Tanrılar da Oyun Oynar

(Bu yazım ilk olarak Kasım 2013’te Geekyapar!‘da yayınlandı. Geekyapar! arşivlerinde artık yazar olarak görünmediğim için buraya taşıyorum.)

‘Time is a game played beautifully by children.’
– Heraclitus

Oyun oynamak insanlığın en büyük keşiflerinden birisi bana göre. Herkes için farklı şekillerde yapılabilen bir eylem ama sonuçları her zaman aynı; eğlence, mutluluk, heyecan, kimi zaman da sınanma hissi. Tam olarak ilk ne zaman oyun oynamaya başladığımızı bilmiyorum ama oldukça eski zamanlara kadar gitmek mümkün oyunun kökeni söz konusu olduğunda. Ancak bu yazıda oyunun tarihine değil de, tarihin bir dönemindeki oyuna götürmek istiyorum sizleri. Antik Yunan’a ve onların mitolojilerindeki, hayatlarındaki oyuna.

Antik Yunanlıların hayatlarına dair birçok şeyi onların mitlerinde ve dolaylı olarak da tanrılarıyla olan ilişkilerinde bulmak mümkün. Burada Antik Yunanla ilgili çok sevdiğim bir özellikten de bahsetmek istiyorum. Antik Yunanın tanrı inancı, bugün taktığımız adıyla mitolojisi, insanlarla oldukça iç içe ve doğal diyebileceğimiz bir şey. Tanrılar, yarı-tanrılar ve insanlar sürekli birbirleriyle etkileşim hâlinde ve çoğu zaman tanrılarla insanlar arasında ilginç olaylar yaşanmakta. Bu da kaçınılmaz olarak Antik Yunanlıların tanrılarıyla aralarında kişilik anlamında bir benzerlik oluşmasına ve birçok alışkanlıklarının benzemesine neden oluyor. Bunun önemli hâle geldiği noktaysa şu, Antik Yunanlıların kültürlerini, günlük yaşantılarını ve medeniyetlerinin karakteristik özelliklerini öğrenmek için mitlerine bakmamız çoğu zaman yeterli oluyor. Çünkü Antik Yunanlılar, ne yapıyorsa ya tanrıları da yapıyordur ya da tanrılarıyla birlikte yapıyorlardır.

Bazılarınızın şu an “Tamam geek olabiliriz, biraz da mitolojiyle ilgileniyoruzdur belki ama oyunlarla ilgili bir dosyada neden bize mitoloji dersi vermeye çalışıyorsun?” diye düşünüyor olabilirsiniz. O zaman sizin için keskin bir cümleyle asıl konuya geçiş yapayım…

Antik Yunan’da Tanrılar da oyun oynuyordu. Elbette mahalle arasında körebe ya da bilgisayar başında GTA V oynamıyorlardı ama hem kendi aralarında hem de insanlarla ve yarı-tanrılarla sıkça oyun oynadıklarını mitlerden görüyoruz. Ne zaman bir insanı ya da yarı-tanrıyı sınamak isteseler ya da insanlar arasında bir anlaşmazlık söz konusu olsa, tanrılar bunu güzel bir oyuna çevirmesini çok iyi biliyorlardı.


Bunun en güzel örnekleri, Homeros‘un meşhur Illiad ve Odyssey mitlerinde görülmekte. Biraz meraklı olanların bildiği gibi Illiad, ya da Türkçe bildiğimiz ismiyle İlyada büyük Troya savaşını konu almaktadır. Her ne kadar Hollywood versiyonu çok fazla üzerinde durmasa da, orjinal mitte bu savaşın çıkışı da, ilerleyişi de tanrıların arasındaki büyük bir oyundur aslında. Tanrılar kendi aralarında bölünür ve iki cepheden birisini seçerek onu desteklemeye başlarlar. Bu sırada birbirleriyle uğraşırlar, savaşa müdahale ederler, edilen müdahaleleri karşılarlar ve hikâyenin sonunda tüm olayın aslında Tanrıların iki fraksiyonu arasında geçen bir strateji oyunundan çok da farklı olmadığı hissine varırsınız. Gerçekten de çekişmeli bir oyun olur bu onlar için.

Odyssey (Odysseia) mitindeyse, önceki savaşımızın büyük kahramanlarından birisi olan Odysseus‘un tanrılar tarafından nasıl sınandığını okuruz. Savaştan sonra kendi kaderiyle ilgili birtakım kararları kendi vermek ister Odysseus. Her ne kadar tanrılar buna izin verebiliyor olsa da önce bazı sınavlardan geçmesi gerekmektedir. Bu sınavların kendisi “level’lara” bölünmüş, sonunda “boss” dövüşleri olan kocaman bir oyundan çok da farklı değil aslında. Tanrıların Odysseus ile oynadığı oyunlar, bizim oynadığımız oyunlardan pek de uzak değil yani. Odysseia o kadar eğlence ve heyecan dolu bir mit ki, onu bu sayfalarda özetleyip, sizi hikâyenin kendisini okumaktan alıkoymak Homeros’a da, yolculuğun kendisine de ayıp olacaktır, emin olun. .


Bu iki örnek (ve burada adını anmadığım çok daha fazlası) bize gösteriyor ki, Antik Yunan tanrıları için oyun olmazsa olmaz bir şey. Kimi zaman eğlenebilmeleri için, kimi zaman kendilerinden aşağıda olanları sınamaları, kimi zaman da insanları (Sisyphus’un ya da Prometheus’un başına gelenler gibi) cezalandırabilmeleri için oyunlara ihtiyaç duyarlar. Çünkü oyun oynamak sadece eğlence ihtiyacını gidermenin bir yolu değil, aynı zamanda zekâyı sınamanın ve kendini geliştirmenin de önemli bir aracıdır. Tıpkı şimdi olduğu gibi.

Bana göre Antik Yunan mitolojisinin bilgisayar oyunları açısından da bu kadar önemli olmasının sebebi bu. Hâli hazırda içinde birçok zekice ve keyifli oyun barındıran mitlerin oyunlaştırılması, kaçınılmaz olarak başarılı ve oynaması keyifli oyunların ortaya çıkmasını sağlıyor. God of War serisi aslında tamamen bunun, yani Tanrılarla insanların oynadığı oyunların üzerine kurulu değil miydi? Ne kadar değiştirdi İlyada ve Odysseia‘da belirlenen şablonu? Değiştirmedi, değiştirmesi de gerekmezdi. Çünkü düşünün, Tanrılarla oyun oynamanın sıkıcı olması nasıl mümkün olabilir ki? Antik Yunan‘ın oyunlarla olan ilişkisi doğal olarak mitolojilerine ve oradan da bizlerin oynadığı mitoloji temelli oyunlara yansıyor. Eğer bu oyunlardan keyif alıyorsanız, oradan yapacağınız mantıklı sıçrama Antik Yunan mitolojisinin, efsanelerinin kendileri olacaktır. Oyunlardan çok daha geniş bir evrenle karşılaşacağınızın garantisini verebilirim.

Sansür Çaresizlerin Son Sığınağıdır

Artık her gün aldığımız haberlerin bir parçası hâline geldi sansür. TİB o kadar verimli ve hevesli çalışıyor ki, Dağ Medya ile DİHA ve Besta Nuçe’nin yeni adreslerini engellemek için haftasonu bile çalışmışlar. Şu anda toplam engelli websitesi sayısını kesin olarak bilemiyoruz ama Engelli Web‘in istatistiklerine göre rakam 82396.

Peki sansür için harcanan bu akıl almaz enerji nereden geliyor? Neden sansürü bu kadar seviyorlar ve ilk fırsatta buna koşuyorlar? Gelin isterseniz sansür ne demek ve aslında sansürü bir çözüm olarak görenlerin aklından neler geçiyor bir bakalım.


Sansür en basit hâliyle çaresizliğin ifadesidir. Sansürü bir çözüm olarak gören kişi veya kurumlar, aslında bu şekilde çaresiz olduklarını bize anlatırlar. Sansürledikleri bilginin karşısında durmalarının imkansız olduğunu söylerler bize. Çoğu zaman bu çaresizlik de bu bilginin aslında kendi söyledikleri yalanlarla çelişmesi veya onların otoritelerini sarsmasıdır. Ancak buna sebep olan kişilere bir yasal yaptırım uygulayamayacakları için çaresizlikle onu susturmaya ve görmezden gelmeye çalışırlar.

Sansürleyen, sansürlediği şeyden korktuğunu da açık etmiş olur. Evet, çünkü insan sadece korktuğu şeyi görmemek ve görünmez kılmak için ciddi bir çaba harcar. Düşünün, çoğu insan korktuğu şeye bakamaz ya da bakmamak için çaba harcar. Korktuğu şeylerin gözünün önünde olmasını istemez. Sansür de bunun sistematik hâlidir. Korktuğunuz şeyi sansürlersiniz ve artık sizin önünüze çıkmaz. Ya da siz öyle olacağını zannederek kendinizi rahatlatırsınız.

