İnternet Notları > Kişisel Bilgi Torbacılığı Oyunu: Data Dealer

DD_LOGO00_white

Büyük şirketlerin sizin bilgileriniz üzerinden zengin olması canınızı mı sıkıyor? “Benim bilgim değil mi, neden parasını ben kazanmıyorum?” mu diyorsunuz? Yoksa sadece bir süreliğine o şirketlerin başındaki birisinin nasıl hissettiğini mi deneyimlemek istiyorsunuz? Kısmen de olsa bir çözüm artık var.

Kasıtlı olarak bir reklam havası verdiğim girişten sonra asıl konuya geçelim. Henüz demo aşamasında olan, ancak buna rağmen çok büyük (ve eğlenceli) bir geleceği olduğuna beni inandıran bir oyun keşfettim. Oyunun adı Data Dealer. Bildiğimiz tarayıcı oyunlarından birisi gibi görünen ve yapısı itibarıyla biraz Farmville tarzı oyunları, biraz da Game Dev Tycoon gibi oyunları anımsatan bir oyun bu. Amacınızsa insanların bilgileri üzerinden para kazanan bir şirketi (oyundaki adıyla imparatorluğu) yönetmek.

Data Dealer henüz demo aşamasında olduğu için oyun içerisinde çok fazla hareket imkanı sağlamıyor ama temel birçok şeyi yaparak hem oyunun amacını anlayabiliyorsunuz, hem de ileride nasıl bir oyun oynayabileceğinize dair bir izlenime sahip oluyorsunuz. Demo versiyonunda, oyunun ortaları sayılabilecek bir yerden başlıyorsunuz. İmparatorluğunuzun temeli atılmış, size bilgi sağlayan şirketleriniz ve bunları paraya dönüştürmek için kurumlarla kurduğunuz bağlantılarınız hazır. Size sadece bundan sonrasında yapılacakları belirlemek kalıyor.

datadealer_screenshot01_empire

Oyunun demosundan edindiğim ilk izlenim, tam hâlinin beni uzunca bir süre bağımlısı yapabileceği oldu. Zekice kurgulanmış bir yapısı var ve insana kendini uzunca süre oynatabilecek bir temele sahip. Ayrıca oyunun geliştirilmeye ve içerisine ekler yerleştirilebilmeye müsait, oldukça geniş bir alanı var.

Fikrin ve muhtemel senaryosunun (ekleneceğini söylemişler) ilhamının nereden geldiğini de sanırım söylememe gerek yok. Kullandığımız birçok sosyal ağ ya da web hizmetinden birisinin başındaki adam olarak düşünebilirsiniz orada kendinizi (büyük hedefleri olanlar Google CEO’su olarak hayal edebilirler). Data Dealer elbette gerçekçi bir yapı vermiyor, ancak gerçekte olup bitenlerdeki temel mantığı anlamanıza ve nelerin döndüğünü daha iyi görebilmenize bir imkan sağlıyor.

Oyun şu an demo versiyonunda olduğu için söylenebilecek çok fazla söz yok. Ancak tam sürümü çıktığında büyük bir keyifle oynayacağıma eminim. Demo sürümü denemek veya oyun hakkında daha fazla bilgi edinmek isterseniz Data Dealer’ın sitesi burada. Eğer bu oyunda anlatılan konu ilginizi çektiyse ve bu konudaki bilginizi genişletmek istiyorsanız buraya, buraya, buraya veya buraya bakarak bir başlangıç yapabilirsiniz.

Basscharmer – Eternity EP

Basschamer - Eternity EP - cover

Basscharmer, kardeşim Sabri’nin müzik projelerinde kullandığı ismi. Kimileriniz kendisini Youtube kanalı agunZagun‘dan tanıyor olabilirsiniz belki. Neyse, bugün kendisinden bahsetmemin sebebi yaptığı müzikler.

Sabri aslında uzun zamandır müzikle ilgileniyor ve kendisine en uygun tarzı bulmaya çalışıyordu. Birçok deneyimine bizzat tanık olduğum için de geçtiği aşamaları iyi biliyorum denilebilir. Kısa zamanda meraklı olduğu konularda kendisini eğitip istediğini üretebilecek noktaya gelebiliyor, özellikle de müzik konusunda. Bu noktada onu kıskanmıyorum desem yalan olur. Uzun zamandır farklı tarzlar arasında gidip geldikten sonra, -bana göre- kendisi için en uygun olanı buldu artık.

Tarzına ne tam olarak dubstep demek uygun sanırım ne de drum ‘n bass. Bana göre ikisinin arasında kendisine uygun bir sentez yakaladı ve orada gidiyor. Aynı zamanda yaptığı müziklerde sevdiğim bir diğer nokta da atmosferik bir hava yakalamayı becermiş olması. Şarkılarını dinlerken, gerçekten de şarkıya verdiği ismin atmosferini hissediyorsunuz (en azından ben hissediyorum).

Eternity EP ise uzun süredir Bandcamp hesabından yayında, ancak ismi çok fazla duyulmadığı için eskimiş sayılmaz. Bu EP bana göre herhangi bir space opera ya da military sci-fi için şahane bir soundtrack olabilir. Albümün ve şarkılarının ismi de bunu az çok belli ediyor zaten. Şarkılarındaki atmosferik hava ve bassları kullanma şekli, dinlemesi oldukça keyifli bir EP’nin ortaya çıkmasını sağlamış bana göre.

