“Marazi Ayrıntı Düşkünlüğü”ne Dair (II)

(Bunu yazmaya çalıştığım kitabın metninden çıkartıp aldım. Ne zamandır devamını yazmak istediğim “Marazi Ayrıntı Düşkünlüğü”ne Dair isimli yazıma gayet uygun bir devam olacağını düşündüm. Hem de metinden ufak bir bölüm paylaşarak biraz geri bildirim almaya ihtiyacım vardı. Uzatmaya gerek yok daha fazla, buyrun.)

Detayların, ayrıntıların içinde dolaşıyorum. Sanırım uzun zaman oldu bu durum başlayalı. Devasa bir labirente döndü tüm gezegen ve zihnimi de içine aldı. İkisinin tek bir parça haline geldiği anı ilk farkettiğimde fazlasıyla korkmuştum. Zihnimin içindeyken bile ayrıntılara müdahele etmekte zorlandığımı düşünürsek bu halimle ne yapacağımı hiç bilemem diyordum. Sanırım bu sefer gerçekten kaosu yaşamaya başlayacaktım. En azından ben öyle zannetmiştim başlarda.

Sonrasında işler gittikçe değişik bir hal almaya başladı. Kendi kendime eğitim verme kararı aldım en başta. Madem işler bu noktaya gelmeye başladı ve geri dönecek yol yok, bu durumda kendimi bu duruma alıştırmalı ve avantajlarını kullanmalıydım. Her zaman yaptığımı yapmalıydım yani…

Her ne kadar ayrıntılarla içli dışlı oluşum çok daha büyük bir geçmişe dayansa da hiç bu durumun kontrolümden çıkabileceğini hesaba katmamıştım. Ve bu sefer fazlasıyla yakındım bu duruma, müdahele etmem şart olmuştu. Çok kişi uyarmıştı beni bu konuda, hatta delirebileceğimi bile söyleyenler oldu ama ihtimal vermiyordum ben. Bu sefer ise tam tersine gerçekten o noktaya yaklaştığımı hissediyordum. Çok fazla detay; çok fazla hareketliliği ve çok az kontrolü getiriyordu. Ve en sevmediğim şeylerden biridir işlerin kontrolüm dışında ilerliyor olması. Özellikle de söz konusu olan kendi hayatımsa.

Yazmaya başladığım günden beri başımı en çok ağrıtan şeydi ayrıntılar. Çok fazla ve her türlü detayla uğraşırım. Elimde olmadan yaparım bunu ve insanlara açıklamamın da imkanı yoktur pek fazla. Ne diyebilirsin ki insanlara; kafa yorduğum, takıldığım detayları bilseler anlam veremeyecekleri hatta dalga bile geçebilecekleri belliyken. Bu yüzden söyleyecek birşeyim olmaz ve hep ya geciktiğim ya da tembel olduğuma dair yorumlar gelir. Neyse ki bu tarz şeylere alışabiliyor ve fazla kafamı takmayabiliyorum.

O kompleks dünyamın dışıyla çok fazla ilgilenmek istemiyor oluşumun sebebi de bu zaten. İnsanların kendilerinin bile farkında olmadıkları hareketlerinin, tavırlarının benim gözümde ciddiye alınabilecek bir detay gibi görünmesi, bunlara dair fazlasıyla kafa yormam, hemen herşeye dair ve her ihtimale dair senaryolar kurmam… Madde dünyası için fazla kompleks bir zihne sahibim sanırım. Cyberspace’te bu kadar çok bulunmamın, somut dünyada beni çok fazla göremiyor oluşunuzun sebebi de bu zaten. Çünkü cyberspace’in yapısı ile zihnimin yapısı çok daha iyi bir uyum sağlıyor ve onun içinde daha rahat gezinebiliyor, daha rahat hareket edebiliyorum. Tıpkı zihnimde yapabildiğim gibi.

