Neden Artık Bimeks’ten Hiçbir Şey Almayacağız

Teknik olarak bir mağazanın amacı müşterilerine mümkün olan en iyi hizmeti vermek ve müşteri herhangi bir sorun yaşarsa bunu olabilecek en hızlı şekilde çözmektir. Yani yaptığı işi hakkıyla gerçekleştirmektir. Ancak bazen öyle şeyler başımıza geliyor ki, mağazaların asıl amaçlarının müşterilerin acı çekmesini ve kendilerinden asla alışveriş yapmamalarını sağlamak olduğunu düşünmeye başlıyorum. Mesela Bimeks’in asıl amacının artık bu olduğundan neredeyse eminim.

* * *

Bimeks, uzun zamandır alışveriş yaptığımız bir mağazaydı. Fiyat olsun, aldıklarımızın sağlamlığı olsun hiçbir sorun yaşamamıştık ve bu yüzden de iyi bir hizmet verdiklerini düşünüyorduk. Ancak ne zaman bir sorun yaşadık, bir anda her şey tersine döndü.

Bimeks; her alışverişinizde, o alışverişin bir miktarını hediye çeki olarak size iade ediyor. Biz de iki ay önce Metrocity’deki şubelerine giderek, bu çeklerden birisini kullanarak bir kahve makinası aldık kendilerinden. Ancak makinada bir üretim hatası olduğu için iade etmek zorunda kaldık. İadeyi sorunsuz olarak aldılar ve bize bedelini hediye çeki olarak verdiklerini söylediler. İşte her şey burada tersine dönmeye başladı.

Önce telefona gelmesi gereken mesajların hiç birisi gelmedi. İki ayrı hediye çekine bölünmüş olarak iadeyi gerçekleştirecekleri için iki mesaj, yani iki kod, gelmesi gerekiyordu. Ancak bunlardan bize ulaşan olmadı, ki yaz başında yaptığımız telefon alışverişinde çekler biz ödemeyi yapar yapmaz gelmişti. Bunun üzerine müşteri hizmetleriyle telefon görüşmeleri yaptık ama tahmin edeceğiniz üzere her biri ayrı bir azaptı. Telefondakiler sorunumun ne olduğunu anlamakta zorlanıyorlardı, anladığım kadarıyla senkronize bir şikayet kayıt sistemleri olmadığı için her telefonda sıkıntımı tekrar anlatmak zorunda kalıyordum. Tüm bu çabalarım ve en azından 5 telefon görüşmemin sonunda (tam sayı muhtemelen daha fazla ama unuttum) kodlardan sadece düşük meblağda olanı edinebildik. Telefondakiler başka bir hediye çekimizin olmadığını iddia ediyorlardı. Ancak benim elimdeki iade faturası bunun tam tersini söylüyordu.

Bunun üzerine Metrocity’deki şubeye gittim. Orada Müşteri Hizmetleri’ndeki arkadaş, iadeyi alandan farklı birisiydi, iadeyi alan kişinin benim telefon numaramı sisteme girmediğini ve bu yüzden mesajların gelmediğini söyledi. (Bana net bir şekilde bunun diğer arkadaşın hatası olduğunu söyledi.) Telefon numaramı verdim ve kısa bir süre içerisinde mesajların geleceğini söyledi. Bir süre orada bekledim, en azından sorun çözülürse teşekkür ederim diye ancak gelen herhangi bir mesaj olmadı. Bunun üzerine kendisine bilgi verdim ve ayrıldım. Bana muhtemelen gün içinde geleceğini söyledi. Herhangi bir mesaj o gün gelmedi ama akşama doğru Bimeks Müşteri Hizmetleri beni arayıp zaten bana verdikleri düşük meblağdaki hediye kodunu tekrar verdi. Neden aynı kodu tekrar verdiklerini sorduğumdaysa iki çekin birleştirildiği gibi bir şey söylediler. Ben de herhalde yalan değildir diyerek güvendim.

Bugün bari çekimizi kullanalım diyerek gittik tekrar Metrocity şubesine. Öncesinde işimizi sağlama alıp gerçekten çeklerimizin durumu söylendiği gibi mi diye soralım istedik. Tekrar Müşteri Hizmetlerine gittik ve yine aynı çalışanla konuştuk. Ancak sorduğumuzda, durumun en baştaki hâlimizden farksız olduğunu ve hâlâ çekin asıl kısmının pasif hâlde olduğunu söyledi. Bunun üzerine merkeze bir mail attı ve tahminen 10-15 dakika içerisinde cevap alıp sorunu çözebileceğini söyledi. Biz yine insaflı davranıp 25 dakika sonra yanına gittik ama hâlâ merkez kendisine cevap yazmamıştı. Bunun üzerine tekrar bir mail attı. Biz de biraz daha oyalandık ve tekrar yanına uğradık. Ancak bu sefer kendisinden bir de azar işittik. Biz durumla ilgili ve bize daha önce söyledikleriyle ilgili bir şeyler sorunca ters bir şekilde “Bu ilk defa olan bir şey”, “Sistemden kaynaklı bir hata, bizimle hiçbir alakası yok” gibi cevaplar verdi. Dikkatinizi çekerim, aynı arkadaş daha önce diğer çalışanın hatası olduğunu net bir şekilde söylemişti. Biz durumla ilgili kendisine soru sormak isterken bize agresif bir tavırla cevap vermeye kalkışınca, daha kötü şeyler meydana gelmeden oradan ayrılmayı tercih ettik.

Ayrıca sonrasında Twitter’dan yazdığımız hiçbir şeye de cevap vermeye tenezzül etmediler.

* * *

Sonuç olarak Bimeks’ten aldığımız bir hatalı kahve makinası bize biz saatten fazla telefon konuşması, iki kez Kadıköy-Levent arası yolculuk, bol miktarda gerginlik ve alınamamış bir iade çekine/ücretine mâl oldu. İademizi gerçekleştireli iki ay oldu ve biz hâlâ o iadeyi alabilmeye uğraşıyoruz.

Bunu yazmamın sebebiyse Bimeks konusunda en azından çevremdeki insanları uyarmak. Daha önce içimiz rahat bir şekilde alışveriş yapıyorduk oradan ve birçok şey de aldık; ancak ne zaman bir sıkıntı oldu, o zaman aslında Bimeks’in müşteri ilişkilerinin nasıl olduğunu öğrendik. Bu yüzden size tavsiyem Bimeks’ten alışveriş yapmadan önce iki kez düşünün.

Mağazalara ve özellikle Bimeks’e; müşteriye sadece size para verene kadar iyi davranmak sizin için kârlı görünüyor olabilir ama böyle şeyler yaptıkça birçok insanı bir daha kapınızdan içeri adım atmamaya yemin ettiriyorsunuz.

[Okundu] Turing’in Hezeyanı

turing-in-hezeyani

Edmundo Paz Soldan’ın Turing’in Hezeyanı kitabı konusu itibarıyla oldukça ilgimi çekmişti. Kitabın ilk baskısı 2012’de yapılmış ancak çok da önemsenmemiş olacak ki ben bu yaz duydum kendisini. Politik bir spekülatif kurgu olarak tanımlayabileceğimiz roman, yakın gelecekteki Bolivya’da geçiyor ve merkezine küreselleşme karşıtı hareketi, hackerları ve devletin kriptoanalistlerini alıyor. Fikir fazlasıyla cezbedici ancak okumaya başladığınızda iş değişiyor.