Eğer dubstep/drum ‘n bass seviyor ya da ambient kıvamındaki eletronik müziklerden hoşlanıyorsanız bence bir şans vermenizde fayda var. EP’yi Bandcamp’te (ücretsiz de dahil olmak üzere) fiyatı kendiniz belirleyerek indirebiliyorsunuz. Eğer biraz tadına bakmak isterseniz üstteki play tuşuna basabilirsiniz. Yaptığı diğer çalışmaları görmek için de Soundcloud hesabı burada.

Bitirmeden önce bonus olarak yaptığı son müziklerden birisini ekleyeyim. Sırf ismi için bile sevilmeyi hak eden bir şarkı bana göre.

Eve Dönüş – Ray Bradbury

Eve Dönüş - Ray Bradbury

Ray Bradbury, benim için yeri çok farklı olan yazarlardan birisi. Bunun bir çok sebebi var; dilinin büyüleyiciliği, seçtiği konuları hayranlık bırakacak derecede güzel anlatması gibi. Bunun yanında bir de kişisel sebeplerim var; bilimkurguyla ilk tanışma dönemlerinde ismini öğrendiğim yazarlardan birisi olması ve şu ana kadar okuduğum hemen her kitabını tekrar tekrar okumak isteyecek kadar sevmem.

İthaki’nin Eve Dönüş’ü çevirdiğini duyunca, iki şey yüzünden tedirgin oldum. Birincisi, Bradbury bu öyküyü yirmili yaşlarında yazmıştı. Tarzının ve dilinin oturmamış olma ihtimali yüksekti. Bu yüzden de bir Ray Bradbury öyküsü olarak yaklaşıp da hayal kırıklığı yaşamaktan korkuyordum.

İkincisi de vampirleri anlatan bir öykü olmasıydı. Tamam, Ray Bradbury ne yazsa okurdum ve büyük ihtimalle de severdim ama vampirlerin imajı gözümde pek de iyi değil. Son zamanlarda vampirlerin pazarlama aracı hâline gelmesi ve bununla birlikte para için vampir öyküsü yazanların fantastik edebiyatın seviyesini düşürmesi vampirlerden uzaklaşmama neden olmuştu. Bu yüzden eskileri suçlayamam ama yine de o önyargıyı kıramamaktan korkuyordum.

Özetle, ilk defa bir Ray Bradbury öyküsüne yaklaşmaktan korkuyordum. Böyle bir şey yaşayabileceğim kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi.

Öykü bittiğindeyse Ray Bradbury’ye bir kez daha hayran kaldım. Bradbury, kendisinden asla şüphe etmemem gerektiğini bana göstermişti. Bunun yanı sıra, vampirlerin gözümdeki imajını da yenilememi sağlamıştı. Bir anlamda, benim için vampirleri kurtarmıştı.

* * *

Neyse, bu kadar kişisel detay yeter. Biraz da öykünün kendisinden bahsedeyim.

Vampirler ve canavarlardan bir aile öyküsü okumak fazlasıyla ilginç bir deneyim. Böyle bir konuyu yazanın Ray Bradbury olması, üzerine şiirsel bir dille yazmış olması, bu da yetmezmiş gibi öyküye Dave McKean’in çizimlerinin eşlik ediyor olması bu ilginç deneyimin olabilecek en keyifli hâlinin ortaya çıkmasını sağlıyor (Cümle çok uzun oldu, farkındayım. Keşke başka türlü anlatabilseydim).

Öykünün konusu gerçekten zorlayıcı ve bunun altından Ray Bradbury dışında kalkabilecek yazar sayısı -bana göre- çok az. Bu konunun altından başarılı bir şekilde kalkıp bir de öyküyü böyle güzel bir dille anlatabilmiş olması, sanırım onun neden en büyük yazarlardan biri olarak gösterildiğini anlamak için yeterli olacaktır.

Öyküde özellikle dikkatimi çeken bir diğer nokta ise bir vampir öyküsünde, aslında çok insani bir durumun/duygunun temelde olması. Farklı olmanın, diğerlerine benzeme isteğinin ve bunun yarattığı duygu durumunun temelde olduğu bir öykü Eve Dönüş. Üstelik bunu öyle güzel ve etkileyici bir şekilde işliyor ki, öykü boyunca Timothy’yle aynı duygu durumunun içinde sarsılıp duruyorsunuz.

Metnin kendisi gerçekten harika ama usta illüstratör Dave McKean’in çizimleri eşlik etmeseydi etkileyiciliğinden çok şey kaybederdi. Çizimlerle metnin bir arada oluşturduğu o mükemmel atmosfer, her sayfada sizi daha da içine çekiyor ve kitap bittiğinde ilk düşündüklerinizden birisi “Keşke daha uzun olsaydı” oluyor.

* * *

Biraz daha yazmaya devam edersem, spoilerlarla dolacağından burada kesiyorum. Kitaba dair görüşlerimi tek cümlede özetlemem gerekirse: Harika bir öykü, ona eşlik eden şahane illüstrasyonlar; tüm bunların hakkını veren, keyifle okuyabilmenizi sağlayan bir çeviri ve baskı.

Kitabı almak isterseniz buraya tıklayabilir ya da bir kitapçıya gidebilirsiniz.

