[Okundu] Tuhaf Şeyler Oluyor – Kelly Link

tuhafşeyleroluyor-kellylink

Bilimkurgu ve fantastik edebiyat bize gündelik ve normal olanın ötesine geçebilme, hayal kurabilme imkanını verir. Bu sayede geleceği veya farklı dünyaları zihnimizde kurabilir, bulunduğumuz dünyanın ötesine gidebilecek güce sahip oluruz. Bilimkurgu bize öteye geçebilme imkanını verir.

Ancak bazen de öteye gitmek her zaman düşündüğümüz gibi gerçekleşmez. Huzursuz eder, tedirgin oluruz. Her şey beklediğimiz gibi gitmemeye başlar. Normal dediğimiz şeylerin bir bir ayağımızın altından çekildiğini, onun arkasında gizlenen şeylerin ortaya çıkmaya karar verdiğini görürüz. Gerçek değildir, daha doğrusu alışık olduğumuz gerçek bu değildir. Ama artık onun içerisine düştüğümüz için onun kurallarıyla oynamamız gerekir.

Bir süre sonra bundan keyif bile almaya başlayabiliriz. Hâlâ tedirgin ve huzursuz hissederiz ama yine de buna keyifli bir yolculuk muamelesi yapmaya karar veririz. Asla gördüğümüz şeylerin doğru olduğuna emin olamayız, hafızamıza güvenemeyiz, hatta onun öyle olmaması gerektiğinden eminizdir ama tüm bunlarla mücadele etmek yerine keyfini çıkartmak isteriz.

Tıpkı Kelly Link’in öykülerini okuduğumuz zamanlar gibi.


Kelly Link, Lovecraft ve Borges gibi ustaların başlattığı tuhaf kurgu yolunun günümüzdeki en önemli ve yetenekli yazarlarından birisi. Her ne kadar uzun yıllardır yazıyor olsa da, Türkçe olarak kendisini okuma şansını Ekim 2015’te ilk öykü derlemesi “Tuhaf Şeyler Oluyor”un Aylak Kitap tarafından basılmasıyla erişebildik. İngilizce olarak ilk baskısı 2001’de yapılmış olan bu derlemede Link’in 1999’da Dünya Fantazi Ödülü’nü almış “Uzman Şapkası” da dahil olmak üzere toplamda 11 öyküsü bulunuyor.

Bu öykülerin her birinde Kelly Link bizi gerçeğin sınırlarına, öte dünyaya, peri masallarının ortasına ya da İskoçya’ya götürüyor. İskoçya’da bir süre vakit geçirdikten sonra ise bir trene atlayıp cehenneme doğru yola çıkabiliyoruz. Merak etmeyin, cehenneme gitmek Avustralya’ya gitmekten çok daha ucuz ve kolay bir yolculuk.

Tüm bu yolculuklar boyunca farklı olayların ortasında bulabiliyoruz kendimizi. Bunların bir kısmını olaylar olup bitene kadar anlayamıyoruz ve merak etmeyin, bu çok normal. Kimi zaman ise Link bize direkt olarak hiçbir şeyi anlatmasa da çok iyi anlıyoruz ne olup bittiğini. Bazen de tam anladığımızı zannettiğimizde işler daha da karışık bir hâl alıyor. Öldükten sonra adını bir türlü hatırlayamadığı sevgilisine öbür taraftan mektuplar yazan adamın hâli gibi. Dediğim gibi, bu öykülerin hiç birinde işler normal ilerlemiyor.

Ancak hemen her öyküsünde bize tanıdık gelen bir şeyler bulabiliyoruz. Kelly Link günümüz kültürünün ve insanlarının ona sunduğu malzemeleri sonuna kadar kullanmayı çok iyi biliyor. Hiç ummadığımız anda çok tanıdık bir şeyle baş başa bırakıyor ve o tanıdık olma durumu öyküyle aramızdaki ilişkiyi çok daha sağlam bir hâle getiriyor. Bunu bazen bilindik bir işaret bırakarak, bazen de çok bilindik bir hissi hiç ummadığımız bir şekilde tekrar karşımıza çıkararak yapıyor.

Aynı zamanda oldukça cesur ve klişelerle dalga geçmeyi seven bir yazar Link. Onun kurgularını güçlü kılan en önemli şeylerden birisi de bu. Peri masallarının en klişe örneklerini alıp onlarla dalga geçercesine tekrar kurgulayabiliyor ve kendisi gerçeğin sınırlarıyla oynarken aslında o öykülerin hepsini de daha gerçek bir dünyaya çekiyor. Fantastik edebiyat yazanların kurtarıcı olarak gördüğü klişeler, Kelly Link için sadece mizah malzemesi olarak kullanılabilecek küçük parçalara dönüşüyor. Bu da onun günümüz okuyucusu ile, yani bizlerle, daha sağlam bir bağ kurabilmesine fazlasıyla yardımcı oluyor.

Kelly Link’in öykülerini güçlendiren en önemli unsurlardan birisi de dili ve kurgu biçimlerini zekice kullanabilme yeteneği. Her öyküsünün kurgusu yaratmak istediği atmosferi ve okuyucuya vermek istediği duyguları en iyi şekilde taşıması için tasarlanmış. Öyküleri okudukça Link’in biçimsel tercihlerinin her birisini takdir etmekten de kendinizi alamıyorsunuz. Ayrıca dilin ona sunduğu imkanlarla öykülerinin tuhaflığını ve tedirgin edici karmaşasını güçlendirmeyi başarabiliyor olması ise kullandığı dili ne kadar iyi tanıyan bir yazar olduğunun göstergesi.