Kitabın eksilerine geçmeden önce artılarından biraz bahsedeyim. Dediğim gibi kitap için seçilen fikir çok iyi, karakterlerin kurgusu da başarılı sayılacak seviyede. Öyküyü anlatmak için seçilen karakterler ve onların yerleştirilme şeklini beğendim. Romana birçok ince detay ve oyun yerleştirilmiş olması da kesinlikle okunurluğu arttıran şeylerden birisi olmuş. Ancak romandaki eksiler tüm bunları yutuyor ve sizi okunması zor bir metinle başbaşa bırakıyor.

Romandaki ilk büyük eksi anlatım şekli. Her ne kadar her bölümde farklı bir karakterin gözünden öyküye devam etme fikrini seven birisi olsam da (Cory Doctorow For The Win kitabında bunu oldukça güzel bir şekilde gerçekleştiriyor örneğin), Turing’in Hezeyanı’nda bu büyük bir sıkıntıya neden olmuş. Sürekli şimdiki zaman kipinde anlatmaya çalışıp başaramaması, her bölümde anlatıcı karakterin değişmesi ve üzerine bölüm içlerinde anlatıcının kim olduğunu anlayamadığınız paragrafların olması hikayenin takibini fazlasıyla zorlaştırıyor. İspanyolca bilmediğim için burada çevirmenin etkisi ne kadar bilemiyorum ama kimi yerlerde gerçekten çevirinin buna sebep olduğunu hissettim.

Her ne kadar anlatımla ilgili konularda çevirmenin etkisini bilemiyor olsam da kitabın başka yerlerinde çeviri ve editöryal kısımla ilgili olduğu kesin bir şekilde ortada olan sorunlar vardı. Bunlardan en basiti sayfa 141’de karşıma çıktı. Dördüncü paragrafta Cheritos diye bir şeyin ismi geçiyor. Kaba boşaltılıp yenilen bir şey olduğunu ve Amerikan markası olduğu söylenince bunun mısır gevreği Cheerios olduğunu ve yanlış yazıldığını düşündüm. Ancak sayfa 144’ün üçüncü paragrafında anlıyoruz ki kaba boşaltılanlar Cheetos’muş. Burada da satılan ve hemen herkesin bildiği bir markanın yanlış yazımının gözden kaçması üzücü. Bunun yanı sıra kelime seçimlerinde ve cümlelerin kurulma şekillerinde birçok hata var. Çevirmen yazarın dilini korumak istemiş olabilir, ki bu güzel bir şey, ancak bunu yaparken birçok paragrafta anlatımın Türkçede takip edilemez ya da katlanılamaz hâle gelmesine neden olmuş maalesef.

Kitapta beni en çok rahatsız eden çeviri sorunları kriptografiyle ilgili kısımlardaydı. Kriptografiyi konu alan ya da bu tarz oyunları barındıran kitapları çevirirken dikkat edilmesi gereken en önemli noktalardan birisi o oyunların çevrildikleri dilde de hatasız olabilmesini ve okuyucuya onlarla uğraşabilme imkanının verilmesidir. Çünkü bu tarz kitapları ilgiyle okuyan insanlar bu tarz oyunları sever ve yazarın onlara bir oyun sunduğunu bilirler. Hatta kimi yazarlar kasıtlı olarak bu oyunları zor ya da ufak bir hata barındıran şekilde yaparlar ki okuyucuya daha farklı bir deneyim yaşatma şansları olsun. Ancak çevirmen bu konuda umursamaz olunca sonuç pek de hoş olmuyor.

Buradaki sıkıntıyı daha iyi anlatabilmek için sayfa 18-19’daki örneği inceleyeceğim burada.

Örnekte verilen şifre: FXJXNRTYNJRJXPFXQFRTXQFRHMFIFXIJXFRLWJ

38 karakterlik bu şifrenin en eski şifreleme yöntemlerinden birisinin çeşitlemesi olduğunu ve her harfin sağa doğru beş defa kaydırılmasıyla oluşturulduğunu söylüyor karakterimiz. Şifrenin çözülmüş hâlinin de,

Katilellerinkanabulanmış

olduğunu. 38 karakterlik bir şifrede, tüm karakterler şifrenin parçasıyken nasıl 24 karakterlik bir sonuç çıktığı kısmıysa muamma. Burada çevirmenin yapabileceği iki şey var. İlk ve basit yol; şifrenin çözülmüş hâli olarak İspanyolcasını yazıp dipnotla Türkçesini vermek, ki kitabın bazı yerlerinde dipnot kullanıldığı için bu hiç sıkıntı olmazdı. İkincisiyse kitaptaki kurala uygun bir şekilde şifrenin Türkçe hâlini yaratmaktı. O zaman da şifre kısmı yerine “ÖEZNPIPPIÜNSÖESEFAPESRMY” yazılacaktı. Bu arada merak edenler için, bu şifreyi elle yarattım ve beş dakikadan kısa sürdü.

Buna benzer bir hata da sayfa 87’de var. Zekice bir şifreleme yönteminden bahsediliyor yine burada da, ancak çevirinin dikkatsizliği yüzünden matematik bir hata ortaya çıkıyor ve yine tüm oyun anlamsızlaşıyor. Kitabın içerisinde geçen tüm kriptografi oyunları için de aynı durum geçerli.

Biliyorum bazıları bunların önemsiz ve anlamsız detaylar olduğunu düşünüyor ama benim için bunlar çevirmenin elindeki esere ne kadar önem verdiğinin, yazara ve okura ne kadar saygı duyduğunun birer göstergesi. Çeviri zorlu bir iş, ancak zor olması bunu hakkıyla yapmamak ve okuyucuya acı çektirmek için bir bahane değil. Tabii suç sadece çeviride değil, bunlar editörün de gözünden kaçmaması gereken şeyler. Tabii dediğim gibi gerçekten okuru önemsiyorlarsa.

* * *

Kitabın kendisi her ne kadar güzel bir fikri işliyor olsa da, hem anlatım sıkıntıları yüzünden hem de çevirinin uzaklaştırıcı etkisi yüzünden pek de keyif alınamayacak bir esere dönüşmüş. Kitabın İspanyolcası on yıl önce, çevirisi de geçen sene çıktı ancak gündemle birlikte tekrar anılan kitaplardan birisi. Oldukça cezbedici görünüyor uzaktan bakınca, ancak içeride durum böyle. Haberiniz olsun.

Dead Pig Collector – Warren Ellis

24668Warren Ellis, sadece e-kitap olarak yayınlanan son öyküsü Dead Pig Collector‘ı bu ayın başında yayınlamıştı ancak daha yeni okuma fırsatı buldum ve Ellis’in kaleminden/klavyesinden çıkan her metin gibi bunu da bir solukta okudum.

Warren Ellis’in en sevdiğim yanı, daima en ilginç fikirleri bulup bunları olabilecek en şaşırtıcı şekilde sunabiliyor olması. Dead Pig Collector da bunun mükemmel bir örneği, tıpkı Crooked Little Vein, Transmetropolitan ya da Planetary gibi. Warren Ellis’in bu özelliği, yani kültürümüzün ve internetin en ücra köşelerine gidip oradan en ilginç şeyleri seçebilmesi, herhangi bir eserini elime aldığımda “Acaba bu kitaptan nasıl ilginç şeyler öğreneceğim?” merakını da beraberinde getiriyor.