Google Reader Giderken (ya da Bırakalım Gitsin)

Sabah sabah (başladığımda ilk kahvemi yeni bitirmiştim) bloga bir şeyler yazmak pek alışkanlığım değil ama bu haberi gördükten sonra yazmadan durmama imkân yoktu.

Google Reader, 1 Temmuz’da tamamen kapanıyor.

Google’a bu kararı yüzünden öfke dolu sözler saydırmak ve nasıl saçmaladıklarını sinirli (ve muhtemelen kimsenin anlamayacağı) bir şekilde anlatmak bu blogda yapabileceğim ilk şeydi. Ancak bundan vazgeçtim. Bunu zaten herkes yapıyor, ayrıca yazıya dökmek manasız olurdu.

Google’ı bu karara iten sebepleri inceleyebilirdim ama bununla ilgili de aklıma mantıklı bir şey gelmedi. Sonuçta internet kullanımı büyük bir anlamda RSS demektir (RSS olmadan interneti verimli bir şekilde kullanabildiğini iddia eden mi var orada?). Yapısı ve uzun süredir kullanımda olmasıyla birçok insan için RSS, Google Reader’la aynı anlama geliyordu (bu sorunlu noktaya aşağıda geleceğim). Bir anlamda internette RSS kullanmak için en iyi yol olarak kabul ediliyordu (her ne kadar bazı güzel özelliklerini geçmişte kırpmış olsalar da). Böyle bir konumu olan uygulamayı kapatmak için gerçekten mantıklı bir sebep bulmanız gerekir. Düşündüm düşündüm aklıma pek bir şey gelmedi.

Geldi aslında. Google’ın duyuruyu ‘bahar temizliği’ başlığıyla yapması aklımda garip bir canlandırmaya neden oldu. Hard diskinde yer kalmadığı için bilgisayarını temizleyen bir çocuk canlandı önümde. Fakat bu çocuk herhangi bir oyununu ya da indirdiği gereksiz dosyaları silmek yerine tüm internet tarayıcılarını kaldırıyordu bilgisayardan. Öyle işte.

* * *

Ancak bu konu üzerine biraz daha düşündükten sonra önemli bir noktayı -aslında hep farkında olmamız gereken bir nokta- burada yeterince önemsemediğimizi fark ettim.

Google Reader, her ne olursa olsun bizim kontrolümüzde olmayan ve Google’ın sahip olduğu bir platformdu. Yani bizim orada yapabileceğimiz tek şey onu kullanmaktan ibaretti. Google onun üzerinde bizi önemsemeden istediği her değişikliği yapma hakkına sahip. Bu durum, internette kullandığımız birçok platform için de geçerli tabii ki.

Ancak Reader’ı kullanırken bunu unutmuş olacağız ki kendimizi fazlasıyla ona bağlı hâle getirdik ve interneti takip etme düzenimizi ona göre kurduk. Bir anda Google bahar temizliği yapacağız diyerek onu kapatmaya karar verdiğinde ise şu anda yaşadığımız şok hâline girdik. Bu durumla ilgili hislerimi en güzel şekilde Koray Löker özetledi Twitter’da;

Özgür yazılım ile bedava yazılım (veya platform) arasındaki farkı kendimize tekrar tekrar hatırlatmamız gerekiyor. Kontrolü elimizde olmayan bir platformu/yazılımı kullanırken böyle durumları yaşayabileceğimizi, her an platformun sahibinin düzeninizi altüst edebileceğini unutmamamız gerekiyor. Bunu yapmayı beceremezsek, tıpkı şimdi yapıldığı gibi, platform sahibinin düzenimizi bozmaması için dua etmekten başla yapabileceğimiz hiç bir şey yok.

Bu yüzden de, Google Reader’ın kapanması kararına içten içe seviniyorum. Birçok insanın bu durumu atlatması zor olacak belki ama özgür olmayan bir platforma bağlanmanın sonuçlarına katlanmak gerekiyor. Bunun en azından bir grup Google Reader kullanıcısına bunu öğreteceğine inanıyorum ve umuyorum ki bu bağımlılık hâlinin başka yerlerde de olduğunun farkına varıp erken önlem alabilecekler.

Dediğim gibi, her ne kadar yeni, özgür ve kullanışlı bir platform bulmam biraz vakit alacak olsa da memnunum bu durumdan. Sizlerin de bu konuya bu açıdan bakabilmesini ve bu bağımlılık hâlinden kurtulabilmesini diliyorum. Hatta Koray’ın Storify ve benzeri platformları kullananlar için de güzel bir tavsiyesi var.

* * *

Özetle, Google Reader’ın gitmesi pek de arkasından ağıt yakılacak bir durum olmamalı. Bunun sayesinde görebildiklerimizi iyi değerlendirip bir daha aynı duruma düşmemeye çalışmalıyız. O yüzden bırakalım gitsin.

Ve son olarak -bunu eklemezsem içimde kalacak-, Google Reader kapanıyor diye “RSS öldü!” muhabbetini tekrar başlatan çıkarsa gerçekten çok sert davranırım, hatta üzebilirim kendisini. RSS’in öldüğü falan yok ve sırf Google, Reader’ı kapatıyor diye de ölmesine imkân yok.

Şifrepunk (Cypherpunk): “Çağımızın El Kitabı” Adayım

19608_10151300868942339_1196077852_n“Eğer günümüzün sorunlarına dair düşünüyor, konuşuyor veya bir şeyler yapmak istiyorsan kaçınılmaz olarak günümüzde olan bitenlerden de haberdar olman gerekiyor.”