Burada kısa bir not ile çevirmen Seda Çingay’ı da anmak gerek. Kelly Link’in öykülerinin neredeyse hiçbir şey kaybetmeden Türkçeye kazandırılması önemli bir başarı. Yazarı ve çevirdiği eseri iyi tanıyan çevirmenler maalesef kolay bulunmuyor, o yüzden böyle çevirmenlerle karşılaştıkça ismini anmamız gerektiğini düşünüyorum.


Kelly Link’in “Tuhaf Şeyler Oluyor”una negatif bir eleştiri getirmek mümkün mü emin değilim. Yazarın 2001’e kadar yazdığı en iyi 11 öykünün bir araya geldiği ve bir anlamda Kelly Link’in güç gösterisi yaptığı bir kitap. Bu güç gösterisinin altının boş olmadığını da sonrasında yayınladığı “Magic For Beginners” ve “Get In Trouble” gibi kitaplarıyla da gösterdi. Bu kitabından sonra yazdıklarıyla da Locus, Hugo ve Nebula dahil olmak üzere bilimkurgu ve fantastik edebiyat dünyasının tüm büyük ödüllerini aldı.

Okuyucusunu nasıl rahatsız edeceğini, onu nasıl en tekinsiz noktalara çekebileceğini veya kafasında dönen o acayip hayalleri nasıl en beklenmedik şekilde karşımıza çıkarabileceğini çok iyi biliyor Link. Bunu kimi zaman bizleri içerisine bıraktığı olaylarla yaparken, kimi zaman da konuşmaktan en çok korktuğumuz şeyleri hiç düşünmeden ortaya bırakmasıyla yapıyor. Cinselliği özgürce kullanabilmesi, fantastik öykülerde ve masallardaki gizli cinsiyetçiliği apaçık gözümüzün önüne sermesi gibi. Kelly Link normali nasıl alaşağı edeceğini iyi bilen bir yazar ve bunu hiç çekinmeden kullanıyor.

Kelly Link, yeni nesilde tuhaf kurguya taze ve güçlü bir soluk getiren yazarlardan birisi ve birçok büyük başarısına rağmen Türkçeye henüz çevriliyor olması bizim için büyük bir kayıp. Yine de artık ilk kitabı elimizde ve umuyorum ki en kısa zamanda diğer kitapları da çevrilecek. Biz okuyucular da Link’in yardımıyla normal olmayandan keyif almayı ve normalin dışına bakabilme cesaretini göstermeyi öğreneceğiz.

Yılın Oyunu 2013: FEZ

(Bu yazım ilk olarak Aralık 2013’te Geekyapar!‘da yayınlandı. Geekyapar! arşivlerinde artık yazar olarak görünmediğim için buraya taşıyorum.)

Bu sene Linux camiası ve Linux oyuncuları için tam anlamıyla bayram havasında geçti. Bunun en büyük sebebi elbette Valve ve Steam’in Linux konusundaki büyük atılımlarıydı. Gabe’in Linux’a destek olmaya karar vermesi, Steam OS‘i Linux temelli yapmaya karar verdiklerini açıklaması ve Linux’a kod desteği vermeleri oyuncular için Linux’un daha da cazip bir alan olmasını sağladı. Bir de güvenlik ve gizlilik konusunda diğer işletim sistemlerinin ne kadar sıkıntılı olduğunun ortaya çıkmasıyla insanların başka işletim sistemleri aramaya başladığı zamanlarda bunun olması, Linux’un daha da cazip bir alternatife dönüşmesini sağladı.

Bu yılın en iyi Linux oyununu seçmek de bu yüzden daha zor bir işe dönüştü. Daha önceki yıllara kıyasla kat kat daha fazla ve daha güzel oyunun aynı anda Linux’a çıkmasının yanı sıra, klasik oyunlar da Linux için portlanmaya başladı. Ancak ben işimi kolaylaştırmak için portlanan klasikleri listeye dahil etmemeye karar verdim (Bunu yapmasaydım yazacağım oyun Half-Life 2 olurdu muhtemelen). Bununla birlikte birçok AAA oyun da geldi Linux’a ama benim oynamayı tercih ettiğim tarzlara dahil olmadıkları için benim en iyi oyun listeme girme şansları olmadı (Metro: Last Light ve Football Manager 2014 bunlardan ikisi). Benim kişisel seçimim, kalibre olarak bunlardan çok daha ufaktı.

2013’ün Oyunu: FEZ

Oyunlarda yaratıcılık ve farklılık arayışım indie yapımcılar sayesinde fazlasıyla tatmin oluyor son yıllarda. Birçok yaratıcı yapımcı sayesinde farklı oyun deneyimlerine doydum bu yıl diyebilirim. Ancak bunların arasında beni en çok etkileyen ve kendisine hayran bırakan kesinlikle FEZ oldu.

FEZ iki boyutlu bir dünyada geçiyor ve bu dünyada üçüncü boyut bir efsane olarak görülüyor. Ancak bir gün karakteriniz Gomez Hexahedron’la karşılaşıyor ve ona üçüncü boyutu görebilmesini ve boyutları manipüle edebilmesini sağlayan bir fes hediye ediyor. Ancak bir anda her şey garipleşiyor, Hexahedron’a bir şeyler oluyor ve oyun gerçekten başlıyor. Senaryodaki bu yaratıcılık, oyunda beni en fazla etkileyen şey oldu. Oyunun temelindeki fikir ve oyun içi diyaloglar kesinlikle oyunun farklı bir yerde durmasını sağlıyor. Senaryoya detayıyla girmek oyunu henüz oynamamış olanlar için spoiler mahiyetinde olur, ama karşılaşılan herkesle konuşmanın gerçekten hikâyeyi zenginleştirdiği nadir oyunlardan biri olduğunu da söylemek gerek. O ara diyaloglar gerçekten çok eğlenceli.