Sansür aynı zamanda bir şeyler yapıyoruz havası vermeyi amaçlar. Bu sayede de yukarıda bahsettiğim çaresizliği ve korkuyu gizlemeye çalışırlar. Birileri otoritelerini sarsacak ya da onların korkmasına sebep olacak bir bilgi yaydığında “Bakın susturduk onları” diyebilirler bu sayede. Ya da çocuklara gerçekten tehdit oluşturan sorunları kökten çözmek yerine “Çocuklarımızı korumak için hepsini sansürledik” diyebilirler. Her zaman işe yaramaz bu ama o otoriteyi kabul etmiş kesimleri ciddi derecede memnun eder.

Sansür, en temelinde başarısız bir reddetme çabasıdır. Sansürlemek, bir noktada o şeyin asla varolmamasını istemektir. Ve bir kere varolduğunda da onu görünmez kılarak yokmuş gibi davranmaya devam etmeye çalışmaktır. Ancak Streisand Effect her yerde karşımıza çıkar ve bu reddetme çabasının hüsrana uğramasına neden olur. Çünkü sansürlemek, onun varlığını ve önemli bir şey olduğunu da kabul etmek demektir; bu önemli şeye karşı çaresiz olduğunuzu da belli eder. Bu da aslında sizin görmesini dahi istemediğiniz insanların bunları görmek için daha fazla çaba harcamasına ve bundan zevk almasına dahi sebep olabilir. Sansürleyerek varlığını reddetmeye çalıştığınız şeyin daha da büyümesine sebep olursunuz.

Ama tüm bunların yanında, sansür toplumu kutuplaştırmanın da temel bir aracı. Bugün Zeynep Tüfekçi’nin yazdığı bir tweet bunu çok iyi özetliyor aslında. Türkiye’deki internet sansürü, toplum içerisinde farklı bilgi kaynaklarından beslenen ve bu yüzden derin bir şekilde ayrışan iki gruba dönüşmekte. Bir tarafta tamamen devletin baskısı altında olan ya da onun propagandası için gönüllü çalışan yayınlardan beslenen ve sansürden etkilenen insanlar, diğer tarafta ise interneti temel seviyenin üzerinde kullanmayı mecburen öğrenen ve bu sayede sansürlenen kaynaklara da erişebilen insanlar. Elbette bu iki grubun haber aldıkları kaynaklar arasındaki keskin fark, onların da dünyayı nasıl gördüğünü ve anladığını etkiliyor. Mevcut siyais iktidarın kamplaşmayı kendisi için bir koz olarak gördüğünü de düşünecek olursak, sansürün belki de onlar için işe yarar olduğu tek nokta bu.


Bunlar yalnızca bir solukta aklıma gelenler. Üzerine düşündükçe çok daha fazlası da çıkacaktır. Ancak yalnızca bunlar bile sansürün temelde işe yaramaz ve hastalıklı bir eylem olduğunu anlamamız için yeterli olacaktır diye düşünüyorum.

Türkiye’de hükümetin politikaları ve devletin geçmişten bu yana gelen ve artık geleneği hâline dönüşen sansür ve baskı politikalarını düşündüğümüzde, artık sansüre maruz kalmak onur verici bir durum ve o sansürün kanıtları da bir madalya gibi gururla taşınacak şeyler hâline geldi. Sansürü korkutmak ve susturmak için yapanlar bunu aklında tutsa iyi olur; korkutmak bir yana, artık gurur duyar hâle geldik sansürlenince.

Yine de bu sansürler yüzünden toplumun önemli bir kesimine ulaşmak/onların bu kaynaklara ulaşması zorlaşıyor. Bu yüzden de bu konuda bilgili ve yetenekli olan insanların üzerine ciddi bir sorumluluk düşüyor. İnsanlara sansürü aşmanın ve istedikleri her kaynağa özgürce ulaşmanın yolunu göstermek bir zorunluluk. Ancak bunu yaparken, önümüze gelen en “kolay” veya “ucuz” yolları seçmemeli, tavsiye ettiklerimizin ne olduğuna dikkat etmeliyiz. İnsanları sansürden kurtarmak isterken, onları gözetimin lanetli ellerine bırakmak ya da cihazlarının ve kendilerinin güvenliklerini tehlikeye atmak hatasına düşmeyelim. Bu yüzden de güvenli bir şekilde sansür atlatmanın yollarını anlatan kişilere ve kaynaklara ulaşın, onların önerilerini dinleyin. Kem Gözlere Şiş ve Gözetim Meşru Müdafaa bu konuda size birçok tavsiye ve rehber sunuyor.

Diledikleri kadar sansürlemeye, susturmaya, ortada olan gerçekleri halının altına süpürmeye çalışabilirler. Ve tüm bunların boşa çıkartıp gerçeği özgür kılabiliriz. Yeter ki gerçekten bunu isteyip bunun için çaba harcansın.

İnsanlık Kendimizi Avuttuğumuz Bir Masal Sadece

Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, bir bombalı saldırının ardından devlet oraya ambulanstan önce TOMA gönderiyor. Önümüze düşen ilk haberler oradaki insanların durumu değil, saldırıyı kutlayanların mesajları oluyor. Saldırının ardından ilk sorumlular olarak saldırıya uğrayanlar gösterilmeye çalışıyor. Üzerine açıktan yaptıkları kutlamalar yetmezmiş gibi bunu saldırıya uğrayan insanlara karşı bir saldırı ve politika malzemesi olarak kullanmaya çalışan siyasetçiler görüyoruz.

Eskiden olsa tüm bunlar benim sinirlerimin alt üst olmasına, şaşırmama ve daha birçok tepki vermeme neden olurdu. Böyle şeyler çok etkilerdi beni. Çünkü eskiden ‘insanlık’ denen o masala inanıyordum ben de. Kimsenin gerçekten kötü olamayacağı, herkesin içinde iyilik olduğu, bir gün her şeyin çok güzel olacağı falan filan. Bu ülke sayesinde bunların hepsinden umudumu keseli bayağı bir zaman oldu.

Çünkü artık insana, insan olmaya o kadar kutsal anlamlar yüklemiyorum. Hepimiz evrimde sadece birkaç adım ileri gitmeyi becermiş bir yığın etiz. Dürüst olayım, iyi ki de bunların birer masal olduğunu görmüşüm diyorum. Bunu kabul ettikten sonra insan gerçekten birçok gereksiz şeyi gözünün önünden çekip olayların önemli kısmına bakmayı becerebiliyor.

Örneğin Cemil Barlas’ın şu ana kadar kırk kez nefret suçundan dolayı mahkemelik olmuş olması gerekiyordu. Hiçbir yerin ona yazı yazma, hatta ağzını açma izni bile vermemesi gerekiyordu. Ama yaşadığımız ülke sağolsun, kendisi önemli bir analist zannediliyor.

Ya da Devlet Bahçeli. İlk fırsatta o milliyetçi öfkesini kusmak, o akla mantığa sığmayan komplo teorilerini sıralamak ve kimsenin acısını umursamadan (sorsak ona da ‘sözde acı’ der) o insanları suçlamak için fırsat kollayan bir siyasetçi. Eğer o insanlık dediğimiz masal gerçek olsaydı, Bahçeli’nin şu an partisiyle birlikte meclise girebilmesi söz konusu dahi olamazdı.

Eğer insanlık masalına inanıyor olsaydım tüm bunları kabul etmesi, anlamlandırması çok daha zor olacaktı. Bana daha fazla zarar verebilecek, beni gerçekten güçsüz düşürebileceklerdi bu nefretleriyle. Çünkü insanlık beni tüm bu nefrete, bu acımasızlara karşı savunmasız bırakıyordu.

Bunlar gibi yüzlercesi, binlercesi önemli yerlerdeler. Ülkeyi yönetiyor, ‘önemli konumlarda’ oturuyorlar. Medyayı kontrol ediyor, manşetleri belirliyor, insanları besliyorlar bu nefretle. Sonra sokakta, internette, aklımıza gelebilecek her yerde karşımıza çıkıyor. Bu nefret, bu acımasızlık bir toplumsal hastalık belki de. Öldüren, yaralayan, insanlara fiziksel ve psikolojik zararlar veren ve yayılması durdurulamayan bir virüs.


Zor gelse de, tüm bunları kabullenmemiz, bu gerçeklere göre hareket etmemiz gerekiyor. Türkiye’de siyasetin bir numaralı aracının nefret olduğunu, tarihi boyunca da bundan çok da farklı bir yerde durmadığını aklımızdan çıkarmadan hareket etmemiz gerekiyor. Siyasetçilerin onlarca yıldır topluma da bu hastalıklarını bulaştırmak için ellerinden geleni yaptıklarını ve maalesef zaman zaman çok başarılı olabildiklerini unutmamamız gerekiyor. Yaşadığımız ülke, bize optimistliği ve iyi niyetliliği yasaklıyor. Bu hastalığı içselleştirmiş insanlar güce sahip ve onlar bu hastalıkla çürüyerek yok olmak istiyorlar.