Bu cümle sizlere çok tuhaf geliyor olabilir. “Heralde yani, başka türlüsü nasıl olur?” diyor olabilirsiniz ama çoğunluk maalesef bunu beceremiyor. Günümüzde olan bitenlere geçmişten kalma, alışkanlık hâline getirdikleri bakış açılarıyla yaklaşıyorlar. Kendilerini yenilemek şöyle dursun, gördükleri dünyayı kendi kalıplarına göre kesip biçmeye uğraşıyorlar. Bunun sonucu olarak hiç bir şey elde edemiyorlar ve daha da kötüsü bunun nedenini de göremiyorlar.

Günümüze ve geleceğe dair düşünürken geçmişi, günümüzde olan bitenlerin kökenini, nereden bu noktaya geldiğimizi bilmek kesinlikle önemli. Kaynağını bilmediğiniz bir şeye yaklaşımınız elbette eksik olacaktır. Ancak geçmişi bilmek, geçmişteki insanlarla aynı şekilde düşünmek anlamına gelmiyor. Geçmişi öğrenmeli ama günümüzde olan bitenleri de günümüzde düşünerek anlamaya çalışmalısınız.

Bunun yanı sıra, konuya birden çok bakış açısıyla yaklaşabilmeniz gerekir. Çünkü hiç bir konu, bir açıdan ibaret değildir. Daima sizin gördüğünüzden farklı bir şekilde görülme ihtimalini de taşır. Bu yüzden, eğer bir şeyler üzerine konuşmak ya da analiz yapmak istiyorsanız, bunlara açık olmalı ve bu farklı yüzleri görmek için uğraşmalısınız.

Bu yüzden de geçmişten kalıp bir bakış açısını sürekli beraberinde taşıyan ve tüm dünyayı bu gözle gördüğünde her şeyin mükemmel olduğunu iddia eden insanların çok büyük bir yanılgıya düştüklerini söylüyorum. Aynı sebepten dolayı, Şifrepunk kitabını fazlasıyla önemli buluyorum.

Şifrepunk, Julian Assange’ın möderatörlüğünde Jacob Appelbaum, Andy Müller-Maguhn, Jérémie Zimmermann ve kendisinin de dahil olduğu geniş bir tartışma/sohbet metni. Bu sohbet boyunca kriptografiden ekonomiye, sansürden teknolojinin gelişimine kadar günümüzün birçok sorununu ele alıyorlar. Bu sorunları, herhangi bir kalıbın esiri olarak değil, tamamen günümüzde olmakta olanın her anlamda ortaya koyarak ele alıyorlar. Elbette geçmişte nelerin olduğunu, günümüzde bu noktaya nasıl geldiğimizi ve bu noktadan nasıl bir geleceğe gidebileceğimizi de geniş bir bağlamda kurmaya çalışıyorlar. (Bir anlamda sıfırdan bir kernel derlemeye çalışıyorlar da diyebiliriz.)

Aslında bunun uzun zaman önce yapılması gerekiyordu. Artık dünyanın tek bir kalıpla kavranıp tüm sorunlarının o kalıpla çözülemeyeceğinin görülmesi gerekiyordu. Bunu elbette yapanlar, yapmaya çalışanlar vardı ama şu ana kadar gerçekleştirilmiş en temelleri sağlam hâli bu kitap bana göre.

Elbette bu bir kutsal kitap değil. Hatta bana göre yapısal anlamda bir anti-kutsal kitap. Kitabın istediği (ve aslında bu tartışmayı yapmalarının sebebi) bir takım gerçekleri ve olan bitene dair verileri ortaya koyarak insanların bunun üzerine kafa yormasını sağlamak. Eleştirerek, orada verilenlerden farklı şeyler kurarak, düşünceleri genişleterek ve onlara yeni veriler ekleyerek dünyayı her adımda daha kapsamlı bir şekilde anlamaya yardımcı olmamızı istiyorlar. Çünkü dünya ve insanlık, artık kendisinin sabit bir kalıpla anlaşılmasını imkansız kılacak kadar kompleks bir hâle geldi. Bu kompleks yapının içerisinde tek bir kalıp ile sadece küçük ve işe yaramaz bir parçayı görmeniz mümkün.

Şifrepunk, sadece günümüzün sorunlarını ortaya koymakla kalmıyor, günümüzün sorunlarına nasıl yaklaşmamız gerektiğine dair de önemli bir yol gösteriyor. Bu kitabı “Çağımızın El Kitabı” olmaya aday göstermemin sebebi de bu.

Ancak bundan daha iyisinin yapılamayacağı gibi bir iddia taşımıyor bu sözüm. Aksine bundan daha iyisinin yapılmak zorunda diyorum. (Kitabın kendisi istiyor bunu bizden.) Bunu yapabilecek olanın da sadece biz olduğumuzu unutmamak lazım.

 (Ek: Özgür Uçkan’ın “Siber alemden şifreli aleme” yazısının da burada durması gerektiğini düşünüyorum. Bu kitapla ilgili önemli gördüğüm yazılardan birisi.)

Kitabı İngilizce olarak edinmek isterseniz buraya, Türkçe olarak edinmek isterseniz de buraya tıklayabilirsiniz.