Oyunda hiç kötü karakterin, hatta herhangi bir şekilde zıtlığa düştüğünüz kimse yok. Bu da oyunun farklı bir yerde durmasına büyük katkı sağlıyor. Sadece bu sene içerisinde de değil, ana itici gücünü bir çatışmadan almayı gelenek edinmiş oyun dünyasında genel olarak böyle bir senaryoya sahip olan çok fazla eser yok.

Oyunun oynanışı da fazlasıyla keyifli. İkinci boyutla üçüncü boyut arasındaki ince ve garip çizgide dönüp duruyorsunuz. Bir anlamda farklı bir boyut anlayışıyla tanışıyorsunuz oyun sayesinde. Bu da sizi diğer oyunlardan daha farklı bir şekilde düşünmeye zorluyor. Başlangıçta kafanızın basması biraz vakit alacak gibi görünse de oynadıkça nasıl farklı bir deneyimin içinde olduğunuzu anlıyor ve bunun keyfini çıkartmaya başlıyorsunuz. Her ne kadar bulmacalar fazlasıyla terletici bir hâle gelse de bu farklı deneyim sizin oyunda kalmanızı sağlıyor. Bir de ölünce hiçbir ceza ya da geriye düşme yaşamıyor olmanız tabii ki


Elbette bu oynanış keyfini vermek için bunu her anlamda yansıtacak bir dünya tasarlamışlar. Dünyadaki her şey oyundan keyif alabilmeniz ve farklı bir yerde olduğunuzu hissedebilmeniz için tasarlanmış. Ancak FEZ‘in dünyasında en sevdiğim şeyler kesinlikle karaktarler. Ne olduğuna dair hiçbir fikrimin olmadığı Gomez’le birlikte bu maceraya atılmak kesinlikle harika bir şey.

Eleştirmenliğin şanından oyunla ilgili olumsuz denilebilecek bir şeyler de söylemek istiyorum ancak gerçekten bulamıyorum. Bambaşka bir oyun anlayışı ve deneyimi sunan FEZ, kendi tarzına yakın sayabileceğimiz birkaç oyun dışında tamamen ayrı bir yerde duruyor. Beni cezbeden de bu oldu zaten. FEZ bizi Gomez’le birlikte alıştığımız evren algımızın dışına çıkartıyor ve etrafımızdaki uzayı tanımaya çalışmanın verdiği çocuksu keyfi tekrar yaşamamızı sağlıyor.

2012’de Xbox 360‘a, 2013’te de Linux, iOS ve Windows‘a çıkan FEZ, birçok konuda diğer oyunlardan farklı bir yerde durması ve oyun oynama keyfini farklı bir ‘boyuta’ taşıması sebebiyle benim için bu yılın oyunu oldu. Umarım 2014 her oyun platformu için (ama en çok Linux için) daha fazla yaratıcı ve eğlenceli oyun getirir.

Beklenmedik Yolculuklar

(Bu yazım ilk olarak Aralık 2013’te Geekyapar!‘da yayınlandı. Geekyapar! arşivlerinde artık yazar olarak görünmediğim için buraya taşıyorum.)

Bilgisayar oyunları, her ne kadar çoğumuz farkında olmasa da, en az sinema kadar edebiyatla iç içe bir alan. Aralarındaki alışveriş her geçen gün daha da artıyor ve daha güzel eserlerin ortaya çıkmasını sağlıyor. Her ne kadar kimi zaman büyük felaketlere neden olsa da, gün geçtikçe hem edebiyat geeklerini hem de oyun geeklerini mutlu edecek daha fazla şeyle karşılaşıyoruz.

Çok da ilginç olmayan bir şekilde, bu alışveriş genellikle bilimkurgu ve fantastik edebiyat alanında oluyor. Bunun sebebini tahmin etmekse pek zor değil; bilimkurgu ve fantastik edebiyat eserleri hayalgücüne sınırsız bir alan veriyor ve burada size istediğiniz gibi oynayabileceğiniz malzemelerle baş başa kalıyorsunuz. Böyle bir imkan, uyarlamalara ve özellikle bilgisayar oyunu senaryosu uyarlamaya oldukça müsait bir malzeme olmalarını da sağlıyor. Hatta J.R.R. Tolkien gibi gerçekten yetenekli bir yazarsanız sadece harika romanlar yazmakla kalmıyor, eserinizden yapılan her uyarlamanın başarılı bir eser olabilmesini de sağlıyorsunuz. Elbette Peter Jackson‘ın ya da Neil Young‘ın hakkını yemek istemem ama Tolkien‘ın yaratıcılığının etkisini de hiçe saymak olmaz.


Benim oynamaktan en çok zevk aldığım iki roman uyarlamasının da point-and-click tarzında olması sadece bir tesadüf, baştan söyleyeyim. O iki oyunsa Harlan Ellison‘un kısa öyküsünden uyarlanan ‘I Have No Mouth And I Must Scream‘ ve William Gibson‘ın ilk ve klasik romanından uyarlanan ‘Neuromancer‘.

Neuromancer benim için en önemli romanlardan birisi, hatta bilimkurguya olan sevgimin bağlılığa dönüşmesini sağlayan bir eser bile diyebilirim. Bu yüzden oyununu görür görmez oynamak istedim ve açıkcası hayal kırıklığı yaşadığım da söylenemez. Oldukça başarılı ve romana uygun denilebilecek bir uyarlamaydı. I Have No Mouth And I Must Scream de keyifle okuduğum bir öyküydü ve oyununun da bir o kadar keyifli ve başarılı olması beni oldukça mutlu etmişti. Bunların yanında Frank Herbert‘ün aynı isimli romanından uyarlanan ve 1992’de çıkan ‘Dune‘ da oldukça başarılı bir uyarlama olarak anılmayı hakediyor.