Eğer onların yaptıklarından daha farklı bir şey gerçekleştirmek istiyorsak, bu nefret döngüsünün, bu hastalıklı yapının bir parçası olmamak için uğraşmamız gerekiyor. Çünkü nefret ve onunla yola çıkan hiç kimse bir şey üretemedi, üretemez de. Çünkü nefret üretmek için değil, mevcut olanı korumak ve farklı olanı yok etmek için var olan bir duygudur. Onunla hareket etmeye çalışmak ya da onunla hareket edenlerin kurduğu bir oyuna girmek, oyundaki herkesin kayda değer hiçbir şey üretemeden yok olması demektir.

Loren Elva haklı, böyle bir ülkede iyi olamayız, olmamamız lazım. Ama güçlü olmalı, önümüzdeki gerçekleri görüp var gücümüzle yolumuza devam etmeliyiz. Bunun için iyi olmaya ya da masallara ihtiyacımız yok. Biz iyi oldukça, masallarla kendimizi avuttukça daha fazla acı çekiyoruz, daha çok öldürülüyoruz.


Bu insanların bu kadar rahat olamamasını istiyorsak onların bizleri etkilemesine izin vermemekle başlayacağız. Onlara karşı her türlü kalkanımızı geçireceğiz ve onların her saldırısının boşa düşmesini sağlayacağız. Gerektiğinde gereken cevaplar elbette verilmeli ama tüm enerjimiz ve vaktimiz nefret kusanlarla tükenmemeli. Onlar bizim enerjimizi sömürdükçe, bizlerin umutlarını yedikçe güçleniyor. Onları güçsüz bırakmanın yolu bizden hiçbir şey alamamalarını sağlamak.

Çünkü onların bizden aldığı enerjiyi ve zamanı kullanmamız gereken çok daha önemli yerler var. Yapmamız gereken çok şey, yetişmemiz gereken çok yer var. Eğer zamanımızı ve enerjimizi onlar sömürürse bize hayal ettiklerimizi gerçekleştirecek hiçbir şey kalmaz. Onlar bizden istediklerini alamadıkça güçsüzleşecek, biz onlara kaptırmadığımız zamanlarımızda çok daha fazlasını gerçekleştireceğiz.


Bu söylediklerimin neye, ne kadar etkisi olur bilemiyorum. Ülkede her geçen gün yaşadıklarımızın, üzerimize kusulan nefretin bizlerde hiç enerji bırakmadığının ve çoğumuzu lanet bir umutsuzluğa sürüklediğinin de farkındayım. Her ne kadar umut verecek şeyler yazmayı istesem de kimi zaman yazdıklarıma kendimi bile ikna etmekte zorlanıyorum.

Yine de, bu nefret hastalığından ve bunları saçanlardan kurtulmak için bir şeyler yapmak gerektiğinin de farkındayım. O yüzden bu yazıyı herkes için olduğu kadar kendim için de yazdım. Çünkü dünyayı biraz olsun güzelleştirmek için çabalayan insanları öldürecek ve bunun üzerinden hadsizleşecek kadar kendini bilmez insanlar varsa, hiç değilse o güzel insanlar için bizlerin devam edebilmesi lazım. Belki insanlık diye bir şey yok ama hâlâ bir sürü güzel insan var bu dünyada.

NSA’in Google’ı: XKEYSCORE

Snowden belgelerinin tüm dünyaya yayılmasını sağlayan gazeteci Glenn Greenwald’un da kurucuları arasında olduğu haber sitesi The Intercept, bugün NSA’in en büyük projelerinden birisi olan XKEYSCORE hakkında 48 yeni gizli belge ve bunlar üzerine oldukça önemli bir analiz yayınladı.

The Intercept’in yayınladığı belgeler geçmişten 2013 yılına kadar geliyor ve hem XKEYSCORE isimli sistemin nasıl çalıştığını hem de hangi amaçlarla kullanıldığını ve kullanılabileceğini açık bir biçimde gösteriyor. Ortaya çıkan manzara ise kesinlikle korkutucu. NSA, topladığı tüm özel verileri rahatça analiz edip kullanabilmek için kendi Google’ını kurmuş demek, abartılı bir benzetme olmayacaktır.

XKEYSCORE Nedir?

XKEYSCORE, adını ilk kez 2013 yılında Guardian’ın yayınladığı Snowden belgelerinde duyduğumuz bir NSA projesi. Bu projenin amacı, internette istihbarat amacıyla kullanılabilecek her türlü bilgiyi toplayan, organize eden ve analistlerin gerek duyduklarında Google’da arama yapar gibi bu bilgilere ulaşabilecekleri bir altyapı oluşturmak. Belgelerden görüldüğü kadarıyla da bu proje büyük anlamda başarıya ulaşmış.

Belgelerden görülebildiği kadarıyla, XKEYSCORE sistemine bağlı olarak 700’den fazla sunucu bulunmakta ve bunlar dünyanın farklı noktalarına yayılmış durumda. Bu kaynak noktalardan bir kısmı Japonya, Avustralya, İngiltere gibi diğer devletler tarafından yönetilmekte; diğerleriyse ağırlıklı olarak CIA’in kontrolünde bulunmakta. Bu sunucuların hepsi, fiber optik kablolar üzerinden topladıkları verileri NSA’in ABD’deki analistlerine istedikleri her an ulaştırabilme kapasitesine sahip.

XKEYSCORE, internet üzerinden birçok farklı veriyi toplayabilme ve organize edebilme kapasitesine sahip. Yalnızca normal internet trafiklerini toplamakla kalmıyor, bunun yanı sıra VoIP görüşmelerini (Skype vb.), akıllı telefonunuzun sızdırabileceği her türlü veriyi, websitelerinin hakkınızda topladığı analiz bilgilerini (çerezler, analytics verileri vb.), sosyal medya profillerinizi ve hatta yeterince güvenli korunmuyorsa kişisel mesajlaşmalarınızı ve şifrelerinizi bile toplayabilmekte ve bunları organize ederek istedikleri herkesin profilini oluşturabilmekte.

Sistem birçok anlamda Google ve Facebook büyük internet şirketlerinin kullandığı profilleme sistemlerine benzemekte, hatta onların topladığı verileri de alıp kullanmakta. Ancak NSA bununla yetinmiyor ve çalabildiği her türlü özel veriyi de toplayarak veritabanının bir parçası hâline getiriyor.

XKEYSCORE’un kapasitesi ve yöntemleri yalnızca bilgileri toplama ve arşivleme ile sınırlı değil. Tüm bunların yanında bunları kullanarak kolayca istedikleri mail hesaplarını, forum hesaplarını veya benzerlerini hackleyebildikleri de belgelerde öne çıkan detaylar arasında. Üstelik bunu ne kadar ‘kullanıcı dostu’ bir şekilde yapabildiklerini ve herhangi birinin bu programları kullanmayı öğrenmesinin bir haftadan kısa sürebileceğini de söylüyorlar.

Bu sistem, yalnızca NSA ve ABD devleti tarafından kullanılmıyor. ABD’nin istihbarat ortağı olan “Beş Göz Devletleri”; İngiltere, Avustralya, Yeni Zellanda ve Kanada da tüm bu verilere erişebilme ve ihtiyaç duyduklarında kullanabilme yeteneğine sahip.

İllüstrasyon: Blue Delliquanti ve David Axe Kaynak: The Intercept

XKEYSCORE’un Kapasitesi ve Şu Ana Kadar Yaptıkları

Belgelerden görülebildiği kadarıyla, XKEYSCORE sistemi 2009 yılından bu yana kullanımda ve mevcut en güncel belge 2013 yılına ait. 2009 yılındaki bir belgeye göre, 700’den fazla yerden toplanan verilerin hepsi sunuculara aktarılmakta ve bu verilerin hepsi ortalama 5 gün, metadatalarıysa 45 güne kadar tutulmakta. Ancak muhtemelen önemli görülen veya sistemde bir yere oturtulabilen veriler bundan çok daha uzun süre sunucularda saklanıyor.

Bu sistem bilindiği kadarıyla ABD dışında tüm dünyadan veri toplama ve analiz etme yetkisine sahip. Sistemi kullanan analistler her ne kadar ABD içerisindeki internet trafiğinde de bunu kullanabiliyor olsalar da, bundan kaçınmaları için özel olarak eğitiliyorlar.

Bu sistemi kullanarak yapılanlara dair her ne kadar kesin bilgiler olmasa da, ilginç kimi örnekler mevcut. Bunlardan en ilgi çekici olanı, Nisan 2013’te ABD Başkanı Barack Obama’nın bu sistemin mail trafiklerini okuma özelliğini kullanarak Ban Ki-Moon ile yapacağı görüşme öncesi onun neler konuşmayı planladığını öğrenmesi. BM Genel Sekreteri’ne karşı bile böyle bir şey yapılabildiğini düşünecek olursak, bu sistemin başka hangi amaçlarla kullanılmış olabileceğini tahmin etmek çok da zor olmayacaktır.