Rapture of the Nerds, Homeland ve Pirate Cinema (Kitap ön incelemesi)

(Bu yazım ilk olarak 25 Temmuz 2012’de Paslanmaz Kalem‘de yayınlandı.)

Değişik bir fikir geldi aklıma, büyük ihtimalle yapan ya da yapmış birileri vardır ancak benim karşıma hiç çıkmadı. Fikre bir isim vermem gerekirse, en uygunu “kitap ön incelemesi” olur sanırım. Peki nasıl olacak bu iş? Şöyle ki, tıpkı oyunların çıkmadan önce yayınlanan demoları ya da müzik albümleri çıkmadan önce yayınlanan şarkıları gibi bazı yayınevleri de girişten itibaren bir miktar tadımlık denilebilecek bölümler yayınlıyor (Türkiye’de var mı bunu yapan? Ben hiç denk gelmedim, varsa haber verin mutlaka.). Oyunlarda demo ve oyun hakkında çıkan haberlerle ön inceleme yapıldığı gibi benzer bir şeyi kitaplar için yapmak da teknik olarak mümkün. Bakalım pratikte de mümkün olacak mı?

Bu yazıda üç kitabın birden ön incelemesini yapacağım. Birincisi 4 Eylül’de çıkacak olan, Cory Doctorow ve Charles Stross’un birlikte yazdığı “The Rapture of the Nerds”. İkincisi Cory Doctorow’un tek başına yazdığı, 5 Şubat 2013′te gelecek olan “Homeland”. Üçüncüsü de 2 Ekim’de çıkacak bir başka Cory Doctorow romanı olan “Pirate Cinema”. Dürüst olmam gerekirse Doctorow’un ilk okuduğum kitabı olan “Little Brother”ın devam öyküsü olması nedeniyle Homeland biraz daha heyecan verici geliyor bana ama diğerlerine de haksızlık etmek istemiyorum.

Kitaplara geçmeden önce yazarların kim olduğuna dair pek bir fikri olmayanlar için kısaca özet geçeyim. Daha fazlasını merak edenler için Google hazırda bekliyor.

Cory Doctorow; internette dolaşan hemen herkesin en azından bir kez yolunun düştüğü Boing Boing’in editörlerinden; Electronic Frontier Foundation’ın bir dönem Avrupa direktörü; birçok kez Locus ödülünü, bir kez Campbell ödülünü almış; birkaç kez de Nebula ve Hugo ödüllerine aday olmuş bir bilimkurgu yazarı. (Kendisi hakkında daha detaylı ve kişisel görüşlerimin de olduğu bir yazıyı umarım kısa zamanda burada okuyabileceksiniz.)

Charles Stross ise 3 kez Hugo ödülünü ve Campbell, Locus gibi ödülleri de almış, uzun yıllar da Computer Shopper dergisinde Linux köşesinden sorumlu olmuş bilimkurgu ve Lovecraftian korku yazarı. Birçok başarılı işe imza atmıştır ve severek takip ettiğim yazarlardandır. Yazdığı kitaplar arasında ilk üç yapmak istesem sanırım Rule 34, Hating State ve Accelerando olurdu.

Giriş kısmını halletiysek şimdi kitapların ön incelemelerine geçelim.

RAPTURE OF THE NERDS

İlk bakışta kitabın isminin uyandırdıkları ve yazarlarını bir araya getirmek bile kitap konusunda büyük ümit veriyor. Açıkcası ilk duyduğum andan beridir heyecanlandıran bir iş bu.

Kitap, Cory ve Charlie’nin daha önce beraber yazdıkları ve birbirinin devamı olan iki novella (Jury Service ve Appeals Court) için bir devam yazmaya niyetlenmesinin ardından bu üçlemenin ilerleyerek bir araya gelip tek bir romana dönüşmesiyle ortaya çıkmış. Bu durum, novellaları okuyanların kitaptan pek zevk almayacağını düşünmenize neden oluyorsa yanılıyorsunuz. Çünkü Cory ve Charlie, üçüncü novellayla birlikte diğer ikisini de ciddi bir şekilde elden geçirmişler. En azından yayınlanan tanıtım bölümlerinden anladığım bu.

Kitabın öyküsüne dair az çok bir fikrimiz var, hem önceki novellalardan hem de kitap hâlinin tanıtım bölümünden. Gelecekte, cyberpunk havanın hakim olduğu ve post-human öncesi diyebileceğimiz bir zamanlardayız. Bir de Teknoloji Jürisi bulunmakta bu dönemde. Tamamen rastgele insanlardan seçilen bu jüri yeni teknolojilerin kaderlerine karar veriyor ve onlar ne derse o oluyor.

Ana karakterimiz ise teknofobik, insanlarla muhatap olmayı pek sevmeyen Huw. Huw’un; karakterine, bir teknovirüse, proleteryanın kayıtsız yaşamına ve (tanıtımda söylendiğine göre) “banyo zemininde geçen birkaç korkunç zamana” rağmen bu işin altından kalkması gerekiyor. Sadece bunlar bile iştah kabartmaya yetiyor.

Tanıtım bölümlerini okuduğumuz zaman ise kesinlikle heyecanın boşa olmadığını görebiliyoruz. Her ne kadar novellaları okuyanlar için tanıdık gelecek olsa da farklı bir şeylerin yolda olduğu kesin. Üstelik iki yazarın anlatımlarında çok belirgin farklar olsa da birlikte çalışırken bu konuda hiç sıkıntı çekmemiş gibi görünüyorlar. Mükemmel bir birleşim yakaladıkları elimizdeki ilk bölümlerden belli oluyor.