Günümüze doğru geldiğimizde karşımıza iki büyük edebiyat serisi çıkıyor: Harry Potter ve Lord of the Rings / Hobbit.

Bu iki seriye bağlı oyunların roman değil film uyarlaması olarak anılması gerektiğini düşünenler olsa da, ben o kadar kesin bir ayrımın mümkün olmadığını düşünüyorum. Oyunların filmlerle aynı dönemlerde çıkıyor olması, yapımcıların filmleri temel aldığı anlamına gelmez, ki iki oyunun da filmleri elinin tersiyle itip, direkt kitaba odaklanan oyunları oldu. Dosyamızda inceleyeceğimiz 2003 yapımı The Hobbit, 2006 çıkışlı Lord of the Rings Online: Shadow of Angmar, 2001-2004 arasında çıkmış ilk üç Harry Potter oyunu bunlara örnek.

Fakat eğer beyaz perdeyi pas geçip, direk sayfalardan monitörlere atlayan bir eserlere döneceksek, kuşkusuz Metro 2033‘ten söz etmemiz gerekiyor. Romanın ilginç bir konu seçmiş ve bunu başarılı bir şekilde anlatabilmiş olması, üzerine oyunun da bu öyküyü güzel bir şekilde uyarlayabilmesi sanırım bu başarının temelinde yatan en önemli sebepler. Ayrıca oyunun yakaladığı başarı, daha önce hiç adı duyulmayan bir yazarın bir anda her dilde rafları doldurabilmesini sağladı. Eğer oyun çıkmasaydı, büyük ihtimalle romanı Türkçe’de okuma şansı bulamayacaktık.

Elbette sadece bunlardan ibaret değil uyarlamalar. The Witcher, Dante’s Inferno, Parasite Eve, American McGee’s Alice, Sherlock Holmes: The Awakened gibi birçok roman uyarlaması ya da romanları temel alan oyun var. Bunlardan bazıları esere belli bir ölçüde sadıklar, bir bölümü ise ana materyali tamamen başka bir biçimde hayal ediyorlar. Dante’s Inferno İlahi Komedya‘nın ne tonuna, ne de ruhuna sadık kalmayı tercih etmiyor, American McGee’s Alice ise Alis Harikalar Diyarında‘nın görünürdeki havasını değil; satır aralarında gizli havasını solutmayı tercih ediyor.


Elbette uyarlamalar tek taraflı olmuyor. Birçok oyunun öyküsü de romanlaştırılıyor. Bunlar kimi zaman oyunun asıl öyküsünü bir romana çevirmekle kalırken kimi zaman da oyunun öyküsünü besleyen, onu daha detaylı bir hâle getiren, oyundaki hikayenin öncesini veya sonrasını anlatan eserler oluyor.

Oyunlardan romanlara uyarlamalarda başarılı olanlar genellikle ikinci tarzda yazılan eserler oluyor. Bunlar oyunların hayranlarına hitap ettikleri gibi, sadece eserin tarzını sevenler tarafından da zevkle okunabilecek eserler. Ayrıca ikinci gruba giren bu eserlerin genellikle seriler hâlinde yazılmaları da bir diğer ortak noktaları.

Aralarında hem satış ve ilgi anlamında hem de edebiyat anlamında en başarılı kabul edilenlerden dördü; Doom, Diablo, Starcraft ve Warcraft (alt dalı World of Warcraft ile birlikte). Açıkcası bu oyunların birçoğunun senaryosunu oldukça başarılı bulduğum için, bunlardan başarılı roman uyarlamalarının yapılmasına da çok şaşırmadım. Sadece senaryo da değil, eğer oyun üzerine inşa yapılabilecek bir dünya yaratıyorsa muhtemelen sağlam bir kalem, o dünyaya sağlam bir roman dikecektir.

Elbette bunların yanı sıra pek haberimizin olmadığı ya da Türkçeye çevrilmediği için buradaki oyuncular tarafından çok bilinmeyen birçok uyarlama da mevcut. Metal Gear Solid serisi, Tom Clancy’s Splinter Cell serisi, Assassin’s Creed serisi, Hellgate: London üçlemesi ve Mass Effect serisi bunlardan sadece birkaçı. Bu uyarlamaların pek çoğunun; özellikle de dünya inşasına pek ehemmiyet göstermeyen oyunları temel alanlarının promosyon mantalitesiyle üretildiğini söylemek mümkün. Yoksa Battlefield 3’ün bir roman uyarlamasına sahip olmasını başka nasıl açıklayabiliriz bilmiyorum..


Tüm bunların gerçekleşmesini sağlayanlarsa yazarlar. Onlar bu eserlerin ortaya çıkmasını, bu eserlerin uyarlanmasını sağlıyor. Ancak genellikle arka planda bırakılıyorlar ve çok fazla isimleri anılmıyor. Örneğin senaryosuyla herkesi kendisine bağlayan Half-Life ve Portal serilerinin yazarı Marc Laidlaw‘ı ve onun oyun senaryoları yazmadan önce oldukça başarılı bir bilim kurgu yazarı olduğunu bilen çok az insan var.Aynı şeyi Jeffrey Yohalem, Jesse Stern, Rhianna Pratchett gibi isimler için de söylemek mümkün.

