnsonIn Praise Of Copying – Marcus BoonRiP! A Remix Manifesto, William S. Burroughs’un Nova Üçlemesi ve hatırlamayamadığım bir çok başka materyal.

Renk Körlerinin Arasında “Gri Bölge”de Kalmak [18.07.2012]

(Bu yazım ilk olarak 18 Temmuz 2012’de Jiyan.org‘da yayınlanmıştır.)

Özgür Uçkan, dün birçoklarının görmemekte ısrar ettiği bazı noktaları “kayıt düşmek” adına bir yazı yayınladı. Yazının tam hâli burada, tembellik edilmeyip okunmasını tavsiye ediyorum. Ben burada sadece yazıdaki birkaç detayın üzerinde durmaya çalışacağım sadece.

Bu “olay” NTV Radyo’ya, bilişim hukuku konusunda öncü isimlerden biri olan hukukçu Gökhan Ahi ile birlikte verdiğim bir röportajdan sonra gelişti. Bir blogda, tam da o sıralarda hukuki bir garabet ile “terör örgütü” ilan ediliveren RedHack’i desteklemekle suçlanıp hedef gösterildik. Ardından da “bir hacker grubu” yukarda isimlerini gördüğünüz yazarlarla birlikte benim de kişisel bilgilerimi bir yerlerde yayınladı (hemen ardından da bu bilgiler silindi). Bu saldırı haber olmaya başladı. Bunun üzerine RedHack, Twitter hesabından, “masum insanlara yönelik sanal kontrgerilla saldırılarının cevabını ellerindeki ihbarcı bilgilerini yayınlayarak vereceğini” duyurdu ve “olaylar” gelişti… Oysa, ben de, yukarıda anılan gazeteciler, hukukçular da “işimizi” yapmış, bize sorulan sorulara cevap vermiş, durumu analiz etmiş ve görüşlerimizi açıklamıştık.

“Olayların” böyle gelişmesine “şaşırıyor” değilim elbette. Bu coğrafyada “şaşırma yetimi” çoktan kaybettim. Şimdi şu “gri bölge”ye biraz yakından bakalım…

Şaşırma yetimizi çoktan kaybettik zaten, böyle garip bir coğrafyada aksi pek mümkün değil. Ancak yine de buna neden olan şeyi vurgulamakta fayda var. Bu yazıda da geçen ve benim yazımın da başlığı olan renk körlüğü durumunu.

Bu öyle bir hastalık hâline gelmiş ki, tüm topluma bulaşmış durumda (istisnalar genelde toplum dışı kaldıkları için bu tanımı kullanmakta pek sorun görmüyorum). Toplumun hemen her kesimi, her türden ve konumdan bireyi bu hastalıktan muzdarip denilebilir. En olmaması gerekenler bile. Bilimkurgu kitaplarındakilere benzer bir komplo uydurmak istesem, ülkenin havasına-suyuna ilaç karıştırdıklarını bile iddia edebilirim.

Bu hastalık, bir tür zihin kararması ile başlıyor ve bu kararma hayatın her noktasına kadar sızıyor. Zihinde oluşan kararma öyle bir noktaya varıyor ki, bir süre sonra sizin söylediklerinize ya da düşündüklerinize ters görünen en küçük bir durum bile sorgulanmadan düşman ilan ediliyor ve (biliyorum gayrı ciddi görünen bir benzetme olacak ama) Doctor Who dizisindeki Dalek’ler gibi önünüze çıkan her farklı olana “Exterminate!” (İmha Et!) diyerek yaklaşmaya başlıyorsunuz. Karşınızdakinin söyledikleri üzerine düşünmek, kendinizi sorgulamak, tartışmak gibi yetenekleriniz -yani insanın normal hayvanlardan farkını oluşturduğunu iddia ettiğiniz zekanın en önemli belirtileri- tamamen işlemez hâle geliyor.