Bu kitaptan öğrendiğim en önemli şey, bir cesedi nasıl tamamen imha edebileceğim oldu. Evet, Warren Ellis bu sefer ceset imha etme yollarını araştırmış ve bunun üzerinden bir öykü yazmış. Karakterimiz Mr. Sun, bir suikastçi ve aynı zamanda bir ceset temizleyicisi. Öldürdüğü insanların cesetlerini tamamen yok ediyor ve tanınmaz hâle getiriyor. İş görüşmeleriniyse (her ne kadar ismi direkt olarak öyküde geçmese de) Snapchat üzerinden yapıyor ve kendisine Dead Pig Collector diyor (sebebini öyküde kendi ağzından öğrenebilirsiniz). Kesinlikle akıllı bir suikastçi yani.

* * *

Öykü baştan sona eğlenceli ve akıcı bir şekilde ilerliyor. Gerçi finali için eğlenceli demem pek mümkün değil, biraz dramatik bir final yazmış Warren Ellis. Böyle eğlenceli bir öyküye öyle dramatik bir finali yakıştırmayı becermesi de yine yeteneklerinin bir göstergesi.

Dead Pig Collector her şeyini olması gereken kıvamda tutan ve baştan sona okuma keyfi veren 36 sayfalık bir öykü. Her ne kadar tadı damağımda kalsa da, daha uzun olursa bu kadar güzel olmayacağını düşünüp avutuyorum kendimi. Hem belli mi olur, belki Mister Sun’ın olduğu başka öyküler yazmaya karar verir Warren Ellis (böyle böyle kandırıyoruz işte kendimizi).

Lezzetli ve ilginç bir okuma arıyorsanız Dead Pig Collector’ı tavsiye ederim. Ayrıca Warren Ellis şurada öyküyü yazarken dinlediklerini listelemiş. Ben denedim, okurken de çok güzel eşlik ediyor.

Ayşe Arman ve Hacker Korkusu

Hacker bu deYil!
Hacker bu deYil!

Başımıza ne gelirse kendisine gazeteci deyip de gazeteciliğin ne olduğundan bihaber, sırf sansasyon ve para uğruna haber yapanlar yüzünden geliyor. Zerre araştırma yapmadan, yazdıklarının anlamını bilmeden ve karşısındakinin söylediklerinin arka planını araştırmadan haber yaptığını zannedenlerin basının büyük bir kesimini oluşturması da zaten gazetelerle aramın olmamasının en büyük sebebi.

Ama bazen internette birazdan inceleyeceğim tarzda örneklerle karşılaşıyorum. Saçımı başımı yoluyordum eskiden bunları gördükçe. Artık bunun yerine tek tek bunlardaki hataları ve boşlukları ifşa etmeye karar verdim. Böylesi daha eğlenceli olacak gibi.

Bugünün konuğu Ayşe Arman. Yanına ‘güya hacker’ bir arkadaşı almış ve röportaj yapmış. Bir bakalım neler var bu röportajda.


Önce bir giriş kısmına bakalım. Ayşe Arman, bilgisayarlara birkaç programla sızabilen bir arkadaşın ‘büyük birader’ olduğunu ve 1984’te yazanların bu adamla gerçekleştiğini iddia ediyor.  Bu arkadaşın büyük biraderle uzaktan yakından bir alakası yok, olmasına da imkan yok. Biraz program kullanmayı bilen birisini ‘büyük birader’ olarak nitelemesi zaten 1984 romanından da, ‘büyük birader’in ne anlama geldiğinden de habersiz olduğunu gösteriyor. Gerçek ‘büyük biraderleri’ görmek isteyen varsa buraya, buraya, buraya ve buraya bakabilir.

İnsanın zerre bilgisinin olmadığı ve araştırma ihtiyacı hissetmediği bir konuda haber yapmaya kalkmasının sonucunda böyle hatalar yapması normal. Zaten karşısına aldığı script-kiddie de bunun farkına varmış olacak ki abarttıkça abartmış kendisini. Kullandığı birkaç basit programla yaptıklarını büyük bir marifetmiş gibi gösterip hiç bilmeyen birinin yine hiç bilmeyenlere okutacağı röportajdan kendisine ekmek çıkartmış. Ayşe Arman gibiler için oldukça akıllıca bir yöntem. Eleman kendisini pazarlamayı biliyormuş belli ki, bu konuda da Ayşe Arman’ı güzelce kullanmış.

Arkadaşın yaptığını anlattığı şeylerin neden çok büyük bir marifet ya da abartılacak bir şey olmadığını konuyla biraz alakası olan herkes biliyordur. Ancak bilmeyenler için kısa bir özet geçmem gerekirse; bu yaptığı işlerin hepsi için hazır scriptler ve yazılımlar var. Az çok bilgisayar kullanmayı bilen herkesin yapabileceği şeyler bu bahsettikleri. Eğer bana inanmıyorsanız şu siteye bir bakabilirsiniz, aradığınızdan çok daha fazlası burada mevcut. (Oradan kullanacağınız her şeyin sorumluluğu sizdedir. Ben sadece söylediklerimin arkasının boş olmadığını kanıtlamak için link veriyorum.)

En büyük sorun ise röportajda yapılan hacker tanımı. Daha önce yaşadığım bir olay yüzünden yazdığım blogda bu konuya kısmen değinmiştim, Dijital Aktivizm seminerinin 3. hafta videosunda da bu konu hakkında konuştum. Özetle bu arkadaşın fikren ya da taktik açısından hacker olmakla uzaktan yakından bir alakası yok. Hacker dediğimiz insanlar para karşılığı birisinin özel hayatına müdahale etmeleri teklif edildiğinde bunu hakaret olarak görüp sizi kovalarlar, bu kadar nettir bu konudaki tavırları. Bu adamın hacker olarak adlandırılması gerçek hackerlara hakarettir (aksini düşünen Hackerspace‘deki arkadaşlardan birisine gidip teklif etsin bakalım ne cevap alacaklar). Keşke Ayşe Arman da en azından wikipedia’ya bir baksaydı da böyle bir röportajı hazırlamadan önce iki kere düşünseydi.


Dürüst olmam gerekirse, röportaj tam da Ayşe Arman’dan ve popüler medyadan bekleyeceğim tarzda bir iş olmuş. Klişeler ard arda dizilmiş, gerçek bilgi ya da araştırma adına hiçbir şey yok ve sadece sansasyon yaratma amacıyla yapılmış. Bu tarzda birçok röportaj ya da köşe yazısı medyada yer buldu ancak en son ve incelemesi en güzel örneklerden birisi olduğundan dolayı bunu örnek olarak aldım.

Yakın zamanda bu konuda bir düzelme beklemiyorum basında ama en azından birileri hacker olduğunu iddia ettiğinde ya da hackerlar üzerine bir şey yazacaklarında birkaç kere düşünüp hareket etseler güzel olur.

GAZETECİLERİMİZE BAŞLANGIÇ İÇİN OKUMA ÖNERİLERİ

  • Ghost in the Wires – Kevin Mitnick
  • Bir Hacker Manifestosu – McKenzie Wark
  • The Hacker Crackdown: Law & Disorder on the Electronic Frontier – Bruce Sterling
  • Hackers – Steven Levy
  • Şifrepunk – Julian Assange

İnternet Notları > Kişisel Bilgi Torbacılığı Oyunu: Data Dealer

DD_LOGO00_white

Büyük şirketlerin sizin bilgileriniz üzerinden zengin olması canınızı mı sıkıyor? “Benim bilgim değil mi, neden parasını ben kazanmıyorum?” mu diyorsunuz? Yoksa sadece bir süreliğine o şirketlerin başındaki birisinin nasıl hissettiğini mi deneyimlemek istiyorsunuz? Kısmen de olsa bir çözüm artık var.