Bir diğer belge de bu sistemi kullanarak herhangi birisinin mail hesabına giriş bilgilerini çalmanın ne kadar kolay olduğunu gösteriyor. İlginç bir şekilde sunumda kullanılan örnek, İran hükümetine bağlı domainlere giriş yapanların hesap bilgilerini çalmak için ayarlanmış.

Belgelerde sistemin hangi amaçlarla kullanılabileceğini anlatan örneklerin bir sonu yok. Bu sistem hacker forumlarını takip etmekten, diğer ülkelerin istihbarat sistemlerinin neleri araştırdığını öğrenmeye; sizin parolalarınızı kullanarak kim olduğunuzu öğrenmekten, bir ülkedeki tüm açığa sahip cihazları tespit etmeye kadar birçok farklı amaçla kullanılabilmekte.


Her ne kadar NSA, The Intercept’e yaptığı açıklamada bu sistemi sadece “belirlenmiş hedeflere” karşı kullandığını ve hepsinin ABD yasalarına uygun olduğunu söylese de; hiçbir şekilde sınırlanmamış ve herhangi bir kontrol mekanizmasına sahip olmayan bu sistemin keyfi ya da gizli olarak birçok farklı amaçla kullanılabileceği ortada. Beş Büyük Devletin ve en başta NSA’in elinde böyle tehlikeli bir silahın bulunması, hem dünyadaki diğer devletlere hem de biz normal vatandaşlara karşı çok büyük bir tehdit.

Kaynaklar

The Intercept’in detaylı makalesine buradan ulaşabilirsiniz. Ayrıca The Intercept’in yayınladığı belgelerin arşivine de buradan bakabilirsiniz.

Yazarın Notu: The Intercept’in XKEYSCORE üzerine ikinci bir makalesi daha yayınlanacak. Bu sırada biz de belgeleri daha detaylı bir şekilde inceleyeceğiz ve bir devam makalesi daha yayınlayacağız.

Uber’e “İstanbul’a Hoşgeldin” Demeden Önce

uber istanbul

Bugün yayınladıkları bir blog postu ile Uber’in İstanbul’daki Black ve XL servislerinin ardından normal taksi servisine de başladığını ve bugünden itibaren Uber’i burada da kullanmaya başlayabileceğimizi öğrendik.

Birçok kişi için bu haber oldukça sevindirici oldu. Sonuçta İstanbul gibi bir şehirde kolay taksi bulabilmek zor iş. Ancak Uber’i dünyanın geri kalanında takip edenler için bu haberin o kadar da sevindirici olduğunu düşünmüyorum. Birçok anlamda sicili kabarık ve sıkıntılı politikalara sahip bir ulaşım şirketi olduklarını birçok kez kanıtladılar.

Elbette ben buradan sizlere “Uber’i boykot edin!”, “Uber İstanbul’dan defolsun!” tarzı sloganlar atmak niyetinde değilim, böyle şeylerin işe yaramadığını ve altı boş olduklarını sıkça gördüğüm için de özellikle uzak duruyorum. Ancak Uber’in buraya gelişi sebebiyle yakın zamanda yaptıkları bazı şeyleri hatırlatmayı ve bu yeni şirketin nasıl bir politikası olduğunu sizlerle paylaşmak istedim. Sonuçta yine kararı verecek olan sizlersiniz.


  • Uber’in Sydney’de “Dalgalı Fiyat” Skandalı: Muhtemelen geçtiğimiz günlerde Sydney’deki rehin alma olayını ve ardından şehirde yaşanan paniği duymuşsunuzdur. Peki o sırada Uber’in ne yaptığını biliyor musunuz? Rehin alma olayının yaşandığı bölgedeki taksi ücretlerini dört katına çıkardı ve bölgeden uzaklaşmak isteyenlerden dört katı ücret alındı. Bunun bir fırsatçılık olduğu ve Uber’in böyle etik dışı bir hareketi nasıl yaptığı internette dile getirilmeye başlanınca Uber bunu ‘iyi niyetli’ olarak yaptıklarını, “amaçlarının bölgeye daha çok taksi sürücüsü çekmek olduğunu” söyleyerek kurtarmaya çalıştı. Sonrasında da bu ücretle yolculuk yapanlara ücretsiz taksi yolculukları hediye ederek durumu telafi etmeye çalıştı ama bu bahaneyle ve hediyeyle durumu kurtarabildikleri söylenemez.

    Özetle, İstanbul’da herhangi bir doğal afet ya da olağanüstü bir olay yaşanırsa Uber kullananlar böyle ücretlerle karşılaşmaya hazır olsun.

  • Uber’in “Tanrı Modu” ve Kullanıcıların Özel Hayatı: Belki de Uber ile ilgili en sorunlu konu bu. Uber’in hizmet verebilmek için konum bilgilerine ulaşabilmesi şart. Ancak bu verileri biriktirmelerinin, analiz etmelerinin ve diledikleri zaman hesabınızla ilişkili olarak kullanmalarının nasıl bir amaca hizmet ettiğini anlamak ilk bakışta güç. Ancak yakın zamanda yaşanan olaylar bu özelliğe neden ihtiyaç duyduklarını öğrenmemizi sağladı.

    Meğerse Uber bunu kendileri hakkında eleştiri yazan gazetecileri takip ederek şantaj yapmak için kullanmayı planlıyormuş. Elbette böyle bir gücü elinde bulundururken sadece bu kadarla kalırlar mı bilinmez. Ancak şirketin büyük yatırımcılarından birisi olan Asthon Kutcher, bir kadın gazetecinin özel hayatını kurcalamakta bir sıkıntı görmediğini de açıkca dile getirmişti.

    Ayrıca Uber’in Android uygulaması da oldukça sıkıntılı. GPS gibi hizmetin gerektirdiği izinlerin dışında istediği ve kullandığı izinlere bakıldığı zaman uygulamanın spywareden farksız olduğunu görmek mümkün. Elbette bunca izni neden istediklerini ya da nasıl kullandıklarını açıklamadılar.

  • Uber Şöförlerinin Mahremiyeti Meselesi: Eğer insanlara ulaşım hizmeti veriyorsanız, bunun için işe aldığınız şöförlerin geçmişine ve nasıl insanlar olduğuna da dikkat etmeniz gerekiyor. Ancak Uber bunu fazlasıyla abartarak, şöförleri yalan makinası ve biometrik analizlerle sağlamaya çalışıyor. Bunların işe yaramayan yöntemler olması bir yana, şöförlerin üzerinde bu kadar baskı kurulması ve haklarında bu kadar veri toplanıyor olması hiç de sağlıklı bir hareket değil. Kullanıcıların olduğu kadar şöförlerin de özel hayatına saygı konusunda sıkıntılı bir şirket Uber.

Daha başka sorunlar da mevcut ama bunların hepsi, temelinde yeni nesil şirketlerin bu kadar çok güç ve kşisel veri karşısında gözlerinin dönmesiyle ve temelde eskiye benzese de, insanlara tamamen yeni ve çok tehlikeli bir ekonomik ve sosyal bakış açısıyla yaklaşıyor olmalarından kaynaklanmakta. İnsanları basit tüketiciler olarak gören ve onlardan mümkün olan maksimum kârı elde etmek için her türlü yolu deneyebilen; bununla da kalmayıp kendilerini bildiğimiz anlamıyla bir şirket olmanın daha da üstünde bir noktaya koyarak dünyayı kendilerine göre biçimlendirmeye girişen bakış açısının belki de en vahşi temsilcilerinden birisi olarak tanımlayabiliriz Uber’i. Ancak bu başka bir yazının konusu.

Sonuç olarak artık Türkiye piyasasında yeni bir ulaşım şirketi daha var. Bunun etkilerini, neler yaşayacağımızı elbette şu anda kestiremeyiz ancak daha önceki tecrübeleri göz önüne alarak bu yeni şirketi tanımak mümkün. Bir de Türkiye’de bu konulardaki denetimin ve kişisel hâklara ve verilerin güvenliğinin ne kadar kötü durumda olduğunu düşünecek olursak, karamsar olmak için yeterince sebebimiz oluyor. Ancak hayati meseleler olmadıkça toplu taşımadan şaşmayan birisi olduğum için, ben tüm olan bitenleri dışarıdan izliyor olacağım.

My First Article at Global Voices

Good news, everyone! I’ve joined the Global Voices.

I’ll be one of the contributors from Turkey. I’m planning to focus on my main interests such as censorship, surveillance, freedom of speech and digital activism in Turkey. Not sure how frequently I’ll write but I’ll do my best to cover every story happens in here that’s part of my interests.