Bu hastalığın ilerleyip tüm topluma saçıldığı noktalarda ise Özgür hocanın yazısında bahsettiği şu tarz durumlarla karşı karşıya kalıyoruz;

Burası da işte böyle ilginç bir coğrafyadır. Bu tarz hukuksuz işler hemen her coğrafyada iktidar odakları tarafından yapılır, ama gizli saklı yapılır, buradaki gibi alenen değil. Çünkü burada güç hukuka inanmaz…. Güç kendi hakkına inanır, bu hakkı herkesin ve her şeyin üstünde görür ve bu yüzden, herkesten (halktan) kendisini (hakkını) kutsal kabul etmesini ister. Halbuki, demokrasi devletin (ve diğer güç odaklarının, şirketlerin, organizasyonların vb.) bireyler lehine hukuk tarafından sınırlandırıldığı rejimlere denir. Bunun tersi olduğunda, yani bireyler devlet (ve diğer güç odakları) lehine sınırlandırıldığında ise bu rejime bir çok isim verilebilir, ama “demokrasi” ve “hukuk devleti” bu isimler arasında yer almaz.

Türkiye’nin “ilklerin ülkesi”, “model ülke” vb. diye adlandırılmasına bayılıyor yöneticilerimiz. Pek fazla ilk çıkmıyor buradan, ama bazen de çıkıyor. Mesela, devlet eliyle merkezi filtre uygulamasının “güvenli internet” diye adlandırılması böyle bir ilk oluyor (Mensup olduğumuz Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın 56 ülkesi içinde bir ilkiz bu bakımdan, ama model olmadığımız aşikar, kimse henüz bizi izlemedi). Yine, bir süredir uluslararası ortamlarda tartışılan ama tanımında bir türlü uzlaşılamayan “siber terörizm” konusunda da bir ilki gerçekleştirdik, ve dünyada hiç bir ülke henüz Anonymous’u, LulzSec’i filan “terörist” ilan etmeden önce (diğer devletler temkinli bir şekilde “siber tehdit” demeyi tercih ediyorlar), biz RedHack’i “silahlı terör örgütü” ilan ediverdik! Bu ilanın hukuki sorunları bir tarafa, “silah”ların niteliği başka bir tarafa, birden nur topu gibi bir terör örgütümüz ve Twitter’daki kırk küsür bin takipçisi oluverdi…

Ve ister istemez böyle bir mantık, insanın doğasının gereği olan (gerçi o doğadan eser kaldı mı ona bile emin değilim ya artık, böyle nadir durumlarla türümüzün son örneklerini görüyor gibi hissediyorum) sorgulama, düşünme gibi eylemleri gerçekleştirenleri kendi “beyaz bölgelerinden” bakarak, hiç düşünmeden “siyah” ilan eder. Sizin diyeceklerinizin de doğal olarak hiçbir anlamı kalmaz onlar için, imha edilmesi gerekensinizdir zaten, neden dinlenesiniz ki?

Sonuç olarak böyle bir renk körlüğünün ortasında gri olmakta inat etmek, belki de yapılabilecek en cesur şey oluyor. Siyah ya da beyaz olmak bu doğada hiç sorun değil ama gri olmak, insanlıkta inat etmeyi, sorgulamaktan ve düşünmekten asla vazgeçmeyeceğini söylemek oluyor. Her ne kadar ne siyahın ne de beyazın anlamasının pek imkanı olmadığının farkında olsan da.

Gri bölgede durdukça, gri kaldıkça da Özgür hocanın yazısındaki şu sözleri (ya da benzerlerini) daima tekrar etmek zorunda kalıyorsun, hiçbir şey olmazsa da not olarak düşülsün tarihe ve internete diye:

Bu korku operasyonuna hedef gösterilmiş biri olarak, buradan tehditçilerime sesleniyorum:

