Bir Bilimkurgu Okurunun Serzenişi

(Bu yazım ilk olarak 25 Mayıs 2012’de Paslanmaz Kalem‘de yayınlanmıştı.)

İthâki, Neil Gaiman ve Terry Pratchett’in efsane ortaklaşması olan “Good Omens”i başka bir yayınevinden 2007′de (diye hatırladığım) ilk çıkan felâket baskısından sonra “Kıyamet Gösterisi” adıyla tekrar yayımladı. Haberi görünce bir bilimkurgu ve fantastik edebiyat delisi olarak sevinmemem elde değildi. Ancak bir sürü soruya kafam takıldığından (ve henüz kitabın bu baskısını okuma fırsatım olmadığından) kitap hakkında bir şeyler yazmaktansa başka konulara değineceğim. Bu konuları genel bir başlık altında toplamak gerekirse heralde en uygunu “Türkiye’de bilimkurguya yapılan saygısızlık” olur, özellikle de çeviri eserlerde. Zaten aşağıda anlatacağım felaketler Türkiye’de bilimkurgunun gelişememesinin en temel sebepleri.

Birinci meselem, bu edebiyat türünde nedense çeviri ve editörlük konusunda büyük bir özensizlik yapılması neredeyse gelenek hâline gelmiş gibi. Elime aldığım bir çok bilimkurgu çevirisinde bu durumu yaşadığımdan uzun zamandır çeviri okuyamaz hâle gelmiştim. İngilizce konusunda kendimi çok hızlı geliştirebilmemi de buna borçluyum ama bencillik yapmaya niyetim yok. Son zamanlarda bu konuda hassas olan ve bilimkurgunun da bir edebiyat olduğunu ve ona göre basılması gerektiğini düşünen yayınevleri çıkmaya başladı sanırım (ya da ben çok hassas seçim yaptığım için öyle bir hisse kapıldım) ancak bu durum en başta el konulması gerekenlerden birisi. (Örnek görmek isteyenler bir kitabevine gidip bilimkurgu raflarından rastgele kitapların rastgele sayfalarına bakabilirler. Büyük kısmında bahsettiğim durumu rahatça farkedebilirsiniz.)

Bilimkurgunun “satmayacağı” algısı da aslında yayıncıları bu özensizliğe götürüyor sanırım. Ancak bu “satmamanın” sebeplerinin de kendileri olduklarını bir hatırlatmak lazım. Özenli bir şekilde, gerçekten bilimkurguya bir edebiyat türü gibi davranarak ve dünyadaki durumu takip ederek yayın politikası hazırlayan ve ona göre kitap basan yayınevleri var da sanki bizler almıyoruz. Keşke olsalar, ben aç kalmaya bile razıyım.

Bir diğer sorun da bu “satmama” algısıyla birlikte gelen bilimkurgu kuraklığı. Sanki kimse bilimkurgu yazmıyor, dünyada hiç kitap çıkmıyor. “Good Omens” bile 1990′da çıkmış bir kitap olmasına rağmen ancak 2000′lerde Türkçe basılıyor. William Gibson, Cory Doctorow, Warren Ellis ve Neal Stephenson (ve adını sayamadığım birçok bilimkurgu efsanesinin) neredeyse hiç eseri yok Türkçe olarak. Bilimkurgu ve fantastik edebiyatın baş noktaları sayılabilecek C. Clarke ve Nebula ödüllerinin bu sene kazananları belli oldu, Hugo ödüllerinin adayları açıklandı. Peki bunlardan kaçına Türkçe olarak ulaşma şansımız var? En son kontrol ettiğimde sonuç sıfırdı (rakamla 0).

Bu ödülleri kazanan birbirinden güzel kitapları türkçe okumak için bir yirmi yıl daha mı beklememiz gerekiyor? Yoksa bilimkurgu ve fantastik edebiyat hayranları ve takipçileri otomatikman İngilizce bilen ve Türkçe okumasına gerek olmayan insanlar olarak mı görülüyor? İnternetten sipariş verip haftalarca kargo beklemek ya da e-kitap okuyucu alıp da e-kitap peşinde koşmak bu tarzların okuyucuları için mecburiyet mi? (Aslında bu konuda şikayette bulunabileceğim birçok başka tarz ve yazar mevcut, en başta da çizgi roman dünyası. Ancak onları başka bir zamana saklıyorum.)

Tüm bunları üstüste koyup bir düşünelim. Kabul ediyorum, yayınevlerinin en önemli derdi para kazanmak hâline geleli çok oldu. Okuyucu isteklerini veya kaliteli edebiyatı önemseyen ise yok denecek kadar az. Edebiyat artık “piyasası” önemsenen bir şey. Ancak yine de bu konuda biraz içimi dökmem, iki kelime etmem gerekiyordu. Yıllardır acısını çektiğim, içimde büyük bir yara olan bu konuyu dile getirmezsem rahat edemezdim.

Özellikle de 1990′da çıkan bir kitabın reklamları şu an sanki yeni bir esermiş gibi her yerde dolaşırken. 22 yıl! Eğer İngilizce bilmiyor olsaydım kitabı daha yeni okuyabilecektim. Bunun ne kadar acınası, ne kadar vahim bir durum olduğunu kimse mi göremiyor?

Biraz öfkeli bir yazı oldu, farkındayım. Aslında öfkeden çok serzeniş hâli bu. Çok da bir etkisi olacağına inanmıyorum bu yazının ama belki bir yayıncının, bir editörün kulağına su kaçırmayı becerebilirim. Umarım o kaçan su da biraz daha fazla kaliteli çevirilmiş ve özenli hazırlanmış bilimkurgu kitapları olarak geri döner.

Yaşlı Adamın Savaşı (Old Mans War) – John Scalzi

old-mans-war-john-scalziScalzi’nin Yaşlı Adamın Savaşı’nı okumayı erteleyip durduğum için kendime ne kadar kızsam azdır sanırım. Blogunda ve twitterda yazdıklarını seviyordum ama kitaplarına yaklaşmaktan hep korkuyordum. Anlattığı konular bana pek cazip gelmiyordu nedense. Tamam kendisi bu kitabı yazma öyküsünü anlatırken “gerçekten okumak istediğim military* sf’yi yazmak için oturdum bunun başına” diyordu ama bu konunun asla benim sevebileceğim bir şekilde anlatılacağına inanmıyordum.

İlk kitabını bitirdikten sonra bu konudaki fikrim kesinlikle değişti.

Anlatım tarzı kesinlikle hayranlık uyandırıcı. Öyle temiz ve rahat bir dil kullanıyor ki, okurken içimden “Bu adam ne yazsa okurum” dedirtti bana. Henüz türkçe çevirisini okuma şansım olmadığı için onda durumun ne olduğunu bilmiyorum, umarım İthaki hakkını vermiştir.**

Konuyu işleyiş şekli ise tam anlamıyla olması gerektiği gibi. Teknik detayları tam kıvamında ve olması gerektiği kadar veriyor öykünün içinde. Üstelik bunları verirken akış hiç bir şekilde durmuyor. Bu sayede bir anda kendinizi romanın dünyasından çıkıp üniversitede bir derse girmiş gibi hissetmiyorsunuz. Tabii ki bu dediğim size dünyanın teknolojisi ve bilimi hakkında hiç bir bilgi vermiyormuş izlenimi uyandırmasın. Tam da ihtiyacımız olduğu kadarını veriyor bizlere.