Kasıtlı olarak bir reklam havası verdiğim girişten sonra asıl konuya geçelim. Henüz demo aşamasında olan, ancak buna rağmen çok büyük (ve eğlenceli) bir geleceği olduğuna beni inandıran bir oyun keşfettim. Oyunun adı Data Dealer. Bildiğimiz tarayıcı oyunlarından birisi gibi görünen ve yapısı itibarıyla biraz Farmville tarzı oyunları, biraz da Game Dev Tycoon gibi oyunları anımsatan bir oyun bu. Amacınızsa insanların bilgileri üzerinden para kazanan bir şirketi (oyundaki adıyla imparatorluğu) yönetmek.

Data Dealer henüz demo aşamasında olduğu için oyun içerisinde çok fazla hareket imkanı sağlamıyor ama temel birçok şeyi yaparak hem oyunun amacını anlayabiliyorsunuz, hem de ileride nasıl bir oyun oynayabileceğinize dair bir izlenime sahip oluyorsunuz. Demo versiyonunda, oyunun ortaları sayılabilecek bir yerden başlıyorsunuz. İmparatorluğunuzun temeli atılmış, size bilgi sağlayan şirketleriniz ve bunları paraya dönüştürmek için kurumlarla kurduğunuz bağlantılarınız hazır. Size sadece bundan sonrasında yapılacakları belirlemek kalıyor.

datadealer_screenshot01_empire

Oyunun demosundan edindiğim ilk izlenim, tam hâlinin beni uzunca bir süre bağımlısı yapabileceği oldu. Zekice kurgulanmış bir yapısı var ve insana kendini uzunca süre oynatabilecek bir temele sahip. Ayrıca oyunun geliştirilmeye ve içerisine ekler yerleştirilebilmeye müsait, oldukça geniş bir alanı var.

Fikrin ve muhtemel senaryosunun (ekleneceğini söylemişler) ilhamının nereden geldiğini de sanırım söylememe gerek yok. Kullandığımız birçok sosyal ağ ya da web hizmetinden birisinin başındaki adam olarak düşünebilirsiniz orada kendinizi (büyük hedefleri olanlar Google CEO’su olarak hayal edebilirler). Data Dealer elbette gerçekçi bir yapı vermiyor, ancak gerçekte olup bitenlerdeki temel mantığı anlamanıza ve nelerin döndüğünü daha iyi görebilmenize bir imkan sağlıyor.

Oyun şu an demo versiyonunda olduğu için söylenebilecek çok fazla söz yok. Ancak tam sürümü çıktığında büyük bir keyifle oynayacağıma eminim. Demo sürümü denemek veya oyun hakkında daha fazla bilgi edinmek isterseniz Data Dealer’ın sitesi burada. Eğer bu oyunda anlatılan konu ilginizi çektiyse ve bu konudaki bilginizi genişletmek istiyorsanız buraya, buraya, buraya veya buraya bakarak bir başlangıç yapabilirsiniz.

Basscharmer – Eternity EP

Basschamer - Eternity EP - cover

Basscharmer, kardeşim Sabri’nin müzik projelerinde kullandığı ismi. Kimileriniz kendisini Youtube kanalı agunZagun‘dan tanıyor olabilirsiniz belki. Neyse, bugün kendisinden bahsetmemin sebebi yaptığı müzikler.

Sabri aslında uzun zamandır müzikle ilgileniyor ve kendisine en uygun tarzı bulmaya çalışıyordu. Birçok deneyimine bizzat tanık olduğum için de geçtiği aşamaları iyi biliyorum denilebilir. Kısa zamanda meraklı olduğu konularda kendisini eğitip istediğini üretebilecek noktaya gelebiliyor, özellikle de müzik konusunda. Bu noktada onu kıskanmıyorum desem yalan olur. Uzun zamandır farklı tarzlar arasında gidip geldikten sonra, -bana göre- kendisi için en uygun olanı buldu artık.

Tarzına ne tam olarak dubstep demek uygun sanırım ne de drum ‘n bass. Bana göre ikisinin arasında kendisine uygun bir sentez yakaladı ve orada gidiyor. Aynı zamanda yaptığı müziklerde sevdiğim bir diğer nokta da atmosferik bir hava yakalamayı becermiş olması. Şarkılarını dinlerken, gerçekten de şarkıya verdiği ismin atmosferini hissediyorsunuz (en azından ben hissediyorum).

Eternity EP ise uzun süredir Bandcamp hesabından yayında, ancak ismi çok fazla duyulmadığı için eskimiş sayılmaz. Bu EP bana göre herhangi bir space opera ya da military sci-fi için şahane bir soundtrack olabilir. Albümün ve şarkılarının ismi de bunu az çok belli ediyor zaten. Şarkılarındaki atmosferik hava ve bassları kullanma şekli, dinlemesi oldukça keyifli bir EP’nin ortaya çıkmasını sağlamış bana göre.

Eğer dubstep/drum ‘n bass seviyor ya da ambient kıvamındaki eletronik müziklerden hoşlanıyorsanız bence bir şans vermenizde fayda var. EP’yi Bandcamp’te (ücretsiz de dahil olmak üzere) fiyatı kendiniz belirleyerek indirebiliyorsunuz. Eğer biraz tadına bakmak isterseniz üstteki play tuşuna basabilirsiniz. Yaptığı diğer çalışmaları görmek için de Soundcloud hesabı burada.

Bitirmeden önce bonus olarak yaptığı son müziklerden birisini ekleyeyim. Sırf ismi için bile sevilmeyi hak eden bir şarkı bana göre.

Eve Dönüş – Ray Bradbury

Eve Dönüş - Ray Bradbury

Ray Bradbury, benim için yeri çok farklı olan yazarlardan birisi. Bunun bir çok sebebi var; dilinin büyüleyiciliği, seçtiği konuları hayranlık bırakacak derecede güzel anlatması gibi. Bunun yanında bir de kişisel sebeplerim var; bilimkurguyla ilk tanışma dönemlerinde ismini öğrendiğim yazarlardan birisi olması ve şu ana kadar okuduğum hemen her kitabını tekrar tekrar okumak isteyecek kadar sevmem.

İthaki’nin Eve Dönüş’ü çevirdiğini duyunca, iki şey yüzünden tedirgin oldum. Birincisi, Bradbury bu öyküyü yirmili yaşlarında yazmıştı. Tarzının ve dilinin oturmamış olma ihtimali yüksekti. Bu yüzden de bir Ray Bradbury öyküsü olarak yaklaşıp da hayal kırıklığı yaşamaktan korkuyordum.

İkincisi de vampirleri anlatan bir öykü olmasıydı. Tamam, Ray Bradbury ne yazsa okurdum ve büyük ihtimalle de severdim ama vampirlerin imajı gözümde pek de iyi değil. Son zamanlarda vampirlerin pazarlama aracı hâline gelmesi ve bununla birlikte para için vampir öyküsü yazanların fantastik edebiyatın seviyesini düşürmesi vampirlerden uzaklaşmama neden olmuştu. Bu yüzden eskileri suçlayamam ama yine de o önyargıyı kıramamaktan korkuyordum.