My first story is published today. I’ve looked to situation of Turkey’s media on upcoming elections and of course how they are censoring candidates who isn’t Erdoğan. I want to say “hope you’ll like it” but things I wrote is not really likable.

Also if you saw the thumbnail photo but couldn’t find the original version on Global Voices article, I’ve embedded below and also uploaded it on Flickr. I took the photo yesterday and it’s licensed under CC and feel free to use if you liked it.

He's Everywhere

Turkey’s “Penguin” Media not Giving Opposition Candidates a Peak | Global Voices Online

Dijital Dualizm Nedir?

Futuristika için yazdığım son yazıda dijital dualizm ve ‘gerçek hayat’ fetişi kavramlarını tanıtmaya çalıştım. İkisi de yeni sayılabilecek kavramlar, ancak şimdiden oldukça önemli şeyleri açıklamaya ve tartışmaya yardımcı olabilecek güce sahipler. İlerleyen zamanlarda bu konularda daha detaylı yazılar da yazacak gibi görünüyorum.

Dijital dualizm, bir safsatadan fazlası değil. Hiçbir tutarlılığı ve mantıklı temeli olmadan kurulan bu yapının bir işe yarayabileceğini ya da doğru olabileceğini kabul etmek anlamsız. Tamamen sorunlu ve tutarsız tanımlarla kurulmuş bir dualizm, gördüğümüz üzere sadece sahte bir hiyerarşiye ve sorunlu insan ilişkilerine neden oluyor. Sözüm ona insanları ‘gerçek hayata döndürmeye’ çalışan kahramanlar, insanlar arasındaki ilişkinin bir elitlik ve “hangimiz daha gerçeğiz” yarışmasına dönmesine neden oluyorlar.

Djiital Dualizm ve ‘Gerçek Hayat’ Fetişi | [Futuristika!]

Her ‘Şey’ Duygusaldır (#OccupyGezi I)

GTA'da polis dövenler!

Üç haftadır karşımızda gördüğümüz, bir ülkeden nefret ederek o ülkenin nasıl yönetileceğidir. Bunun herhangi bir siyasi açıklaması ya da bir ideolojik temeli olacağına açıkcası pek inanmıyorum. Elbette nefretin sebepleri içerisinde bunlar var, bunu inkar etmemize imkan yok ama bu kadar saf hâle gelmiş bir nefretin de sadece bundan ibaret olacağını düşünmüyorum.

Burada yaşadığımız; üzerimize gelen polisler, TOMAlar, biber gazları, eli satırlı ya da çenesi düşük militanlar bir nefretin dışa vuruluşudur. Ve bu rapor da, bu nefretin yarattığı sonuçlardır. Tıpkı geçmişte başka gruplara ya da başka milletlere yapıldığı gibi. Değişen tek şey tarih, nefreti dışarı kusan, kusulduğu yer ve kusulma şekli. Bunun dışında hiçbir şey değişmedi ve değişeceğe de benzemiyor.

Değişmeyecek diyorum çünkü bu ülkede birilerinin devletin başına geçmeyi istemesinin tek sebebi başka birilerine duyduğu nefreti özgürce boşaltabilmek. Bu ülkede kimse iyi bir şey yapmak için iktidar olmadı, devlet yönetmedi. Tek dertleri ellerine o gücü alıp başkalarının üzerinde kullanabilmek. Şu ana kadar bunu yapmamış bir hükümet gösteremezsiniz bana.

Bu ülke daima bu şekilde yönetildi, çünkü birilerinden ya da bir şeyden nefret etmek çok çabuk bir araya gelinebilen bir nokta. Birilerinden nefret ettiğinizi söylediğinizde sizinle onun dışında başka hiçbir şeyi paylaşmayan birçok insanı çevrenize rahatça toplayabilirsiniz. Nefret ettiğinizden intikam alacağınızı söylediğinizdeyse desteğiniz daha da artacaktır. Ve bu, gözü kapalı bir destek olacaktır. Çünkü her hareketinizin temeline ortak nokta olarak bunu koymanız, zaten diğer her şeye gözünüzü kapattığınızı gösterir. Bunu rahatça dışarı vurabilmenin bir yolunu bulduğunuzda da (iktidar olmak ya da ortak nefreti paylaştığınız birisini iktidara getirmek) başka hiçbir şey umrunuzda olmaz. Çünkü artık intikam alma sırasının, güçlü olma sırasının size geldiğinin farkındasınızdır.

Nefret, güce olan açlığı da beraberinde getirir. Nefret eden insan, bunu rahatça dışa vurabilmek için güç peşinde koşar. Mevcut koşullarda en güçlü olmanın yolu neyse onu bulmaya ve gerçekleştirmeye çalışır. Güçlü olup özgürce nefretini kusabilmek ister. Çünkü bilir ki güç elinde olduğunda birilerinin ona karşı çıkması zorlaşacaktır, karşı çıkmaya kalkan herkesi de o güçle rahatça susturabilecektir.

Ne zaman o gücü elde eder, güç sarhoşluğu da beraberinde gelir. Nefretle beslenmiş güç sarhoşluğuysa şu anda gördüğümüze benzer sahnelerin yaşanmasına neden olur. Gücünüzün önünde kimsenin duramayacağını hissetmek (ya da bu yanılgıya kapılmak) ve nefretin kontrolsüzlüğü bir araya geldiğindeyse korkunç manzaralar ortaya çıkar.

En başta kurduğum cümleye tekrar dönecek olursam: Şu anda gördüğümüz, nefretle ve güç sarhoşluğuyla bir devletin nasıl yönetileceğidir.

Eğer nefretten beslenen bir insansanız ve iktidara ortak nefrete sahip olduğunuz birisini çıkarttıysanız, hayattaki en büyük amacınız o iktidarın rahatça bunu kusması için gerekli ortamı hazırlamak olur. Sizin için dünyadaki en büyük görev odur çünkü, sonunda yıllardır süren bekleyişiniz bitmiştir. Birileri sizin nefretinizi tüm dünyaya kusabilecektir artık, üstelik sizin tarafınızda güçlü biri de var demektir bu. Neden o güçlüye destek olup onun gücünden nemalanmayasınız ki?

Bu yüzden elinizde ne varsa kullanırsınız; klavye, para, sopa, satır, çene… Hiç farketmez o anda artık ne kullandığınız. Tek amacınız o nefretin güç sahibi tarafından rahatça saçılabilmesi için gerekli ortamı sağlamak olur. Bu uğurda yalan söylemek, sahtekarlık yapmak, saçmalamak, tehditler savurmak, insanlara saldırmak hiç ama hiç önemli değildir. Nefret ettiğiniz insanları neden düşünesiniz ki zaten?

Yiyeceğiniz hakaretler, söylediğiniz yalanların yüzünüze vurulması hiç önemli değildir. Güçlü olan sizsinizdir; yalan da söylersiniz adam da döversiniz. Güçlü olmanın mutlak haklılık getirdiğine inanmaktasınızdır çünkü.

Aynı cümleyi bir daha elden geçirecek olursak: Şu anda gördüğümüz, nefretle ve güç sarhoşluğuyla bir devletin nasıl yönetlieceği ve bu yönetimin aynı şekilde nasıl savunulacağıdır.

* * *

Peki durum böyleyken neden tüm bunlar son 3 haftada oldu? Neden bir anda tüm gücünü göstermeye, etrafa ateş püskürmeye, uluslararası kurumlara mahalle abisi atarı yapılmaya başlandı?

Çünkü sinirlendiler. Nefret ettikleri ve ellerine geçen güçle saldırdıkları insanların artık gizlenmekten vazgeçtiklerini gördüler. Kendilerini ciddiye almadıklarını, hatta dalga geçtiklerini gördüler. Tıpkı Kürtlerin, Alevilerin, Ermenilerin ve diğer tüm “marjinallerin” kendileri olmaktan asla vazgeçmedikleri için daima bu nefretin hedefi olması gibi, bu insanlar da kendileri olmaya karar verdiler. “Biz buyuz, sen ne dersen de böyle olacağız.” dediler. Hoş, bunu diyenlerin içerisinde yine benzer bir nefretle bu ülkeyi zamanında yönetmiş ve şimdi de aynı nefretle tekrar yönetmek isteyenler var ama neyse.

Nefret, güç sarhoşluğu ve kendilerinden korkulmamasının getirdiği sinir bir kopuşa neden oldu. Bir anda gizlemek için büyük çaba harcadıkları (pek de çabaladıkları söylenemez ya) yönleri ortaya çıktı. Akla hayale gelmeyecek cümleler kuruldu, eylemler gerçekleştirildi. Bunlar oldukça insanlar daha da gülmeye başladı ilginç bir şekilde (ilginç diyorum, çünkü böyle bir tepkinin oluşmasını istiyor ama hiç beklemiyordum), çünkü yarattıkları korku kırılmıştı. Bunu farkettiklerindeyse daha da saldırganlaşma eğilimleri gösterdiler. Nefret ettikleri insanların sokakta, internette, “baş belası Twitter’da” kendilerine güldüklerini gördüler. Tekrar o korkuyu ve gücü inşa etmeleri gerekiyordu. O nefret edilesi insanların başları ezilmeli, bu sayede de gücün getirdiği korku tekrar sağlanmalıydı. Yoksa her şeylerini kaybedecek ve bir süre sonra da bir köşede kendi kendilerine nefretlerine tekrar güç katacak bir yol aramak zorunda kalacaklardı.