Kurduğu dünya için ise ne diyeceğimi bilemedim. Dünyanın kurgusu o kadar temiz bir şekilde yapılmış ki en ufak bir boşluk bile söz konusu değil. Dünyayla koloniler arasına bir mesafe koyması benim en çok hoşuma giden hareket oldu. Dünyayı tüm bu olaylardan uzak ve kendi hâlinde bırakmak kesinlikle akıllıca bir hareket. Scalzi mükemmel bir dünyayı nasıl yaratacağını ve okuyucusunu onun içine nasıl çekeceğini çok iyi biliyor. Zaten kurduğu dünya böyle şahane olmasaydı o devam romanlarını ve şu anda yayınlanan Human Division serisini de çıkartamazdı. Sonuçta böyle bir devamlılık için gerçekten bu yükü kaldırabilecek bir kurgu ortaya koymanız gerekiyor.

John Scalzi’nin, Yaşlı Adamın Savaşı’nda kullandığı teknoloji ise kesinlikle eğlenceli. Romandaki Dünyalıların ordusu olan CDF’nin askerlerinde yaptığı değişiklikler fazlasıyla yaratıcı. BrainPal teknolojisinin bir şekilde bu dünyada gerçekleşeceği günleri görmek isterim açıkcası. Paralel evrenler kuramını galaksiler arası yolculuk fikriyle birleştirmek ise kesinlikle zekice bir hareket. Tüm bunların üzerine düşünmek, mümkün olup olmadığına dair kafa yormak, bunların gerçek olması üzerinden fantaziler (ve fan fiction yazma planları yapmak) kurmak çok keyifli (her ne kadar bazılarına matematiğim yetmese de). Benim için bunlar başarılı bir roman ve başarılı bir bilimkurgu yazarının en önemli işaretleri. Hepsi de Scalzi’de ve kitabında var.

yasli-adamin-savasi
Yaşlı Adamın Savaşı’nın kapağı oldukça başarılı.

Ve kitabın giriş cümlesi. Bu konuda Neuromancer’ı okuduğumdan bu yana takıntı sahibiyim. Bir kitabın ilk cümlesi (veya ilk paragrafı) benim için çok önemli. Kitaba başlama şekli, o cümlede söylenenler kitaba dair ilk izlenimi verir ve o cümlenin nasıl olduğu kitapla ilgili ilk -ve genellikle en sağlam- fikirlerimin oluşmasına neden olur. İlk cümlede saçmalayan bir kitabın devamı konusunda pek umudum olmaz genelde. John Scalzi’nin girişi ise kesinlikle harika. Böyle başlayan bir romanın kötü olmasının imkanı yok.

“I did two things on my seventy-fifth birthday. I visited my wife’s grave. Then I joined the army.”

Sonuç olarak bu kitap benim gibi yıllarca military SF’den kaçmış birisinin bile önyargılarını yıkacak kadar güçlü. Eğer bu tarzı seviyorsanız, büyük ihtimalle, çoktan okumuşsunuzdur. Tarza uzaksanız ya da nereden başlayacağınızı bilemiyorsanız kesinlikle ideal bir başlangıç romanı. Her anlamda başarılı bir eser. Daha önce paylaştığım en iyiler listesindeki yerini kesinlikle hakediyor.

Kitabın ingilizcesini edinmek için buraya, türkçesini edinmek için buraya bakabilirsiniz.

*: Aslında burada military’yi askeri şeklinde çevirmek mümkün ama pek uygun olacakmış gibi gelmedi bana. Yani bu tarz romanların içeriğini sadece askeri olarak nitelendirmek ne kadar doğru olur bilemedim. O yüzden ingilizcedeki kullanımını aynen bıraktım.
**: Türkçesini inceleme şansını sonunda yakalayabildim ve İthaki’nin beni yanıltmadığını gördüğüme sevindim. İthaki’nin bilimkurgu yayınlarına bu hassasiyetle yaklaşmaya devam etmesini umuyorum. (17.03.2013)

Alan Moore: Sanatın ve Sihirin Tekrar Buluştuğu Beyin

(Bu yazının ilk hâli Underground Poetix vol. 7’de, ikinci ve şu an burada gördüğünüz versiyonu ise 10 Nisan 2012’de Paslanmaz Kalem‘de yayınlanmıştı.)

Bu adamla tanışmam Watchmen ile oldu. O cildi elime aldığımda tahmin etmiyordum tabi ki böyle büyük bir hastalığa kapılacağımı. Sadece “bildiğimiz süper kahramanlardan” aşırı sıkılmış bir çizgi roman okuruydum. Tüm bu dediklerim Alan Moore ile tanışana kadardı. O adamın yazdıklarını okuduktan sonra çizgi romana ve çizgi romanların dünyasına bakışım fazlasıyla değişmişti. Hayatımda ilk defa bir çizgi romanı bitirdikten sonra onu yazan insanı merak etmemi sağlayan kişidir kendisi (sonradan bu bağımlılık oldu, elime geçen her şeyin üretenlerini detaylıca araştıran bir deli oldum).

Çizgi romanların ve onların farklı bir gezegen olduğunu söylememe gerek yok herhalde. Ama o gezegene bir kral koymak gerekirse o şu anda kesinlikle Alan Moore olurdu. Ürettiklerinin ve üreteceklerinin bir sınırı olmayan, çizgi romanların şirketleşme tarafından esir alındığı bir ortamda tavrı ve duruşuyla idol konumuna oturmuş olan bir sihirbaz kendisi. “Sihirbaz” lakabını bizzat kendisi koymuştur ki onu tanımak isteyenler için önemli sayılabilecek bir detaydır bu.

Madem sihirbazın lafını açtık, sihirbaz ile başlamalı, çünkü yazı boyunca sık sık kullanacağım bunu. Alan Moore’un da söylediği gibi çok eski zamanlarda sihir/büyü olarak adlandırılan şey aslında “sanat”tı. O zamanlarda yazmak, resim yapmak, heykel yapmak bir tür sihir olarak görülüyordu. Alan Moore da günümüzde de bunu böyle gördüğünü söylüyor ve günümüzde bir şaman olmaya en yakın insanların, sanatçılar olduğunu düşünüyor -ben de fazlasıyla katılmaktayım-. Bunu uzun zamandır düşünen Alan, 40′ıncı doğumgününde onun orta yaş krizine giridğini düşünen arkadaşlarını daha da paniğe sokmak için bir şaka aracı olarak kullanıyor ve kendini o günden bu yana “sihirbaz” ilan ediyor. Tabi sonrasında illüzyon ve şaman büyüleriyle ciddi olarak da ilgilenmeye başlıyor.

V for Vendetta

Sihirbazımıza biraz alışmanız için en bilindik öyküsünden “V for Vendetta”dan başlayacağım. Özellikle filminin çekilmesiyle birlikte muhalif grupların elinde sakıza dönen bu öykü, aslında derinlere inildiğinde çok daha fazlasını barındıran bir eser. Tıpkı birçok distopik roman/çizgi roman gibi V’de aslında geleceği değil gününün tablosunu çizen bir eser. Basit bir örnekle bakacak olursak; V’nin yazıldığı ve çizildiği tarih, İngiltere’de faşist koalisyon hükümetinin başa geçtiği dönemler ve CCTV’lerin deli gibi çoğalmaya başladığı bir dönem. Eğer çizgi roman dikkatli incelenirse de bu iki noktanın aslında tüm çizgi romanın temelini oluşturduğu görülecektir.

Aslında bir açıdan V for Vendetta, Alan Moore’un o dönemi bir şekilde tarihe geçirme ihtiyacıyla ortaya çıkardığı, biraz romantize anarşizm barındıran bir eser. Alan Moore’un politik bakışının anarşizan olduğu zaten ortada ancak bu eser sadece rahatsız olduklarını ortaya koymak için yazdığı ve içine biraz da romantizm katarak işi daha basitleştirdiği bir çalışma. Ama buna rağmen filme alınmaya korkulan çok fazla sahne ve konuşma bulunmaktadır çizgi romanda.