Özetle, ilk defa bir Ray Bradbury öyküsüne yaklaşmaktan korkuyordum. Böyle bir şey yaşayabileceğim kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi.

Öykü bittiğindeyse Ray Bradbury’ye bir kez daha hayran kaldım. Bradbury, kendisinden asla şüphe etmemem gerektiğini bana göstermişti. Bunun yanı sıra, vampirlerin gözümdeki imajını da yenilememi sağlamıştı. Bir anlamda, benim için vampirleri kurtarmıştı.

* * *

Neyse, bu kadar kişisel detay yeter. Biraz da öykünün kendisinden bahsedeyim.

Vampirler ve canavarlardan bir aile öyküsü okumak fazlasıyla ilginç bir deneyim. Böyle bir konuyu yazanın Ray Bradbury olması, üzerine şiirsel bir dille yazmış olması, bu da yetmezmiş gibi öyküye Dave McKean’in çizimlerinin eşlik ediyor olması bu ilginç deneyimin olabilecek en keyifli hâlinin ortaya çıkmasını sağlıyor (Cümle çok uzun oldu, farkındayım. Keşke başka türlü anlatabilseydim).

Öykünün konusu gerçekten zorlayıcı ve bunun altından Ray Bradbury dışında kalkabilecek yazar sayısı -bana göre- çok az. Bu konunun altından başarılı bir şekilde kalkıp bir de öyküyü böyle güzel bir dille anlatabilmiş olması, sanırım onun neden en büyük yazarlardan biri olarak gösterildiğini anlamak için yeterli olacaktır.

Öyküde özellikle dikkatimi çeken bir diğer nokta ise bir vampir öyküsünde, aslında çok insani bir durumun/duygunun temelde olması. Farklı olmanın, diğerlerine benzeme isteğinin ve bunun yarattığı duygu durumunun temelde olduğu bir öykü Eve Dönüş. Üstelik bunu öyle güzel ve etkileyici bir şekilde işliyor ki, öykü boyunca Timothy’yle aynı duygu durumunun içinde sarsılıp duruyorsunuz.

Metnin kendisi gerçekten harika ama usta illüstratör Dave McKean’in çizimleri eşlik etmeseydi etkileyiciliğinden çok şey kaybederdi. Çizimlerle metnin bir arada oluşturduğu o mükemmel atmosfer, her sayfada sizi daha da içine çekiyor ve kitap bittiğinde ilk düşündüklerinizden birisi “Keşke daha uzun olsaydı” oluyor.

* * *

Biraz daha yazmaya devam edersem, spoilerlarla dolacağından burada kesiyorum. Kitaba dair görüşlerimi tek cümlede özetlemem gerekirse: Harika bir öykü, ona eşlik eden şahane illüstrasyonlar; tüm bunların hakkını veren, keyifle okuyabilmenizi sağlayan bir çeviri ve baskı.

Kitabı almak isterseniz buraya tıklayabilir ya da bir kitapçıya gidebilirsiniz.

Google Reader Giderken (ya da Bırakalım Gitsin)

Sabah sabah (başladığımda ilk kahvemi yeni bitirmiştim) bloga bir şeyler yazmak pek alışkanlığım değil ama bu haberi gördükten sonra yazmadan durmama imkân yoktu.

Google Reader, 1 Temmuz’da tamamen kapanıyor.

Google’a bu kararı yüzünden öfke dolu sözler saydırmak ve nasıl saçmaladıklarını sinirli (ve muhtemelen kimsenin anlamayacağı) bir şekilde anlatmak bu blogda yapabileceğim ilk şeydi. Ancak bundan vazgeçtim. Bunu zaten herkes yapıyor, ayrıca yazıya dökmek manasız olurdu.

Google’ı bu karara iten sebepleri inceleyebilirdim ama bununla ilgili de aklıma mantıklı bir şey gelmedi. Sonuçta internet kullanımı büyük bir anlamda RSS demektir (RSS olmadan interneti verimli bir şekilde kullanabildiğini iddia eden mi var orada?). Yapısı ve uzun süredir kullanımda olmasıyla birçok insan için RSS, Google Reader’la aynı anlama geliyordu (bu sorunlu noktaya aşağıda geleceğim). Bir anlamda internette RSS kullanmak için en iyi yol olarak kabul ediliyordu (her ne kadar bazı güzel özelliklerini geçmişte kırpmış olsalar da). Böyle bir konumu olan uygulamayı kapatmak için gerçekten mantıklı bir sebep bulmanız gerekir. Düşündüm düşündüm aklıma pek bir şey gelmedi.

Geldi aslında. Google’ın duyuruyu ‘bahar temizliği’ başlığıyla yapması aklımda garip bir canlandırmaya neden oldu. Hard diskinde yer kalmadığı için bilgisayarını temizleyen bir çocuk canlandı önümde. Fakat bu çocuk herhangi bir oyununu ya da indirdiği gereksiz dosyaları silmek yerine tüm internet tarayıcılarını kaldırıyordu bilgisayardan. Öyle işte.

* * *

Ancak bu konu üzerine biraz daha düşündükten sonra önemli bir noktayı -aslında hep farkında olmamız gereken bir nokta- burada yeterince önemsemediğimizi fark ettim.

Google Reader, her ne olursa olsun bizim kontrolümüzde olmayan ve Google’ın sahip olduğu bir platformdu. Yani bizim orada yapabileceğimiz tek şey onu kullanmaktan ibaretti. Google onun üzerinde bizi önemsemeden istediği her değişikliği yapma hakkına sahip. Bu durum, internette kullandığımız birçok platform için de geçerli tabii ki.

Ancak Reader’ı kullanırken bunu unutmuş olacağız ki kendimizi fazlasıyla ona bağlı hâle getirdik ve interneti takip etme düzenimizi ona göre kurduk. Bir anda Google bahar temizliği yapacağız diyerek onu kapatmaya karar verdiğinde ise şu anda yaşadığımız şok hâline girdik. Bu durumla ilgili hislerimi en güzel şekilde Koray Löker özetledi Twitter’da;

https://twitter.com/korayloker/status/312102926271258625

Özgür yazılım ile bedava yazılım (veya platform) arasındaki farkı kendimize tekrar tekrar hatırlatmamız gerekiyor. Kontrolü elimizde olmayan bir platformu/yazılımı kullanırken böyle durumları yaşayabileceğimizi, her an platformun sahibinin düzeninizi altüst edebileceğini unutmamamız gerekiyor. Bunu yapmayı beceremezsek, tıpkı şimdi yapıldığı gibi, platform sahibinin düzenimizi bozmaması için dua etmekten başla yapabileceğimiz hiç bir şey yok.

Bu yüzden de, Google Reader’ın kapanması kararına içten içe seviniyorum. Birçok insanın bu durumu atlatması zor olacak belki ama özgür olmayan bir platforma bağlanmanın sonuçlarına katlanmak gerekiyor. Bunun en azından bir grup Google Reader kullanıcısına bunu öğreteceğine inanıyorum ve umuyorum ki bu bağımlılık hâlinin başka yerlerde de olduğunun farkına varıp erken önlem alabilecekler.