Üstelik sokaktakiler yetmezmiş gibi bir de yaptıklarına itiraz eden ülke dışındaki “mihraklar” vardı. Demokrasi dersi vermeye, onları kınamaya kalkıyorlardı. Buradaki marjinalleri destekliyor, yanlarında olup onlarla birlikte nefret eden medyanın göstermediklerini tüm dünyanın görmesini sağlıyorlardı. Bir zamanlar destek verdikleri iktidarın bir anda böyle hareketler yapması dış mihrakları şaşırtmıştı. Tabii o nefret edilesileri destekliyor olması da iktidarı şaşırtmıştı. Ve daha da sinirlendirmişti.

Tüm bu reflekslerin, saldırılardaki gün be gün değişmenin ve açıklamaların sebebi de budur. Güç sarhoşluğundan, “Gücü kaybediyor muyuz?” korkusuna geçiş.

* * *

Pek de itiraz geleceğini zannetmediğim bir ön kabul: İnsan duygusal bir canlıdır. Yaptığı her eylemde, koşulu ya da konumu ne olursa olsun, duyguları en önemli belirleyicidir. Belki biraz kontrollü olunabilir, duygularını işin içine karıştırmadığını dahi iddia edebilir ama duygular yine oradadır ve müdahildir.

Yazının bu kısmına kadar analizi nefret üzerinden götürmemin sebebi de biraz bunu belirgin kılmayı istememdi. Çünkü her şeyin planlı, programlı gittiğini ya da öyle götürülmesi/götürüldüğü hayalini kurduğunu çok kez gördüm. Ancak böyle bir şeyin de asla mümkün olmayacağına inananlardanım. İnsanın dahil olduğu ama duyguların etken olmadığı ya da her şeyin plana programa mükemmel uyum sağladığı bir ‘şeyin’ imkansız olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden de her ütopik planda, her siyasi programda, her ideolojik harekette en büyük ama en az dikkat edilen hata payının insan olduğunu düşünüyorum.

Yalnız burada bir not düşmem lazım. Bu hata payının kötü bir şey olduğunu düşündüğümü zannetmeyin sakın. Aksine, bu hatadan fazlasıyla memnunum. Bu hatanın, bu uyumsuzluğun bizim insan olmamızı sağladığını düşünüyorum hatta. Benim kötü olduğunu düşündüğüm şey, bu hatayı görmezden gelenler ve bu hatadan kurtulmaya çalışanlar. Onların yaptığı insanın insanlığını görmezden gelmek ve insanı insanlıktan çıkartmaya çalışmak benim gözümde.

İnsanın duyguları olmadığını ya da duygularından bağımsız, belirli kalıplar üzerinden sorunsuzca hareket edeceğini düşünmek birçok konuda yanlış noktalara varmamıza ve yanılgıya düşerek yanlış tepkiler vermemize neden oluyor. İnsana dair bir şeyi, insanın en temel özelliklerini hiçe sayarak incelemek ya da değiştirmek de birçok sıkıntının ve sorunun doğmasına neden oluyor. Bunun en basit örneği siyasi hareketler ve siyasi analizler.

OccupyGezi’nin başlamasının en temel sebebi buydu mesela. İnsanların mükemmel bir kalıba oturtulabileceği düşüncesiyle ard arda gelen eylemlerin sonucunda doğal olarak insanlarda bir patlama yaşandı. Bu eylemlerin bu kadar insanı toplayabilmesi, bu kadar yayılabilmesi de bu yüzden biraz. Çünkü temelinde duygusal sayılabilecek, gayet içten gelen bir itiraz vardı. Duygularla hareket etmenin zararlı olduğunu düşünenleri şaşırtabilir ama bu eyleme destek veren hemen herkes duygusal olarak etkilendikleri, duygularına hitap eden bir şey gördükleri için destek verdi. Kimse bunun için programlanmamıştı ya da -bazılarının herkesi kendileri gibi zannederek iddia ettikleri gibi- bir menfaat uğruna yapmamışlardı.

İktidarın tavrı ve bu eylemler ve sonrasında geliştirdiği tepki de duygusaldı. Hiçbir ideolojik programlamayla ya da siyasi taktikle açıklanamayacak derecede duygusaldı hem de. Eğer yazıyı başından itibaren okuyorsanız neden böyle düşündüğümü gayet iyi anlamışsınızdır. Eğer okumadıysanız okuyun, kendimi aynı yazı içerisinde on kere açıklayamam.

Bunun yanı sıra iktidar da, eylemciler de öfkeliydi. İki taraf arasındaki nadir ortak noktalardan birisi bu. Ancak bu günlerde öfkenin neyle beslendiğinin de ne kadar önemli olduğunu gördüğümüzü düşünüyorum. Öfkenin nefretle ve güçle beslenmesinin getirdiği sonuçlar bir taraftayken; neşeyle ve bir sürü başka olumlu duyguyla beslenen öfke diğer taraftaydı. Elbette hangisinin daha başarılı olduğu ve nefretle beslenen öfkenin, öfkeliyi nasıl durumlara düşürdüğünü açık bir şekilde gördük. Öfkeli olmanın, eğer doğru duygularla beslersek, nasıl güzel bir şey olduğunu ve gözümüzü karartmaktansa önümüzü açabileceğini gördük.

Bundan sonra tepki veren insanların hareketliliğinin devam edeceğine dair bir inancım varsa eğer, sebebi tam da budur. İnsanlar programlı ve amaçlı bir şekilde bu eyleme başlamış olsalardı şimdiye her şey çoktan biterdi. Ancak dediğim gibi duygular devrede olduğu için şu an hâlâ devam ediliyor, hâlâ insanlar toplanıp konuşuyor, bir şeyler yapmanın yolunu arıyor. Eğer bu hareketliliğin bir devamı gelecekse ve sönmeyecekse, sebebi tam da budur. Eğer aksini düşünüyorsanız Occupy Wall Street hareketine bakın. Occupy Wall Street’in büyük parlaması bitse de hâlâ insanlara bir şeyler yapma enerjisi verebilmesinin sebebi de budur.

Ancak iktidar için böyle bir durum söz konusu olmayacak maalesef. Devlet dediğimiz mekanik bir yapıdır, bir kurumdur (yani hiç birimizin babası falan değil). İçine girenler, onu hareket ettirenler her ne kadar insan olsalar da bu mekaniğin işlemesi için bunu gizlemek, bastırmak zorundadırlar. Eğer bu başarılamazsa ve devlet dediğimiz mekanik yapı birtakım duyguların aleti olmaya başlarsa sarsılmaya, kendi kendisine zarar vermeye başlar. Eninde sonunda da yıkımına ya da yeniden kurulumuna neden olur.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, mekanizmaya uyum sağlamayı asla beceremeyen insanlar tarafından kurulmuş ve hep aynı şekildeki insanlar tarafından yönetilmiştir. Bana göre zaten sakat başlamıştır yani. Bu duygusal başlangıcı bir şekilde maksimum vatandaşı o duygunun kontrolü altına alarak ve bu duyguları hissetmeyi bir zorunlulukmuş gibi hissettirmeye çalışarak kapatmaya çalışmıştır. Bir noktaya kadar başarılı olmuştur diyebiliriz belki ama yine de her geçen gün o çatlakları daha da genişlemekte ve yöneticiler, mekanizmaya kaldıramayacağı kadar duygu yüklemektedirler. Üstüne üstlük, bir süre sonra gelen yöneticiler kurulum sürecindekinin zıttı duygulara ağırlık vermiş ve mekanizmanın iyice afallamasına neden olmuştur. Belli başlı görevleri yerne getirmek için kurulmuş bir mekanizmanın yönetimine kim geçse, o görevleri yapmak yerine mekanik bir yapıya duygu yüklemeye çalışıp durdu.

Buna daha ne kadar tahammül edilebilir ya da nerede bir yıkım ya da yeniden düzenleme olur bilmiyorum ama bunun öyle imkansız bir durum olduğunu da zannetmiyorum. Ancak o zamanlar geldiğinde neler olacağını ve sonrasında nasıl bir şeyin ortaya çıkacağını da çok merak ediyorum.

* * *

Biraz karmaşık ve daldan dala görünen bir yazı olduğunun farkındayım ama kafamdakileri daha temiz bir hâle getirmem şu anda zor görünüyor. Bu yazıyla en azından 20 gündür kafamda dönen bazı temel fikirleri biraz şekillendirmeye çalıştım, benim açımdan (ve umarım baştan sona okuyabilenler açısından da) anlaşılır ve üzerinde oynamaya müsait bir hâle getirmeyi denedim.