Bununla birlikte son zamanlarda bazı yazarlar aynı zamanda oyun yazmaya da merak salmış durumda. Bunların içinde en çok merak ettiklerim, favorim yazarlarımdan olan John Scalzi ve Neil Gaiman’ın projeleri. John Scalzi, Morning Star ismini verdikleri, tabletler ve akıllı telefonlar için hazırlanan oldukça ilginç bir space adventure tarzı oyun projesinde ve aynı zamanda senaryosunu yazıyor. Neil Gaiman ise Wayward Manor isimli bir puzzle adventure oyunuyla 2014 baharında karşımıza çıkacak. Gördüğümüz gibi sadece öyküler değil, yazarlar da oyunlarla romanlar arasında dolaşıyorlar.


Her ne kadar oyun kritiklerinde ve oyun alırken yaptığımız seçimlerde pek belirleyici olmasa da benim için oyunların senaryoları, anlattıkları öyküler oldukça önemli. Senaryosu olan bir oyun oynayacaksam bana ne anlattığı, nasıl bir hikayenin içinde olduğum, bunun başarılı anlatılıp anlatılmadığı öenmlidir. Oyun adını vermiş olsak da, bize bir hikaye anlattıklarını çoğu zaman unutuyoruz. Bu alışveriş, aslında bu hikayelerin oyunlar için ne kadar önemli olduklarının da bir göstergesi. Başarılı romanların başarılı oyunları, başarılı oyunların başarılı romanları ortaya çıkarabilmesinin sebebi de bu aslında. Eğer Tolkien gerçekten yetenekli bir yazar olmasaydı, Hobbit‘i izlemesi veya Lord of The Rings oyunlarını oynaması da bu kadar keyifli olmayacaktı.

[Read] Rapture of the Nerds

rotn-cd-cs

Rapture of the Nerds – Cory Doctorow, Charlie Stross

If you’re a science-fiction writer and you want to write about Singularity, you have to know how people and civilization works. If you don’t, your story doesn’t mean much and it’ll be impossible to read. Thankfully, both Doctorow and Stross knows this very well, plus, they have a very good sense of humor.

Other than making sense at technical level and telling their story beautifully, those two points at the paragraph above makes this novel a perfect one. If you’re interested in technological singularity fiction and you want to read something ‘absurd’ but makes a lot sense (like Douglas Adams’ ‘The Hitchhiker’s Guide to the Galaxy’ books), you have to read this.

RotN captures the current situation of our civilization and gives us a very plausible possible future with technological singularity. If you read the book and laughing at the “plausible” part, just think about it. Do you think a civilization messed up like this one (don’t get me wrong, I love our civilization but we have to accept that) can do better than that? For me, RotN build on a very realistic ground and this is the main reason why story seems absurd at first glance.

If you want a clue about the book, just look at this quote:

As you can see, the genome of the said item is chimeric and shows signs of crude tampering, but it’s largely derived from Drosophilia, Mus musculus, and a twenty-first-century situationist artist or politician Sarah Palin.

Or this:

“Turns out we gotta prepare the way for holy war in cyberspace,” Sam says. Huw boggles. “Cyberspace? Who even says ‘cyberspace’ anymore?” “The Prophet, that’s who,” Doc says.

You can find a lot more like these in the book. Go get it. (Buy or Download CC licensed version.)

[Read] Information Doesn’t Want to Be Free, Shivering Sands

Information Doesn’t Want to Be Free – Cory Doctorow

This is one of the books that we’ll need more in the near future. Doctorow collects his ideas and short writings about the copyright, future of computing and future of artists and creates this handbook for anyone interested in any of these topics. And Cory shows us a clear picture of the problems we’re having right now on that ground and how we can start working to solve these.

If you’re an activist, writer, artist, publisher or just someone curious about the computers and the culture and economy growing onto; you have to read this book and always keep somewhere easy to reach. Because I’m sure that we’ll talk more about this book and what Cory says in it for a while, we have to. (Link to Buy)

Shivering Sands – Warren Ellis

Well, if you know me for a while, you probably know that Warren Ellis is one of those people that I can really worship if he starts a cult. He still doesn’t, so I’m just reading and enjoying everything he writes. And recently bought his blog post collection “Shivering Sands” and finished today. Now I’m waiting a couple months to re-read again.

To be honest, if you know and like Warren Ellis, you’ll love this book. If you don’t know him, I’m not sure if this can be a good start point. I would recommend couple of his comics first. And if you don’t like him, I’m really sorry for you. (Link to Buy)

Elindeki Potansiyeli Reklam Geliri Uğruna Çöpe Atmak: Ezgi Başaran’a Cevaben

Dün Ezgi Başaran’ın Radikal’deki köşesinde yayınladığı “Radikal Teşekkür” yazısı, özellikle Twitter’da oldukça konuşuldu ve tartışıldı. Elbette bunun en önemli sebebi Radikal’in dijitale taşınmasıyla birlikte geçirdiği değişimin birçok kişi tarafından memnun edici olmaması ve buna rağmen Ezgi Başaran’ın “Çok iyi gidiyoruz, bakın ne kadar tıklandık” şeklinde bir yazıyla bu eleştirilere cevap veriyor olmasıydı.

Aslında bir süredir hem Radikal’in yeni hâlini, hem de genel olarak Türkiye’de dijital yayıncılığın ve gazeteciliğin nasıl yanlış anlaşıldığı ve bunun nasıl sorunlara neden olduğu hakkında yazmayı planlıyordum. Ezgi Başaran’ın yazısını okuyunca, geç bile kaldığımı fark ettim.


En başta şu çok tıklanma meselesine değineyim. Artık internette niceliğin bir önemi kalmadı. Takipçi satın alınabilen, birçok farklı yolla tıklanma sayılarının arttırılabildiği ve bunların aslında websitenize reklam verenler dışında kimse tarafından önemsenmediği bir dönemde tıklanma sayısı artık övünülecek bir değer olmaktan çıktı. Bunu uzunca bir süredir dünyadaki birçok medya araştırmacısı ve akademisyen dile getirmekte ama pek dinleyen yok. Böyle büyük sayılar reklam geliri olarak dönmeye devam ettiği sürece de kimsenin önemseyeceğini sanmıyorum.