Dediğim gibi, her ne kadar yeni, özgür ve kullanışlı bir platform bulmam biraz vakit alacak olsa da memnunum bu durumdan. Sizlerin de bu konuya bu açıdan bakabilmesini ve bu bağımlılık hâlinden kurtulabilmesini diliyorum. Hatta Koray’ın Storify ve benzeri platformları kullananlar için de güzel bir tavsiyesi var.

https://twitter.com/korayloker/status/312103285437906944

* * *

Özetle, Google Reader’ın gitmesi pek de arkasından ağıt yakılacak bir durum olmamalı. Bunun sayesinde görebildiklerimizi iyi değerlendirip bir daha aynı duruma düşmemeye çalışmalıyız. O yüzden bırakalım gitsin.

Ve son olarak -bunu eklemezsem içimde kalacak-, Google Reader kapanıyor diye “RSS öldü!” muhabbetini tekrar başlatan çıkarsa gerçekten çok sert davranırım, hatta üzebilirim kendisini. RSS’in öldüğü falan yok ve sırf Google, Reader’ı kapatıyor diye de ölmesine imkân yok.

Şifrepunk (Cypherpunk): “Çağımızın El Kitabı” Adayım

19608_10151300868942339_1196077852_n“Eğer günümüzün sorunlarına dair düşünüyor, konuşuyor veya bir şeyler yapmak istiyorsan kaçınılmaz olarak günümüzde olan bitenlerden de haberdar olman gerekiyor.”

Bu cümle sizlere çok tuhaf geliyor olabilir. “Heralde yani, başka türlüsü nasıl olur?” diyor olabilirsiniz ama çoğunluk maalesef bunu beceremiyor. Günümüzde olan bitenlere geçmişten kalma, alışkanlık hâline getirdikleri bakış açılarıyla yaklaşıyorlar. Kendilerini yenilemek şöyle dursun, gördükleri dünyayı kendi kalıplarına göre kesip biçmeye uğraşıyorlar. Bunun sonucu olarak hiç bir şey elde edemiyorlar ve daha da kötüsü bunun nedenini de göremiyorlar.

Günümüze ve geleceğe dair düşünürken geçmişi, günümüzde olan bitenlerin kökenini, nereden bu noktaya geldiğimizi bilmek kesinlikle önemli. Kaynağını bilmediğiniz bir şeye yaklaşımınız elbette eksik olacaktır. Ancak geçmişi bilmek, geçmişteki insanlarla aynı şekilde düşünmek anlamına gelmiyor. Geçmişi öğrenmeli ama günümüzde olan bitenleri de günümüzde düşünerek anlamaya çalışmalısınız.

Bunun yanı sıra, konuya birden çok bakış açısıyla yaklaşabilmeniz gerekir. Çünkü hiç bir konu, bir açıdan ibaret değildir. Daima sizin gördüğünüzden farklı bir şekilde görülme ihtimalini de taşır. Bu yüzden, eğer bir şeyler üzerine konuşmak ya da analiz yapmak istiyorsanız, bunlara açık olmalı ve bu farklı yüzleri görmek için uğraşmalısınız.

Bu yüzden de geçmişten kalıp bir bakış açısını sürekli beraberinde taşıyan ve tüm dünyayı bu gözle gördüğünde her şeyin mükemmel olduğunu iddia eden insanların çok büyük bir yanılgıya düştüklerini söylüyorum. Aynı sebepten dolayı, Şifrepunk kitabını fazlasıyla önemli buluyorum.

Şifrepunk, Julian Assange’ın möderatörlüğünde Jacob Appelbaum, Andy Müller-Maguhn, Jérémie Zimmermann ve kendisinin de dahil olduğu geniş bir tartışma/sohbet metni. Bu sohbet boyunca kriptografiden ekonomiye, sansürden teknolojinin gelişimine kadar günümüzün birçok sorununu ele alıyorlar. Bu sorunları, herhangi bir kalıbın esiri olarak değil, tamamen günümüzde olmakta olanın her anlamda ortaya koyarak ele alıyorlar. Elbette geçmişte nelerin olduğunu, günümüzde bu noktaya nasıl geldiğimizi ve bu noktadan nasıl bir geleceğe gidebileceğimizi de geniş bir bağlamda kurmaya çalışıyorlar. (Bir anlamda sıfırdan bir kernel derlemeye çalışıyorlar da diyebiliriz.)

Aslında bunun uzun zaman önce yapılması gerekiyordu. Artık dünyanın tek bir kalıpla kavranıp tüm sorunlarının o kalıpla çözülemeyeceğinin görülmesi gerekiyordu. Bunu elbette yapanlar, yapmaya çalışanlar vardı ama şu ana kadar gerçekleştirilmiş en temelleri sağlam hâli bu kitap bana göre.

Elbette bu bir kutsal kitap değil. Hatta bana göre yapısal anlamda bir anti-kutsal kitap. Kitabın istediği (ve aslında bu tartışmayı yapmalarının sebebi) bir takım gerçekleri ve olan bitene dair verileri ortaya koyarak insanların bunun üzerine kafa yormasını sağlamak. Eleştirerek, orada verilenlerden farklı şeyler kurarak, düşünceleri genişleterek ve onlara yeni veriler ekleyerek dünyayı her adımda daha kapsamlı bir şekilde anlamaya yardımcı olmamızı istiyorlar. Çünkü dünya ve insanlık, artık kendisinin sabit bir kalıpla anlaşılmasını imkansız kılacak kadar kompleks bir hâle geldi. Bu kompleks yapının içerisinde tek bir kalıp ile sadece küçük ve işe yaramaz bir parçayı görmeniz mümkün.

Şifrepunk, sadece günümüzün sorunlarını ortaya koymakla kalmıyor, günümüzün sorunlarına nasıl yaklaşmamız gerektiğine dair de önemli bir yol gösteriyor. Bu kitabı “Çağımızın El Kitabı” olmaya aday göstermemin sebebi de bu.

Ancak bundan daha iyisinin yapılamayacağı gibi bir iddia taşımıyor bu sözüm. Aksine bundan daha iyisinin yapılmak zorunda diyorum. (Kitabın kendisi istiyor bunu bizden.) Bunu yapabilecek olanın da sadece biz olduğumuzu unutmamak lazım.

 (Ek: Özgür Uçkan’ın “Siber alemden şifreli aleme” yazısının da burada durması gerektiğini düşünüyorum. Bu kitapla ilgili önemli gördüğüm yazılardan birisi.)

Kitabı İngilizce olarak edinmek isterseniz buraya, Türkçe olarak edinmek isterseniz de buraya tıklayabilirsiniz.

Rapture of the Nerds, Homeland ve Pirate Cinema (Kitap ön incelemesi)

(Bu yazım ilk olarak 25 Temmuz 2012’de Paslanmaz Kalem‘de yayınlandı.)

Değişik bir fikir geldi aklıma, büyük ihtimalle yapan ya da yapmış birileri vardır ancak benim karşıma hiç çıkmadı. Fikre bir isim vermem gerekirse, en uygunu “kitap ön incelemesi” olur sanırım. Peki nasıl olacak bu iş? Şöyle ki, tıpkı oyunların çıkmadan önce yayınlanan demoları ya da müzik albümleri çıkmadan önce yayınlanan şarkıları gibi bazı yayınevleri de girişten itibaren bir miktar tadımlık denilebilecek bölümler yayınlıyor (Türkiye’de var mı bunu yapan? Ben hiç denk gelmedim, varsa haber verin mutlaka.). Oyunlarda demo ve oyun hakkında çıkan haberlerle ön inceleme yapıldığı gibi benzer bir şeyi kitaplar için yapmak da teknik olarak mümkün. Bakalım pratikte de mümkün olacak mı?