Özetle, oldukça eğlenceli bir kitap olacağını şimdiden görmüş durumdayız. Birçok kişi hayalkırıklığı yaratma ihtimalinin yüksek olduğunu söylese de benim her iki yazara da güvenim tam ve bu tanıtım bölümleri bu güvenimi daha da pekiştirdi. Kitaba dair verebileceğim son ipucu Charles Stross’tan geliyor (cümlenin tadının kaçması riskini göze alamadığım için ingilizcesini yazıyorum buraya):

Asked if the estate of Ayn Rand had authorized this sequel, messrs. Stross and Doctorow would only say “no comment”. ”

Anlaşılan kıyamet gerçekten de yakın.

Tanıtımdaki Favori Bölümüm:

This stuff is organic, isn’t it?

Only the best polymer-stabilized emulsions for Sandra,” the joe says sardonically. “Of course it’s organic—nothing but carbon, hydrogen, nitrogen, oxygen, and a bit of phosphorous and sulfur.” Huw can tell when he’s being wound up: he takes a sip, despite the provocation. “Of course, you could say the same about your kilt,” adds the stranger.

HOMELAND

İşte beni en çok heyecanlandıran ve sanırım sırf bu yüzden en geç gelecek olan kitap. Neyse ki bu konuda Doctorow’dan daha beterini Neil Gaiman yaptı da Homeland’i beklemesi eskisi kadar zor gelmiyor artık. (PS: Hâlâ Neil’e kızgınım. Madem özel bir tarih olması için Kasım 2013′te çıkaracasın yeni Sandman’i, neden şimdi duyuruyorsun? Amacın sinir krizi geçirmemizse başarılı oldun, haberin olsun.)

Little Brother, hem kurgusuyla hem de güncel bir konuya sahip oluşuyla ciddi bir etki yaratmıştı. Hatırlamayanlar ya da okumamış olanlar için özetle, internette kişisel güvenliğine düşkün ve teknolojiyle özellikle bu anlamda oldukça içli dışlı olan birkaç arkadaş San Francisco’da yapılan bir terörist saldırı esnasında bölgeye oldukça yakın oldukları için Department of Homeland Security tarafından bir süre gözaltında tutulmuş ve çıktıklarında bir arkadaşlarını içeride bırakmak zorunda kalmışlardı. Öykünün devamında ise ana karakterimizin her şeye rağmen daha gizli yolları keşfederek ve kendisini birçok kez riske atarak bu olanları herkese göstermeye ve arkadaşını kurtarmaya çalışmasını okumuştuk.

Homeland’de ise Little Brother’da olanlardan bir süre sonra bizimkilerin yanına dönüyoruz. Bu sefer ise işler daha da karışıyor. İşin içine öğrenci kredileri (kitaba dair birkaç yerde geçmesine rağmen tanıtım bölümlerinde hiçbir şey bulamadım ve eğer gerçekten varsa alakasını çok merak ediyorum), sızan birtakım devlet sırları, devlet güvenliği ve Wil Wheaton giriyor. Evet gerçekten Wil’i bu öyküde görmek ilginç bir deneyim olacak. Her ne kadar sürekli ona dair bir şeylerin karşıma çıkması artık sinir bozucu hâle gelmiş olsa da.

Giriş kısımlarında yaşanan birkaç diyalog ve denk geldiğim detaylar öykünün Little Brother’dan çok da uzak bir zamanda geçmediğine dair ipucu veriyor. Bu bence iyi bir haber çünkü Cory’nin önceki kitaplarındaki duygusal yoğunlukları ve iç hesaplaşmaları anlatış şeklini hep çok sevmiştim ve bu yakınlık da bu konuda oldukça zengin olacağını gösteriyor kitabın.

Kitabın Little Brother’ın devamı oluşu, tanıtım bölümleriye ciddi bir heyecan verişi ve tekrar güncel konularla içli dışlı oluşu adını sıkça duymamızı sağlayacak gibi görünüyor. Önceki kitapta olduğu gibi yine büyük tartışmalarla tabii ki. Eğer Cory Doctorow hayal kırıklığı yaratmazsa (ki hiç sanmıyorum) Little Brother’ın manifesto havasını kaldığımız yerden solumaya devam edeceğiz.

Tanıtımdaki Favori Bölümüm:

Wil came over and handed me another cup of mint tea, the leaves floating in the hot water. “Pretty awesome. Can’t believe these guys let me DM their game. And I can’t believe I ran into you.” He shook his head. “This place is like nerdstock.”

“Have you known them for long?”

“Not really. I met Barlow and Gilmore awhile back, when I did a fund-raiser for EFF. I ran into Gilmore at random today and I told him I’d brought my D&D stuff along and the next thing I knew, I was running a game for them.”

“What kind of fund-raiser were you doing?” Wil looked familiar, but I couldn’t quite place him.

“Oh,” he said, and stuck his hands in his pockets. “They brought me in to pretend-fight a lawyer in a Barney the Purple Dinosaur costume. It was because the Barney people had been sending a lot of legal threats out to websites and EFF had been defending them, and, well, it was a lot of fun.”