Sinema konusu açılmışken Alan Moore’un sinemayla arasındaki ilişkiye değinmemek olmaz. Daha doğrusu değineceğimiz Alan Moore’un öyküleriyle sinemanın ilişkisi. Çünkü yönetmenler Alan Moore’un öykülerini ne zaman filme çekmeye kalksa ortaya bir facia çıkıyor. Ama bunun için suçlanacak kişi Alan Moore sayılmaz çünkü Alan Moore en başta onları eserlerinin beyaz perde için uygun olmadığı konusunda uyarmıştır. Aslında bu birçok çizgi roman için geçerli -tabi ki piyasa için hazırlanan ve tamamen satılmak için üretilen çizgi romanları saymıyorum- çünkü en basit şekliyle çizgi roman öyküleri çizgi roman kareleri için yazılmış öykülerdir, frameler için değil. Alan Moore özelinden bakacak olursak durum daha da kötü çünkü Alan Moore bir çizgi roman karesinden faydalanılabilecek en yüksek seviyelerde faydalanan birisi. Bir kareye inanılmaz detaylar ve fikirler sığdırabiliyor. Bunu kamerayla denemeye kalkan yönetmenler de hem bir faciayla karşı karşıya kalıyor hem de Alan Moore’un laneti ve küfürleriyle. Bu konuda da Alan Moore’u suçlayamayız herhalde…

Aslında Alan Moore’un bu tavırları ve duruşunu daha iyi kavrayabilmek için onun hayat öyküsüne de biraz bakmakta fayda var. Her ne kadar birilerinden bahsederken çok fazla biyografik bilgiler vermeyi sevmesem de Alan Moore konusunda gerekli olduğunu düşündüm. 1953 yılında Northampton’da, İngiltere’nin en eski, en fakir yerlerinden birinde yani ciddi anlamda bir ghettoda başlıyor Alan Moore’un hayatı. Çocukluğunda kendisini bulunduğu bölgenin dışına çıkarabilecek, oradaki yaşamdan koparabilecek tek şey olarak mitolojik öyküleri ve çizgi romanları görüyor ve onlara sarılıyor. 7 yaşına kadar sadece kendi bölgesindeki mitolojik öyküler ve İngiliz çizgi romanlarıyla bir yaşam sürüyor. Sonrasında ise ilk Amerikan çizgi romanıyla tanışıyor ki bu onun için gerçekten büyük bir değişim yaratıyor. Çünkü ’50ler-’60larda İngiliz çizgi romanlarında konular genellikle Alan Moore’un yaşamından veya onun bölgesinden çok da farklı öyküler anlatmıyordu. Ama Amerikan çizgi romanlarıyla birlikte hayatına süper kahramanlarda giriyor ve o zaman işler değişmeye başlıyor. Önce her ay süper kahramanların neler yaptığını merak ettiği bir süreç başlıyor, sonrasında ise bu çizgi romanların kendi kendilerine yazılıp-çizilmediğini farkederek işin arka planına eğiliyor ve 12-13 yaşlarına geldiğinde iyi-kötü çizgi roman ayrımını yapabilecek kadar iyi bir duruma geldiğini söylüyor.

Kazanamıyorsam oynamam

Okul ve iş hayatı ise pek de göz kamaştırıcı bir dönem sayılmaz. Özellikle de Alan Moore’un “kazanamıyorsam oynamam” psikolojisi okul hayatında ciddi bir etkiye sahip. İlkokul sonrasında başladığı gramer okulu ise onun için ciddi bir şok yaratıyor. O zamana kadar dünyada sadece kendisi gibi işçi sınıfı insanlarının ve kraliçenin olduğunu düşünen Alan Moore ilk defa orta sınıf insanları görüyor ve o zaman dünyayla ilgili bakışı da değişmeye başlıyor. Her ne kadar başlangıçta gramer okulu iyi gitse de sonradan bu bakışının değişmesiyle bir düşüş yaşıyor ve bu düşüşün devam etmesiyle birlikte bahsettiğim “kazanamıyorsam oynamam” psikolojisi devreye giriyor ve hemen hemen sondan ikinci olarak mezun oluyor. İş ve üniversite konusunda ise pek şanslı olamıyor, çünkü okuldan başvuru için aldığı tavsiye mektuplarında “sosyopat” olarak nitelendirilmiş olması ve okulda diğer öğrencilerin ve öğretmenlerin etik ve moral şoka uğramasına neden olabileceği gibi notlar bulunuyordu. Üniversitelerden kabul göremediği için iş hayatına atılmak zorunda kalan Alan’ın bu kariyeri Northampton’da bir mezbahada başlıyor ve otellerde tuvalet temizlemek gibi bir çok işin bulunduğu bir listeyle devam ediyor.

Bu süreç her dahinin -ya da delinin- yaptığı gibi tüm bunları bir kenara atıp esas niyetine odaklanana kadar sürüyor. Alan Moore da bunu yapıyor ve kendi çizgi öykülerini yazıp çizmeye başlıyor. Önce yerel gazeteler ve bazı müzik dergilerine gidiyor ve strip dediğimiz kısa öykülerle başlıyor. Ardından çizim konusunda yeterince hızlı olamadığını farkedip, daha uzun yazıp hiç çizmemeye karar veriyor ve 2000 AD ve Doctor Who için öyküler yazmaya başlıyor. Ve burada yazı konusunda yeteneğini göstererek İngiltere’de bazı ödüller kazanmaya başlıyor. Ve bu ödüller sihirbazımız için bir ileri adımı getiriyor. Onun deyimiyle “her ödülü Oscar sanan Amerikalılar” bu ödüllerle Alan Moore’u İngiliz bir dahi ilan ederek onunla beraber çalışmak istiyorlar ve DC Comics’te Swamp Thing serisi ile ilk işlerine başlıyor ve bu işlerle DC’ye kendini kabul ettirerek daha özgür bir alan yaratıyor.

RORSCHACH’S JOURNAL,

October, 12th, 1985

Dog carcass in alley this morning, tire tread on burst stomach. This city is afraid of me. I have seen it’s true face. The streets are extended gutters and the gutters are full of blood and when the drains finally scab over, all the vermin will drown. The accumulated filth of all their sex and murder will foam up about their waists and all the whores and politicians will look up and shout “save us!”. And I’ll look down and whisper NO.

Rorschach’tan yaptığım bu alıntıyla aklıma sihirbazımızın şöhretten kaçışı ve şöhret üzerine fikirleri geliyor. Alan Moore en başta şöhretlerin aslında nasıl büyük bir sektör ve insanların beyinlerini doldurmak için üretilmiş insanlar olduğunu savunuyor ve bunun bir parçası olmamak için keskin bir savaş veriyor. Alan Moore’un şöhret konusunda verdiği en güzel örneklerden birisi de 19. yy ve 20. yy karşılaştırmasıdır. Onun dilinden aktaracak olursak, 19. yy’da ünlü olmak en fazla bin kişi tarafından tanınmak gibi birşeydir ve bunun için papa ya da ona benzer bir konumda olmanız gerekir. Ve ünlü olmak için bir gencin yapabileceği en temel şey denizlere açılmaktır ki bunun için de yüzme öğrenmek gerekir. Ama 20. yy ve sonrasında ise gelişen iletişim ağları ve teknoloji ile ünlü olmak için herhangi bir `tek iyi iş´ yapmanız veya bir pop grubu falan kurmanız yeterli olabiliyor. Çok hızlı bir şekilde ünlü `yapılıyor´ ve bir anda magazin sayfalarını doldurabiliyorsunuz. Ve büyük ihtimalle de bir süre sonra bir çöpe dönmüş, uyuşturucudan kafayı yemiş bir halde sona varıyorsunuz. Sanırım günümüzdeki şöhret kavramı bu kadar temiz bir şekilde özetlenemezdi.

Alan Moore “sanatçı topluma istediğini vermelidir” sözüne pek de iyi niyetli bakmıyor. Çünkü ona göre eğer toplum ne istediğini biliyor olsaydı o zaten toplum değil sanatçı olurdu.