Bu yazıda üç kitabın birden ön incelemesini yapacağım. Birincisi 4 Eylül’de çıkacak olan, Cory Doctorow ve Charles Stross’un birlikte yazdığı “The Rapture of the Nerds”. İkincisi Cory Doctorow’un tek başına yazdığı, 5 Şubat 2013′te gelecek olan “Homeland”. Üçüncüsü de 2 Ekim’de çıkacak bir başka Cory Doctorow romanı olan “Pirate Cinema”. Dürüst olmam gerekirse Doctorow’un ilk okuduğum kitabı olan “Little Brother”ın devam öyküsü olması nedeniyle Homeland biraz daha heyecan verici geliyor bana ama diğerlerine de haksızlık etmek istemiyorum.

Kitaplara geçmeden önce yazarların kim olduğuna dair pek bir fikri olmayanlar için kısaca özet geçeyim. Daha fazlasını merak edenler için Google hazırda bekliyor.

Cory Doctorow; internette dolaşan hemen herkesin en azından bir kez yolunun düştüğü Boing Boing’in editörlerinden; Electronic Frontier Foundation’ın bir dönem Avrupa direktörü; birçok kez Locus ödülünü, bir kez Campbell ödülünü almış; birkaç kez de Nebula ve Hugo ödüllerine aday olmuş bir bilimkurgu yazarı. (Kendisi hakkında daha detaylı ve kişisel görüşlerimin de olduğu bir yazıyı umarım kısa zamanda burada okuyabileceksiniz.)

Charles Stross ise 3 kez Hugo ödülünü ve Campbell, Locus gibi ödülleri de almış, uzun yıllar da Computer Shopper dergisinde Linux köşesinden sorumlu olmuş bilimkurgu ve Lovecraftian korku yazarı. Birçok başarılı işe imza atmıştır ve severek takip ettiğim yazarlardandır. Yazdığı kitaplar arasında ilk üç yapmak istesem sanırım Rule 34, Hating State ve Accelerando olurdu.

Giriş kısmını halletiysek şimdi kitapların ön incelemelerine geçelim.

RAPTURE OF THE NERDS

İlk bakışta kitabın isminin uyandırdıkları ve yazarlarını bir araya getirmek bile kitap konusunda büyük ümit veriyor. Açıkcası ilk duyduğum andan beridir heyecanlandıran bir iş bu.

Kitap, Cory ve Charlie’nin daha önce beraber yazdıkları ve birbirinin devamı olan iki novella (Jury Service ve Appeals Court) için bir devam yazmaya niyetlenmesinin ardından bu üçlemenin ilerleyerek bir araya gelip tek bir romana dönüşmesiyle ortaya çıkmış. Bu durum, novellaları okuyanların kitaptan pek zevk almayacağını düşünmenize neden oluyorsa yanılıyorsunuz. Çünkü Cory ve Charlie, üçüncü novellayla birlikte diğer ikisini de ciddi bir şekilde elden geçirmişler. En azından yayınlanan tanıtım bölümlerinden anladığım bu.

Kitabın öyküsüne dair az çok bir fikrimiz var, hem önceki novellalardan hem de kitap hâlinin tanıtım bölümünden. Gelecekte, cyberpunk havanın hakim olduğu ve post-human öncesi diyebileceğimiz bir zamanlardayız. Bir de Teknoloji Jürisi bulunmakta bu dönemde. Tamamen rastgele insanlardan seçilen bu jüri yeni teknolojilerin kaderlerine karar veriyor ve onlar ne derse o oluyor.

Ana karakterimiz ise teknofobik, insanlarla muhatap olmayı pek sevmeyen Huw. Huw’un; karakterine, bir teknovirüse, proleteryanın kayıtsız yaşamına ve (tanıtımda söylendiğine göre) “banyo zemininde geçen birkaç korkunç zamana” rağmen bu işin altından kalkması gerekiyor. Sadece bunlar bile iştah kabartmaya yetiyor.

Tanıtım bölümlerini okuduğumuz zaman ise kesinlikle heyecanın boşa olmadığını görebiliyoruz. Her ne kadar novellaları okuyanlar için tanıdık gelecek olsa da farklı bir şeylerin yolda olduğu kesin. Üstelik iki yazarın anlatımlarında çok belirgin farklar olsa da birlikte çalışırken bu konuda hiç sıkıntı çekmemiş gibi görünüyorlar. Mükemmel bir birleşim yakaladıkları elimizdeki ilk bölümlerden belli oluyor.

Özetle, oldukça eğlenceli bir kitap olacağını şimdiden görmüş durumdayız. Birçok kişi hayalkırıklığı yaratma ihtimalinin yüksek olduğunu söylese de benim her iki yazara da güvenim tam ve bu tanıtım bölümleri bu güvenimi daha da pekiştirdi. Kitaba dair verebileceğim son ipucu Charles Stross’tan geliyor (cümlenin tadının kaçması riskini göze alamadığım için ingilizcesini yazıyorum buraya):

Asked if the estate of Ayn Rand had authorized this sequel, messrs. Stross and Doctorow would only say “no comment”. ”

Anlaşılan kıyamet gerçekten de yakın.

Tanıtımdaki Favori Bölümüm:

This stuff is organic, isn’t it?

Only the best polymer-stabilized emulsions for Sandra,” the joe says sardonically. “Of course it’s organic—nothing but carbon, hydrogen, nitrogen, oxygen, and a bit of phosphorous and sulfur.” Huw can tell when he’s being wound up: he takes a sip, despite the provocation. “Of course, you could say the same about your kilt,” adds the stranger.

HOMELAND

İşte beni en çok heyecanlandıran ve sanırım sırf bu yüzden en geç gelecek olan kitap. Neyse ki bu konuda Doctorow’dan daha beterini Neil Gaiman yaptı da Homeland’i beklemesi eskisi kadar zor gelmiyor artık. (PS: Hâlâ Neil’e kızgınım. Madem özel bir tarih olması için Kasım 2013′te çıkaracasın yeni Sandman’i, neden şimdi duyuruyorsun? Amacın sinir krizi geçirmemizse başarılı oldun, haberin olsun.)

Little Brother, hem kurgusuyla hem de güncel bir konuya sahip oluşuyla ciddi bir etki yaratmıştı. Hatırlamayanlar ya da okumamış olanlar için özetle, internette kişisel güvenliğine düşkün ve teknolojiyle özellikle bu anlamda oldukça içli dışlı olan birkaç arkadaş San Francisco’da yapılan bir terörist saldırı esnasında bölgeye oldukça yakın oldukları için Department of Homeland Security tarafından bir süre gözaltında tutulmuş ve çıktıklarında bir arkadaşlarını içeride bırakmak zorunda kalmışlardı. Öykünün devamında ise ana karakterimizin her şeye rağmen daha gizli yolları keşfederek ve kendisini birçok kez riske atarak bu olanları herkese göstermeye ve arkadaşını kurtarmaya çalışmasını okumuştuk.