Bunu farkettiğim an bir cyberpunk olmaya karar vermiştim zaten. Somut dümyada yazdıklarımla bir noktaya kadar etki edebiliyordum ancak eylem halinde olmalıydım ve eğer bir şekilde günümüzde eylemlerimin etkili olmasını istiyorsam bunu cyberspace’den başka bir yerde yapamazdım. İnsanların madde dünyasını sadece dinlenme amacıyla kullandığını düşündüğümüzde ise bu benim için çok daha büyük bir fırsat yaratıyordu. Sadece içmeye, kafayı bulmaya, sevişmeye ve biraz da uyumaya geliyorlardı insanlar somut dünyaya. Diğer herşeyi ise cyberspace’de halledebiliyorlardı. Zaten gezegenin herşeyi oraya taşınmıştı bile. Somut dünyada resmi kurum bile kalmamıştı. Sadece evler, barlar, alışveriş merkezleri ve eğer şanslı bir şehirdeyseniz parklar kalmıştı. Geri kalan herşeyi çoktan taşımışlardı.

Neyse bu kadar gevezelik yaptığım yeter, daha halledilecek çok fazla iş var. Bir de şu yazıyı adam edip yollamam gerekiyor daha. Biraz daha tembellik yapmadan şu parktan çıkıp eve uğrasam iyi olacak. Belki daha sonra bizim bara da bir bir ziyaret yaparız.

Google+’a Bela P. Bakışı

Her ne kadar bu konularda daha önce yazıp çizdiğime pek denk gelinmemiş olsa da, artık sözlüklere, sosyal ağlara felan yazmaktansa buraya toplamamın daha iyi olacağı fikrinden bu konularda da birşeyleri ara ara yazmamın iyi olacağını düşündüm. Hem elimin altında bulunabilmesi için, hem de blogun biraz daha hareketlilik kazanabilmesi için güzel bir yol olur.

Neyse, bu başlangıcı yapmama sebep olan şey ise şuan BETA sürümünde olan Google+. Beta oluşunu özellikle vurguladım, çünkü ortalıkta görüldüğü kadarıyla en saçma eleştiriler bunun beta olduğunun farkında olmayan insanlardan geliyor. Ve her ne kadar zevkle bekliyor olsam da doğru düzgün birşey görmeden “Facebook Killer!” şeklinde konuşanlar. Bi sakin olun be kardeşim beta daha bu beta… Bir de davetiyeyle girişin olmasından şikayet edenler için ufak bir not; hayatınızda kaç tane ürünün deneme sürümünü herkese açık yaptığını gördüğünüz. Burada tabii ki öncelik feedback verebilecek insanlarda, çünkü adı üstünde beta. Hemen eğlenme derdinde olanlar biraz sabredecek.

Henüz iki gün oldu kullanmaya başlayalı ancak bu haliyle bile ciddi verim alabildiğimi düşünüyorum. Özellikle girer girmez birçok Google hizmetinin dahil edilmiş olması, paylaşımdaki rahatlığı, tasarımın sade ve amaca yönelik oluşu ve yeni hizmetlerin (Circle, Sparks, Hangout…) sorunsuz çalışıyor olması bunu sağlayan başlıca şeyler sanırım.

İşin teknik ve özellik kısımlarından bahsedecek olursak; profiliniz Google profilinizin geliştirilebilir ve daha düzgün bir tasarıma sahip hali. Buzz, +1, Picasa ve Plus yayınlarınız tablar halinde hazır. Ana sayfanızda doğal olarak ana akış bulunuyor, üst tarafta bildirimler, ayarlar ve diğer Google hizmetlerine linkler mevcut. Solda Akış listeleri (her circle’ın akışını ayrı takip edebiliyorsunuz), Sparks’tan eklediğiniz başlıklar ve GTalk hazır bekliyor. Sağ taraf ise eklediğiniz kişileri, tavsiyeleri ve Hangout linkini tutuyor.