Bundan sonrasına ya da eylemlerin nasıl devam edeceğine dair çok fazla tahmin yürütmek ya da insanlara tavsiye vermek gibi bir niyetim yok. Dediğim gibi duyguların temelde olduğu bir hareket bu ve insanlar nasıl hissederse öyle devam edecektir. Belki aşağıdaki alıntıyı bundan sonrasına dair ufak bir tavsiye olarak düşünebilirsiniz.

“Herhangi bir devlet için en tehlikeli insan, şeyler üzerine kendi başına ve hiçbir boş inancın ya da tabunun etkisi altında kalmadan düşünebilendir. Bu insanlar, kaçınılmaz bir şekilde, altında yaşadıkları devletin sahtekâr, çıldırmış ve tahammül edilemez olduğunun farkına varırlar ve eğer romantiklerse bunu değiştirmeye karar verirler. Romantik olmayanlar bile, bu hoşnutsuzluğun romantik olanlarda yayılması için çabalarlar.”

— H. L. Mencken, 1919

Remix 101

remix

(Bu yazım ilk olarak 3.12.2012 tarihinde Futuristika!’da yayınlanmıştı. Futuristika! artık çok sevdiğim yeni formatında yayına devam ettiğinden, yazı şu an mazi kısmında bulunuyor.)

DERS 1: Remix Sadece Müzikte Yapılan Bir Şey Değildir

Remix kelimesinin aklımıza ilk olarak müziği veya videoyu getirmesinin tek sebebi onu sınırlı bir şekilde kullanıyor olmamız. Remixin yerine kullandığımız ya da kullanabileceğimiz bazı kelimeler; yaratmak, icat etmek, üretmek, bestelemek, yazmak.

Büyük ihtimalle şu anda bağlantıyı kurmaya çalışıyorsunuz. Şöyle ki, remix yaparken geçtiğimiz aşamalar aslında tüm bunları yaparken geçirdiğimiz aşamalardan farksız. Hepsini aynı şekilde yapıyoruz ama bunun farkında değiliz. Kirby Ferguson, remixi şu şekilde formüle ediyor;

Kopyalama + Dönüştürme + Birleştirme

Yani daha önce karşılaştığımız ya da bulduğumuz bazı materyalleri kendimiz için kopyalıyoruz (dikkat edin çalmıyoruz), onları kullanabileceğimiz şekilde dönüştürüyoruz ve sonrasında elimizdeki diğer materyallerle birleştiriyoruz. Remix yapmanın tarifi bu. Peki bu tarifi sadece remix yaparken mi kullanıyoruz?

Bir roman yazarken o romanda kullanacağımız fikirler bir anda zihnimizde mi parlar yoksa bir yerlerden mi ediniriz? Bir şey icat ederken ne icat edeceğimizi bir aydınlanma ile mi buluruz? Bir felsefe kuramını vahiy ile mi ortaya koyarız?

Tüm bunlar için önce bir yerlerden materyaller geçer elimize, zihnimize. Biz bu materyalleri kendi planımıza uygun bir şekilde dönüştürürüz, düzenleriz. Ardından da benzer şekillerde elde ettiğimiz diğer materyallerle planımızdaki gibi bir araya getiririz ve ortaya üretimimiz çıkar. Bunun remixten herhangi bir farkı var mı?

Remix, her ne kadar farklı bir şekilde adlandırıyor olsak da insanlığın tüm üretim şeklidir. Hemen her şeyi remix ile ortaya koyarız. İnsanlığın gelişimi, sosyal evrimimiz remixlerden ibarettir. İnsan zihni, remix yaparak üretir. Yaptığımız her şey, evet her şey, remixtir.

(Yazının devamında üretimle ilgili her türlü fiilin yerine ‘remix’i kullanacağım.)

DERS 2: Remix Yapmak Kimsenin Özelinde Olamaz

Bazı insanlar remixin sonunu getirmek istiyor. Daha doğrusu sadece kendilerinin ya da kendileriyle benzer koşullarda olanların remix yapabilmesini istiyor.

Şöyle ki, günümüzde insanlığın ekonomik ve siyasi gelişimi fikirleri ve bilgiyi çok garip bir noktaya koyma çabası içerisinde. Fikirlere tamamen birbirlerinden bağımsız birer ürünmüş gibi davranarak onları koruma altına almaya yani kontrol altında tutmak istiyorlar. Bunun için telif hakları yasalarından başlayarak ellerindeki her türlü gücü kullanmaktalar.

Böyle bir şeyin peşinde olmalarının en önemli sebebi ise fikirlerin ve bilginin gerçek öneminin farkına varmış olmaları. Kurdukları ekonomik ve siyasi yapıları, ellerindeki gücü, yaşadıkları hayatları fikirlere ve bilgiye borçlu olduklarını farkettiler. Bununla birlikte de fikirlerin ve bilgilerin ne kadar özgür olduklarını. Buradan vardıkları sonuç ise güçlerini ve rahatlarını korumak için tüm bunları kontrol altına alabilecekleri bir yapı kurmak zorunda olduklarıydı. Günümüzdeki bilgi savaşları, büyük olaylara neden olan telif hakkı davaları gibi bir çok şey bu çıkarımlarından kaynaklanmakta. Eğer böyle olmasaydı Steve Jobs gençlik zamanlarında fikirleri çalmak ve onları dönüştürmek konusunda asla bir utanç duymadığını rahatça söylerken 2010 yılında Android’e çalıntı olduğunu iddia ederek savaş açmaya kalkmazdı.

Sorunumuz şu ki, eğer bu istediklerinin gerçekleşmesine izin verirsek, insanlığın tüm gelişimini ekonomik ve siyasi güce sahip olanların eline bırakmış olacağız. Bunun sonunda ise bizim remix yapmak bir yana, onu düşünmemiz bile suç olacakken, tüm hayatımızı ve geleceğimizi o güce sahip olanlar tasarlayacaklar. Onlar sosyal evrimimizin direksiyonunda otururken, geri kalan herkes onların istediklerini tüketmekten başka hiçbir şey yapamayacak. (Böyle bir dünyayı zihninizde canlandırmak zor geliyorsa Cory Doctorow’un Pirate Cinema romanına bir bakın.)

DERS 3: Remixsiz Bir Hayat Düşünülemez

Elbette, ikinci dersteki karanlık dünyanın gelmesini engellemek mümkün. Yapacağımız şey ise çok basit, remix yapmak.

İnternet sayesinde artık fikirlere ve bilgiye ulaşmak çok daha kolay bir hâle geldi. Aradığımız herhangi bir bilgiye kolayca ulaşabiliyor, fikirleri özgürce paylaşabiliyoruz. İnternetin en başından beri amacı bu olduğu için, remix yapabilmemizi kolaylaştırmak adına bize bir çok imkan sunuyor.

Mesela makr.io. Yeni kurulan bu sosyal ağın amacı, insanların görseller üzerinde remixler yapıp birbirleriyle paylaşması ve  remixlerin başka remixler ortaya çıkarmasını sağlamak. Yani, görsel remix ağı. Girin, remixinizi yapmaya başlayın. Bu kadar basit.

Eğer o size yetmediyse, Popcorn Maker var. İstediğiniz videoların linkini alın, istediklerinizi ekleyin, istediğiniz gibi düzenleyin ve kendi videonuzu yaratın. Üstelik ne bir şeyler indirmeye ihtiyacınız var ne de profesyonel bilgiye, tarayıcınızdan çok rahat bir şekilde işinizi görüp ardından remixinizi paylaşmanız mümkün.

Remix, çok basit ve bir o kadar da önemli bir şey. Remix yapamıyor olsaydık hayatta bile kalamazdık. Bu yüzden de remix yapmaktan daha önemli bir şey olamaz. Remix sayesinde hayattayız, yemek yiyoruz, bir şeyler öğrenebiliyoruz ve remix sayesinde şu an ben bu yazıyı yazabiliyorum ve sizler de okuyabiliyorsunuz.

Remix yapın, ne şekilde olursa olsun, ne kadar basit ya da karmaşık olursa olsun, ne hakkında olursa olsun. Aklınıza bir şey geldiyse hemen yapın. Çok kötü de olabilir, rezalet de olabilir ama remix yapmaktan asla vazgeçmeyin. Remix yapmayıp sadece tüketici olursanız, ikinci dersin sonundaki dünyaya bir adım daha yaklaşmış olacağız.

Ama şunu da sakın unutmayın; remix üç aşamadan oluşur, bir değil. Sadece kopyalamak değildir remix, dönüştürme ve birleştirme de var işin içinde.