Alan Moore’un bir büyücü/sihirbaz olarak kendini adlandırışı ve bunun sanatına yansıyışı konusunda bir şeyler daha anlatmakta fayda var -en azından benim için-. Sanatçının bir sihirbaz olması ona aynı zamanda insanları etkileme ve bir şeyleri değiştirme gücüyle de alakalıdır. Eğer ortalama bir sihirbazsanız insanların en fazla komik görünmesini veya tuhaf şekillere girmesini sağlayabilirsiniz. Ama Bardic geleneğinden bir sihirbazsanız ya da Bardic sihirlerini yapabiliyorsanız insanları ya da toplumu öyle bir lanetlersiniz ki onları; tüm insanlığın, ailelerinin ve hatta kendi gözlerinde küçük düşmelerine neden olabilirsiniz ve bu onlar öldükten, yok olduktan sonra bile devam eder. Onlar mezarlarındayken bile insanlar bunları okuyup, anlatıp dalga geçebilirler. İşte bu aslında bir sanatçının gerçekten de sahip olması gereken yetenektir ve sanatçının gerçekten yetenekli olabilmesi bunu yapabilmesiyle de alakalıdır.

Sanatçı ve toplum ilişkisinde ise Alan Moore’un bakış açısı acımasız ama gerçekçidir. Alan Moore “sanatçı topluma istediğini vermelidir” sözüne pek de iyi niyetli bakmıyor. Çünkü ona göre eğer toplum ne istediğini biliyor olsaydı o zaten toplum değil sanatçı olurdu. Bu yüzden sanatçı toplumun dışında olmalıdır ve toplumun ne istediğini dinlememeli, toplumun neye ihtiyacı olduğuna bakmalı ve ona karar vererek topluma onu vermelidir. Toplum bunu her ne kadar reddetse de aslında gerçekte yapması gereken budur. Zaten toplum dışı ya da toplum düşmanı olarak görülen sanatçılara baktığımız zamanda bunu çok iyi bir şekilde görebiliyoruz.

Batıda sihirin ve sihirbazlığın gelişi ve gelişimi insanın kendi içine, “kendi”sine bir ulaşma yolu şeklindeydi ve bu ulaşma yolu çok riskli ve tehlikeliydi. Çünkü ulaştığın an onu kaybedebilir, onu kırabilir ya da yok edebilirdin. Bu yüzden de toplum kendisini bundan uzak tutmaya, bu yolları kapatmaya adadı ve günümüzde insan beyninin çalışmasını engelleyen ve aptallaştıran o kültür ortaya çıktı. Alan Moore sanatçının bir sihirbaz olarak bunların aksinde davranması, bu kültürün dışına çıkarak yolundan sapmaması gerektiğini ve kesinlikle sanat-sihir ikilisinin bu bağlamdan kopmaması gerektiğini söylüyor.

Alan Moore sihirbazlığını geliştirebilmek ve bu konuda daha da ileriye gidebilmek adına sanatın birçok dalına el atıyor ve sürekli yeni şeyler üretiyor, üretmeye devam ediyor. Psychedelic resimler ve performanslar, yazarlık, çizgi romanlar, müzik ve daha bir çok konuda Alan Moore’un işleriyle ve büyüleriyle karşılaşmanız mümkün. Son zamanlarda yaptığı en önemli işlerden birisi ise kesinlikle Dodgem Logic isimli dergi projesi. Proje aslında tamamen Alan Moore’un inatçı kişiliğinin bir ürünü. Northampton’da yaşadığı bölgede çıkan bir dergi, kendisinden bölge hakkında bir yazı istiyor. Alan Moore bölgedeki fabrikalar hakkında gayet sert dilli bir yazı yazıyor. Dergi bunu “fazla politik” bularak reddediyor ama açıkçası bu dergi için kötü olmasına rağmen bizim için çok güzel bir işe kavuşmamızın yolunu açıyor. Bu olaya sinirlenen Alan Moore Northampton’daki “tayfasını” toplayarak bir dergi çıkartmaya karar veriyor. Dergi yapısında ve fanzin havasında olan bir şaheser ortaya çıkıyor. Dodgem Logic politik ve karşı-kültür temelli bir dergi olarak çıkıyor ortaya, içerisinde çizgi öyküler, makaleler, politik yazılar, müzik yazıları gibi birçok şey barındırıyor ve 2011 baharında yayınladıkları 8. sayısıyla ara vermiş durumda. Geri gelip gelmeyeceği şimdilik meçhul.

Alan Moore ile henüz tanışmamış olanlar varsa mutlaka Dodgem Logic dergisinden ve V for Vendetta-Watchmen ikilisinden başlayarak ardından Lost Girls, Swamp Thing, Brought to Light ve The League of Extraordinary Gentlemens ile devam etmelerini tavsiye ederim. Eğer sadece Alan Moore’u çizgi romanlarının filme çekilmiş versiyonlarından tanıyorsanız büyük ihtimalle hakkında çok fazla bir şey bilmediğinizi farkederek uzun bir araştırma sürecine giriş yapmış olacaksınız.

Dan Bull – Generation Gaming

Generation+Gaming

Dan Bull, İngiltereli bir rapper. Kendisi Youtube üzerinden şarkılarını yayınlamaya başlıyor ve bir süre sonra ciddi bir takipçi kitlesi oluşuyor. Şarkılarının değindiği konuların listesi oldukça geniş ancak politik konular, internet ve oyunlar ilk bakışta en çok ilgi çekenler.

Kendisine ilk denk gelişim SOPA/PIPA döneminde karşıma çıkan şu şarkısı ile oldu;

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=elUwRb4DroU]

Bu şarkıyla ve tavrıyla baştan bir artı puan kazanmıştı benden. Bu sempatinin etkisiyle kendisini takibe aldım ve yaptığı müziği gerçekten sevdim. Özellikle sözleri ve söyleyiş tarzını oldukça başarılı buldum. Rap konusunda oldukça seçici birisi olduğumdan dinlediğim kişi sayısı gerçekten az ve Dan Bull bunlardan birisi.

Burada asıl bahsedeceğim ise son albümü Generation Gaming. İsminden de az çok anlaşılacağı üzere albümün konsepti oyunlar. Albümdeki şarkıların hepsi oyunlar ve oyun kültürü üzerine. Oyunlarla arası iyi olan birisi için oldukça keyifli sözlere sahip. Bu yüzden rap müziği seven biriyseniz ama oyunlarla aranız yoksa albüm sizin ilgi alanınızın dışında kalabilir.

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=YvkS0Wc3Q2E]

Yukarıya eklediğim şarkı sanırım aralarında en sevdiklerimden birisi (bunun Minecraft aşkımla alakası olmadığını söylersem büyük bir yalan olur tabii ki). Ancak bunu örnek olarak koymamın bir diğer sebebi albümün atmosferini ve Dan Bull’un tarzını çok iyi özetliyor olması. Dan Bull’un sözleri kullanışını, müzikal altyapısını ve onunla uyuşup uyuşamayacağınızı görmek için ideal şarkılardan birisi bana göre.

Albümü genel olarak başarılı buldum. Albüm ilk bakışta Youtube’da yayınladığı şarkıların bir derlemesi gibi görünüyor ve bu da albümü eskimiş şarkıların birleşmesiymiş gibi gösteriyor ancak bu Dan Bull için pek sorun değil bana göre. Çünkü şarkıları -en azından şu ana kadar- zamana oldukça güçlü bir şekilde direniyor. Şarkılar sürelerine bakınca kısa gibi görünüyor olabilir ancak dinlerken bunu kesinlikle hissettirmiyor. Gerçekten her şarkının bitmesi gereken yerde bittiğini dinleyince siz de anlayacaksınız. Bazı şarkılar belki üzerinde biraz daha dursa daha iyi olabilirmiş dedirtiyor ama bu da albümü genel olarak başarılı bulmama bir engel değil.