Circle, Sparks, Hangout, Huddle gibi özelliklerden uzun uzadıya bahsetmeme gerek yok, zaten videolarla, yazılarla bolca anlatıldı onlar. Şu ana kadar hepsini gayet verimli bir şekilde kullanabildim, beta sürümde yaşanabilecek ufak sorunlar dışında ciddi bir arıza yaşadığımı söyleyemem. Ancak Circle ve Sparks kesinlikle mükemmel bir yöntem olmuş bana göre. Çünkü sosyal medyayı belirli eksenlerde ve belirli amaçla kullananlar için diğer ağlarda bu konu biraz sıkıntı yaratıyor, bazen takiplerde herşey birbirine girdiği için gözünüzden birçok şeyi kaçırabiliyordunuz. Google bunun önüne geçmeyi becerebilecek bir sistem kurma yolunda gidiyor. Bu da sanırım sosyal medyayı daha profesyonel dertler için kullananlara iyi bir haber. Ayrıca işin güzel yanlarından biri de herkesi arkadaş olarak ekleme zorunluluğunuz yok, biri sizi bir circle’a eklediyse (hangisi bilemiyorsunuz tabii ki) sizin de onu eklemeniz gerekmiyor. Paylaştıklarını merak ettiğinizde Gelen kısmından bakabiliyorsunuz.

Şu ana kadar eksikliğini duyduklarımı söyleyecek olursam;

  • diğer sosyal ağlarla henüz bağlantı sağlama imkanımız yok (ama yakında geleceği kesin),
  • alışkanlıklardan kaynaklı diğer sitelerde kurulan grupları arıyor gözler arasıra (zamanla atlatırım (: )
  • yine alışkanlıklardan olsa gerek bende dahil birçok kişi enter’a basınca paylaşımın gitmesini bekliyor,
  • Video paylaşım bölümünde Youtube’a direk bağlantı ile Youtube araması yapabiliyor ve yüklediklerinizi görebiliyorsunuz, ancak likeları, favorileri ve playlistleri de orada görmek isteriz.
  • Google’ın kalan servisleriyle de en kısa zamanda entegrasyonu tamamlasa güzel olur hani.

Google bu sefer wave gibi bir hata yapmayacağını gösteriyor şimdiden. Ancak bu klasik sosyal medya kullanıcısı kafasını ne kadar tatmin edecek onu bilemiyorum. Çünkü herkes rakipler üretmeyi ve fanatizmi çok seviyor sosyal medyada ve alışkanlıklarından pek vazgeçemiyor. Her ne kadar cyberspace bize sürekli değişimin zorunluluk olduğunu inatla gösterse de “eski iyidir, alışkanlıklarımı değiştirmem, ben memnunum halimden” kafası bunlara hala direnmeye çalışıyor. Sanırım bu biraz da uzun zamandır oluşmakta ve gelişmekte olan cyberspace ve sosyal medya kültürünü algıyalıp, sindirebilmekle alakalı bir durum.

Kısaca kapatacak olursak; daha birkaç günlük bir ürün ve ağ için fazlasıyla konuşulan bir iş oldu ve bu açıkcası iyiye işaret. Değişik algılara açık olan ya da bu algıya zaten sahip olanlar için bir maden niteliğinde Google+, geri kalanları ise önümüzdeki zamanlarda algısını değiştirmeye zorlayacak gibi görünüyor. Önümüzde konuşacak, inceleyecek ve tartışacak uzun bir zaman var. Neler olacağı ise tamamen cyberspace’in o kaotik akışına kalmış durumda (:


“Marazi Ayrıntı Düşkünlüğü”ne Dair (I)

Detayları görebilmek ve onlar üzerinden düşünebilmenin her insanın yaptığı ve doğal bir hareket olduğunu zannederdim önceleri. Ancak zaman geçtikçe, daha çok insan tanıdıkça durumun aslında zannettiğimden çok daha farklı olduğunu gördüm. Aslında bu detaylar herhangi bir insan için hiçbir anlam ifade etmeyen, önlerinden uçuşan ve ışık uygun açıyla vurmadığı zaman farkına bile varmadıkları toz zerreciklerinden ibaret. Bunu farkettikçe aklımda iki farklı düşünce belirdi; bu ayrıntı düşkünlüğüm(üz) bir tür hastalık mı; yoksa bize şans eseri düşmüş bir tür hediye mi?