Ben bir yazar, akademisyen ve insan hakları savunucusuyum. Bu niteliklerim gereği meşru çalışmalarda bulunurum. Bu çalışmalar, bir yandan akademik ve entelektüel ilgilerim diğer yandan kamu yararı kıstaslarıyla belirlenir ve bu yüzden tüm çalışmalarımın arkasındayım. Bu çalışmalar, yazılarım, medyada yer bulan konuşmalarım, benimle yapılan söyleşiler ve kitaplarım, sizin anladığınız anlamda şu veya bu gruba “destek” olarak nitelenemez. O tür “desteklerde” siz bulunursunuz. Aynı nitelikleri taşımıyoruz. Benim çalışmalarım akademik özgürlüğe, basın özgürlüğüne ve ifade özgürlüğüne girer. Siz ise ancak tamamen karşı olduğunuz sonuncu özgürlükten yararlanırsınız. Hoşunuza gitmeyen, karşı olduğunuz fikirleri dile getirenlerin ifade özgürlüğüne saldırmasanız, sizin bile ifade özgürlüğünüzü savunurdum. Ama bu koşullarda sizinkini ifade özgürlüğü değil, ifade özgürlüğüne yönelmiş bir nefret suçu olarak görmek eğilimindeyim.

Sísyphos’tan Beter Olmak [26.05.2012]

(Bu yazım ilk olarak 26 Mayıs 2012’de Jiyan.org‘da yayınlanmıştır.)

Eğleniyor muyuz? Keyifler yerinde mi? Buradan bakınca öyle görünüyor. Ne de olsa gereksiz polemikler ve tartışmalar konusunda hiç sıkıntı çekmeden günleri geçirebiliyorsunuz. İstediğiniz de buydu zaten değil mi?

Değil mi? Nasıl olmaz ki? Eğer derdiniz her günü dolduracak boş polemikler ve anlamı-sonu olmayan tartışmalar değilse neden bu kadar hevesle atlıyorsunuz her birine? Neden konunun özünde duran kocaman gerçeği ve tüm bu tartışmaların esas derdini görmeden devam ediyorsunuz? Açılan her çukura balıklama atlamak için keyfini çıkarıyor olmanız lazım, başka türlü anlamsız olurdu yoksa.

Sanırım biraz karışık bir giriş yaptım. Neyse baştan alalım, hiç sorun değil.

Başbakan ve AKP tayfası, haftada birkaç kez anlamsız polemikler açma ya da eskileri pişirip önümüze sunma konusunda gerçekten büyük bir başarı gösteriyor. Anladığım kadarıyla asistanları ve arka taraftaki metin yazarları da bu konuda ciddi bir malzeme deposuna sahipler. Ancak sorun şurada, hiç kimse bu mevzunun toplamına bakmaya ya da bu gereksiz polemiklerin nereden çıkartıldığına bakmaya niyetlenmiyor. Herkes çok güzel bir şekilde haftalık muhalefet kotasını doldurabilmek adına o günün polemiği neyse aynı yüzeysellikle ona atlayarak kendi “görevini” tamamlayıp bir köşeye çekiliyor. Yukarıda dediğim gibi, bunu yapıyorsanız keyfinizin yerinde olması lazım.

Gelin şu yaratılan polemiklerin genel bir özelliklerini çıkartalım beraber. Bakalım neler olacak elimizde.

  1. Daima Genel Gündemden Alakasız Olmak: Bu olmazsa olmaz. Esas tartışılması gerekenler ve ülkenin genel durumuyla ilgili sorun olarak nitelendirilebileceklerden ne kadar uzak olursa polemik o kadar işe yarar. Bu sayede herkesin dikkati dağılır ve esas konular rahatça arka plana itilebilir.

  1. Konunun Mümkün Olduğunca Çözümsüz Olması: Bununla tartışmanın istenildiği kadar uzatılabilmesi ve muhaliflere ayak bağı olabilmesi sağlanır. Böylece hem tartışmanın uzunluğunu belirleme hem de istedikleri yerde kesip daha sonra tekrar ısıtma şansları olur.

  1. Tartışmayı Daima Başlatan Olmaları: Daima bu polemikler iktidar tarafından başlatılır. Bununla birlikte polemiğe dahil olan herkes onların kurallarını ve şekillerini kabul ederek buna girişmiş olur. Bu da baştan yenik başlamakla aynı anlama gelir zaten. Çünkü bir tartışmada taraflardan birisi o tartışmayı kendisine uygun bir şekilde ortaya koyarsa zaten kazanmayı garantileyerek o tartışmaya girmiş demektir.