I knew him from somewhere. It was driving me crazy. “Look, do I know you? You look really familiar—”

“Ha!” he said. “I thought you knew. I made some movies when I was a kid, and I was on Star Trek: The Next Generation, and—”

My jaw dropped so low I felt like it was in danger of scraping my chest. “You’re Wil Wheaton?”

He looked embarrassed. I’ve never been much of a Trek fan, but I’d seen a ton of the videos Wheaton had done with his comedy troupe, and of course, I knew about Wheaton’s Law: Don’t be a dick.

PIRATE CINEMA

Cory Doctorow bu kısa zaman içerisinde bu kadar çok kitabı yayına hazır hâle getirdiğine göre uzun bir tatil planlıyor diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Ayrıca ardarda gelecek bu kitapların yaşatacağı zevki düşünmesi bile büyük keyif veriyor ama ağır gelmesinden de korkmuyor değilim.

Cory bu kitabıyla korsan filmleri, kaçak bir hayatı ve bol miktarda karşı kültür malzemesini bir araya getiriyor ve oldukça ilgi çekici bir öyküyü bizlere sunuyor. Her ne kadar kitap YA (Young Adult yani gençler için) olarak tanıtılıyor olsa da hemen herkesin ilgisini çekecek bir konuya sahip.

Yakın gelecekteki distopik İngiltere’de geçen bu öyküde ana karakterimiz Trent McCauley. Trent 16 yaşında, oldukça zeki bir genç. En büyük zevki ve yeteneğini gösterdiği konu ise film yapımı. Ancak bu filmleri tamamen internetten indirdiği popüler filmleri kolajlayarak yapıyor. Bu da başına ciddi bir bela alması anlamına geliyor. Çünkü İngiltere’de artık korsan download çok daha tehlikeli. 3 kez yakalandığınız zaman internet bağlantınız bir yıl boyunca kesiliyor. Sorgusuz ve itirazsız.

Trent her ne kadar dikkatli olsa da işler istediği gibi gitmiyor. Bir aile faciasının eşiğinden dönünce evini terketmek zorunda kalıyor. Londra’ya kaçan Trent sokaklarda hayatta kalma mücadelesine giriyor ve asıl maceramız başlıyor. Bir süre sonra Londra sokaklarında karşılaşacağı gerilla film yapımcılarıyla birlikte girişeceği planlar ise eğlence endüstrisiyle aralarında bir savaş başlatmaya fazlasıyla yetecek.

Birkaç büyük medya kuruluşunun elinin altında bir yönetim, distopik bir İngiltere atmosferi ve kafasında binbir tilkiyle Londra sokaklarında bir genç. Bana pek gençlik kitabı havası vermedi açıkcası. Zaten buraya almamın sebebi de bu aslında. Cory Doctorow’un YA altında yayınladığı kitapların çoğunun aslında hiç alakası olmuyor. Hatta odaklandığı konu üzerinde kaynak kitap olabilecek kadar da bilgilendirici olabiliyor (bkz: Little Brother).

Doctorow’dan gayet tarzına uygun bir roman yolda görünüyor özetle. Beni en çok cezbeden kısmı öykünün Londra’da geçecek olması sanırım. Londra ve distopya bir araya gelince kötü bir iş çıkması zor gibi görünüyor. Daniel Kraus’un erken okumasının ardından yazdığı kritikte kitabı Abbie Hoffman’ın 1971′de yazdığı `Steal This Book´a benzetmesi de kitap hakkında heyecan uyandırıcı bir başka detay olarak not düşülebilir.

Tanıtımdaki Favori Bölümüm:

What to do next. I wandered around the station a bit, bought myself a hot chocolate (it didn’t make the warm feeling come back), stared aimlessly at my phone. What I should have done, I knew, was buy a ticket back home and get back on a bus and forget this whole business. But that’s not what I did.

Instead, I set off for London. Real London. Roaring, nighttime London, as I’d seen it in a thousand films and TV shows and Internet vids, the London where glittering people and glittering lights passed one another as black cabs snuffled through the streets chased by handsome boys and beautiful girls on bikes or scooters. That London.

I started in Leicester Square. My phone’s map thought it knew a pretty good way of getting there in twenty-minutes walk, but it wanted me to walk on all the main roads where the passing cars on the rainy tarmac made so much noise I couldn’t even hear myself think. So I took myself on my own route, on the cobbeldy, wobbeldy side streets and alleys that looked like they had in the time of King Edward and Queen Victoria, except for the strange growths of satellite dishes rudely bolted to their sides, all facing the same direction, like a crowd of round idiot faces all baffled by the same distant phenomenon in the night sky.

Just then, in the narrow, wet streets with my springy-soled boots bounding me down the pavement, the London-beat shushing through the nearby main roads, and everything I owned on my back—it felt like the opening credits of a film. The film of Trent McCauley’s life, starring Trent McCauley as Trent McCauley, with special guest stars Trent McCauley and Trent McCauley, and maybe a surprise cameo from Scot Colford as the worshipful sidekick. And then the big opening shot, wending my way up a dingy road between Trafalgar Square and into Leicester Square in full tilt.

Bir Bilimkurgu Okurunun Serzenişi

(Bu yazım ilk olarak 25 Mayıs 2012’de Paslanmaz Kalem‘de yayınlanmıştı.)