İster istemez her ikisine de zaman zaman hak verdiğim oluyor. Bu ayrıntıların hayatıma kattıklarını ve düşünce akışımı nasıl değiştirdiklerini düşününce bunun bir tür hediye olduğunu kabul ediyorum. Ancak bunlar baş ağrıtmaya başladığında ve başıma dertler açmaya başladığında ise ister istemez kendimi şanssız ve hastalıklı olarak görmeye başlıyorum. Yani ikisi birden bu durum; ama asla ikisinden biri değil. Olamaz da…

Bu yazıyı yazmam için kafama kafama vuran şeye gelecek olursak, kendisi bir kitap. Sel Yayınları‘nın devam etmediği için hala kızgın olduğum “Geceyarısı Kitapları” serisinden, 7 şanslı hastanın tamamen ayrıntılar üzerine metinlerinden oluşan ve Enis Batur’un başını çektiği “Arazi Marazi” isimli kitap. Bu 7 şanslı hastayı sayacak olursak; Armağan Ekici, Enis Batur, Levent Şentürk, Levent Yılmaz, Nuri Sağlam, Oğuz Demiralp ve Selahattin Özpalabıyıklar. Enis Batur büyük ihtimalle bu kitabı hazırlarken şöyle düşünmüş olmalı;

“Şimdi öyle 7 kişinin, öyle 7 yazısını bir araya getirmeliyim ki ayrıntılara takıntılı olan bizim gibi insanlarda doz aşımı yaratalım. İyice hastalıklı bir hale dönüşsün bu ayrıntı sevgileri. Bulaştırmamız lazım bu halimizi, daha da ilerisine götürmeliyiz.”

Ya da bunun gibi şeyler… Çünkü tam olarak bende yarattığı etki bu. Zaten detaylara inanılmaz bir takıntım var, onlarla ilgilenmekten işin esasını unuttuğum birçok zaman oluyor ve öyle zamanlarda hastalıklı olduğumu düşünmeye başlıyorum. Ancak bu derleme kesinlikle bambaşka bir seviyeye taşıyor bunu. Zaten detaylar üzerine kurulmuş metinlerde ortaya serilen detaylarla mı ilgileneceğiz, yoksa o metinlerin kendi kişisel detaylarına mı dikkat edeceğiz derken bazen okumayı unutacak hale geldim. Bu kitap ayrıntı delileri için gerçekten hazine gibi bir eser, ancak çok tehlikeli bir hazine. Onun içindekilerle uğraşırken kendinizi, aklınızı geçici -belki de kalıcı- olarak yitirme ihtimaliniz var. Sonunda Perec-Simpsons-Zappa-Bach dörtgeni içinde hapsolabilirsiniz; İntiharında bile en ince ayrıntısını hesaplayan bir adamın hayatının sizde nasıl bir etki yaratabileceğini tahmin edemezsiniz. Sonunda bir kelimeyi ya da bir noktalama işaretini saymak için 1807 sayfaya kendisini gömen adamların yazdığı metinlerden bahsediyoruz burada.

Şu güne kadar ayrıntı bağımlılığımı normal seviyelerde tutabilmeyi az çok becerebiliyordum. Ancak emin olduğum bir nokta var ki bugünden sonra o kontrolü tamamen kaybetmiş bulunmaktayım. Ayrıntıların eline kendimi teslim etmiş vaziyetteyim artık, nereye götüreceğini ya da başıma neler açacaklarını umursamadan, sadece o toz zerreciklerinin peşinde…

A.A.S. / 09.06.2011 – Adana

(Bu konu üzerine daha çok karalamaya niyetim var, bakalım artık…)

ULUMA – 6.45 Yayınları

Söyleyecek çok fazla söz yok bu kitap üzerine. Bir efsane, beat kuşağı dediğimiz şeyin temellerinden biri. Üzerine günlerce, aylarca konuşulabilecek ama aslında hiçbirşey söylenemeyecek birşey. O yüzden hiçbirşey söylememeyi seçiyoruz ve size 6.45’in baskı tüketen halini indirme şansını veriyoruz.

6.45’ten ufak bir hediye…

Buraya tıklayıp, hediyenizi alın.