Sonuç olarak elimizde baştan sona oyunlar üzerine ve oldukça başarılı bir rap albümü var. İkisinden birisi sizin için artı puansa bir şans vermenizi tavsiye ederim. Albümü iTunes, Amazon, 7Digital ya da Pirate Bay‘den (merak etmeyin kendisinin isteğiyle buraya yüklendi) edinebilirsiniz. Youtube hesabından girip dinlemek isterseniz de buraya tıklamanız yeterli.

Son olarak albümde olmayan bir şarkısını ekleyip bu yazıyı bitireyim.

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=Qb0tCgNzbjk]

Atari Teenage Riot – Is This Hyperreal?

(Bu yazıyı yazdığımı tamamen unutmuşum. Kendisi 18 Temmuz 2011’de PasifAgresif‘te yayınlanmıştı.)

11 sene sonra tekrar aramıza dönen bir grubun yeni albümünden bahsedeceksek biraz geçmişini hatırlatmak lazım. Atari Teenage Riot (ATR) 1992 yılında Almanya’nın tekno sahnesi içinden bir Atari ST ile (ilk ve hala kullandıkları ‘enstrümanları’) kopup gelen ama grup elemanlarının duruşları sebebiyle metal, hardcore gibi tarzlardan fazlasıyla etkilenen ve bunun sayesinde kendisini sadece techno müzik dinleyenlerle sınırlı tutmamayı becerebilmiş bir grup. Kurucu üçlüsü ise Alec Empire, Hanin Elias ve MC Carl Crack. Grubun kurulma sebebi ise fazlasıyla politik; o dönemlerde Almanya’daki techno sahnesinde ağır bir hakimiyeti olan Neo-Nazi gruplara karşı bir tepki oluşturmak ve onları rahatsız etmek. Zaten ilk şarkılarının ismi de bunu fazlasıyla belli ediyor: ‘Hetzjagd Auf Nazis!’ / ‘Hunt Down the Nazis!’

Grup bu çıkışlarıyla kendilerini sadece tarzın ilgilileriyle de sınırlamamış oluyor. Punk gruplarıyla beraber yaptıkları konserler, anti-fa eylemlerde destek amaçlı sahne almaları, işgal evlerine destek olmaları grubun hayran kitlesinin gittikçe daha da büyümesini ve daha saygı duyulan bir grup olmasını sağlıyor.Grup albümlerindeki şarkı sözleriyle ve yaptıklarıyla politik bir güç haline gelmeye başladıkça da özellikle Almanya hükümeti tarafından ciddi baskılara uğruyor. Bunun gruba tek etkisi ise grubun duruşunu ve tarzını daha da sertleştirmek oluyor tabii ki.

Zaman geçiyor, grup birçok başarılı işe imza atıyor, şahane düetler gerçekleştiriyor (Tom Morello ile yapılan ‘Rage’ düeti ve Slayer ile Spawn soundtrack’i için yapılan ‘No Remorse (I Wanna Die)’ düeti bunların en çok bilinenleri.). Ancak 2001′de yaşanan şok edici olay tüm bunların bir anda durmasına neden oluyor. Grubun MC’si Crack, artık hayatının kontrolünü elinde tutamadığını ve bir zombi gibi hissettiğini söyleyerek ne olduğu tam olarak bilinmeyen bir miktar hapla intihar ediyor. Grup, bunun şokuyla belirsiz bir süre boyunca ara veriyor.

Ancak günümüz dünyası öyle bir noktaya gelmiş bulunuyor ki bu ister istemez ATR için bir geri dönün çağrısına dönüşüyor. Zaten böyle bir grubun günümüz koşullarında daha fazla pasif durmasını da bekleyemezdik (tıpkı RATM gibi). Grup her ne kadar Crack’in boşluğunu asla dolduramayacağına inansam da MC olarak CX KİDTRONİK’i gruba dahil ediyor, Hanin Elias solo çalışmalarına devam etmek istediği için gruba ara süreçte dahil olmuş olan Nic Endo’yu da alarak çalışmalarına başlıyor. Bu da biz dinleyenlerine önce şahane bir single olan ‘Activate’ ve heyecan verici konser kayıtlarıyla (evet kayıtlarıyla yetinmek zorunda kaldık maalesef) ardından ise yakın zamanda elimize geçen ve grubun dördüncü stüdyo albümü olan ‘Is This Hyperreal?’ olarak geri dönüyor.

Grup tarz olarak daima birçok farklı çeşiti bir arada götürüyordu; noise, drum ‘n bass, industrial metal, hardcore, techno bunlardan en ön planda olanlarıydı genelde. Bu albümde de durum çok farklı değil. Tarzlarında en başta göze çarpan değişiklik ise dubstep etkisi. Özellikle son 5 sene içerisinde Avrupa’da parlayan, elektronik müziklerin metali olarak nitelendirilen bu tarz ister istemez ATR’ı da etkiliyor. Ayrıca KİDTRONİK’in grubun melodilerinde etkisi önceki albümlerini dinlemiş olanların çabuk farkedeceği bir diğer nokta.

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=C1FeqS6vu9w]

Grup 10 senenin biriken öfkesi, zamanın değişen koşulları ve söylenecek çok sözün olması sebebiyle oldukça öfkeli ve hızlı bir albüm çıkarmış. Cyberpunklarımız, gündemde olan bitenleri, dünyanın gidişatına dair gözlemlerini her zamanki gibi olabildiğine sert ve direkt bir şekilde söylemişler. Digital Decay’de Wikileaks’e selam yollarken, Activate ile internet aktivizminin gücünü anlatıyor; Blood In My Eyes’da ‘pazarlanan’ kadınların yanında dururken, Is This Hyperreal? Ve Shadow Identity ile Alman hükümetine açık açık tehdit yolluyorlar. Codebreaker ve Re-Arrange Your Synapses ise 10 yıl aradan sonra kaldıkları yerden devam etmek konusunda ne kadar ciddi olduklarını gösterir nitelikte.

Albüm aradan sanki o 10 yıl hiç geçmemiş hissini veriyor dinleyenlere. Sadece çok daha öfkeliler ve çok daha büyük işlerin peşindeler bu sefer. Grubun adı hala Atari “Teenage” Riot olabilir, ancak grup ’90ların başındaki ‘gençlik heyecanını’ daha sağlam bir bilinçle sunuyor bu sefer bizlere. Özetin özeti; Gençlerimiz büyümüş ama hala öfkeliler!

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=nAD82J6QMPU]

2012’de Yazılanlar, Çizilenler

2012 içinde her sene olduğu gibi bolca yazıldı, çizildi. Bunlardan benim için önemli olanları, gözüme takılanları ve bu camia içerisinde olan bazı mühim olayları hatırladığım kadarıyla listeleyeceğim. Mutlaka unuttuklarım ya da sizin önemli gördüğünüz ama bu listede olmayan şeyler de olacaktır. Onlar için de yorumlar kısmı açık, beklerim.

Çizgi Romanlar

Çizgi roman dünyasında geçtiğimiz sene çok fazla gözüme çarpan iş olmadı. Yeni çıkanlar arasında Matt Fraction’un Hawkeye’ı, Grant Morrison’un Happy’si ve Sean Murphy’nin Punk Rock Jesus’ı tavsiye edilebilecekler arasında bana göre. Ayrıca Alan Moore’un devam etmekte olan The League of Extraordinary Gentleman serisinin 2009 bölümü de geçen sene içerisinde çıkan önemli eserler arasında.