İthâki, Neil Gaiman ve Terry Pratchett’in efsane ortaklaşması olan “Good Omens”i başka bir yayınevinden 2007′de (diye hatırladığım) ilk çıkan felâket baskısından sonra “Kıyamet Gösterisi” adıyla tekrar yayımladı. Haberi görünce bir bilimkurgu ve fantastik edebiyat delisi olarak sevinmemem elde değildi. Ancak bir sürü soruya kafam takıldığından (ve henüz kitabın bu baskısını okuma fırsatım olmadığından) kitap hakkında bir şeyler yazmaktansa başka konulara değineceğim. Bu konuları genel bir başlık altında toplamak gerekirse heralde en uygunu “Türkiye’de bilimkurguya yapılan saygısızlık” olur, özellikle de çeviri eserlerde. Zaten aşağıda anlatacağım felaketler Türkiye’de bilimkurgunun gelişememesinin en temel sebepleri.

Birinci meselem, bu edebiyat türünde nedense çeviri ve editörlük konusunda büyük bir özensizlik yapılması neredeyse gelenek hâline gelmiş gibi. Elime aldığım bir çok bilimkurgu çevirisinde bu durumu yaşadığımdan uzun zamandır çeviri okuyamaz hâle gelmiştim. İngilizce konusunda kendimi çok hızlı geliştirebilmemi de buna borçluyum ama bencillik yapmaya niyetim yok. Son zamanlarda bu konuda hassas olan ve bilimkurgunun da bir edebiyat olduğunu ve ona göre basılması gerektiğini düşünen yayınevleri çıkmaya başladı sanırım (ya da ben çok hassas seçim yaptığım için öyle bir hisse kapıldım) ancak bu durum en başta el konulması gerekenlerden birisi. (Örnek görmek isteyenler bir kitabevine gidip bilimkurgu raflarından rastgele kitapların rastgele sayfalarına bakabilirler. Büyük kısmında bahsettiğim durumu rahatça farkedebilirsiniz.)

Bilimkurgunun “satmayacağı” algısı da aslında yayıncıları bu özensizliğe götürüyor sanırım. Ancak bu “satmamanın” sebeplerinin de kendileri olduklarını bir hatırlatmak lazım. Özenli bir şekilde, gerçekten bilimkurguya bir edebiyat türü gibi davranarak ve dünyadaki durumu takip ederek yayın politikası hazırlayan ve ona göre kitap basan yayınevleri var da sanki bizler almıyoruz. Keşke olsalar, ben aç kalmaya bile razıyım.

Bir diğer sorun da bu “satmama” algısıyla birlikte gelen bilimkurgu kuraklığı. Sanki kimse bilimkurgu yazmıyor, dünyada hiç kitap çıkmıyor. “Good Omens” bile 1990′da çıkmış bir kitap olmasına rağmen ancak 2000′lerde Türkçe basılıyor. William Gibson, Cory Doctorow, Warren Ellis ve Neal Stephenson (ve adını sayamadığım birçok bilimkurgu efsanesinin) neredeyse hiç eseri yok Türkçe olarak. Bilimkurgu ve fantastik edebiyatın baş noktaları sayılabilecek C. Clarke ve Nebula ödüllerinin bu sene kazananları belli oldu, Hugo ödüllerinin adayları açıklandı. Peki bunlardan kaçına Türkçe olarak ulaşma şansımız var? En son kontrol ettiğimde sonuç sıfırdı (rakamla 0).

Bu ödülleri kazanan birbirinden güzel kitapları türkçe okumak için bir yirmi yıl daha mı beklememiz gerekiyor? Yoksa bilimkurgu ve fantastik edebiyat hayranları ve takipçileri otomatikman İngilizce bilen ve Türkçe okumasına gerek olmayan insanlar olarak mı görülüyor? İnternetten sipariş verip haftalarca kargo beklemek ya da e-kitap okuyucu alıp da e-kitap peşinde koşmak bu tarzların okuyucuları için mecburiyet mi? (Aslında bu konuda şikayette bulunabileceğim birçok başka tarz ve yazar mevcut, en başta da çizgi roman dünyası. Ancak onları başka bir zamana saklıyorum.)

Tüm bunları üstüste koyup bir düşünelim. Kabul ediyorum, yayınevlerinin en önemli derdi para kazanmak hâline geleli çok oldu. Okuyucu isteklerini veya kaliteli edebiyatı önemseyen ise yok denecek kadar az. Edebiyat artık “piyasası” önemsenen bir şey. Ancak yine de bu konuda biraz içimi dökmem, iki kelime etmem gerekiyordu. Yıllardır acısını çektiğim, içimde büyük bir yara olan bu konuyu dile getirmezsem rahat edemezdim.

Özellikle de 1990′da çıkan bir kitabın reklamları şu an sanki yeni bir esermiş gibi her yerde dolaşırken. 22 yıl! Eğer İngilizce bilmiyor olsaydım kitabı daha yeni okuyabilecektim. Bunun ne kadar acınası, ne kadar vahim bir durum olduğunu kimse mi göremiyor?

Biraz öfkeli bir yazı oldu, farkındayım. Aslında öfkeden çok serzeniş hâli bu. Çok da bir etkisi olacağına inanmıyorum bu yazının ama belki bir yayıncının, bir editörün kulağına su kaçırmayı becerebilirim. Umarım o kaçan su da biraz daha fazla kaliteli çevirilmiş ve özenli hazırlanmış bilimkurgu kitapları olarak geri döner.