Bahama Kuşkusu’na Giriş

“Bahama Kuşkusu” yeni bir seri, Altı Kırkbeş Yayınları’nın başlattığı ve tamamen yerli edebiyata ayrılmış bir seri. Serinin ilk dört kitabı bu ayın başında çıktı, üç kitabı ise yolda. Şu an çıkmış olanlar Kaan Çaydamlı’nın “KTN – Kişisel Toplantı Notları”, Mehmet Ada Öztekin’in “Veronica Pompa İstiyor – Bir Kadıköy Western’i”, Şenol Erdoğan’ın “FÜG – İntihar Notları” ve Devrim Altıkulaç’ın “Gregor – Evdeki Gergedan”ı; Mayıs ayında okuyucuyla buluşacak kitaplar ise Sevgi Saygı‘nın “Koza”sı, Arman Kal‘ın “Kutsal Penis ve İşe Yaramaz Kafatası” ve Çağrı Erdem‘in “Siyah’a Övgü”sü.

Seri, bir arada bakıldığında tam da Altı Kırkbeş’in yayın ve edebiyat anlayışına uygun bir çizgide ilerliyor. Bu da serinin Ancak her bir kitap diğerinden farklı bir tarza ve yapıya sahip. Bu da genellikle edebiyat serilerinin okuyucuya verdiği bir bölgede kapalı kalmışlık hissinin yaşanmasını engelliyor. Bu sayede okuyuculara daha rahat ve özgür bir okuma alanı sağlıyor.

Buna rağmen serinin kendine çizdiği birkaç temel nokta var. Bunların başında şu ana kadar çıkan eserlerin hepsinden görebileceğimiz üzere, genelgeçer edebiyat kalıplarına pek yaklaşmaya niyeti olmayan bir seri var önümüzde. Bağımsız, eklektik ve deneysel bir yapının havası seride hissediliyor. Ama bu serinin edebi değerini düşürmek bir yana farklı yöntemlere ve eserlere bir yol sağladığı için ona daha özel bir yer kazandırıyor.

Avangard Toplantı Notları…

Yüzünde başkasının karanlığını taşıyan birinden daha çekici ne olabilir ki?”

KTN – Kişisel Toplantı Notları, Kaan Çaydamlı’nın bir dönem Altı Kırkbeş’ten çıkan kitapların girişlerine yazdığı kısa notların derlenip düzenlenmesi ve daha önce hiç yayınlamadığı notlarıyla bir araya getirilmesiyle ortaya çıkmış bir eser. Bu metinlerin büyük kısmının orjinal hallerine 15 yıl boyunca Altı Kırkbeş’in kitaplarını takip edenler sahip. Bu eser ise hem o süreç boyunca onu takip eden gizli okurlarına bir tür hediye hem de onları kaçırmış olan ancak yine de okumak isteyenler için bir fırsat.

Metinlerin yapısı ve içerikleri, bu gizli -ve bir nevi gerilla- yayıncılık yoluyla avangard bir şekil almış. Bu metinlerin hem avangard havası ve biçimi hem de içeriği Kaan Çaydamlı’nın bir nevi karakter haritası olarak görülebilir. Çünkü Kaan Çaydamlı diğer tüm metinlerinde olduğu gibi bunda da “yaşadığı gibi yazmaya” devam ediyor. Ayrıca Şenol Erdoğan’ın önsözde de belirttiği gibi bu metinler için ülkenin ilk basılı avant-pop metinleri tanımını kullanmak çok da yanlış olmayacaktır.

 

Ne İstediğini Bilmek…

Bir kadına dokunurken içinizin parça parça erimesiyle, bir kadının canını yakma eğiliminin verdiği zevk ters orantılı olarak aynı sonucu veren iki denklem gibidir.”

Veronica farklı bir kadın, bildiklerinize çok benzemeyen birisi ve Mehmet A. Öztekin’de farklı bir yazar, yazdıklarının zihninizdeki etkisi daha önce okuduklarınızdan çok farklı olacak. Veronica’yı daha önce tanımadıysanız onun öyküsünü dinleyebilmek için zihninizde iyi canlandırabilmeniz gerekir, Mehmet A. Öztekin ise yazdıklarıyla sizi okuyucu koltuğundan alıp, izleyici koltuğuna koyuyor. Bu yüzden de Veronica’nın öyküsünü en iyi anlatabilecek kişi oydu.