Bu sene türkçe olarak listeme girenlerin hemen hepsi çeviri. Logicomix, Grafik Kanon, Erteleyiş ve Cash gibi nadide işlerin Türkçe olarak basılması beni en çok memnun edenlerdi. Özellikle Flaneur Comics’in yayın hayatına Erteleyiş ve Cash ile başlaması beni oldukça umutlandırdı. Oldukça önemli gördüğüm işlerden birisi de yılın sonlarına doğru karşımıza çıkan Tuncer Erdem’in Gece Kitabı.

Bilimkurgu/Fantazya

Türkçe’de yine çevirilerden fazlasını bulamadığım bir yıl oldu bk/f edebiyatı adına. Ancak özellikle Versus’un Cory Doctorow ve Paolo Bacigalupi çevirmiş olması, İthaki’nin bizlere bolca Neil Gaiman vermesi güzel haberler içerisinde. Umarım böyle sağlıklı bilimkurgu (ve genel olarak edebiyat) çevirisi yapma alışkanlığı birkaç yayınevinin özelliği olmaktan çıkar bu sene.

Genel olarak bilimkurgu dünyasına bakacak olursak verimli sayılabilecek bir yıl geçirdiğimizi söyleyebilirim. Sürekli takip ettiğim yazarlardan Terry Pratchett, Cory Doctorow, Charlie Stross ve John Scalzi 2012’de çıkarttıklarıyla beni mutlu eden yazarlardı. Ayrıca 2012’de çıkarttıkları kitaplarıyla kendilerini tanıdığım Ramez Naam ve A.J. Colluci de yılın güzellikleri arasındaydı bana göre.

Bunların Dışında

2012 içerisinde yukarıda bahsettiklerim dışında çıkan birçok kitap oldu. Okuduğum ve sevdiğim, okumaya başladığım ya da okumayı düşündüğüm kitaplardan bazıları aşağıda. Kimisi yazarlarından dolayı, kimisi de tavsiyelerine güvendiğim insanlar aracılığıyla önüme geldi. Kesinlikle bir “en iyiler” listesi olarak düşünmeyin o yüzden. Önceki kitaplarıyla kendini sevdiren ama sonraki kitabıyla beni hayal kırıklığına uğratan yazarlar oldu zamanında, sorumlulukları üzerime kalsın istemem.

  • Distrust That Particular Flavor – William Gibson
  • The Year of Dreaming Dangerously – Slavoj Zizek
  • Çıplak Deniz Çıplak Ada – Yaşar Kemal
  • Yedinci Gün – İhsan Oktay Anar
  • Some Remarks – Neal Stephenson
  • Cypherpunks – Julian Assange
  • Öteki Tarih 2 – Ayşe Hür
  • Discordia – Laurie Penny & Molly Crabapple
  • Şiir ve Cinayet – Salah Birsel
  • Against Security – Harvey Molotch
  • Makers – Chris Anderson

Olaylar

2012 içerisinde Türkiye’de edebiyat ve yayıncılık adına en büyük mesele uğraşmaktan bıktığımız sansür ve sansür çabaları oldu. Hakkında dava açılan, soruşturulan ya da sansürlenmesi istenen bolca kitap gördük. Öncesindeki senelerde ve bu senenin daha ilk günlerinde de gördüğümüz üzere bu derdi başımızdan atmak için daha çok çaba göstermemiz gerekiyor.

Bunun dışında dünya çapında olaylar listesinin başında Newsweek’in basılı yayınına son vermesini sayabiliriz. Yıllardır yayınlanan bir derginin yoluna sadece sanal yayın olarak devam etme kararı alması oldukça ilginçti. Umudum bunun güzel bir yönde ilerlemesi.

Ayrıca Humble ebook Bundle da yeni nesil kitap yayıncılığı açısından ilginç bir deney oldu. Humble Bundle ekibinin e-kitaplarla yaptığı bu çalışma yayıncıların detaylı bir şekilde inceleyip ders çıkartması gereken olaylardan.

Yine bunun gibi yayıncıların kendilerine ders çıkartması gereken olaylardan birisi de dünyanın en büyük yayınevlerinden olan Tor-Forge’un e-kitaplarının hepsini DRM-Free yani özgürce paylaşılabilir olarak satmaya karar vermesiydi. Kitapları işe yaramayan bir kilit altında tutmanın ne kadar mantıksız olduğunu gören ilk yayınevi olarak tebriği de hakediyorlar.

Pulitzer Ödülleri’nin kurgu dalında geçen sene kimseye ödül çıkmaması ise yorum bile yapamadığım olaylardan.

Random House – Penguin devlerinin birleşmesi ise yılın en tedirgin edici olaylarındandı sanırım. Yine de çok karamsar olmadan olacakları bekleme taraftarıyım.

“Fifty Shades” konusunda sessizliğimi korumaya devam edeceğim.

Türkiye’de Habercilik / Gazetecilik Üzerine Birkaç Satır

Bugün biraz boş vakit bulup internette haber takibimi bir düzene sokmayı denedim. Halihazırda takip ettiğim bloglar ve siteler için Google Reader’ı kullanıyorum ama haber sitelerini takip edebilmek için pek kullanışlı değil bana göre. Bu yüzden Google News’e bir şans vermek istedim. Ancak orada hem bir teknik sorun hem de çok daha büyük bir sorun yüzünden istediğim verimi alamayacağımı anlayınca vazgeçtim. Burada üzerine konuşmak istediğim ise gözüme bir kez daha batan o çok daha büyük bir sorun.

Türkiye’de gazetecilik ve habercilik diğer birçok konuda olduğu gibi gerçekten hastalıklı bir durumda. Çok az bir kesim dışında kimsenin gazetecilikten anladığını sanmıyorum. Tarafsızlık, dürüst habercilik gibi şeylere Türkiye’deki gazeteciler ve basın arasında denk gelebilmek için gerçekten ciddi bir araştırma yapmanız lazım. Diğer türlü elinize geçecek tek şey resmi ideolojinin ya da iktidarın ağzının içine bakıp onların tavrını kopyalayan bir yığın. Basit bir araştırma yapsak haberlerinde “terörist” kelimesini en çok (ve belki de tek) kullanan basının buradakiler olduğunu rahatça görebiliriz sanırım. Böyle bir kelimeyi bir gazeteci olarak nasıl bu kadar rahat kullanabildiklerini hâlâ aklım almıyor.

Ülkede ne zaman birileri bir basın kuruluşundan ayrılsa ya da başka bir şey kurmaya kalksa ağzından ilk çıkan laf “Dürüst ve tarafsız olacağız.” oluyor. İyi, güzel diyorlar ama sonucunda ortaya çıkan tek şey kendi ideolojisi temelinde bir yayın oluyor. Tamam, elbette dünya görüşünün yaptığı işi etkilemesi doğal ancak bunu yapacağın yer kullandığın aracın yorum kısımlarıdır (köşe yazıları, forum bölümleri vs.). Bir basın kuruluşunu tarafsız olarak nitelendirmek için onun senin ideolojine uymaması yeterli bir gerekçe sayılmaz ya da senin ideolojine uyan bir gazete de tarafsız sayılmaz.

Şimdi kalkıp burada gazetecilik üzerine uzun uzadıya nutuk atmak istemiyorum ama bu durum fazlasıyla can sıkıcı hâle gelmeye başladı. Herkesin tarafsızlıktan söz edip kimsenin gerçek tarafsızlığı kastetmiyor oluşu sinir bozucu.

Bir de bugünkü deneyimimle bir şey daha farkettim ki ülkede haber sitesi açma ve gazetecilik oynama hastalığı başlamış. Aklına esen yorum yazacak birkaç kişi bulup bir domain ve host alarak haber sitesi kurar olmuş. İnternetin farklı seslere imkan tanıyor olabilmesi elbette güzel ve bunu mutlaka değerlendirmek lazım ama benim gördüğüm onlarca sitede hiç de böyle bir çaba yok. Çoğunun derdi ya kendi propagandasını yapabilecek bir araç elde etmek ya da siteye eklediği reklamlardan bir gelir elde etmek. Durum böyle olunca da aynı şeyleri tekrar edip duran yığınlardan oluşan bir çöplüğe dönüyorlar.