Yukarıda okuduğunuz yazı aşağıdaki materyallerin bir remixidir;
everythingisaremix.infoCory Doctorow – Pirate Cinemamakr.ioPopcorn MakerWhere Good Ideas Come From – Steven JohnsonIn Praise Of Copying – Marcus BoonRiP! A Remix Manifesto, William S. Burroughs’un Nova Üçlemesi ve hatırlamayamadığım bir çok başka materyal.

Renk Körlerinin Arasında “Gri Bölge”de Kalmak [18.07.2012]

(Bu yazım ilk olarak 18 Temmuz 2012’de Jiyan.org‘da yayınlanmıştır.)

Özgür Uçkan, dün birçoklarının görmemekte ısrar ettiği bazı noktaları “kayıt düşmek” adına bir yazı yayınladı. Yazının tam hâli burada, tembellik edilmeyip okunmasını tavsiye ediyorum. Ben burada sadece yazıdaki birkaç detayın üzerinde durmaya çalışacağım sadece.

Bu “olay” NTV Radyo’ya, bilişim hukuku konusunda öncü isimlerden biri olan hukukçu Gökhan Ahi ile birlikte verdiğim bir röportajdan sonra gelişti. Bir blogda, tam da o sıralarda hukuki bir garabet ile “terör örgütü” ilan ediliveren RedHack’i desteklemekle suçlanıp hedef gösterildik. Ardından da “bir hacker grubu” yukarda isimlerini gördüğünüz yazarlarla birlikte benim de kişisel bilgilerimi bir yerlerde yayınladı (hemen ardından da bu bilgiler silindi). Bu saldırı haber olmaya başladı. Bunun üzerine RedHack, Twitter hesabından, “masum insanlara yönelik sanal kontrgerilla saldırılarının cevabını ellerindeki ihbarcı bilgilerini yayınlayarak vereceğini” duyurdu ve “olaylar” gelişti… Oysa, ben de, yukarıda anılan gazeteciler, hukukçular da “işimizi” yapmış, bize sorulan sorulara cevap vermiş, durumu analiz etmiş ve görüşlerimizi açıklamıştık.

“Olayların” böyle gelişmesine “şaşırıyor” değilim elbette. Bu coğrafyada “şaşırma yetimi” çoktan kaybettim. Şimdi şu “gri bölge”ye biraz yakından bakalım…

Şaşırma yetimizi çoktan kaybettik zaten, böyle garip bir coğrafyada aksi pek mümkün değil. Ancak yine de buna neden olan şeyi vurgulamakta fayda var. Bu yazıda da geçen ve benim yazımın da başlığı olan renk körlüğü durumunu.

Bu öyle bir hastalık hâline gelmiş ki, tüm topluma bulaşmış durumda (istisnalar genelde toplum dışı kaldıkları için bu tanımı kullanmakta pek sorun görmüyorum). Toplumun hemen her kesimi, her türden ve konumdan bireyi bu hastalıktan muzdarip denilebilir. En olmaması gerekenler bile. Bilimkurgu kitaplarındakilere benzer bir komplo uydurmak istesem, ülkenin havasına-suyuna ilaç karıştırdıklarını bile iddia edebilirim.

Bu hastalık, bir tür zihin kararması ile başlıyor ve bu kararma hayatın her noktasına kadar sızıyor. Zihinde oluşan kararma öyle bir noktaya varıyor ki, bir süre sonra sizin söylediklerinize ya da düşündüklerinize ters görünen en küçük bir durum bile sorgulanmadan düşman ilan ediliyor ve (biliyorum gayrı ciddi görünen bir benzetme olacak ama) Doctor Who dizisindeki Dalek’ler gibi önünüze çıkan her farklı olana “Exterminate!” (İmha Et!) diyerek yaklaşmaya başlıyorsunuz. Karşınızdakinin söyledikleri üzerine düşünmek, kendinizi sorgulamak, tartışmak gibi yetenekleriniz -yani insanın normal hayvanlardan farkını oluşturduğunu iddia ettiğiniz zekanın en önemli belirtileri- tamamen işlemez hâle geliyor.

Bu hastalığın ilerleyip tüm topluma saçıldığı noktalarda ise Özgür hocanın yazısında bahsettiği şu tarz durumlarla karşı karşıya kalıyoruz;

Burası da işte böyle ilginç bir coğrafyadır. Bu tarz hukuksuz işler hemen her coğrafyada iktidar odakları tarafından yapılır, ama gizli saklı yapılır, buradaki gibi alenen değil. Çünkü burada güç hukuka inanmaz…. Güç kendi hakkına inanır, bu hakkı herkesin ve her şeyin üstünde görür ve bu yüzden, herkesten (halktan) kendisini (hakkını) kutsal kabul etmesini ister. Halbuki, demokrasi devletin (ve diğer güç odaklarının, şirketlerin, organizasyonların vb.) bireyler lehine hukuk tarafından sınırlandırıldığı rejimlere denir. Bunun tersi olduğunda, yani bireyler devlet (ve diğer güç odakları) lehine sınırlandırıldığında ise bu rejime bir çok isim verilebilir, ama “demokrasi” ve “hukuk devleti” bu isimler arasında yer almaz.

Türkiye’nin “ilklerin ülkesi”, “model ülke” vb. diye adlandırılmasına bayılıyor yöneticilerimiz. Pek fazla ilk çıkmıyor buradan, ama bazen de çıkıyor. Mesela, devlet eliyle merkezi filtre uygulamasının “güvenli internet” diye adlandırılması böyle bir ilk oluyor (Mensup olduğumuz Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın 56 ülkesi içinde bir ilkiz bu bakımdan, ama model olmadığımız aşikar, kimse henüz bizi izlemedi). Yine, bir süredir uluslararası ortamlarda tartışılan ama tanımında bir türlü uzlaşılamayan “siber terörizm” konusunda da bir ilki gerçekleştirdik, ve dünyada hiç bir ülke henüz Anonymous’u, LulzSec’i filan “terörist” ilan etmeden önce (diğer devletler temkinli bir şekilde “siber tehdit” demeyi tercih ediyorlar), biz RedHack’i “silahlı terör örgütü” ilan ediverdik! Bu ilanın hukuki sorunları bir tarafa, “silah”ların niteliği başka bir tarafa, birden nur topu gibi bir terör örgütümüz ve Twitter’daki kırk küsür bin takipçisi oluverdi…

Ve ister istemez böyle bir mantık, insanın doğasının gereği olan (gerçi o doğadan eser kaldı mı ona bile emin değilim ya artık, böyle nadir durumlarla türümüzün son örneklerini görüyor gibi hissediyorum) sorgulama, düşünme gibi eylemleri gerçekleştirenleri kendi “beyaz bölgelerinden” bakarak, hiç düşünmeden “siyah” ilan eder. Sizin diyeceklerinizin de doğal olarak hiçbir anlamı kalmaz onlar için, imha edilmesi gerekensinizdir zaten, neden dinlenesiniz ki?

Sonuç olarak böyle bir renk körlüğünün ortasında gri olmakta inat etmek, belki de yapılabilecek en cesur şey oluyor. Siyah ya da beyaz olmak bu doğada hiç sorun değil ama gri olmak, insanlıkta inat etmeyi, sorgulamaktan ve düşünmekten asla vazgeçmeyeceğini söylemek oluyor. Her ne kadar ne siyahın ne de beyazın anlamasının pek imkanı olmadığının farkında olsan da.

Gri bölgede durdukça, gri kaldıkça da Özgür hocanın yazısındaki şu sözleri (ya da benzerlerini) daima tekrar etmek zorunda kalıyorsun, hiçbir şey olmazsa da not olarak düşülsün tarihe ve internete diye:

Bu korku operasyonuna hedef gösterilmiş biri olarak, buradan tehditçilerime sesleniyorum:

Ben bir yazar, akademisyen ve insan hakları savunucusuyum. Bu niteliklerim gereği meşru çalışmalarda bulunurum. Bu çalışmalar, bir yandan akademik ve entelektüel ilgilerim diğer yandan kamu yararı kıstaslarıyla belirlenir ve bu yüzden tüm çalışmalarımın arkasındayım. Bu çalışmalar, yazılarım, medyada yer bulan konuşmalarım, benimle yapılan söyleşiler ve kitaplarım, sizin anladığınız anlamda şu veya bu gruba “destek” olarak nitelenemez. O tür “desteklerde” siz bulunursunuz. Aynı nitelikleri taşımıyoruz. Benim çalışmalarım akademik özgürlüğe, basın özgürlüğüne ve ifade özgürlüğüne girer. Siz ise ancak tamamen karşı olduğunuz sonuncu özgürlükten yararlanırsınız. Hoşunuza gitmeyen, karşı olduğunuz fikirleri dile getirenlerin ifade özgürlüğüne saldırmasanız, sizin bile ifade özgürlüğünüzü savunurdum. Ama bu koşullarda sizinkini ifade özgürlüğü değil, ifade özgürlüğüne yönelmiş bir nefret suçu olarak görmek eğilimindeyim.