Radikal’deki yayıncılığın niteliğinin düşüşünü de “nefes almak ve aldırmak” bahanesiyle kurtarmak istemiş Ezgi Başaran. Oldukça zayıf bir savunma. İnternette sınır yok, bir websitesinde de sunucularınız yettiği sürece istediğiniz kadar yayın koyabilirsiniz. Ama Radikal nitelikli haberler bulmanın neredeyse imkansız hâle geldiği, özel haberler yazan gazetecilerini birer birer kapı dışarı eden bir yer. Nefes aldırmak istiyorsanız hepsini birlikte de yayınlayabilirdiniz, sonuçta nefes almak isteyen sizin “click bait”, magazin linklerinize tıklar, haber almak isteyen dğerlerine. Ama Radikal artık nefesten başka hiçbir şey almanın mümkün olmadığı bir haber sitesi oldu.


Ama tüm bunların arkasında benim gördüğüm daha büyük bir sorun var ve bu sorun dünyanın geri kalanı için artık kabul edilip çözülmeye çalışırken henüz Türkiye’ye yeni gelen bir şey.

İnternette niceliği nitelikle eşdeğer tutma ve bunu internette yapılan her şeyin temelindeki algı olarak yerleştirme gibi bir hastalık söz konusu. İçeriğin kalitesi, değeri, ne kadar özenli yazıldığı ya da gerçekten bir şey söyleyip söylemediğini önemsemeden; sadece tıklanabilecek şeyleri daha da tıklanabilir hâle getirerek yayınlama hastalığı bu. Eskiden “Buzzfeedleşme” diyordum buna ama Buzzfeed bile bu yayın politikasındaki sorunları fark ederek daha nitelikli yayınlar yapmak için çaba gösteriyor (İşçi haberleri muhabiri, dünyanın birçok ülkesinden yazar veya araştırmacı gazeteciler almak gibi mesela).

Radikal’de (ve Türkiye’de internet yayını yapan birçok kurumda) bu hastalığı görmek mümkün. Yayınladıkları şeylere, başlıklarına, yazılarını internette duyurma biçimlerine ve maksimum tıklanma almak için gösterdikleri çabaya bakarak bunu görmek mümkün.

Ancak burada modalar hep geriden takip edildiği ve çok fazla üzerine kafa yorulmadan görülen her şey kopyalandığı için şu anda bu konuda yapılan tartışmalar ve yeni yollar için gösterilen çabaların hiçbiri görülmüyor. Son zamanlarda yayına başlayan çevrimiçi haber yayınlarına ve sitelere baktığınızda ilk fark edeceğiniz şey hepsinin nitelikli yayınlar yapmayı, “clickbait”den uzak durmayı ve bunun gibi bir önceki dönemin sorunlarını geride bırakmayı hedeflediklerini görebilirsiniz. Çünkü bunun ne kadar sorunlu olduğunu ve internetin potansiyellerini boşa harcamaktan başka hiçbir işe yaramadığını görüyorlar. Buzzfeed eskiden listicle için girilip vakit öldürülen bir siteyken şu anda ciddi araştırmacı gazetecilik işleri yayınlıyor ve bunu yaparken, Ezgi Başaran’ın deyimiyle “nefes alınacak yerleri” de eskisi kadar merkezde olmasa da yayınlamaya devam ediyor. Quartz, The Intercept, Daily Dot ve bunun gibi birçok diğer yeni örneğe girmeye gerek bile duymuyorum.

Sonuç olarak Ezgi Başaran şu anda Radikal’in gitmekte olduğu yolu savunmakta ısrar edebilir ama birçok anlamda artık gerçekten haber almak için tercih etmediğim sitelerden birisi olduklarını ve birçokları için de durumun böyle olduğunu bilmesi gerekiyor. Sırf tıklanmak için atılan başlıklar, içi boş haberler, okunmaya değer bir şeyler bulmanın imkansızlığı bunların sebeplerinden bazıları.


Yazıdaki birkaç detaya daha değinmek istiyorum. En başta da “şikayet ediyorsunuz ama okuyorsunuz” kısmına.

Ayrıca kızıyorsunuz ama çok da okuyorsunuz televizyon ve magazin dünyasıyla ilgili haberleri.

Radikal’in tıklanma sayısının artmış olması Radikal’in eski okuyucu kitlesinin hâlâ okumaya devam ettiği anlamına gelmez. Bu değişimden benim gibi şikayet edenlerin ciddi bir kısmı artık Radikal’i takip etmeyi bıraktı. Böyle tamamen yanlış bir veri analizini Ezgi Başaran’a, bir gazeteci olduğu için, hiç yakıştıramadım.

Türkiye gündemi ne zaman sallansa, dünyada ve bu topraklarda ne zaman taşlar yerinden oynasa bize geliyorsunuz. (Rakamlar yalan söylemez!)

Bu cümle, özellikle de parantez içindeki o ünlemle yazılan tespit içimi acıttı, Ezgi Başaran için üzüldüm desem yeridir. Rakamlar yalan söylemezmiş. Ezgi Başaran hiç mi istatistik üzerine okumadı acaba ya da internette nicelik temelli araştırmaların ne kadar sorunlu ve sıkıntılı olduğunu? Acaba son zamanların moda kavramı olan “big data”nın en büyük sıkıntısının başlı başlına “rakamlara güvenilemeyeceği” olduğunu duymadı? Rakamlar eğer isterseniz çok güzel yalan söyler, basit analytics sonuçlarından böyle büyük çıkarımlara gidilmez, giderseniz inandırıcılığınız kalmaz (bu konuda kaynak göstermeye bile gerek duymuyorum, bir arama motoruna girip araştırsanız yüzlerce makale ve araştırma bulursunuz bununla ilgili). Ama Ezgi Başaran milyonlarca tıklanan bir sitede yazıyor, benim blogum günde ~100 tıklanma alıyor. Rakamlar ona güvendiğine göre o doğru söylüyordur tabi ki.