  1. Genelde Vasata ve Ortalamaya Hitap Eden Konuların Onların Dilleriyle Tartışmaya Açılması: Bir anlamda mahalle kahvesinin muhabbetlerinin siyaset arenasına taşınması. Bu AKP’nin belki de en akıllıca hareketlerinden birisi. Çünkü ortalama ve vasat yıllarca övülerek, aptallık kutsanarak bu ülkede garip bir atmosfer oluşturuldu. Ancak bunları övenler ve bu atmosferi oluşturanlar kendilerini hep yukarıda gören ve “halka yaklaşma” gibi dertleri olanlardı. Bu yüzden sadece başıboş bir ortam ve kendi kendisine bu atmosferle güçlenen kutsal bir “vasatlık” ideası yarattılar. Şimdi ise AKP bu hazırdaki atmosferi sahiplenerek, “halka yaklaşmayı” değil “halktan biri gibi davranarak”, tartışmalarda ve propagandada onların dilini kullanarak gün geçtikçe kendisini daha da sağlama alıyor. Muhalefetteki geri kalan herkes ise buna uzak ve beceremeyecek durumda oldukları için polemiklerin galibine karar verecek olan halkın işi kolaylaşıyor. Çünkü ortalama olanı öyle pişkin bir hâle getirdik ki, kendisini geliştirmektense diğerlerini kendi seviyesine çekecek bir güce sahip oldu. AKP bunun farkında olarak tüm politikalarını ilerlettiği için de her seferinde daha da coştu.

Eğer biraz dikkatle bakarsanız AKP’nin yarattığı ve gündemi uzun sürelerce meşgul eden tartışmaların tamamının bu kalıplara çok güzel bir şekilde uyduğunu farkedeceksiniz. Aslında bana göre çoğunuzun çoktan farketmesi lazımdı ama neyse. Sonuçta tüm bu polemikler bu şekilde ilerlerken bu polemiklerde bir taraf tutmaktansa Sisyphos’a eşlik etmeyi tercih ederim.

Demeye çalıştığım şey şu: Eğer ikitdara karşı bir muhalefet, bir direniş niyetindeysek ve bu amaçla onların karşısına çıkıyorsak bu şekilde hiçbir şey olmaz. Yukarıda yazdığım şekildeki tartışmalara girmek ekmeklerine yağ sürmekten öteye gitmeyecek bir hareket oldu, oluyor, olacak. Mesele eğer gerçekten bir galibiyet, tartışmalarda ve siyasi anlamda üstün gelebilmekse bu kalıbın dışına çıkılması için zorlanması gerekiyor. O kalıbın içine girmek değil, onları bu kalıbın dışına çıkmaya zorlamak bir aşama kaydetmeye yardımcı olabilir ancak.

Bu polemiklerde özellikle AKP’nin ülkeye bir yaşam biçimi, bir kültür dayatmaya çalıştığı iddiası çok sık görülüyor. Ancak mesele şu ki AKP bunu dışarıdan siparişle getirmiyor. Sadece bahsettiğim vasatın yaşam biçimini herkes için ortak olan hâline getirmek istiyor. Bunun faşizanlığı zaten tartışılmaz ancak bunun gökten vahiyle indiği ve öncesinde ülkenin şahane olduğunu iddia etmek de komik duruyor.

Tabii bununla birlikte 4. maddede bahsettiği sorun daima büyük bir mesele ancak o anlamda bir çözüm göremeyen karamsarın tekiyim ben. “Halkı uyutuyorlar, aslında olan potansiyeli köreltiyorlar.” gibi yorumlara da zerre inanmıyorum. Sebebini uzun uzun açıklamak isterdim ama onun yerine sizi Baudrillard’ın “Sessiz Yığınların Gölgesinde” kitabına yönlendiriyorum.

Sizin de eğlencenizi böldüm ama 10 dakikadan bir şey olmaz. Şimdi isteyenler gidip oyuna kaldığı yerden devam edebilir. Haklısınız sonuçta kim kendisini yormak ister ki bir şeyleri değiştirebilme ihtimali için. Ne olursa olsun öylesi çok daha eğlenceli ve kolay değil mi?