Homeland’de ise Little Brother’da olanlardan bir süre sonra bizimkilerin yanına dönüyoruz. Bu sefer ise işler daha da karışıyor. İşin içine öğrenci kredileri (kitaba dair birkaç yerde geçmesine rağmen tanıtım bölümlerinde hiçbir şey bulamadım ve eğer gerçekten varsa alakasını çok merak ediyorum), sızan birtakım devlet sırları, devlet güvenliği ve Wil Wheaton giriyor. Evet gerçekten Wil’i bu öyküde görmek ilginç bir deneyim olacak. Her ne kadar sürekli ona dair bir şeylerin karşıma çıkması artık sinir bozucu hâle gelmiş olsa da.

Giriş kısımlarında yaşanan birkaç diyalog ve denk geldiğim detaylar öykünün Little Brother’dan çok da uzak bir zamanda geçmediğine dair ipucu veriyor. Bu bence iyi bir haber çünkü Cory’nin önceki kitaplarındaki duygusal yoğunlukları ve iç hesaplaşmaları anlatış şeklini hep çok sevmiştim ve bu yakınlık da bu konuda oldukça zengin olacağını gösteriyor kitabın.

Kitabın Little Brother’ın devamı oluşu, tanıtım bölümleriye ciddi bir heyecan verişi ve tekrar güncel konularla içli dışlı oluşu adını sıkça duymamızı sağlayacak gibi görünüyor. Önceki kitapta olduğu gibi yine büyük tartışmalarla tabii ki. Eğer Cory Doctorow hayal kırıklığı yaratmazsa (ki hiç sanmıyorum) Little Brother’ın manifesto havasını kaldığımız yerden solumaya devam edeceğiz.

Tanıtımdaki Favori Bölümüm:

Wil came over and handed me another cup of mint tea, the leaves floating in the hot water. “Pretty awesome. Can’t believe these guys let me DM their game. And I can’t believe I ran into you.” He shook his head. “This place is like nerdstock.”

“Have you known them for long?”

“Not really. I met Barlow and Gilmore awhile back, when I did a fund-raiser for EFF. I ran into Gilmore at random today and I told him I’d brought my D&D stuff along and the next thing I knew, I was running a game for them.”

“What kind of fund-raiser were you doing?” Wil looked familiar, but I couldn’t quite place him.

“Oh,” he said, and stuck his hands in his pockets. “They brought me in to pretend-fight a lawyer in a Barney the Purple Dinosaur costume. It was because the Barney people had been sending a lot of legal threats out to websites and EFF had been defending them, and, well, it was a lot of fun.”

I knew him from somewhere. It was driving me crazy. “Look, do I know you? You look really familiar—”

“Ha!” he said. “I thought you knew. I made some movies when I was a kid, and I was on Star Trek: The Next Generation, and—”

My jaw dropped so low I felt like it was in danger of scraping my chest. “You’re Wil Wheaton?”

He looked embarrassed. I’ve never been much of a Trek fan, but I’d seen a ton of the videos Wheaton had done with his comedy troupe, and of course, I knew about Wheaton’s Law: Don’t be a dick.

PIRATE CINEMA

Cory Doctorow bu kısa zaman içerisinde bu kadar çok kitabı yayına hazır hâle getirdiğine göre uzun bir tatil planlıyor diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Ayrıca ardarda gelecek bu kitapların yaşatacağı zevki düşünmesi bile büyük keyif veriyor ama ağır gelmesinden de korkmuyor değilim.

Cory bu kitabıyla korsan filmleri, kaçak bir hayatı ve bol miktarda karşı kültür malzemesini bir araya getiriyor ve oldukça ilgi çekici bir öyküyü bizlere sunuyor. Her ne kadar kitap YA (Young Adult yani gençler için) olarak tanıtılıyor olsa da hemen herkesin ilgisini çekecek bir konuya sahip.

Yakın gelecekteki distopik İngiltere’de geçen bu öyküde ana karakterimiz Trent McCauley. Trent 16 yaşında, oldukça zeki bir genç. En büyük zevki ve yeteneğini gösterdiği konu ise film yapımı. Ancak bu filmleri tamamen internetten indirdiği popüler filmleri kolajlayarak yapıyor. Bu da başına ciddi bir bela alması anlamına geliyor. Çünkü İngiltere’de artık korsan download çok daha tehlikeli. 3 kez yakalandığınız zaman internet bağlantınız bir yıl boyunca kesiliyor. Sorgusuz ve itirazsız.

Trent her ne kadar dikkatli olsa da işler istediği gibi gitmiyor. Bir aile faciasının eşiğinden dönünce evini terketmek zorunda kalıyor. Londra’ya kaçan Trent sokaklarda hayatta kalma mücadelesine giriyor ve asıl maceramız başlıyor. Bir süre sonra Londra sokaklarında karşılaşacağı gerilla film yapımcılarıyla birlikte girişeceği planlar ise eğlence endüstrisiyle aralarında bir savaş başlatmaya fazlasıyla yetecek.

Birkaç büyük medya kuruluşunun elinin altında bir yönetim, distopik bir İngiltere atmosferi ve kafasında binbir tilkiyle Londra sokaklarında bir genç. Bana pek gençlik kitabı havası vermedi açıkcası. Zaten buraya almamın sebebi de bu aslında. Cory Doctorow’un YA altında yayınladığı kitapların çoğunun aslında hiç alakası olmuyor. Hatta odaklandığı konu üzerinde kaynak kitap olabilecek kadar da bilgilendirici olabiliyor (bkz: Little Brother).

Doctorow’dan gayet tarzına uygun bir roman yolda görünüyor özetle. Beni en çok cezbeden kısmı öykünün Londra’da geçecek olması sanırım. Londra ve distopya bir araya gelince kötü bir iş çıkması zor gibi görünüyor. Daniel Kraus’un erken okumasının ardından yazdığı kritikte kitabı Abbie Hoffman’ın 1971′de yazdığı `Steal This Book´a benzetmesi de kitap hakkında heyecan uyandırıcı bir başka detay olarak not düşülebilir.

Tanıtımdaki Favori Bölümüm:

What to do next. I wandered around the station a bit, bought myself a hot chocolate (it didn’t make the warm feeling come back), stared aimlessly at my phone. What I should have done, I knew, was buy a ticket back home and get back on a bus and forget this whole business. But that’s not what I did.

Instead, I set off for London. Real London. Roaring, nighttime London, as I’d seen it in a thousand films and TV shows and Internet vids, the London where glittering people and glittering lights passed one another as black cabs snuffled through the streets chased by handsome boys and beautiful girls on bikes or scooters. That London.

I started in Leicester Square. My phone’s map thought it knew a pretty good way of getting there in twenty-minutes walk, but it wanted me to walk on all the main roads where the passing cars on the rainy tarmac made so much noise I couldn’t even hear myself think. So I took myself on my own route, on the cobbeldy, wobbeldy side streets and alleys that looked like they had in the time of King Edward and Queen Victoria, except for the strange growths of satellite dishes rudely bolted to their sides, all facing the same direction, like a crowd of round idiot faces all baffled by the same distant phenomenon in the night sky.

Just then, in the narrow, wet streets with my springy-soled boots bounding me down the pavement, the London-beat shushing through the nearby main roads, and everything I owned on my back—it felt like the opening credits of a film. The film of Trent McCauley’s life, starring Trent McCauley as Trent McCauley, with special guest stars Trent McCauley and Trent McCauley, and maybe a surprise cameo from Scot Colford as the worshipful sidekick. And then the big opening shot, wending my way up a dingy road between Trafalgar Square and into Leicester Square in full tilt.