(Ayrıca yazarken emin olmak için tarayıcı geçmişime baktım da, bu yazıdan önce aylardır hiç Radikal’e girmemişim. Her ne kadar RSS okuyucumda ekli olsa da açıp okuduğum hiçbir haber olmamış uzun zamandır.* Demek ki herkes koşmuyormuş Radikal’e.)


Her ne kadar bu kadar incelemiş, eleştirmiş olsam da en önemli detayı belirtmeyi unuttum. Bu yazı biz okurlar için yazılmış bir yazı değil, bu yüzden bizi bu kadar rahatsız ediyor. Bu yazı reklam veren, vermeyi planlayan şirketlere ve reklam ajanslarına yazılmış bir yazı. “Böyle ödül aldık, bu kadar tıklanıyoruz” gibi cümleler, 2015’e girerken sitenin reklam gelirini daha yukarıda tutmak ve önümüzdeki yıl alınacak reklamların sayısını arttırmak için yazılmış bir brifingden fazlası değil. O yüzden bu yazıya çok da takılmamıza gerek yoktu aslında.

Ama bundan ders çıkartılıp nasıl internetin potansiyellerini kullanabiliriz üzerine düşünülmesi lazım. İnterneti tıklanıp reklam parası toplamak için kullanmanın gazetecilik olmadığını, burada şu anda elimizde olan imkanlarla gazeteciliğin kalitesini kat kat arttırabileceğimizi görmemiz gerekiyor. Şu anda gerçekten araştırmacı gazetecilik için, özgür yayınlar yapabilmek için geçmişte akla hayale gelmeyecek imkanların içerisinde yaşıyoruz ama tıklanma ve reklam geliri peşinden koşanların “Radikal” gazeteciler olarak anılmasına hâlâ imkan veriyoruz. Bu da bir noktada bizlerin payına düşen ayıp.

*: Bu cümleyi yanlış anlaşılmaları önlemek için ekledim. Radikal'i hiç takip etmeden bu yazıyı yazdığım gibi bir algı oluşmasını istemem.

#ResistComics – A Kickstarter Comics Anthology

There’s an awesome Kickstarter project just started and you should definitely check and support it if you can.

Project is called #ResistComics (#DirenÇizgiroman). This Kickstarter project is for an comics anthology by Can Yalçınkaya. Can is from Sydney, Australia and he’s an academician, comic book writer and an amazing guy.

This project, Resist Comics, is a comics anthology which all stories inside it connected with Gezi Protests in Turkey. I don’t know how many comics in total but the previews shows that there are lots of different kinds of story inside it. Classic stories, sci-fi, superhero; and all of these about Gezi and how their creators feels about it.

Also one of the other amazing things about this project is, Can and almost everyone in this project has punk/DIY soul inside them and this is the reason they want to self-publish it and use Kickstarter for this. They want this anthology to be independent and free from any kind of pressure.

This is one of the previews that made me excited about it:

So, that’s all I can say for now. Project’s Kickstarter page is here; you can get more  information from there and I hope you’ll support this project. There are lots of gifts you can get other than anthology too :)

Telefonunuzda Güvenli Mesajlaşma İçin

Her türlü internet trafiğinin birçok kurum tarafından izlenmeye ve arşivlenmeye çalışıldığı bir çağda yaşıyoruz. Özellike Türkiye, artık bu konuda istediğini yapabilecek yetkilerle donatılmış kurumlara sahip. Bu yüzden en azından kendi kullandığım uygulamalardan tavsiyeler vererek bu konuda sizlere yardımcı olmaya çalışacağım.

Bu konularda daha detaylı bilgi edinmek ve uygulamaları nasıl kullanacağınızı öğrenmek için Kem Gözlere Şiş projesini takibe almanızı tavsiye ederim. Burada yazdığım ancak orada anlatılmayan uygulamalar olacaktır, projenin sürekli kendisini güncelliyor ve yakında daha da geniş bir arşive sahip olacak.


Başlangıcı mesajlaşma araçlarıyla yapmaya karar verdim. Burada bahsedeceğim uygulamalar özellikle Whatsapp benzeri diyebileceğimiz ve herhangi bir ekstra hesap sahibi olmayı gerektirmeyen uygulamalar olacak. Whatsapp’ın Facebook tarafından satın alnmasıyla onlara olan güvenin de ciddi bir şekilde düşmesi zaten alternatif arayışlarına sürüklemişti insanları. Bunun yanı sıra daha güvenli mesajlaştığınızdan emin olmak istiyorsanız zaten SMS’i veya Whatsapp’ı tercih edeceğinizi zannetmem.

Telegram

telegram-inbox

Bu uygulama aslında görünüş ve kullanım açısından tam bir Whatsapp replikası. Ancak Whatsapp’tan farklı ve iyi birçok özelliği var. En başta sizden hiçbir şekilde ücret talep etmiyor ve etmemek konusunda da kesin bir tavırları olduğunu söylüyorlar. Bunun yanı sıra normal mesajlaşmalarınızı zaten saklamadıkları gibi, uygulama içerisinde şifrelenmiş olarak mesajlaşmanıza da imkan tanıyorlar. Ayrıca Whatsapp’tan kolay vazgeçemeyecek veya yeni bir uygulamaya alışmakta zorlanacak gibi hissediyorsanız güzel bir geçiş uygulaması olarak düşünülebilir.