Aynı zamanda Mehmet A. Öztekin’in bu kalemi, Serdar Aydın’ın desenleriyle daha da güçlü bir hal alıyor ve metni tek taraflı okumanıza da engel oluyor bu sayede. Okuma kapasitenize ve şeklinize göre metin şekil değiştiriyor. Veronica’nın öyküsü de sizin tamamen nasıl okuyacağınıza göre biçimlenecek bir öykü; pulp bir roman, bir dedektiflik öyküsü ve hatta belki de bir yol romanı. Bu tamamen sizin nasıl okuyacağınıza kalıyor.

 

İntihara Sürükleyen Notlar

Otuz yedi tane senenin geçmesi mi gerekli ölebilmek için, sahi ölebilmemiz için ne gerekli? Onüçbinbeşyüzbeş gece bir intihar için yaşamak.”

Şenol Erdoğan birçok farklı edebi türde ve düşün alanında metin üretmiş birisi, bu da yazıdığı metinlerin hemen hepsinde eklektik bir hava oluşturuyor. Metnin yapısındaki ve içeriğindeki bu eklektik hava korkulduğu gibi metni dağınık ve takip edilmesi zor bir hale getirmek şöyle dursun metinlerini daha çekici ve cazip bir hale getiriyor.

Ama FÜG’de bu çekicilik okuyucuyu tuzağa doğru çeken bir yem görevi görüyor. Kitabın karanlık ve leş havası okuyucuya intihar ve ölüm hislerini ağır bir şekilde yaşatırken, bu çekiciliğini kullanarak okuyucunun bundan kaçmasını engelliyor. Roman ayrıca Beat edebiyatından, karşı kültürün diplerinden, türk ve dünya edebiyatının en derin leş noktalarından toprak çıkartarak kurulmuş bir temel üzerinde ilerliyor ve bu sayede basit bir kurgu olmanın da ötesine geçiyor. İlla bir tanım koymak gerekirse bu metne; “Hastalıklı, bağımlı, pis, ahlaksız, lirik bir kurmaca.” sanırım olabilecek en uygun tanım olur.

Evde Albino Bir Gergedan

Syd uzunları yakmıştı. Gregor’u görüyordu. Bu kimsenin umrunda değildi. Kendisinin de.”

Evcil hayvanlar daima iyidir, özellikle tek yaşıyorsanız. Ama söz konusu olan albino bir gergedansa ve bu gergedan Gregor’sa durum gerçekten çok değişik bir hal alabilir. Belki de bu durumu yaşamamamız için Devrim Altıkulaç bizi bu metinle uyarmak istedi. Albino bir gergedanla bir evi paylaşmanın nasıl olacağını bize anlatarak, bize ipuçları vererek bizi hata yapmaktan ya da başımızı belaya sokmaktan kurtarmak istedi.

Bu lirik ve yoğun bir deneme. Size derinden bir darbe indirmek için, size acıyı anlatmak için yazılmış bir deneme. Ve amacına ulaşmasını çok iyi biliyor Devrim. Metnini salt kelimelerle bırakmayıp, kendi illüstrasyonlarıyla güçlendirerek de işini sağlama almış aynı zamanda. Aklınızda bulunsun, tüm uyarılarına rağmen Gregor’un sınırlarına girerseniz, o da sizin sınırlarınıza girer. O zaman da söylenecek tek bir şey kalır; “Kolay gelsin.”

Serinin bu ilk dört kitabı hem sonrakilerin nasıl olabileceğine dair, hem de serinin genel atmosferinin nasıl olacağına dair gayet güzel bir tablo oluşturmamızı sağlıyor. Seri kendine özgü bir kimlik ve bakış açısını ortaya koyarken bir yandan da her bir yazarının kendi karakterini ve bakış açısını da okurlarla paylaşmasının önünü açıyor -ki aslında serinin esas amacı da bu. Farklı ve dışarıda olanla ilgilenen okuyucuların, ülkemiz edebiyatında yeni birşeyler arayanların seriyi yakın takip altında tutacağı aşikar, edebiyat konusunda çok kesin sınırları olmayan herkesin bir kere şans vermesi gerekiyor bu seriye. En azından kuşkuda kalmamak için.

Ahmet A. Sabancı (nereye niyet neye kısmet…)