*

Bu sorunların yakın zamanda çözüleceğine zerre inancım yok tabii ki. Zaten çözebilmek için en başta bu toplumun kafasını değiştirmek gerekiyor. Belki ben kendime haberlere ulaşabilecek bir yol buluyorum ama herkes o kadar yetenekli değil ve bu bilgi çöplüğünün içinde kalarak gerçekten uzakta bir hayat yaşayan çok büyük bir kitle var.

(O kitlenin gerçek haberleri ne kadar istediği ayrı bir tartışma konusu. Burada o haberlere ulaşmalarının neredeyse imkansız hâle getirilmiş olmasından bahsediyorum.)

Machete Girl Cyberpunk eZine

İnternet, sunduğu geniş imkanlarla fanzincilik ruhunu taşıyan insanlar için devasa bir alan sağladı. Bunu kimileri şahane bir şekilde değerlendirirken, kimileri eline yüzüne bulaştırıyor. Bu yüzden bu konularda çok fazla yazılıp edilmemesini de göz önünde bulundurarak blogumun ve ilgi alanlarımın kapsamına giren eDergiler ve eZine’lar hakkında böyle tanıtım serileri yazmaya karar verdim. Hem okunabilecek güzel materyaller bulmanızı kolaylaştırmak hem de sanal fanzinler-dergiler konusunda kendi filtrenizi yaratabilmeniz için.

İlk yazımın konuğu Avustralya’dan bir grup cyberpunk. Bu arkadaşlar sadece fanzin olmakla kalmıyor, aynı zamanda bir çok cyberpunk etkinlik de düzenliyorlar. Ancak Avustralya’da oldukları için şimdilik sadece fanzinlerini okumak ve kendileriyle facebook grupları üzerinden sohbet etmekle yetiniyoruz.

Machete Girl bir eZine olarak gerçekten başarılı bir iş çıkarıyor. Tasarım anlamında profesyonel olduklarını dosyayı açar açmaz farkediyorsunuz -ki aynı zamanda sınırlı sayıda basılı versiyon da yapıyorlar her sayıları için. Okurken hiçbir sıkıntı çekmiyorsunuz, gözü yoracak ya da tasarımcıya küfrettirecek bir sayfa olmamasına dikkat ediyorlar. Fanzin ruhu konusunda hiçbir sıkıntıları yok ancak ellerindeki imkanları da kullanmaktan hiç çekinmiyorlar ve kaliteli bir iş çıkarınca fanzin ruhuna aykırı kalınacağını iddia edenlere de gerekli cevabı vermiş oluyorlar.

İçerik anlamında ise beklenenin fazlasıyla üstündeler. Teorik konulardan, internet haberlerine, cyberpunk modasından edebiyata, sinemadan müziğe kadar cyberpunk hakkında gerçekten ne var ne yoksa döküyorlar önümüze. Dolu dolu ve her sayfası okunmaya değer bir iş çıkartıyorlar. Her sayısı 50 sayfa ve bu 50 sayfada cyberpunk olmayan bir şey bulma imkanınız yok. Bu anlamda tam bir hazine sandığı.

Dergi tamamen ücretsiz olarak indirilebiliyor ancak hemen her internet dergisi gibi bağışlara da açıklar. Bu anlamda bağış hakedebilecek çok az dergiden birisi benim gözümde.

Söyleyebileceğim eksi bir yön bulamadım. Tüm sayılarını okumama rağmen maalesef böyle bir yan gözüme çarpmadı. Siz farkederseniz yorumla belirtebilirsiniz.

Hakkında daha fazla yazmak istesem de söyleyecek çok fazla şey bulamıyorum. Dergi kendisini anlatıyor zaten. Özetle; cyberpunk ile içli dışlı olan, yeni haberleri ve farklı yorumları merak eden, cyberpunk adına ne varsa ulaşmak istiyorum diyen biriyseniz bu dergiyi takibe almanız şart.

Dergiye bir puan verecek olursak: 10/10 derim. O kadar çok sevdim kendilerini.

Derginin sitesi: http://www.machetegirl.com/

Derginin twitter hesabı: https://twitter.com/#!/MacheteGirleMag

Derginin facebook grubu: https://www.facebook.com/groups/machetegirl/

“Marazi Ayrıntı Düşkünlüğü”ne Dair (II)

(Bunu yazmaya çalıştığım kitabın metninden çıkartıp aldım. Ne zamandır devamını yazmak istediğim “Marazi Ayrıntı Düşkünlüğü”ne Dair isimli yazıma gayet uygun bir devam olacağını düşündüm. Hem de metinden ufak bir bölüm paylaşarak biraz geri bildirim almaya ihtiyacım vardı. Uzatmaya gerek yok daha fazla, buyrun.)

Detayların, ayrıntıların içinde dolaşıyorum. Sanırım uzun zaman oldu bu durum başlayalı. Devasa bir labirente döndü tüm gezegen ve zihnimi de içine aldı. İkisinin tek bir parça haline geldiği anı ilk farkettiğimde fazlasıyla korkmuştum. Zihnimin içindeyken bile ayrıntılara müdahele etmekte zorlandığımı düşünürsek bu halimle ne yapacağımı hiç bilemem diyordum. Sanırım bu sefer gerçekten kaosu yaşamaya başlayacaktım. En azından ben öyle zannetmiştim başlarda.

Sonrasında işler gittikçe değişik bir hal almaya başladı. Kendi kendime eğitim verme kararı aldım en başta. Madem işler bu noktaya gelmeye başladı ve geri dönecek yol yok, bu durumda kendimi bu duruma alıştırmalı ve avantajlarını kullanmalıydım. Her zaman yaptığımı yapmalıydım yani…

Her ne kadar ayrıntılarla içli dışlı oluşum çok daha büyük bir geçmişe dayansa da hiç bu durumun kontrolümden çıkabileceğini hesaba katmamıştım. Ve bu sefer fazlasıyla yakındım bu duruma, müdahele etmem şart olmuştu. Çok kişi uyarmıştı beni bu konuda, hatta delirebileceğimi bile söyleyenler oldu ama ihtimal vermiyordum ben. Bu sefer ise tam tersine gerçekten o noktaya yaklaştığımı hissediyordum. Çok fazla detay; çok fazla hareketliliği ve çok az kontrolü getiriyordu. Ve en sevmediğim şeylerden biridir işlerin kontrolüm dışında ilerliyor olması. Özellikle de söz konusu olan kendi hayatımsa.

Yazmaya başladığım günden beri başımı en çok ağrıtan şeydi ayrıntılar. Çok fazla ve her türlü detayla uğraşırım. Elimde olmadan yaparım bunu ve insanlara açıklamamın da imkanı yoktur pek fazla. Ne diyebilirsin ki insanlara; kafa yorduğum, takıldığım detayları bilseler anlam veremeyecekleri hatta dalga bile geçebilecekleri belliyken. Bu yüzden söyleyecek birşeyim olmaz ve hep ya geciktiğim ya da tembel olduğuma dair yorumlar gelir. Neyse ki bu tarz şeylere alışabiliyor ve fazla kafamı takmayabiliyorum.

O kompleks dünyamın dışıyla çok fazla ilgilenmek istemiyor oluşumun sebebi de bu zaten. İnsanların kendilerinin bile farkında olmadıkları hareketlerinin, tavırlarının benim gözümde ciddiye alınabilecek bir detay gibi görünmesi, bunlara dair fazlasıyla kafa yormam, hemen herşeye dair ve her ihtimale dair senaryolar kurmam… Madde dünyası için fazla kompleks bir zihne sahibim sanırım. Cyberspace’te bu kadar çok bulunmamın, somut dünyada beni çok fazla göremiyor oluşunuzun sebebi de bu zaten. Çünkü cyberspace’in yapısı ile zihnimin yapısı çok daha iyi bir uyum sağlıyor ve onun içinde daha rahat gezinebiliyor, daha rahat hareket edebiliyorum. Tıpkı zihnimde yapabildiğim gibi.