Ancak uygulama zaman zaman çok kısa süreli stabillik sorunları yaşıyor ve mesajların ulaşmaması gibi nadir sıkıntılar yaşatabiliyor. Bunun muhtemel sebebi Whatsapp’ın satılmasından sonra ağır bir yüklenmeye maruz kalmaları ve tam anlamıyla bunu çözememiş olmaları. Bunun yanı sıra şifreleme kısmında ne kadar başarılı olduklarından emin değilim, o yüzden o konuda Telegram için kesin bir şey söyleyemiyorum.

Android için buradan, iOS için buradan.

TextSecure

textsecure-inbox

Açık ara benim favorim olan uygulama. Daha önceleri sadece SMS’lerinizi yönetmek ve onları kriptolu olarak göndermek için yazılmıştı bu program. Ancak yakın zamanda push mesaj servisini de uygulamaya dahil ettiler ve gönlümü daha da kazandılar.

Uygulama her anlamıyla başarılı ve şu ana kadar bana hiçbir sıkıntı yaşatmadı. Hem SMS’leriniz hem de normal mesajlaşma için gönül rahatlığıyla kullanabileceğiniz bir program. Şifreleme konusunda da oldukça güvenilirler ve daha da iyisini yapabilmek için uğraşıyorlar. Tıpkı Whatsapp’ta olduğu gibi telefon numaranızı uygulamaya tanıtmanız ve ardından sizin için bir anahtar yaratmasını sağlamanız içiniz rahat bir şekilde mesajlaşmanız için yeterli.

Android için buradan, iOS için yakında.

Wickr

wickr-inbox

Bu yeni keşfettiğim bir program ve bunu da ciddi bir şekilde sevmeye başladığımı söyleyebilirim. Bu programda kendinize bir kullanıcı adı ve şifre seçiyorsunuz ve ardından sizin güvenli mesajlaşma yapabilmeniz için kendisi tüm gerekenleri yapıyor. Ardından kullanıcı adınızı bilen herkes sizinle mesajlaşmaya başlayabiliyor. Eğer arkadaşlarınızın sizi daha rahat bulabilmesini isterseniz kullanıcı adınızla mail adresinizi ve/veya telefonuzu da eşleyebiliyorsunuz. Bununla rehberinde birinden birisi olan kişi de sizi rahatça bulabiliyor.

Bu uygulamanın en güzel yanlarından birisi de kendi kendisini imha eden mesajlar gönderebiliyor olmanız. Yani gönderdiğiniz mesaj sizin belirleyeceğiniz süre boyunca aktif oluyor ve ardından tamamen siliniyor. Bu sayede hem kriptolu hem de bir süre sonra yok olan bir mesaj göndermiş oluyorsunuz. Bir anlamda Snapchat’in yazılı hâli olarak düşünebilirsiniz. Tabi ki güvenlik açısından ondan daha iyiler.

Android için buradan, iOS için buradan.


Bu üç uygulama (+ Snapchat) benim telefondan mesajlaşma için kullanmayı tercih ettiklerim ve tavsiye ettiklerim. Eğer sizde telefon numaram varsa TextSecure veya Telegram’dan bana ulaşabilirsiniz. Eğer yoksa Wickr’da (veya Snapchat’te) ahmetasabanci nickiyle beni bulabilmeniz mümkün.

Uygulamaları genel olarak tanıtmak amacıyla yazdım, umarım sizlere az da olsa yardımcı olabilmişimdir. Bundan sonra özellikle bahsetmemi istediğiniz bir konsept veya uygulama olursa yorumlardan, maille veya bu uygulamalardan birisiyle bana ulaşabilirsiniz.

[Pazar Müziği] A Sense Of Uncertainty by Good Weather For An Airstrike

Good Weather For An Airstrike basically caught me with his name. When I first saw the name, I thought “This must be a good thing, I should give it a chance”. I wasn’t wrong, of course. This album, A Sense Of Uncertainty, is one of the purest records I’ve listened so far.

* * *

Good Weather For An Airstrike, beni ismiyle kendisine çekti. İsmini görür görmez “Kesin iyi bir şeydir bu, bir şans vermek lazım” dedim. Ve dinler dinlemez ne kadar haklı olduğumu gördüm. Bu albümleri, A Sense Of Uncertainty, uzun zamandır dinlediğim en saf kayıtlardan birisi, gerçekten etkileyici bir çalışma.

[Pazar Müziği] Ben Prunty – FTL

Bu pazar sizlerle bir albüm paylaşmak istedim. Çünkü bu albüme, özellikle bu hafta, resmen bağlandım. Çoğu zaman elim başka bir şey açmaya gitmedi. Ve aralarından herhangi birisini de seçemedim.

Albüm, en sevdiğim oyunlardan birisi olan FTL: Faster Than Light’ın soundtracki. Tahminimce oyunu oynamış olanların aklında çalmaya başladı bile müzikleri. Oyunla mükemmel bir uyumunun olmasının yanı sıra, tek başına da dinlemesi oldukça keyifli bir albüm. Ayrıca bir şeyler yazacağınız/yaratacağınız zamanlar için de tavsiye ederim, motive edici bir etkisi oluyor.

* * *

This sunday, I’m sharing a full album with you. Because I couldn’t listen anything else this week and I couldn’t choose a song from it.

Album is the OST of FTL: Faster Than Light, one of my favourite games. If you’ve played the game, some songs started to play in your brain right now. Songs goes perfect with the game but that doesn’t mean you can’t listen them by itself. Also you should listen this album when you’re going to write/create something, it helps you to focus better (at least helps me).