Bunu farkettiğim an bir cyberpunk olmaya karar vermiştim zaten. Somut dümyada yazdıklarımla bir noktaya kadar etki edebiliyordum ancak eylem halinde olmalıydım ve eğer bir şekilde günümüzde eylemlerimin etkili olmasını istiyorsam bunu cyberspace’den başka bir yerde yapamazdım. İnsanların madde dünyasını sadece dinlenme amacıyla kullandığını düşündüğümüzde ise bu benim için çok daha büyük bir fırsat yaratıyordu. Sadece içmeye, kafayı bulmaya, sevişmeye ve biraz da uyumaya geliyorlardı insanlar somut dünyaya. Diğer herşeyi ise cyberspace’de halledebiliyorlardı. Zaten gezegenin herşeyi oraya taşınmıştı bile. Somut dünyada resmi kurum bile kalmamıştı. Sadece evler, barlar, alışveriş merkezleri ve eğer şanslı bir şehirdeyseniz parklar kalmıştı. Geri kalan herşeyi çoktan taşımışlardı.

Neyse bu kadar gevezelik yaptığım yeter, daha halledilecek çok fazla iş var. Bir de şu yazıyı adam edip yollamam gerekiyor daha. Biraz daha tembellik yapmadan şu parktan çıkıp eve uğrasam iyi olacak. Belki daha sonra bizim bara da bir bir ziyaret yaparız.

Google+’a Ahmet Bakışı

Her ne kadar bu konularda daha önce yazıp çizdiğime pek denk gelinmemiş olsa da, artık sözlüklere, sosyal ağlara felan yazmaktansa buraya toplamamın daha iyi olacağı fikrinden bu konularda da birşeyleri ara ara yazmamın iyi olacağını düşündüm. Hem elimin altında bulunabilmesi için, hem de blogun biraz daha hareketlilik kazanabilmesi için güzel bir yol olur.

Neyse, bu başlangıcı yapmama sebep olan şey ise şuan BETA sürümünde olan Google+. Beta oluşunu özellikle vurguladım, çünkü ortalıkta görüldüğü kadarıyla en saçma eleştiriler bunun beta olduğunun farkında olmayan insanlardan geliyor. Ve her ne kadar zevkle bekliyor olsam da doğru düzgün birşey görmeden “Facebook Killer!” şeklinde konuşanlar. Bi sakin olun be kardeşim beta daha bu beta… Bir de davetiyeyle girişin olmasından şikayet edenler için ufak bir not; hayatınızda kaç tane ürünün deneme sürümünü herkese açık yaptığını gördüğünüz. Burada tabii ki öncelik feedback verebilecek insanlarda, çünkü adı üstünde beta. Hemen eğlenme derdinde olanlar biraz sabredecek.

Henüz iki gün oldu kullanmaya başlayalı ancak bu haliyle bile ciddi verim alabildiğimi düşünüyorum. Özellikle girer girmez birçok Google hizmetinin dahil edilmiş olması, paylaşımdaki rahatlığı, tasarımın sade ve amaca yönelik oluşu ve yeni hizmetlerin (Circle, Sparks, Hangout…) sorunsuz çalışıyor olması bunu sağlayan başlıca şeyler sanırım.

İşin teknik ve özellik kısımlarından bahsedecek olursak; profiliniz Google profilinizin geliştirilebilir ve daha düzgün bir tasarıma sahip hali. Buzz, +1, Picasa ve Plus yayınlarınız tablar halinde hazır. Ana sayfanızda doğal olarak ana akış bulunuyor, üst tarafta bildirimler, ayarlar ve diğer Google hizmetlerine linkler mevcut. Solda Akış listeleri (her circle’ın akışını ayrı takip edebiliyorsunuz), Sparks’tan eklediğiniz başlıklar ve GTalk hazır bekliyor. Sağ taraf ise eklediğiniz kişileri, tavsiyeleri ve Hangout linkini tutuyor.

Circle, Sparks, Hangout, Huddle gibi özelliklerden uzun uzadıya bahsetmeme gerek yok, zaten videolarla, yazılarla bolca anlatıldı onlar. Şu ana kadar hepsini gayet verimli bir şekilde kullanabildim, beta sürümde yaşanabilecek ufak sorunlar dışında ciddi bir arıza yaşadığımı söyleyemem. Ancak Circle ve Sparks kesinlikle mükemmel bir yöntem olmuş bana göre. Çünkü sosyal medyayı belirli eksenlerde ve belirli amaçla kullananlar için diğer ağlarda bu konu biraz sıkıntı yaratıyor, bazen takiplerde herşey birbirine girdiği için gözünüzden birçok şeyi kaçırabiliyordunuz. Google bunun önüne geçmeyi becerebilecek bir sistem kurma yolunda gidiyor. Bu da sanırım sosyal medyayı daha profesyonel dertler için kullananlara iyi bir haber. Ayrıca işin güzel yanlarından biri de herkesi arkadaş olarak ekleme zorunluluğunuz yok, biri sizi bir circle’a eklediyse (hangisi bilemiyorsunuz tabii ki) sizin de onu eklemeniz gerekmiyor. Paylaştıklarını merak ettiğinizde Gelen kısmından bakabiliyorsunuz.

Şu ana kadar eksikliğini duyduklarımı söyleyecek olursam;

  • diğer sosyal ağlarla henüz bağlantı sağlama imkanımız yok (ama yakında geleceği kesin),
  • alışkanlıklardan kaynaklı diğer sitelerde kurulan grupları arıyor gözler arasıra (zamanla atlatırım (: )
  • yine alışkanlıklardan olsa gerek bende dahil birçok kişi enter’a basınca paylaşımın gitmesini bekliyor,
  • Video paylaşım bölümünde Youtube’a direk bağlantı ile Youtube araması yapabiliyor ve yüklediklerinizi görebiliyorsunuz, ancak likeları, favorileri ve playlistleri de orada görmek isteriz.
  • Google’ın kalan servisleriyle de en kısa zamanda entegrasyonu tamamlasa güzel olur hani.

Google bu sefer wave gibi bir hata yapmayacağını gösteriyor şimdiden. Ancak bu klasik sosyal medya kullanıcısı kafasını ne kadar tatmin edecek onu bilemiyorum. Çünkü herkes rakipler üretmeyi ve fanatizmi çok seviyor sosyal medyada ve alışkanlıklarından pek vazgeçemiyor. Her ne kadar cyberspace bize sürekli değişimin zorunluluk olduğunu inatla gösterse de “eski iyidir, alışkanlıklarımı değiştirmem, ben memnunum halimden” kafası bunlara hala direnmeye çalışıyor. Sanırım bu biraz da uzun zamandır oluşmakta ve gelişmekte olan cyberspace ve sosyal medya kültürünü algıyalıp, sindirebilmekle alakalı bir durum.

Kısaca kapatacak olursak; daha birkaç günlük bir ürün ve ağ için fazlasıyla konuşulan bir iş oldu ve bu açıkcası iyiye işaret. Değişik algılara açık olan ya da bu algıya zaten sahip olanlar için bir maden niteliğinde Google+, geri kalanları ise önümüzdeki zamanlarda algısını değiştirmeye zorlayacak gibi görünüyor. Önümüzde konuşacak, inceleyecek ve tartışacak uzun bir zaman var. Neler olacağı ise tamamen cyberspace’in o kaotik akışına kalmış durumda (: