[Duyuru] Django Girls İstanbul’a Katılmak İçin Son 2 Gün

Django Girls atölyesi üçüncü kez İstanbul’da düzenlenecek. Kadın yazılımcılar gün boyunca bu yazılım atölyesinde üretecek.

Dünya çapında bir günlük yazılım atölyesi olarak gönüllü kadınlar tarafından örgütlenen Django Girls etkinliği Türkiye’de de dördüncü kez düzenlenecek. Atölye kapsamında Django ve Python programlama dilleri ile web sitesi sitesi yapılacak.

Kadınlara yönelik olarak düzenlenen, ücretsiz programlama atölyesi, bir Django Girls etkinliği. Django Girls; kadınları programlamaya teşvik etmek için tamamen gönüllüler tarafından yürütülen, dünya çapında, bir günlük yazılım atölyesi. Türkiye’de ilk defa kadinyazilimci.com, Garaj ve bir grup gönüllü ile birlikte 2015 Aralık ayında İstanbul’da gerçekleştirildi. Mart ayında ikinci Django Girls İstanbul etkinliği ve son olarak Nisan ayında Django Girls Eskişehir yapıldı.

Atölye düzenleyicileri “Kadından yazılımcı olmaz” klişesini yıkmaya kararlı. Atölye için yayınlanan çağrı metninde “Kadınlara programlamanın sanıldığı kadar zor olmadığını, yazılımcılığın bir erkek mesleği olmadığını ve bütün gün oturup kod yazmanın ne demek olduğunu gösterme konusunda kararlıyız” diyor.

Bir gün sürecek atölyede sıfırdan websitesi nasıl yapılır anlatılıyor. Django Girls tarafından hazırlanan rehbere uygun şekilde yapılan atölyede katılımcılar üçer kişilik gruplara ayrılıyor, her gruba bir mentör yön verip, yardımcı oluyor.

Atölyeye katılım için programlama bilmek ya da kadın olma zorunluluğu bulunmuyor. Atölyeye katılım 30 kişi ile sınırlı. Bu nedenle katılmak isteyen adayların 27 Nisan’a kadar başvuru formunu (https://djangogirls.org/istanbul/apply/) doldurup, göndermesi gerekiyor. 7 Mayıs’ta İstanbul’da düzenlenecek etkinliğin sponsoru ise SoftTech.

Django Girls İstanbul hakkında ayrıntılı bilgi almak için https://djangogirls.org/istanbul/ sitesini ve https://www.facebook.com/djangogirlsistanbul sayfasını ziyaret edebilir, @djangogirlsIst twitter adresini takip edebilirsiniz.

PS: Blogumun az çok bir takipçi kitlesi ve haber yayma gücü var ve bunu elimden geldiğince faydalı ve benim de dünya görüşüme uyan şeyleri yaymak için kulllanmak istiyorum. Eğer duyurmak istediğiniz şeyler varsa bana mail adresimden ulaşın, eğer bana ve bloguma uygunsa memnuniyetle yayınlarım.

Tehlikeli Oyunlar (Eren Okur)

[Söyleyecek çok fazla şey yok bunun üzerine. Oğuz Atay hakkında dönüp duran tartışmalara Eren’in (benimde katıldığım ve savunduğum) bakış açısından bir cevaptır aşağıdaki yazı. Daha fazla araya girmiyorum, yazı sizindir. –A.A.S.]

Öncelikle, belirtmekte fayda olduğunu düşündüğüm bir kaç şeyi söyleyerek başlamak istiyorum:  Bu yazıyı yazmaya karar verirken fazla düşünmedim; çünkü bazı durumlarda insanlar kendilerini harekete geçmek zorunda hissederler. Bunun sebebi, herhangi bir şeyin arkasındaki gizli gayeyi görüyor olmaları ve yılanın başını küçükken ezme eğilimleridir. Kaldı ki bu duruma sebebiyet veren insanlar, bir önceki cümlede kullandığım deyimin içinde geçen  ‘’yılan’’ kelimesinden çok ‘’küçük’’ kelimesine kafayı takacak insanlar olabilir ve  bu durumda onlara karşı durmak daha da vahim bir hâl alabilir.

Her ne kadar kendimi ‘’edebiyat camii’ası’’nın içinde görmesem de, bu yazıyı yazdığımdan ötürü bir şekilde kendimi sorumlu hissettiğim durumlar var ve olası tepkilere karşı hassas bir noktaya parmak basmak istiyorum: Evet! Ben adı sanı duyulmamış bir ademceğizim ve sizler, en azından ne yapmamam gerektiğini bana öğreten ve benden yaşça büyük insanlarsınız. Şunu diyeceğinizden de adım kadar eminim: ‘’Haddini aşmış!’’. Evet, en güzel yaptığım iştir, yüksek müsaadenizle haddimi aşıyorum. Tekrar merhaba!

Bilindiği üzere son zamanlarda ‘’sanat’’ camiasındaki Fazıl Say polemiklerinden sonraki en yaygın tartışma, Notos Dergisi’nin Haziran-Temmuz sayısını Oğuz Atay’a ayırması ve kısa kısa yorumlar aldığı ‘’Oğuz Atay Adı Aklınıza İlkin Neler Getiriyor?’’ bölümündeki yazarlar/şairler arasında bulunan Şavkar Altınel’in Oğuz Atay’ı ‘’sığ ve yapay’’ bulduğunu söylediği kısa metni yayımlamasıyla başladı; iyi ki de başladı. Burada tartışmanın her iki tarafının da hemfikir olduğunu düşünüyorum. Zira memleket olarak soğuk savaştan fazla haz ettiğimiz söylenemez.  Birileri ‘’mahalle’’yi basmaya geliyorlarsa, adamlarımızı toplar, elimize sopaları alır, bekleriz. Gerçi ben kolejli değilim; belki bunu çocukluğunda hiç yapmamış sevgili ağabeylerimiz vardır, bilemeyebilirler. Ama bakın okumadığınız bir diğer romanı ‘’Tehlikeli Oyunlar’’da Atay ne diyor:

’Bu kadar şiddeti sizin içiniz kaldırmaz. Siz, salonda at yarışları oynayabilirsiniz ancak.’’

Her popülist tartışma gibi bu tartışmanın da ben dahil olmak üzere tarafları var ve karşılıklı yazılan yazılarla çirkin bir hal alan, kaotik bir ortamda bulunmaktayız. Ne mutlu ki onlar için reklam değeri taşıyan bir hedef olmadığımdan ötürü kimse bana karşı kendini cevap vermek zorunda hissetmeyecektir. Bunu da yaşıma ve ismime bağlayarak kendilerini rahatlatacaklardır.  Bu durum kuşak olarak alıştığımız bir durum, biliniz. Ki bizi bilirsiniz, biz bizi bilmediğinizi biliriz.

Tartışmanın taraflarından Sürey?ya Evren: ‘Bu anormal durum bize Oğuz Atay hakkında hiçbir şey söylemiyor. Atay savunganları, Üçüncü Kuşak Atay Keşfedicileri önceki kuşaklardan çok daha asabiler. Ülkesini hiç görmemiş milliyetçi diaspora kuşakları gibiler. Oğuz Atay ilk yayımlandığında veya Birinci Keşif Kuşağı tarafından keşfedildiğinde henüz Türkçeye çevrilmemiş bunca çeviriye rağmen hem de.’’ diyor BirGün’deki cevap yazısında.

Bizim kuşağı bilirsiniz Sürey?ya Bey, internetle fazlasıyla haşır neşir bir kuşağızdır. Bir konu hakkında bilgi edinmek için kütüphaneden evvel internete başvururuz. Ben de bu yazıyı yazarken ilk önce, hakkınızda daha geniş bilgi edinebilmek adına bu yola başvurdum ve isminizi internette arattım. Ama  bir de ne göreyim Sürey?ya Bey, ‘’Üçüncü kuşak Atay keşfedicilerinden ve ülkesini hiç görmemiş milliyetçi diaspora kuşakları gibi olanlardan’’ olan ben, aradığım bir çok şeyin sözde ansiklopedik bilgisine kendi dilimde erişebildiğim Vikipedi isimli internet sitesinin, yalnızca İngilizce hazırlanan kısmında biyografinize rastlayabildim. Televizyonla da arası iyi olan kuşağımın iyi bildiği bir dizide sıkça şu cümle geçerdi Sürey?ya Bey:  ‘’Bu bir çelişki midir?’’

Bu arada dergilerinize ve dergilerinizdeki eleştiri yazılarınıza göz gezdirmiyor da değiliz, bilmenizi isterim. Mesela bazen dünya edebiyatından kimi yazarların kitap eleştirilerini yayımlıyorsunuz. Ama şunu bilmiyorsunuz ki, bizler, yani şu ülkesini hiç görmemiş gibi davranan kuşak, aynı kitapların yurtdışında yayımlanan eleştirilerine de göz gezdiriyoruz Sürey?ya Bey. Bunca çeviriye rağmen hem de!

Bir de 7/24 blog yazdığımız dönemlerden tanıdığımız sevgili blog kardeşi’miz Gülüm Dağlı var, şöyle söylemiş:  ‘’Haber sitelerine yorum yapan ve 7/24 sözlük dolduranlar hemen üşüştü, Şavkar Altınel’e hiç hak etmediği laflar etti.’’

Çok manidar, aynı zamanda Twitter adlı sitede de şöyle bir iletisi mevcut: ‘’Böyle cesur ve gururlu gençleri görünce gözlerim doluyor. Kendimi Çetin Altan gibi hissediyorum.’’ Kendisini Çetin Altan gibi hissettiğinden şüphemiz yok; onun erken sınıf atlayan hali olarak hayli mutlu gözüküyor. Mutlu musunMathilda? Kuşkumuz yok…

Tehlikeyi erken sezinlemeyi bilen, batı liberalizmini özümsemiş bireylerle karşı karşıya olduğumuzun bilincindeyiz. Bu sebeple bize saldırmaya, bizi benzettikleri cemaatler gibi, en önemsediğimiz değerlerimizden başlıyorlar. Fakat şu da bilinmelidir ki, yenileceksek bile, kolay yenilecek lokmalar olmayacağız. Oğuz Atay’ı bizim cemaatimizin lideri olarak lanse eden kişilerin, yarın devlet televizyonlarında ‘’sığ ve yapay’’ gözyaşlarıyla karşımıza çıkabileceklerinin farkındayız.

Yine Atay’ın Tehlikeli Oyunlar isimli kitabından bir alıntıyla yazımı sonlandırmak istiyorum. Umarım sizde bu kitabı okumak adına bir merak uyandırabilmişimdir. Umarım ülkemizin ‘’ödüllü’’ şairleri tek kitap üzerinden külliyat yorumlamaktan bundan böyle kaçınırlar, -ki biz de seve seve ne yazmamamız gerektiğini onlarla tartışmadan, yalnızca onları okuyarak keşfedebilelim.

”Yabancı amcalara kızmayın; kibar aile çocuklarına çamur atan mahalle çocukları gibi görüyorlar sizi. Buna da en çok ben dayanamıyorum, en çok gene ben kızıyorum.”

Eren Okur

Buradan Geldi: https://www.facebook.com/notes/eren-okur/tehlikeli-oyunlar/10150321696987154

31 Cevapsız Arama

sansüre, muzır neşriyet ek yazılarına, tık’lama avcılarına, denetçilere..

Ahmet A. Sabancı, Alper Volkan Dikyar, Bay Perşembe, Deniz Cansever, Emre Cengiz, Emre varışlı, Eren Okur, İnan Ulaş Arslanboğan, Kerim Akbaş, Rahman Yıldız, Semih Yıldız, Sidar Sinan Özmen, Şakir Özüdoğru, Şenol Erdoğan, Tolga Karagöz, Umut Taylan

yazdılar..

31 CEVAPSIZ ARAMA

pembe ve mavi üzerine fotojenik vesikada, ben nerdeyim göründüğüm yerde miyim, vatandaşlık seri kodum üzerinde
ürkt-üm ve çalışkanım’da ben nerdeyim, yeni üretilmiş ve erkek çok erkek ve illa ki soruşturulacak ..türkiye saatiyle ‘her zaman’ siyah poşete girip çıkmış, soğuk damga ben nerdeyim, ve sabah ereksiyonundan bile suçluluk duyacak

kablosuz bir yalnızlık çevresinde dönüp dururken bir taraf aydınlık bir taraf hep karanlık kaldı işte bu yüzden işte onlar yüzünden üryan organlar ah lan bu porsuklar ve kargalar susmadan ve durmadan devam ederken dokunmaya yalnızlığımıza ve bağsızlığımıza kablosuz bir yalnızlık çevresinde bir taraf karanlık kaldı bir taraf kör
durmadan sikin ah çok iyi lan durmadan bıkmadan sizin geriye kalan güzel kavramları

tüm kimlikleri yakılmış bir hayat, muzır neşriyat
bütün adresler sahipsiz kaldığında mı savunacağız yolları
aslında zamanı da bir torbaya sokacaklar ama hatırlıyorlar bazen insanlık olayını; hareketin taşıdığı asıl hikaye şimdi
asıl direnmemek yasaktır!

bu kötü bi ayna, cadı işi. ve her şey siyahın elinde
ışığı düzgün gözlere tut..kendini iyi hisset
çünkü ışığın yalamadığı köşelerde neşelenerek dönen fareler allah çekiyor!
bi kuyu bulmuşlar biz konuşurken. çekiyorlar.. isyan çıkıyor!

kelepçelere kuş, silinen harflerin ezberinde
gece paranoid aman şimdi sus
karanlığın pusundaki us’un kopçası çıkmışa
hadi şimdi, hemen: bağır bağır bağır!

alacağı bir şeyler varmış gibi dönendir zaman şimdi
çok konuştuk soldu, yeni kışlar sırada artık kimsenin umutla işi yok
sabahın dördüne kadar düşünmüyor insanoğlu, geçti o günler
kurduğumuz barikatlar bar oldu! şehir baştan aşağıya oy veriyor eğer oy bu bir şeyi değiştirseydi onu da yasaklarlardı.

biz sansürlerle büyüdük vişne reçelleriyle değil!
biz sansürlerle büyüdük vişne reçelleriyle değil!
ve haklı sebeplerden ötürü şimdi
reddediyoruz ağızsız bir ses tiyatrosunda atılmaya korkulan tiratlar olmayı!

yaratan ve sözlük yazarı olmayan rabbinin adıyla oku…
topraktan gelen haydaroğlunu lanetleyen;
7 kat göğe sığmayan memeleriyle
sansür,
iktidar tarafından parası ödenen bir reklamdır.

bu gece herkesi vurabiliriz! bir altı patlara ihtiyacımız var mr. keyboard
bu gece bütün kan akışı, gereğinden fazla yol ayrımlarıyla dolu bir kırmızı ışığın durdurabileceği virüslere benzemiyoruz, diyorum ki mr. keyboard bir altı patlara ihtiyacımız var… yani vurulabiliriz akışkan ve ıslak dillerimizden
bu gece bütün kitapları konyak alevinde otuzbir çekerek okuyabiliriz

üşenerek ölenleri sevmem,
yasalar her fotokopide daha da lekeli çıkar
ve sistemle birlikte içselleştirdiğim organlar
düşük bağışlarla ayakta durmaya
çalışan bir bando ekibine üye olmak için
adım adım örgütsüz olmaya davet eder geçtiğimiz 30 yılı

rektum, jelsiz..
acı ve bok,
ne güzel.
sen bilemezsin!

yoksa yok, otuzbiride internetten çekmeyin artık
ya da beat okumayın lan!
okumayın, bakmayın, çekmeyin, çekiştirmeyin.
bak hocamızın yeni dvdleri çıktı
üstelik 15 dakika içinde ararsanız
yüzde 31 indirimle!

çağlar öncesinde değil, 21.yüzyılın soğuk bir bahar günü
kaleme alındı, alınıyor bu metin. sahibi henüz yaşıyor olup her güne
denetim ve gözetim mekanizmalarının yeni bir sansürüne tanık olma
endişesiyle uyanıyor, hiç çıkmamış kitaplarının yasaklanmasını

toplu şiirlerden nefret ediyorum
ve internet yasağının bir insanlık suçu olduğunu düşünüyorum
toplu bir şiire beni bulaştıran bu internet yasağına ise
kıçımla gülüyorum ve kendisini böyle kınıyorum!

devletim otuzbir diye seni çekeceğim artık
boşlukları da sen doldur ve devlet biz malız
devlet bizi okula gönder ve devlet bizi koru
ve devlet ben senin… aciz kulun, slm nbr?

12 mayıs 2011

Nezih Sansürü – II / Metis Ajanda 2011

“Nezih kitabevi sansürcülüğe devam ediyor.

Daha önce Underground Poetix adlı derginin “Türk aile yapısına ve kültürüne aykırılığı” gerekçesiyle satımını durduran Nezih kitabevi, şimdi de Metis yayınlarının çıkarmış olduğu “2011 Irkçılığa, Ayrımcılığa ve Nefret Suçlarına Karşı” ajandasını şubelerinden toplatma kararı aldı.

Kitabevi, internet sitsinden yaptığı açıklamada tüm faaliyetlerini, “Türkiye Cumhuriyeti yasaları ve Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün çizdiği ilke ve düşünceler doğrultusunda yürütmektedir” şeklinde bir açıklama yaparak uygulamasını meşrulaştırmaya çalışmıştır.

Ajandanın neden satılmadığını sorduğumuzda gerekçesini öğreniyoruz. Ajandanın 10 Kasım tarihli sayfasında Zulüm yazısı üzerine işeyen çocuk figürü gerekçe gösterilerek mağazalardan toplatıldığını öğreniyoruz. Söz konusu çocuk figürü ajandanın birçok sayfasında mevcut. Bazı müşterilerin üründen şikayetçi olması bahane edilerek yapıldığı söylenen uygulama, Nezih kitabevinin aczini gözler önüne sermektedir. Farz edelim ki söz konusu imaj Kemalizm ile zulüm arasında kurulmuş olsun. Bu ilişkinin kurulması gerekçesiyle ajandaları toplatma kararı alan Nezih kitabevi yönetimine soracağımız birkaç soru var:

– Nezih kitabevi, satacağı ürünlerin içeriğinin ne olduğunu denetleyecek bir sansür kuruluna mı sahiptir?

– Nezih kitabevinin, bilmediğimiz bazı ilkeleri vardır da bundan bizim mi haberimiz yoktur?

– Bu ilkeler nasıl bir şeydir ki TRT’de yayınlanan bir programda konuk edildiği için çeşitli basın kuruluşlarında etik tartışmasına sebep olan Mehmet Ali Ağca’nın kitabını dahi onlarca adetlerde yeni çıkanlar bölümünde teşhir etmekte sakınca görmezken, edebiyat-siyaset-felsefe alanında yüzlerce yayının basımını gerçekleştirmiş olan Metis yayınlarının çıkarmış olduğu bir ajandayı sansürleme hakkını kendinde nasıl görmektedir?

Kendisine gelen şikayet maillerini bir kitapçı ciddiyetiyle karşılayamayan Nezih kitabevi, ürün içeriklerinin yayıncısını bağlayan bir tavır olduğunu, kendisinin bu konularda taraf olmadığını ifade etmekten aciz midir?

Anlaşılıyor ki Nezih kitabevi taraf olduğunu düşünmektedir. Peki öyleyse, Kemalizm’in zulüm demek olduğunu sadece ima etmeyen, bunu aynı zamanda ifade eden kitapların raflarında düzinelerce bulunduğunun farkında değil midir? Nezih kitabevi yöneticileri gerek dünyada gerekse de Türkiye’de yaşanan süreçlerin farkında olmayabilir. Öyleyse biz hatırlatalım: Küresel kapitalizmin ve neo-liberal ideolojik tahakkümün dünyayı saran hegemonyası, sadece Kemalizm’i değil, otoriter bütün yapıları biçimsel dönüşüme ve eleştiriye muhatap ediyor. Elbette ki otoriter yapıları bütünüyle tasfiye etmiyor, sadece onları daha kullanılabilir bir kılıfa sokuyor. AKP’nin temsil ettiği değişimci çizgi de Kemalizm’in bir anlamda reddi iken diğer taraftan onun yeniden biçimlendirilmesidir. Statik ve değişime direnen bir Kemalizm olgusu bugün artık hakim sınıfların da işine yaramamaktadır. Zira konjonktür, burjuvaziyi kapalı ekonomik ve siyasal modelleri dışa açma ve kendini yeniden yapılandırmaya mecbur bırakıyor.

Bu genel çerçevenin içerisinde düşünüldüğünde; geçmişten beri sınıfsal bir içerikle tutarlı bir şekilde Kemalizm’e karşı olan devrimci sosyalist yazarların eserlerinin yanında, artık konjonktüre uygun olarak ve tutarlı bir sınıfsal analize konu etmese de daha önce kendini bu kadar açık ifade etmeyen muhafazakarlar ve AKP ile ittifak halindeki liberallerin eserlerinin de hızla çoğaldığını söyleyebiliriz. Nezih kitabevi yöneticileri, bu eserlerde çeşitli biçimlerde; Türkiye tarihinin önemli kitle katliamları ve dramlarının Kemalist resmi ideolojiden kaynaklandığı ve bir ulus inşa etmek hedefiyle yola çıkan Kemalist kadroların toplumu tektipleştirme projesinin neticesinde gerçekleşen 1938 Dersim katliamından 6-7 Eylül olaylarına, Maraş-Sivas-Çorum katliamlarından 17.000 faili meçhule sebep olan ve hala toplu mezarlarla gündeme gelen Kürtleri inkar politikalarına kadar birçok olgunun sorumlusu tutulduğundan haberleri yok mudur? Eğer yoksa, tavsiyemiz; satışa sundukları kitapları daha dikkatli bir şekilde incelemeleridir. Sadece son zamanlarda çıkan Dersim Katliamı’na ilişkin kitaplara bakmak bile yeterlidir. Sözün kısası, şu anda Türkiye’nin siyasal iklimi bu eleştirileri daha fazla gündeme getirecek bir yere doğru evrilmektedir. Dolayısıyla artan bir şekilde kitap piyasasında benzer içerikli ürünlerin sayısı artacaktır. Bunu görmek için medyum olmaya gerek yoktur. Birazcık ülke gündemini takip eden biri rahatlıkla bunu görebilecekken, Nezih yönetimi hayli hayli görecektir diye düşünüyoruz.(Acaba yanılıyor muyuz?) Madem ki Nezih kitabevi kendisine laik, ulusalcı veya Kemalist bir rol biçmiştir, öyleyse soruyoruz: Nezih kitabevi yöneticileri siyaset ve inceleme araştırma reyonlarında var olan ve ideolojik dokusunu sosyalist, liberal veya İslamcı çizgiden alan ve Kemalizm eleştirisi barındıran kitapları da kaldırmayı düşünüyor mu? (Bu kitapların neler olduğunu ayırt edebilecek durumda değilseniz, söz veriyoruz yardımcı olacağız. İlk elden söyleyelim; Nezih sansür kurulu Kemalizm’i soldan eleştiren birçok kitap için İletişim yayınlarına daha dikkatli bakmalılar. Ya da Fethullahçı bir çok kitap için Timaş yayınlarını ince eleyip sık dokumalılar.)

Metis ajandasının yayınevinin kurumsal kimliğini temsil ettiğini düşünürsek; Nezih kitabevi, Murathan Mungan’dan Ahmed Arif’e, John Berger’den Ursula K. Le Guin’e Bukowski’den Platanov’a, Oruç Auroba’dan Bilge Karasu’ya Türk ve dünya edebiyatının önemli eserlerini satmaya devam edecek mi? Yoksa iki yüzlüce, ajandasını içeri sokmadığı yayınevinin kitaplarını pişkince satmaya devam mı edecek?

Görüldüğü gibi, iş bir kez yayın sansürcülüğüne girdiğinde ve ticarethanenin sahip olduğu tarafsızlıktan uzaklaşıp taraf olmaya başlayınca içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Nezih kitabevi yöneticileri kendilerine geldiğini iddia ettikleri maillere, kitapçı ciddiyetiyle de değil, ticari çıkarcılıkla dahi cevap vermiş olsalardı daha önce yaptıkları hatayı tekrarlamamış olurlardı. Daha önce Türk aile yapısına takılan derginin akıbetinin bir benzeri bu kez resmi ideolojinin kırmızı çizgilerine takılan Metis ajandasının başına gelmiştir. Ancak görünen o ki ifade özgürlüğü ve siyasi çoğulculuk gibi kavramlara uzak olan Nezih kitabevi yöneticileri kitabevi yöneticiliğiyle soruna yaklaşmadığı müddetçe yukarıdaki soruları yanıtlamaya mecbur kalacaklardır. Kitap okumayı boş zaman faaliyeti olarak görmeyen ve dünyaya karşı kendini sorumlu hisseden entelektüel kesimin bu olayın takipçisi olması ve daha geniş kesimlerin konu hakkında bilgilendirilmesi için elimizden geleni yapmak boynumuzun borcudur.”

Nezih Kitabevi’nde Goebbels Kafası

“Basına, kamuoyuna ve tüm ilgililere;

Geçtiğimiz üç ay içerisinde hiç beklemediğimiz bir yaklaşımla karşılaştık.

Bir süreden beri Underground Poetix okurlarından gelmekte olan mailler sonrasında NEZİH KİTABEVİ’ nde, Berfin Cemiloğlu ile başlayan dönemde Underground Poetix’ in yeni sayısının bulunmadığı ve sipariş etme isteklerinin de çeşitli farklı sebeplerle reddedildiğini öğrendik.

Senelerdir sorunsuz bir şekilde çalıştığımız ve yakın zamanda bir İngiliz şirketi tarafından satın alındığını öğrendiğimiz NEZİH KİTABEVİ’ nin bu yaklaşımını başlangıçta anlayamasak da, sonrasında yapılan görüşmelerde bunun dergi talebinde bulunan okuyuculara açıkça söylenmemekle birlikte, ne hoş bir takiye, dergi içersinde yer verilen çeşitli görsellerden ve dergi dilini gayri ahlaki bulmalarından kaynaklandığını öğrendik.

Bizim bildiğimiz, ve çalışmakta olduğumuz kurum, NEZİH KİTABEVİ , bildiğimiz kadarı ile bir kitabeviydi. Kitabevi ile ahlak zabıtalığı arasında da bir fark olduğunu düşünüyoruz.

Ve bizler tam da bugüne denk düşen bu davranış kalıbını zamanlaması açısından oldukça dikkate değer buluyoruz. Underground Poetix ile başlayan bu mekanizmanın ileride ne şekilde evrileceği ve nerelere dayanacağı tüm yayıncıları ve okurları ilgilendiren bir noktadadır. CABASI İSE İÇERDE SATTIKLARI YÜZLERCE ÇEŞİT YABANCI YAYIN ORGANIDIR! Kİ YETERİNCE “MÜSTEHCENLİK” BARINDIRMAKTADIRLAR, NEZİH KRİTERLERİ BAZ ALINIRSA!

Merak ettiğimiz nokta NEZİH KİTABEVİ’ nin Bukowski, Genet ve diğer edebi ürünlere raflarında nasıl yer verebileceği, sipariş vermeden önce tüm dergileri ve kitapları tek tek, sayfa sayfa inceleyip sansür mekanizmasına uygun olmayanları nasıl ayıklayacağıdır.

Abdülhamit’ in sansür mekanizmasını anımsatan, zaman içersinde kitle histerizasyonları ile Nazi propaganda bakanı Goebbels zamanındaki meydanlarda kitap yakmalara kadar uzanabilecek bir sürecin başındaki NEZİH KİTABEVİ ,artık kendileri ile çalışmayı tek taraflı kesmiş bile olsak, durumunu yeniden değerlendirmeli ve özeleştiri vermeli, bunu da kamuoyu ile paylaşmalıdır. Aksi takdirde, BİZ bulunduğumuz her platformda, elimizdeki tüm imkanlarla bu softalığı ifşaa etmeye devam edeceğiz.

Underground Poetix’e yönelik bir yaklaşım olarak başlayıp çok farklı ve tatsız mecralara sürüklenebilecek bu yaklaşıma karşı tüm okurları, yayınevlerini ve özgür düşünceli insanları NEZİH KİTABEVİ’ni BOYKOTA ÇAĞIRIYORUZ !

UNDERGROUND POETIX “

Öğrenci Hayatının Sefilliği Üzerine

bela p.’nin notu: yazı cyberzenarchy blogundan buraya aktarıldı, orjinal linki: http://cyberzenarchy.wordpress.com/2010/09/08/ogrenci-hayatinin-yoksunlugu-uzerine/

On the Poverty of Student Life: considered in its economic, political, psychological, sexual, and particularly intellectual aspects, and a modest proposal for its remedy

by U.N.E.F. Strasbourg

Çeviri için Çağrı Kasap’a teşekkür ederiz.

UNDERGROUND POETIX’in 2010 Kış sayısında yer darlığından dolayı yer veremeyeceğimiz bu önemli metni burada da yayınlamanın faydalı olacağına inanıyoruz.

Ekonomik, politik, psikolojik, cinsel ve kısmen entelektüel unsurları göz önünde bulundurularak ve durumunun iyileşmesi için mütevazı bir öneri sunularak

U.N.E.F. Strasbourg tarafından hazırlanmıştır.

İlk defa 1966’da Strasbourg Üniversitesi’nde, üniversite öğrencileri ve Internationale Situationniste üyeleri tarafından yayınlanmıştır.

Öğrenci sendikasına seçilmiş olan bir kaç öğrenci, üniversitenin bütçesinden ayrılan parayla, bu metnin, 10,000 kopyasını yayınladı. Kopyalar, resmi törende, öğretim yılının başladığı ilan edilirken dağıtıldı. Daha sonra, öğrenci sendikası, acilen mahkeme kararıyla kapatıldı. Hâkimin hülasası burada yeniden belirtilmiştir.

Gayet düzgün bir şekilde söyleyebiliriz ve kuşkusuz hiç kimse de itiraz edemeyecektir ki, rahip ve polis hariç, Fransa’daki öğrenci, evrensel olarak en hor görülen yaratıktır. Doğal olarak, hâkim ideolojinin aldatıcı nedenleriyle, genellikle yanlış bir bakış açısından saldırılmış bir yaratıktır o. Öğrencinin durumu, aşağılanmış bir devrimciyle eş görülebilinir, fakat onun durumunun devrimci bir eleştirisi, halen resmi Sol için bir tabu durumundadır. Kapitalizm’in lisanslı ve aciz karşıtları, bariz olanı bastırırlar –  öğrencilerle ilgili yanlış olan şey, kendileri içinde yanlıştır. Kendi bilinçdışı aşağılamalarını, korlaşmış bir şevke çevirirler. Radikal entelektüel dünya, (Les Temps Modernes’den L’Express’e kadar) kendisini, ‘öğrencinin yükselişi’ diye tabir edilen hareketin önünde ve Sol’un alçalan bürokrasileri, (‘Komünist’ partiden, Öğrencilerin Stalinist Milli Sendikası’na kadar) altında bitkin hale düşerler ve öğrencinin durumunun şiddetli bir ahlaki ve maddesel desteğini salmaya çalışırlar.

Bu acılı şevk için çeşitli nedenler var, ama hepsi, şu andaki aşırı gelişmiş haliyle, kapitalizm tarafından sunuluyor. Bu bildiriyi bu durumu kınamak için kullanacağız. Bu nedenleri, yabancılaşmanın sonunun, yabancılaşmanın kendisinin nedenlerini, yabancılaşmanın kendisinin, düzgün ve dar bir şekilde ortaya çıkardığı ilkesine dayanarak, tek tek ortaya koyacağız.

Şimdiye kadar, öğrenci hayatına ait çalışmalar gerçek nedenleri göz ardı etti. Yapılan bütün analizler ve araştırmalar, ya psikolojik, ya sosyolojik ya da ekonomik: başka bir deyişle, hepsi, belirli ya da başka türlü bir uzmanlaşmanın yanlış kategorileriyle uyum içindeki akademik çalışmalar. Hiç biri, en çok ihtiyaç duyulan yanıtı

-modern toplumun bir bütün olarak görünümü yanıtını- veremiyor. Foruier, çok uzun zaman önce, kendi hatalarını, bilimin temel varsayımlarını, onun kanunları olarak uygulamaya çalışmak olarak açıkladı. (“hiç durmadan başlangıçtaki soruları göğüslemek”). İki temel ilkesinin -mülkün ve gösterinin- doğası hakkında, toplumumuzun kendisi hakkında, kendisinin ne olduğu dışında başka her şey söylendi. Gerçeklerin fetişizmi, gerekli kategoriyi gizliyor ve detaylar, bütünselliği, unutkanlığa teslim ediyor.

Modern kapitalizm ve ‘gösteri’si, herkese, genel bir hareketsizlik içinde belirli bir rol verir. Öğrenci de bu kuralın dışında değildir. Öğrencinin oynanılacak olan geçici bir rolü vardır, gerisi kadar tutucu olan pazar toplumundaki bir unsur olarak son rolü için bir provadır bu. Öğrenci olmak, bir şeylere başlamanın bir şeklidir. Tuhaf bir belirlilikle, daha ilkel toplumların ayinlerini çağrıştıran bir başlama durumudur. Bu çağrışım, toplumsal gerçeklikten kopmuş olarak tarihin dışında oluşur. Öğrenci, şimdiye ait durumu ve gelecekteki rolü arasında konumlanmış olan iki hayatı birden sürer. Her ikisi de, mutlak bir çizgiyle birbirinden ayrılır ve birisinden diğerine giden yolculuk, ‘gelecekte olacak olan’ mekanik bir olaydır. Bu arada, gelecekten saklanmak için başlangıçtaki o grubunun içine sığınarak, şizofren bir bilincin tadını çıkarır. Tarihten kurtarılmış bir şekilde, şimdiki zaman, gizemli bir hipnoz halidir.

En azından bilinçliyken, öğrenci, ‘ekonomik hayat’ın resmi gerçeklerinden ayrı bir şekilde var olabilir. Ama çok basit nedenlerden dolayı: ekonomik bir düzeyde bakılacak olunursa, öğrenci hayatı oldukça zordur. Bolluk içinde yüzen toplumumuza baktığımızda, o halen bir fakirdir. Öğrencilerin yüzde sekseni, gelir düzeyi işçi sınıfından daha da düşük olan sınıflardan gelir ve de yüzde doksanının, en basit işçiden bile daha az parası vardır. Öğrenci fakirliği, bir tarih hatasıdır, kapitalizmin erken döneminden gelen bir fikirdir; öğrenci fakirliği, gösterişli toplumların yeni fakirliklerini paylaşmaz; onun, yeni işçi sınıfının, yeni bir fakirliğini oluşturması gerekir. Günümüzdeki gençlik, önyargıları ve ailenin otoritesini, kendisi bir yetişkin haline gelmeden bile daha önce, pazarın bir parçası haline gelmek için birbirine karıştırır: daha on beş yaşında, sömürülmek için gerekli olan bütün lezzetleri, içinde barındırır. Buna karşılık, öğrenci, kendi uzatılmış çocukluğuna, sorumsuz ve evcil bir cennet olarak gıpta eder. Yetişkinlik ve sancıları, aile ile durumsal ilişkiler gerektirebilir, ama meselenin özünde, öğrenci, problemsiz değildir:  eğitimini sağlayan kurumlar tarafından bir bebek gibi davranılmayı kabul eder. (Eğer kıçını delmeyi bir an için bile bırakırlarsa, bunun nedeni, geriye dönüp, taşaklarını parçalamak içindir).

“Herhangi bir öğrenci problemi yoktur”. Öğrenci hareketsizliği, genel hareketlerin en bariz belirtisidir, sosyal hayatın her unsuru, benzer bir emperyalizm tarafından alt edilir.

Bizim sosyal düşünürlerimizin öğrenci sorunları hakkında kötü vicdanları vardır, ama aslında, gerçek problem, fakirlik ve her şeyin köleleştirilmesidir. Öğrencileri ve onların bütün dertlerini görmezden gelmek için çok farklı nedenlerimiz var. Asıl affedilemez olan öğrencinin fakirliği değil, ötekilerin zavallılığı karşısındaki lütfudur. Öğrenci için, gerçek olan sadece bir tek yabancılaşma vardır: kendisininki. Bu yabancılaşma, mülkün tam zamanlı ve mutlu tüketicisi olmasından kaynaklıdır, öğrenci, ilgimizi çekemeyeceğinden dolayı, en azından, acıma duygumuzu ortaya çıkarmayı umut eder. Modern kapitalizmin mantığıyla, birçok öğrenci sadece katkısız petits cadresi olabilirler (aynen on dokuzuncu yüzyıldaki yetenekli vasıflı işçinin, neo-kapitalizm içinde aynı rolü paylaşması gibi). Aslında, öğrenci, şimdinin utanılacak fakirliğinin yaratılmasının gerekliliğini bekleyen, o altın geleceğin, ne kadar rezil olduğunu bilir. Bu bilginin karşısında, şimdiki zamana bağlı kalmayı tercih eder ve kendisi için hayali bir saygınlık icat eder. Her şeyin ötesinde, şimdinin monotonluğu için, herhangi bir büyülü ödeşme olmayacak: yarın, bu şaşkınları, tozlu bir ölüme göndererek, aynen dünkü gibi olacak. İşte bu yüzden, öğrenci, doğal olmayan bir şekilde, gerçekdışı bir şimdiye sığınır.

Öğrenci stoacı bir köledir: otorite onun üstünde daha büyük bir baskı kurdukça, o, kendi fantezi dünyasında daha da özgürleşir. O kendi yeni ailesiyle, Üniversite’yle, şaşırtıcı bir çeşit otonomiye ait bir inanç paylaşır. Gerçek bağımsızlık, bariz olarak, sosyal kontrolün iki adet en güçlü sistemine dolaysız bir itaat içinde kalır: aile ve devlet. O, bunların, en doğru davranışlı ve minnettar çocuğudur ve gerçekten itaatkâr bir çocuk gibi, onları mutlu kılmak için aşırı gayret sarf eder. Sistemin bütün değerlerini ve şaşırtmacalarını kutlar, bir süt bebeğinin heyecanıyla onları aşırı şekilde tüketir. Bir kere, eski yanılsamaların, işin aristokrasisi üzerine dayatılması gerekir; petits-cadres olma yolundakiler, onları, kültürün gölgesi altında bilinçli bir şekilde sindirirler.

Fakirlikle ödeşmek için çeşitli şekiller vardır. Eski toplumların, toplam fakirlikleri, dinle yapılan o büyük ödeşmeyi yarattı. Bu durumun tam tersi olarak, öğrenci fakirliği sıra dışı bir olaydır ve hâkim sınıfın en aşağıdaki görüntüleri arasındaki ödeşmeleri yaratmak için etrafta dolanır durur.  O, yabancılaşmış bir kültürün eski şakalarını tamir eden bir beladır. Bir ideoloji olarak bile, her zaman gündem dışıdır. Son olarak, onun en sonuncu heyecanlanmaları, otuz sene öncesindeki saçma sapan şeyler olarak algılandı.

Bir zamanlar, üniversiteler saygı görüyordu; öğrenci de orada bulunduğundan dolayı bir ayrıcalık hissediyordu. Ama oraya çok geç vardı. Burjuva kültürünün geçmişteki mükemmelliği (bundan kastettiğimiz, Sorbonne’den ya da Ecole Normale Superieure’den daha ziyade, Hegel’in ya da Ansiklopediciler’in kültürü) ortadan kalktı. Mekanik bir şekilde üretilmiş olan uzmanlar, şu anda, ‘eğitim sistem’inin amaçlarının yerini almışlardır. Modern bir ekonomik sistem, eğitimi olmayan ve düşünebilme yetileri bulunmayan öğrencilerin kitlesel olarak üretilmelerini ister. Üniversitelerin çöküşü ve öğrencinin onun mekânlarına girdiği andaki otomatik yok oluşu, işte bu yüzdendir. Üniversite, cahilliğin propagandasını yayan bir topluluğa dönüşmüş durumda artık; ‘yüksek kültür’, üretim çizgisinin ritmini eline geçirdi; koşulsuz olarak, üniversite hocaları, zekâ özürlü, okul çocuklarının ya da izleyicilerinin, her zaman dikkatini çekebilecek adamlara dönüştüler. Ama bunların çok az bir anlamı vardır: önemli olan saygılı bir şekilde dinlemeye devam etmektir. Zaman içinde, eğer eleştirel düşünce, yeterli vicdan ile bastırılırsa, öğrenci bilginin kâğıt helvasının bir parçası olmaya başlar ve profesör, ona dünyanın son gerçeklerini anlatmaya başlar. O ana kadar -ruhun bir menopozudur yaşanan. Doğal olarak, geleceğin devrimci toplumu, teatral öğretileri ve hocaların yaptırımlarını, katışıksız bir gürültü -toplumsal olarak istenilmeyen- olarak dışlayacaktır. Öğrencinin kendisi, zaten yeterince kötü bir şakadır.

Öğrenci bariz olarak görünen olana karşı kördür –onun o kapalı dünyası bile değişmektedir. ‘Üniversitenin krizi’, -modern kapitalizmin genel krizinin o detayı- uzmanların sağır-kör diyalogları için en taze samandır. Bu ‘kriz’i anlamak kolaydır: üretim ilişkilerindeki genel bir değişime (çok geç) ayarlanmış olan uzmanlaşmış bir sektörün zorlukları. Liberal burjuva üniversitesinin, bir zamanlar bir görünümü vardı – ideolojik olan. Ama kendi toplumsal tabanı yok oldukça, bu görünüm sıkıcı bir hal almaya başladı. Kapitalizmin serbest-ticaret çağında, ‘liberal’ devlet, kendisinin sıra dışı özgürlüklerini terk edince, üniversite halen kendisinin bağımsız bir güç olduğunu düşünüyordu. Tabii ki, üniversite, o toplumun ihtiyaçlarının sade ve dar bir ürünüydü –özel olarak, ayrıcalıklı bir azınlığa, hâkim sınıflara dâhil olmadan önce, yeterli bir genel kültür verme ihtiyacının ürünüydü (üniversiteye gitmek sınıf sınırlandırmalarından sapmak anlamına gelmez). Ama özlemli öğretim üyesinin tatlı acılığı (hiç kimse on dokuzuncu yüzyıl liberalizmi adına konuşmaya artık cesaret edemiyor; bu yüzden artık, orta çağın ‘serbest’ ve ‘popüler’ üniversiteleri –‘liberal’in demokrasisi- anımsamasını yaratıyorlar) anlaşılabilinir: her şeyin ötesinde, büyük burjuvazinin tazısı olmak, dünyanın beyaz yakalılarının çoban köpeği olmaktan daha iyidir. Önceliklerin arkasında durmak, ‘planlı ekonomi’nin kırbaçlarına göre, onların verilmiş fabrikalarını ve bürolarını talan etmekten daha iyidir. Üniversite, oldukça kolay bir şekilde, teknokrasinin ve gösterisinin en dürüst kırıcısı oluyor. Bu süreçte, akademik Sağ’ın püritenleri, acınası bir yan gösterim haline geliyor, kendi ‘evrensel’ kültürel mallarını, uzmanların şaşkına dönmüş izleyicilerine sunarak.

Aynı zamanda, Sol’un ilericileri ve Öğrenciler Sendikası, ‘Üniversite yapısının yeniden yapılandırılması’ ve ‘Üniversite’nin sosyal ve ekonomik hayata yeniden kazandırılması’ – i.e. modern kapitalizmin ihtiyaçlarına uygun hale getirilmesi– hakkındaki laflarıyla, ciddi ve dolayısıyla da daha tehlikeliler. Genel kültürün hâkim sınıflara bir defalık eklemlenmesini sağlayanların, her ne kadar eski saygınlıklarını koruyor olsalar da, yeni bir iş aristokrasinin güç-evine dönüştürülmeleri gerekiyor. İlerlemeciler, pazarın ihtiyaçları için, göreceli bir otonomiye sahip olan en sonuncu toplumsal grupları ezen tarihsel işleyişi ortaya koymaktan daha ziyade, ertelemelerden ve bütünlüğündeki işlevsizlikten şikâyet ederler. Onlar, geleceğin sibernetik üniversitesinin (o çirkin kafasını bazı benzersiz köşelere çoktan sokmuş olan üniversitenin) standart-belirleyicileridirler. İşte asıl düşman onlardırlar: pazarın hâkimiyetine karşı savaşan, ağırbaşlılıkla yeniden kurulan pazarın en yeni dalkavuklarına karşı kavgayı araçlaştıranlar.

Öğrenci için, bu çatışma, kendi efendilerinin cennetsel dünyasında bir yerlerde, tamamen kendi kafasının üstünde gerçekleşir. Hayatının tamamını, kendisinin kontrolünün dışında ve dünyada gördüğüne dayanarak, tamamen başka bir dünyada olduğu söylenilebilinir. Aşırı ekonomik fakirliği, onu, hayatı idame etmenin önemsizliğine hapis eder. Ama halinden memnun bir yaratık olmasından dolayı, sıradan yoksulluğunu, orijinal bir hayat tarzıymış gibi yaşar: rahatına düşkün bir şekilde, bir Bohem olarak yaşar. Bohem yaşam çözümü, en iyi zamanlarda bile zar zor yaşanılır ve de üniversite ortamıyla nihai ve tamamlanmış bir kopuş olmadan elde edilebileceği fikriyatı zar zor düşünülebilinir. Ama Bohem öğrenci (ve her öğrenci, kalbinin derinliklerinde bir Bohem olarak yaşıyormuş gibi davranmayı sever) kendisinin yanlış ve aşağılanmış bireysel başkaldırışına sadık kalır. Çok ‘eksantrik’ olduğundan dolayı -Reich’in mükemmel derslerinden otuz sene sonra-  sınıfsal toplumun genel ilişkilerini bu seviyede yeniden üreterek, erotik davranışın geleneksel şekilleriyle eğlenmeye devam eder. Cinselliğin mesele olduğu yerde, önceki mahalli bayanlardan daha fazla numaralar öğrendik. Onun, daha sonra ortaya çıkacak olan iyi sebepler için yarattığı, bir-kalabalığı-kirala militanlığı, aslında her yerde var olabilmesinin bir unsurudur.

Buna rağmen, öğrencinin eski moda fakirliği, onu potansiyel bir avantajın dünyasına sokar -eğer görebilirse tabii ki. Onun sıra dışı özgürlükleri, gösterinin kitlesel kontrolünden kaçan küçük bir özgürlük alanı vardır. Değişebilen çalışma-saatleri ona bir macera ve deneyim sunar. Ama ceza ve özgürlük için olan tutkusu, ona, bir ölüm korkusu verir: kendisini, düzgün-ceketli, ders sınıflarının zaman-mekânında ve haftalık ‘yazı ödevleri’nde daha güvenli hisseder. Kendisinin ‘iyiliği’ için kurgulanmış olan bu açık hapishanede oldukça mutludur ve her ne kadar, diğer birçok insan gibi, iş ve bos zamanı ayırmaya koşullanmamış olsa da, kendi sınırları içinde bunu yapar -ikiyüzlü bir şekilde bütün aşağılanmasını, çalışkanlık ve gri adamlar için ilan etmiş olsa da. Mümkün olan her çelişkiyi kucaklar ve ‘iletişimin zorlukları’ hakkında, dinsel, sanatsal ve politik bir hizipten kopan dışkısal bir sıcaklıkla, karanlık bir şekilde mırıldanır.

Kendisi tarafından seçilmiş olan depresyonuyla, bastırılmanın avant-garde’i ile kurulmuş olan psikiyatrların yardımcı polis güçlerine kendisini teslim eder. Üniversitenin zihin klinikleri, bunları, öğrenci sendikalaşması ve toplumsal ilerleme için büyük bir zafer olarak gören, öğrenci yardımlaşma örgütleri tarafından yürütülür. Coertes’in keskin nişancılarını selamlamak için koşan ve daha sonra şimşeği neyin yaptığını ve insanların neden düştüğünü merak eden Aztec’ler gibi, öğrencilerde, kendi ‘problem’leriyle, psiko-polis merkezlerine akın ederler.

Kendi hayatının gerçek fakirliği, kendi acil ve fantastik ödeşmesini, kültürel mülklerin afyonunda bulur. Kültürel gösteride, kendisini görev bilinçli yamak rolüne büründürür. Her ne kadar üretim-noktasına yakın olsa da, Düşüncenin Tapınağı’na erişimi yasaktır, ‘modern kültürü’, ilham verici bir izleyici olarak keşfetmekle yükümlüdür. Sanat ölmüştür ama öğrenci bir ölü-sevicidir. Cine-club ve tiyatrolardaki o cesede bakar, onun balık-parmaklarını kültürel süpermarketten alır. Onu, koşulsuzca tüketerek, kendi özelliklerini bulur: öğrenci, Amerikan Pazar araştırmasının bayağılığının canlı kanıtıdır: göze batan bir tüketici olarak, X Markası (mesela Camus), onun için ikna ettirilmiş akıldışı bir tercihtir ve Y Markası’na (muhtemelen Satre) karşı akıldışı bir önyargıyla yaklaşır.

Gerçek tutkulara dayanıklı olan anemik tanrıları arasında, amaçsız bir cennetin yıldızları arasında geçici ama tatlı bir hissiyat arar: Althusser – Garaudy-Barthes – Picard –Lefebvre – Levi-Strauss- Halliday-deChardin – Brassens… ve yanlış problemler yaratarak gerçek problemleri gizlemek üzere programlanmış muzaffer teolojileri arasında: insanlık – varoluşçuluk – bilimsellik – yapısalcılık – sibernetizm – yeni eleştirisellik – doğasallığın-diyalektiği – meta-felsefecilik…

Eğer en yeni sanatsal faaliyetleri anlamışsa, bir avant-garde olduğuna inanır. ‘Modernite’yi, pazarın, en moda-dışı kalmış (ama bir zamanlar önemli olan) fikirlerinin yapmacık bir sürümünün üretildiği hızda keşfeder; onun için, her tekrarlama kültürel bir devrimdir. Onun başlıca derdi saygınlıktır ve hevesli bir şekilde, kitle kültürünün kitapevlerini doldurduğu, önemli ve ‘zor’ metinlerin karton kapaklı sürümlerini karıştırır. (Eğer kişisel-saygının ya da sağduyunun bir zerresini barındırıyorsa, onları çalar. Ama hayır: dikkat çekici tüketiciler her zaman parayı öderler!) Maalesef, o okuyamaz, dolayısıyla onları yüzeysel bir bakışla tarar ve arkadaşlarının bakışlarıyla vekâleten eğlenir. O, başkaları tarafından yönlendirilen bir röntgencidir.

En sevdiği okuma nesnesi, amacı, kültürel hiçbir şey kutularının tüketimini düzenlemek olan, ucuz edebiyat basımıdır. Her zamanki kadar uysal olan öğrenci, onun ticari fermanlarını [ukase]ii kabul eder ve onları, kendisinin tek ölçü-değneği haline getirir. Tipik olarak, Nouvel Observateur ve L’Express (en yakın İngiliz benzerleri Post-Sundays ve New Society olan) haftalık gazetelerin takıntılı birer okuyucusudur. Genellikle Le Monde’un -her ne kadar tarzını biraz zor bulsa da- gerçekten objektif bir gazete olduğunu düşünür§. Ve bunun gibi rehberlerle, modern dünyadan bir şeyler anlamaya ve politik bir dünyanın başlatıcısı olmayı umar!

Her yerden daha fazla Fransa’da, öğrenci pasif bir şekilde politikleşmeden mutludur. Bu mecrada da, aynı yabancılaşmış, gösterişli katkıyı seve seve kabul eder. Solun geride kalmış olan bütün paramparça kalıntılarını birleştirerek, ‘Sosyalist’ bir yeniden yapılandırıcılıkla ve Stalinist karşı-devrimle, kırk seneden daha önce bir zamandan gelen, muhteşem bir cahillikten doğan bir suçluluğu, bir defa daha, yeniden, hisseder. Politik Sağ, işçilerin hareketlerinin ortadan kaldırılışının gayet farkındadır ve her ne kadar kafaları biraz daha karışık olsalar da, işçilerde bunun farkındadırlar. Ama öğrenciler neşeli bir şekilde, sadece ve sadece kendilerini harekete geçiren gösterileri organize ederler. Bu politik yanlışlılığın, en bakire durumudur ve bu durum, üniversiteleri de, azalan bürokratik organizasyonların akıl çelicileri olarak, mutlu bir avcılık zemini haline getirir. Onlar için, öğrencinin politik seçimlerini belirlemek bir çocuk oyunudur. Doğal olarak, sapkın eğilimler ve ‘Bağımsızlık’ çığlıkları vardır ama belli bir belirti direnişinden sonra, karşı tavırlılar, asla gerçekten karşı çıkmadıkları bir statüye yeniden eklemlenirler. Başlıkları, çıldırmış bir ideolojik yanlışlık durumu olan ‘Jeunesses Communistes Revolutionnaires’ (Genç Komünist Devrimciler) (ne gerçekten gençtirler, ne komünisttirler, ne de devrimcidirler), epey bir canlılığa ve Parti’nin demir eline meydan okuyan şişirilmiş bir tanınmışlığa sahiptirler… ama sadece cırtlak ve kibirli bir savaş-çığlığı olan “Vietnam’da Barış!” sloganını söyleyerek yürürler.

Öğrenci, Gaulle’e ait ‘eski’ rejime karşı çıkısıyla gurur duyar. Ama daha eski ve daha kötü suçları cezp etmesiyle, kendi eleştirisinin haklılığını ispatlar -kendisi bunu fark etmese bile. Onun radikalliği, süslenmiş Stalinizm’in değişik dalgalarının hayatını devam ettirir: Togliatti’ninki, Garaudy’ninki, Krushchev’inki, Mao’nunki vb. Onun gençliği, saflığı savunmakla aynı anlama gelir ve davranışları aslında rejiminkinden daha da eskidir -Gaulle taraftarları, her şeye rağmen, modern toplumu, onu idare edecek kadar iyi anlarlar.

Ama öğrenci, söylemesi oldukça üzücü olsa da, o tuhaf zamanaşımı tarafından ertelenmiş değildir. Aktivizme ve aseksüel bir şekilde onunla bununla birlikte olmaya olan ihtiyacına anlam kazandırma kapasitesi olan düzgün bir dünya görüşünü deliğinden çıkarmak için her şey hakkında genel fikir sahibi olmak zorundadır. Sonuç olarak, kiliselerin misyoner çabalarının en sonuncu titreyişine av olular. Tanrı’nın çürüyen leşine tapmak için eski bir çeşit heyecan ile acele eder ve kendisini ve kendi zamanını zenginleştireceğine dair nazik inancıyla, tarih öncesi dinlerin batan bütün taş döküntüleri ile coşar. Onların cinsel uyanışlarıyla, o eski bölgesel kadınlarla birlikte, öğrenciler, bu eski kültlere ait en yüksek yüzdeli toplumsal kategoriyi oluştururlar. Başka her tarafta, papazlar ya dayak yemiş ya da harcanmış olmuşlardır, ama üniversitede papazlar utanmadan o ruhsal bok evlerinde binlerce öğrenciyi mahvetmeye devam ederler.

Bütün bir eşitlikle, hiç zorlanmadan, diğerlerinden talep edilen ortalama kapasiteyi kontrol etmek için tasarlanmış olan sistemi başat eden, kabul edilebilinir bir entelektüel seviyeye ait öğrencilerinde var olduğunu eklemeliyiz. Bunu sadece sistemi anlamış olduklarından ve onu küçümsemek istediklerinden ve onun düşmanı olduklarından dolayı yaparlar. Sistemin içinde bulunmalarının tek sebebi, ondan yolabildiklerini -genellikle de bursları- yolmalarıdır. En azından bir an için, küçük bir sektörün -‘araştırma’ sektörü- sağlanmasını garanti eden ve teknokrat olmaktan daha ziyade liberal-akademik bir akılcılıkla hükmedilen karşıtlığı sömürerek, kışkırtmanın mikroplarını en üst seviyeye taşırlar: organizasyonlara karşı yürüttükleri açık aşağılamaları, entelektüel ve diğer şekillerde, sistemin dalkavuklarını devre dışı bırakmalarını sağlayan sağduyularının yandaşıdır. Böyle öğrenciler, gelen devrimci hareketin teorisyenleri olmaktan başka bir şey yapamazlar. Şimdilik, sistemden o kadar basit bir şekilde aldıklarını, onu devirmek için kullanacaklarını gizli tutmuyorlar.

Öğrenci, eğer isyan ederse, öncelikle kendi çalıştığı konulara başkaldırmalıdır, her ne kadar, bunun gerekliliği, emeğini kendi durumuyla sezgisel bir şekilde özdeşleştiriyor olsa da, işçi tarafından, öğrenciden daha fazla hissedilir. Aynı zamanda, aynen Godard ve Coca-Cola gibi, öğrencide modern toplumun bir ürünü olmasından dolayı, aşırı yabancılaşmışlığı, bu toplumun bütününe karşı olan savaşla ortaya çıkartılabilinir. Üniversitenin, her koşul altında, bir savaş alanına dönüşeceği açıktır; öğrenci, kendisini böyle tanımladığı sürece, kendi mülksüzlüğünün gerçekliğinin bilincine karşı duran açık bir yarı-değer üretir. Öğrenci hayatının en iyi eleştirisi, zaten başkaldırmaya başlamış olan gençliğin geri kalanının davranışıdır. Onların başkaldırısı, modern topluma karşı oluşmuş olan taze bir savaşın işaretlerinden birisi olmuştur.

Durulma ve sürekli karşı-devrim yıllarından sonra, bu savaş, gençliğin devrimci iltihaplanmasının yeniden taşıyıcısı olduğu yeni bir dönemin başladığına dair işaretleri barındırır. Ama gösteri toplumu, kendisinin ve düşmanlarının resmini yapar, kendi ideolojik kategorilerini dünyaya ve tarihe dayatır. Korku en geç cevaptır. Olan biten her şey, kesinlikle, nesnelerin doğal düzeninin bir parçasıdır. Bu toplumun ayağının kayacağını vurgulayan gerçek devrimsel değişimler, yeniliklerin statülerine indirgenir ve sadece tüketim için işlenirler. Gençliğin dayatılmış ve ‘verili’ hayat tarzına olan isyanı, topyekûn bir alt üst etmenin ilk işaretidir. Başkaldırı -artık bizim toplumumuzda yaşayamayacak olanların başkaldırısı -kendi dönemine ait olan bir başlangıçtır. Bir tehlikeyle ve ya ideolojiyle ve onun günlük makinesiyle karşılaşılarak, gerçeğin doğal tersine çevrimini yaratırlar. Tarihsel bir süreç, sosyo-fenni bir bilimin yarı kategorisine dönüşür: Gençlik Fikri.

Gençlik isyan etmektedir, ama bu, yalnızca gençliğin sonsuz başkaldırısıdır; her nesil ‘iyi nedenlere’, ‘genç adam, üretim döngüsündeki ciddi bir işe başladığı ve eline somut ve gerçek, toplumsal amaçlar’ verildiği zamana, yalnızca, o araçları, unutmak için eşlik eder. Sosyal bilimcilerden sonra, kendi sözsel enflasyonlarıyla gazeteciler gelir. Başkaldırı aşırı derecede ortaya dökmekle elde edilir: başkaldırı seyretmek için bize verilmiştir ki, katılmayı unutalım. Gösterinin içinde ve sistemin sorunsuz çalışmasında rolü olan devrim, toplumsal bir sapkınlığa dönüşür -başka bir deyişle, sosyal bir güvenlik valfına. Bunu kesinlikle temin eder çünkü sağlıklı bir çoğulculuğun çağdaş problemlerinin ayrımcılığında (‘kadın sorunu’ ve ‘ırkçılık sorunu’ arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları düşünün) sıra dışı bir olay olarak kalır. Gerçekte, eğer modern kapitalizm içinde gençliğin gerçek bir sorunu varsa, bu o toplumun topyekûn krizinin bir parçasıdır. İşte bu sebepten dolayı, gençlik krizi en şiddetli şekilde hisseder.

Gençlik ve onun dalga geçilen özgürlükleri, modern toplumun en saf ürünleridir. Onların modernliği, onlara sunulan ve hâlihazırda yaptıkları seçimlerdedir: neo-kapitalizme topyekûn kaynaşma ya da onun en radikal reddi. Ama sebep tarihtir, biyoloji değil -önceki nesil, yıkımlar içinde büyüdü ve devrimci hareketin uzun ve utanç verici dağılma yalanlarına tabi oldu.

Kendi içinde, Gençlik bir tanıtım mitidir ve ‘toplumsal dinamizm’in bir parçası olarak, kapitalist üretim tarzının müttefikidir. Gençliğin yanıltıcı üstünlüğü, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki ekonomik geri dönüşümle başladı. Sermaye, emek ile yeni bir pazarlık yapabilecek durumdaydı: buna karşılık, işletilebilinecek tüketicilerin, yeni sınıfının kitlesel üretimi için, işçiye, gösteri toplumuna tam üyelik sağlayan bir rol sunuldu. Her ne kadar sosyo-ekonomik gerçeklikle çok az bir ilişki kurmuş olsa da, bu en azından, ideal toplumsal modeldi, (tüketim ideolojisinin arkasında kaldı). Gençliğin isyanı, yeni bir dünyanın düzeninin ısrarcı gerçekliklerine karşı oluşan sinirliliğin ilk patlamasıydı -gündelik varoluşun sıkıcılığı, bütün modernleşmelerine rağmen, modern kapitalizmin halen en temel ürünü olan ölü hayat. Gençliğin küçük bir kısmı, o toplumu ve ürünlerini, bu toplumun yerinden edilmesinden ayrı bir fikir olarak reddediyor. Nihilist bir şimdiyi yeğliyorlar. Ama kapitalizmin yok edilişi, gene de, gerçek bir mesele, tarihte bir olay, zaten başlamış olan bir süreçtir. Muhalif gençlik, eleştirel bir teorinin bütünlüğüne ve o bütünlüğün uygulamalı organizasyonuna erişmelidir.

En ilkel seviyede düşünürsek, dünyanın ‘suçlular’ ı (siyah gömlekliler), toplumu ve onun verimsiz seçimlerini ret edişlerini şiddet kullanarak ifade ederler. Ama onların ret edişleri soyuttur: bu onlara sistemin çelişkilerinden kaçış için hiçbir olanak vermez.  Onlar, sistemin kendi ürünleridirler -olumsuz, kendiliğinden olan ama her şeye rağmen daha az sömürebilinir olan ürünleri. Yeni toplumsal düzenin bütün deneyimleri onları üretir: yeni şehirleştirmenin; bütün değerlerin yerinden edilişinin; gittikçe daha da sıkıcı olan tüketim meşguliyetinin uzantısının; psiko-insancıl polis gücüyle gündelik hayatın her unsurunun giderek artan kontrolünün ve bütün değerini kaybetmiş olan aile biriminin ekonomik olarak hayatta kalma savaşımının, ilk yan-etkilenimleridirler.

‘Genç Haydut’ işten kaytarır ama mülkü severek kabullenir. Gösterinin ona sunduğu şeyi ister -ama artık, peşin ödeme kabul edilmiyor. Bu suçlunun varoluşunun temel çelişkisidir. Bireysel bir özgüvenle, bir çeşit cemiyetin oluşumunda bile, kendi zamanın kullanımı içinde gerçek bir özgürlük için uğraşır. Ama çelişki orada kalır ve onu öldürmeye başlar. (Fakirliğin kol gezdiği, toplumun kıyısındaki yerlerde, her grubu ve gruptaki her bireyi soyutlayarak, diğer çetelerle savaş içindeyken sadece kendisini gerçekleştirebilen çete, kendi hiyerarşisini kurandır). Sonuç olarak, çelişkinin dayanılmaz olduğu ortaya çıkar. Ya ürün dünyasının tuzağı, çok güçlü olduğunu ispatlar ya da çeteci haydut, kendi dürüst gününün işini yapmaya karar verir: bu bağlamda, üretimin bütün bir sektörü, özellikle onun terfi edilişine bağlanmıştır. Elbiseler, kayıtlar, gitarlar, mobiletler, transistorlar, mor kalpler, onu, tüketicinin toprağına gönderirler. Ya da, pazarın kanunlarına saldırmak zorunda bırakırlar – ya, gerçek anlamıyla, çalacaktır ya da mülk toplumunun bilinçli devrimci bir eleştirisine doğru hareket edecektir. Suçlu için, iki adet gelecek olanaklıdır: devrimci bilinçlilik ya da dükkân zemininde gözü kör bir itaat.

Tahrikçiler, suçluluğun ilk örgütlenmesidirler –suçlu deneyimine, ilk politik şeklini verirler. İki farklı unsurun müttefikidirler: yozlaşmış ‘sanat’ dünyasından bir avuç kariyerci ve faaliyet peşinde koşan isyankâr bir gençlik kitlesi. Her ne kadar çeşitli ideolojik eski püskü elbiselerle kuşanılmış olsalar da, sanatçılar oyun fikrine eklemlenirler. Suçluların, kendi isyanlarının şiddetinden başka sunacak bir şeyleri yoktu. Başlangıçtan beri, iki eğilim çok nadiren birbirine karıştı: ideoloji-öncesi kitle, kendisini, kendi güçlerini tahrikçi-demokrasinin ideolojisiyle sağlayan ve doğrulayan, sanatsal yönetici sınıfın, Bolşevik ‘rehberlik’inin içinde buldu.  Suçlunun apaçık şiddetinin bir fikre dönüştüğü anda –sanatı yıkmanın ve ötesine geçmenin çabası- şiddet, yeni-sanatsal yeniden yapılandırmanın, en kaba halinin içine kanalize edilmişti. Tahrikçiler, modern kapitalizm tarafından uygulanılan, en sonuncu yeniden yapılandırmanın bir unsurudurlar: gündelik hayatın yeniden yapılandırılmasının. Bernstein’in, sosyalizmin, kapitalizmi tamir ederek oluşacağı görüsüne dayanarak, Tahrikçi hiyerarşi, iyi seçilmiş birkaç gelişmeyle, gündelik hayatı değiştirebileceğini düşünür. Fark edemedikleri şey, gündelik hayatin değil, modern kapitalizmin merkezi mekanizmasının ve ürünlerinin, sıradanlığının tesadüfî olduğudur. Kapitalizmi yıkmak için son ana kadar denemekten korkulmayan bir devrimden başka hiç bir şeye gerek yoktur. Tahrikçiler parçasal olanı seçerler ve bütünsel olanı kabul ederler.

Kendilerine bir zemin vermek için, önderler Tahrikçilik’in (asla bilmedikleri bir şölenin artıklarından hazırlanmış politik-sanatsal bir salata) değersiz ideolojisini uydurdular. Yeni tahrikçiliğin, halen belirsiz Solcu türbelerde kendisi için ibadet edilen, edilgen ve ‘burjuva’ proletarya’ya karşı çıkması gerekir. Çünkü toplumun içinde yapılacak olan toplam bir değişim için umutsuzluğa düşerler, o değişimi getirebilecek olan tek gücün umutsuzluğuna düşerler. Proletarya, kapitalist toplumun gövdesidir ve dolayısıyla, onun ölümcül düşmanıdır da: her şey onun bastırılması için düzenlenmiştir (partiler; işçi sendikası bürokrasileri; polis; gündelik hayatın bütün unsurlarının sömürgesi) çünkü o aynı zamanda, tek gerçek tehdit gücüdür. Tahrikçiler, bunun herhangi bir kısmını bile ancak anlarlar; üretim sistemini eleştirmek bir kenara, onun hizmetçisi olarak kalırlar. Sonuçta, bir sendika-karşıtı işçiler protestosu, gerçek çatışmanın kıvılcımını yaktı. Şaşkına dönüşmüş liderlerinin ‘fazlalıkların’ geçersiz olduğunu açıklamalarını ve barışçıl duygulanımlara başvurmalarını sağlayarak, Tahrikçi taban doğrudan şiddete yöneldi. Tahrikçiler, kendisinin, polis tarafından tahrik edilmiş olanlardan şikâyetçi olmayı bırakan, baskıcı karakterini ortaya çıkarmak için otoriteyi kızıştırmaktan bahsettiler. Onların, o solgun anarşileri için.

Tahrikçi tabanın, pratiğin içinde devrimci olmuş olduğu doğrudur. Ama devrimci bir bilinç icat etmek için, ilk yapmaları gereken şey, kendi liderlerini yok etmektir, proletaryanın nesnel devrimci güçlerini toparlama ve bu dünyanın Constants’ları ve deVries’leri (bir tanesi Alman Soylu Ailesi’nin en çok sevdikleri sanatçısı, diğeri askeri inzibatin ve İngiliz polisinin en büyük hayranı) olmayı da bırakmaları gerekir. Modern bir devrim var ve onun tabanlarından bir tanesi Tahrikçiler olabilir –tabii ki, liderlerini ve ideolojilerini kullanmazlarsa. Eğer dünyayı değiştirmek isterlerse, onu beyaza boyamakla mutlu olacakları fikrinden kurtulmaları gereklidir.

Başıboş okuyucu: senin ‘Ya Berkeley ne olacak ?’ çığlığın gözümüzden kaçmıyor değil! Doğrudur, Amerikan toplumunun, kendi öğrencilerine ihtiyacı var; kendi çalışmalarına karşı çıkarak, o toplumu zaten sorgulamaya başladılar. En başından beri, üniversite hiyerarşisine karşı, kendi başkaldırılarını, ekonominin ve Devletin diktatörlüğüne karşı, bütün hiyerarşik sisteme karşı bir başkaldırı olarak gördüler. Mülk ekonomisinin kaynaşmış bir parçası olmaya karşı çıkmak, kendi uzmanlaşmış çalışmalarını, kendi bariz ve çaresiz kullanımlarının içine koymak, devrimci bir ifadedir. Bu karşı çıkış, faaliyeti ve ürünlerini, onları yaratanlardan yabancılaştıran bütün sistemi şüpheler içine sokar. Bütün kafa karışıklıklarına ve afallamalarına rağmen, Amerikan öğrenci hareketi, yeni bir ret edişin gerçekliğini buldular: bütünsel devrimci bir alternatif, ‘varlıklı toplumun’ kendisi içinde bulunmalıdır. Hareket, Amerikan krizinin, kazara göreceli olan iki unsuruna –Zenciler’e ve Vietnam’a- bağlıdır ve Yeni Solun küçük-grupları, bu gerçekten dolayı acı çekerler. Onların karmaşık örgütlenmelerinde, demokrasinin otantik bir esintisi, henüz sahip olamadıkları gerçekten yıkıcı bir içerik vardır. Bu olmadan, tehlikeli çelişkilerin içine düşerler. Eski partilerin geleneksel politikalarına karşı olabilirler; ama bu düşmanlık geçicidir ve politik sistemin cehaleti ve onun dünyanın durumu hakkındaki saf yanılsamalarına yaslandığı sürece, yeniden değerlendirilebilinir. Kendi toplumuna karşı yapılan soyut karşıtlıklar, kendi açık düşmanlarıyla becerikli sempatiler oluşturur –Çin’in ve Küba’nın bu durumu çağrıştıran Sosyalist bürokrasileri. Resurgence Youth Movement (Yeniden Diriliş Gençlik Hareketi) gibi bir grup, aynı anda, hem Devleti kınayabilir, hem de ‘Kültürel Devrimi’ alkışlar –modern zamanların, en hantal bürokrasisi tarafından yönetilen sahte-devrim.

Aynı zamanda, bu örgütler, kendilerinin özgürlükçü, politik ve dini eğilimlerinin harmanlanması ve her zaman, hizipçiliğin kapalı dünyasına yönelen ‘grup dinamikleri’ arasındaki gidiş geliş durumunda takılı kalırlar. Uyuşturucunun kitlesel tüketimi, gerçek bir fakirliğin ve ona karşı yapılan gerçek bir protestonun ifadesidir; ama ‘özgürlük’ için yapılan yanlış ve de kesinlikle, yeni olmayan, bir arayış olarak kalır bunlar. Beat hayranları -gençlik isyanının sağcıları- en fantastik hurafelerin (Zen, ruhsalcılık, ‘Yeni Kilise’ mistisizmi ve Ghandi-izm’in ve insancıllığın bayatlamış yulaf lapası) kabulüyle birleşmiş olan ideolojik bir ‘ret edişin’ temel toptancılarıdırlar. Daha da kötüsü, Amerikan öğrencileri, devrimci bir program ararlarken, Tahrikçiler’le aynı kötü kaderi paylaşırlar ve kendilerini, toplumdaki ‘en çok sömürülmüş sınıf’ olarak ilan ederler. Bir şeyi anlamaları gerekir: devrimin içinde hiçbir ‘özel’ öğrenci durumu yoktur. Devrim, kötüye kullanılan baskının ve pazarın zorbalığının bütün mağdurları tarafından yapılacaktır.

Ve Doğu için, bürokratik totalitarizm, olumsuzlamanın kendi güçlerini üretmeye başlıyor. Başka hiçbir yerde gençlik daha şiddetli ve daha vahşi bir şekilde bastırılmamıştır -basınla yapılan geçersiz çağrıların artan sayısı ve ‘holiganizm’ime karşı alınan yeni polis tedbirleri, bu baskıyı yeterince kanıtlar. Gençliğin bir kısmı, doğru-fikirli ‘sosyalist’ işlevcilerinin bize söylediği gibi, (en iğrenç burjuva şekilleriyle orada halen beliren) ahlak ve aile düzeni için hiç bir saygı beslemez. Onlar, ‘ahlaksızlık’ı tercih ederler, işi küçümserler ve hatta partinin polisine karşı çıkarlar. SSCB, yeni suçlarla savaşmak için özel bir bakanlık kurdu.

Bu ayrıntılı başkaldırışın yanında, daha belirgin bir karşıtlık ortaya çıkıyor. Gruplar ve gizli incelemeler, polis baskısının barometresiyle yükselir ve alçalırlar. Şimdiye kadar ki yayınlanmış en önemlisi, Kuron ve Modzelewski tarafından yazılan ve ‘üretimin ve toplumsal ilişkilerin şimdiki durumlarını terk etmesinden’ bahseden ve bunun için ‘devrimin kaçınılmaz’ gerekliliğini olumlayan, ‘Polonyalı İşçiler Partisi’ne Açık Mektup’ olmuştur. Doğulu entelektüellerin büyük görevleri vardır –Doğu Berlin’li, Varşova’lı ve Budapeşte’li işçilerin somut eleştirel hareketlerini bilinçli hale getirmek: bürokrasinin diktatörlüğünün proletaryan eleştirisi. Doğu’daki sorun, devrimin amaçlarını tanımlamak değil, onlarla nasıl kavga edilebilineceğini öğrenmektir. Batı’da ise, çatışma daha kolay olabilir ama amaçlar belirsizdirler ya da ideolojik olarak boşluğa bırakılmışlardır. Doğu bürokrasilerinde, ne için savaşıldığının yanılsamaları yoktur: işte çatışmanın acı-tatlılığı. Asil zor olanı, devrimin yakın gelecekte alacağı şekilleri tasarlamaktır.

İngiltere’de, gençliğin isyanı, ilk ifadesini barış hareketinde buldu. Bu asla, 100’ler Komitesi’nin, en cesur programının en bulanık şiddetsizliğiyle, bütün kalplerini ortaya koydukları bir savaş değildi. En güçlü haliyle, Komite, en azından 300,000 protestocuyu sokağa çağırabilirdi. En huzurlu zamanını, 1963 Baharı’nda, ‘Barış için Ajanlar’ skandalıyla yaşadı. Ama zaten, mutlak bir çöküşün içine girmişti: bir kuram istemi için, tek-yanlılar, ya geleneksel Sol’un içine girdiler ya da Barışsever vicdan tarafından düzeltildiler.

Geriye kalan, gündelik hayatın kontrolünün, sürekli (en özünde İngiliz olan) kullanımının dışında kalması ve eski laik değerlerin giderek yükselen ayrıştırmasıdır. Bunlar yeni hayatın topyekûn bir eleştirisini üretebilirler; ama gençliğin isyanının müttefiklere ihtiyacı vardır. İngiliz işçi sınıfı, dünyada en militan olanıdır. Onun savaşları, –dükkân kâhyaları hareketi ve resmi olmayan grevin acı tatlılığı- devrimci görünümünü yeniden kazanana ve yeni muhalefetle ortak neden arayana dek, eşitlikçi ve sürekli kapitalizm üzerinde devamlı bir yara olarak kalacaktırlar. İşçiden-yana-olma söyleminin rezalet durumu, bu müttefikliği daha da mümkün ve gerekli yapar. Eğer olursa, patlama eski toplumu yerle bir edebilir –karşılaştırıldığında, Amsterdam’daki olaylar birer çocuk oyunu olarak kalırlar. Bu olmadan, devrimin her iki tarafı da, halen ölü doğmuş gibidir: pratik ihtiyaçlar, hiçbir hakiki devrimci şekil bulamazlar ve isyankâr akım, sürükleyici olan güçleri görmezden gelir. Ancak, böylece, modern kapitalizmi yok edebilir.

Japonya, öğrencilerin ve işçi sınıfı militanlarının birbirinin içine geçtiği, tek endüstrileşmiş ülkedir.

Zengakuren, devrimci öğrencilerin örgütü, Genç Marksist İşçiler Birlik’i [League of Young Marxist Workers], Komünist Devrimci Birlik’in [Communist Revolutionary League] iskeletini oluşturmak için birleştiler. Hareket zaten oluşuyordu ve devrimci örgütlerin yeni problemlerini çözüyordu. Yanılsamalar olmaksızın, hem batı kapitalizmiyle, hem de sosyalist olarak adlandırılan devletlerin bürokrasileriyle savaştılar. Hiyerarşiler olmadan, birkaç bin öğrenciyi ve işçiyi demokratik bir zemin üzerinde hep birlikte gruplandırır ve her üyenin, bütün faaliyetlere katılımını amaçladılar.

Onlar, gerçekten devrimci bir programa bağlı kalarak ve kitlesel bir katkı sağlayarak, savaşı, sokaklara ilk taşıyanlardır. Binlerce işçi ve öğrenci, Japon polisiyle şiddetli bir çatışma yaptı. Birçok açıdan, Komünist Devrimci Birlik [Communist Revolutionary League], şiddetle savaştığı iki sistemin, bütünsel ve somut kuramından yoksundur. Bürokratik sömürünün, gündelik hayatin eleştirişi ve gösterinin eleştirişi olarak adlandırılan temel doğasını henüz tamamlamamıştır. Komünist Devrimci Birlik, [Communist Revolutionary League] klasik proletaryacı hareketin en iyi unsurlarının mirasçısı olarak, halen, temel olarak, yenilikçi bir politik örgüttür. Ama şu an itibarıyla, dünyadaki en güçlü gruptur –ve bu yüzden, tartışmanın bir tarafı ve yeni proletaryan eleştirinin toparlayıcı noktaları olmaları gerekiyor.

‘Öncü olmak demek, gerçeklikle aynı hizada olmak demektir. (Internationale Situationniste 8). Modern dünyanın radikal eleştirisinin, kendi nesnesi ve hedefi olarak bütünselliği ele alması gerekir. Onun ışık arayışının, dünyanın gerçek geçmişini, şimdiki varoluşunu, bölünmez bir bütün olarak dönüştürebilmesi için gerekli olan unsurları aydınlatması gerekir. Eğer modern dünya hakkındaki bütünsel gerçeğe erişeceksek –ve bundan da öte de, eğer onun topyekûn altüst edilmesi projesini açıklayacaksak- onun gizli tarihini açığa çıkartmamız gerekir; daha somut kelimelerle açıklayacak olursak, bir yüzyıl önce Batılı proletaryanın harekete geçirdiği, uluslararası devrimci hareketin tarihini, mistisizminden arınmış ve eleştirel bir çalışmaya tabi tutmamız gerekir.

‘Eski dünyanın topyekûn örgütlenmesine karşı olan bu hareket, çok uzun zaman önce durdu.’ (Internationale Situationniste 1) Ve kaybetti. Tarihteki en son ki ortaya çıkışı, İspanyol Devrimi’ndeydi, Barcelona’da olan, 1937’nin “Mayıs Günleri”ndeydi [May Days]. Ve onun sözde ‘zafer’leri ve ‘mağlubiyet’leri, eğer kendi tarihsel oluşumlarının ışığında değerlendirilecek olunurlarsa, Liebknecht’nin işaretlerini doğrular niteliktedirler, onun suikastından bir gün önce, “bazı zaferler, herhangi bir mağlubiyetten daha utanç verici olurlarken, bazı mağlubiyetler aslında zaferdirler” demişti kendisi. Dolayısıyla, işçilerin güçlerinin, ilk büyük ‘kaybı’, Fransız Komünü, aslında onun en büyük başarısıdır, çünkü bunun sayesinde, ilkel proletarya, toplumsal hayatın, bütün unsurlarını özgürce tarihsel olarak örgütleyebilme kapasitesini ortaya koydu. Ve Bolşevik devrimi, proletarya’nın ilk büyük zaferi olarak görülmesine rağmen, son analizde, aslında onun en büyük mağlubiyeti olmuş olduğu ortaya çıkar.

Bolşevik düzeninin kurulması, Spartakist’lerin, Alman ‘Sosyal Demokratlar’ı tarafından ezilmesine dayanır. Bolşevizm’in ve Reformizm’in birleşik zaferi, açık bir karşılaştırılamazlıkla örtülmüş bir birliktelik yaratır, Bolşevik düzen de, daha çok oturdukça, ondan önceki düzeninin bir türevi olma halini aldı. Rus karşı-devriminin etkilenimleri, içsel olarak, bürokratik devlet kapitalizminin ve sömürüsünün yeni şeklinin kurumsallaştırılması ve geliştirilmesidir ve dışsal olarak, genişleyen kollarının, çürümüş gövdeyi yeniden üretmek ve korumak biricik amacını güttüğü, ‘Komünist’ Enternasyonal’in büyümesidir. Kapitalizm, burjuva ve bürokratik maskeler altında, hayatın yeni bir kontratını kazandı –Kronstadt denizcilerinin, Ukrayna’lı çiftçilerin, Berlin’in, Kiel’in, Turin’in, Shanghai ve Barcelona’nın işçilerinin ölü bedenleri üzerinde.

Kendisinden önce gelenlerin, bozulmuş yeniden yapılandırıcılıklarına karşı savaşmaları ve proletarya’nın öncülerinin ‘devrimci komünist partilerde birleşmeleri için açık seçik Bolşevikler tarafından yaratılmış olan Üçüncü Enternasyonal, kendi kurucularının esaslı bir sosyalist devrim yaşamaya ait olan özlemleriyle çok yakından ilgiliydi. Bütün söz dalaşlarına karşı, Üçüncü Enternasyonal, eski bloktan koparılmış bir çöptü. Rus modeli hemen Batılı işçilerin örgütlerine uygulandı ve her ikisinin de evrimi aynı ilkeye dayanıyordu. Bürokratik sınıfın, Rus proletaryası üzerindeki totaliter diktatörlüğü, yankısını, diğer ülkelerdeki büyük sayıdaki işçilerin, baskısında, kendi özel ve kişisel alakalarından başka bir şey düşünmeyen, sendikaların sınıflaştırmasına ve politik görevlilere tabi tutulmasına yol açtı. Stalinist canavar işçi-sınıfı bilincini avlarken, eski-moda kapitalizm, kendisinin o ünlü, iç çelişkilerini çözerek ve bu zaferin belirleyici olduğunu, büyük bir gururla ilan ederek, bürokratikleşiyor ve aşırı derecede büyüyordu. Bugün, her ne kadar, birliktelik açıkça çeşitlilikler ve karşıtlılıklarla belirsizleşse de, tekil bir toplumsal şekil dünyaya hâkim olacak –çok uzun zaman önce ölmüş ve gitmiş bir dünyanın prensipleriyle idame ettireceğini iddia ettiği bu modern dünyaya. Ölü nesillerin geleneği, yaşayanların aklında, hâlen, bir kâbus gibi ağırlığını hissettiriyor.

Sözüm ona devrimci örgütler tarafından içeriden yapılan –kendi terimleriyle- dünyaya karşıtlık, sadece suni kalır. En kötü gizemliliklerle yapılmış ve aşağı yukarı sadeleştirilmiş ideolojilere dayanan böyle bir karşıtlık, toplumsal düzenin sağlanmasına yardımcı olur. Kendi özgürlüğünün aracı olarak, işçi sınıfı tarafından yaratılmış olan sendikalar ve politik partiler, artı sistemin ‘çekleri ve bakiyeleri’nden başka bir şey değildirler. Liderler, bu örgütleri, kendi özel mallarına, hâkim sınıfın içindeki bir atlama taşına dönüştürdüler. Parti programı ya da sendikaların durumu, devrimci söylemin izlerini taşıyabilir, ama icraatları, her yerde yeniden yapılandırmacıdır- ve hiç şüphe yok ki, artik kesinlikle öyle, resmi kapitalist ideoloji, ayni yeniden yapılandırmacı söylemleri dile getirdiğine göre. Sendikaların gücü, ele geçirdikleri yerlerde –Rusya’nın 1917’deki halinden daha da geri kalmış ülkelerde – Stalinist karşı-devrim totaliterciliği, mükemmel bir şekilde yeniden üretilmiştir. Başka yerlerde ise, sendikanın gücü patroncu kapitalizminin kendi kendisinin idamesine sabit bir ek haline gelmişti. Resmi örgütler, baskının en iyi garantisi haline gelmişlerdir – bu ‘karşıtlık’ olmadan, sistemin insani-demokratik yüzü yerle bir olur ve onun bariz şiddeti açığa çıkar.

Militan proletaryanın savaşında, bu örgütler bürokratik karşı-devrimin yenilmez koruyucuları ve onu dış ilişkilerinin evcil yaratıklarıdırlar. Devletin ve Ekonominin evrensel ve uzun ömürlü diktatörlüğünün menfaatleri için çalışan, yalanlarla dolu bir dünyanın en yaygaracı taşıyıcılarıdırlar. Sitüasyonistlerinde belirttiği gibi, “kendi kendisinin idamesine doğru evirilen, evrensel çapta hâkim olan toplumsal bir düzene, sistem tarafından yaratılmış olan savaş meydanında pusuya düşürülmüş bir karşıtlığın yanlış şekilleriyle, açıkça direnç gösteriliyor –ama sadece açık bir şekilde. Bu yanılsamacı direnç, saldırdığına inandırdığı şeyi güçlendirmeye yarar. Bürokratik sahte-sosyalizm, yabancılaşmış emeğin ve hiyerarşinin eski dünyasının kılıflarının en büyüğüdür.

Öğrenci sendikacılığı için, çok uzun zaman önce yozlaşmış sendikacılığın yararsız taklidi ya da en komik taklidinin, en gülünç halinden başka bir şey değildir bu durum.

Gelecek devrimci örgütlenmelerin ilkesel sözü, Stalinizm’in bütün şekillerini, teoride ve pratikte ret etmesidir. En azından, ekonomik gericiliğin, krizin bilincini yavaşlattığı Fransa’da, tek çıkar yol Stalinizm’in kalıntılarının üzerindekidir. Tarih öncesi çağların en sonuncu devrimi, “Carthago yağmalanmalıdır” [delenda est Carthago] olmalıdır.

Devrimin geçmişinden koparılması ve bütün şiirselliğini gelecekten alması gereklidir. Özgün Bolşevik mirası temsil ettiğini düşünen, küçük ‘militan’ gruplar, mezarın arkasındaki seslerdirler. Bu melekler, Ekim Devrim’inin ‘ihaneti’nin acısını çıkartmak için her zaman SSCB’nin savunulmasını desteklerler –en azından ‘en son kertede’. ‘Az gelişmiş’ ülkeler, onların vaat edilmiş topraklarıdırlar. Kendi yanılsamalarını, nesnel amaçlarının teorik az gelişmişliği desteklemek anlamına geldiği bu bağlamın dışında savunamazlar. ‘Troçki’nin ölü vücudu için savaşırlar ve aynı ideolojik konu hakkında binlerce çeşit farklı görüş üretirler ve aynı pratik ve teorik güçsüzlük ayıbı içinde kalırlar. Karşı-devrimin kırk yılı, bu grupları Devrim’den ayırır; çünkü zaman 1920 değildir, o yüzden, sadece yanlış yapabilirler (ve aslında zaten 1920’de de hatalıydılar).

‘Geleneksel Marksist’ bir fraksiyonun, Cardan’in komutası altındaki devrimci ‘modernist’ devrimciliğin çekirdeğinin parçalandığı ve on sekiz ay içinde yok olduğu, Sosyalizm Ya Da Barbarlık [Socialisme ou Barbarie] gibi ultra-Solcu bir grubu düşünün. Eski kategoriler artık devrimci değillerken, Cardan’a ait bir Marksizm, bütünsel bir eleştirinin yeniden icadı için yeterli değildir. Şimdiki zamana ait devrimci hareketin Scylla’si ve Charybdis’i, devrimci ön tarihin ve sistemin kendi modernizminin müzesidirler.

Çeşitli anarşist gruplara göre ise, bu etiket için gerekli olan hastalıklı ve ideolojik bir inançtan başka bir şey yok. Liberal kelimelerle söyleyecek olursak, iç çelişkinin her türlüsünü olumlarlar: ifade özgürlüğü, düşünce özgürlüğü ve bunun gibi safsataları. Nasıl olsa, birbirlerine hoşgörü gösteriyorlarsa, her şeye bu aynı hoşgörüyü gösterebilirler.

Kendisini, kendi modernizasyonu ve sürekliliği üzerinden cilalayan, hâkim toplumsal düzen, artık kayda değer düşmanla karşılaşmalıdır: kendisinin ürettiği eşit derecedeki modern ve olumsuz güçler. Bırakın ölüler kendi ölülerini gömsünler. Tarihin uzmanlığının, pratik ve gizemsizleştirici etkilenimleri vardır –devrimci bilinci avlayan hayaletlerin yeniden dirilmelerine yardımcı olurlar.  Böylece, gündelik hayatın devrimi, kendi görevinin alçaklığıyla yüz yüze gelir. Devrimci tasarı, ilan edebildiği hayat kadar, yeniden inşa edilmelidir. Eğer tasarı, halen sınıf toplumunun feshedilmesiyse, devrimin dayandığı somut koşulların halen bizimle birlikte olmasından dolayıdır. Ama devrim yeni bir bütünlükle ve yeni bir radikallikle, onu başlatanların başarısızlıklarının açık açık ortaya konmasıyla başlayarak, ele alınmalıdır. Aksi takdirde, devrimin parça parça gerçekleşmesi, sadece toplumda yeni bir ayrışma yaratır.

Ortada bulunan güçler ile yeni proletarya arasındaki çatışma, sadece bütünün araçlarıyla mümkün olur. Ve bu sebepten dolayı, gelecekteki devrimci hareket, mülk sistemi tarafından oluşturulan yabancılaşmayı kendi içinde yeniden oluşturma eğiliminden arındırılmalıdır; o, kendisini aşması için gerekli olan bütün unsurları taşıyan, şu anda var olan sistemin yaşayan eleştirisi ve olumsuzlanması olmalıdır. Lukacs’ında, doğru bir şekilde gösterdiği gibi, devimci örgütler, kuram ve pratik arasındaki, insanlık ve tarih arasındaki, işçilerin yerleşiklik durumları ve bir sınıf olarak kabul gören proletarya arasındaki, gerekli arabuluculardır (Lukasc’in hatası, Bolşeviklerin bu rolü üstlendiğini zannetmesi oldu). Eğer kendilerini gerçekleştireceklerse, ‘kuramsal’ eğilimlerin ve farkların, örgütsel sorunlara çevrilmeleri gerekir. Şu andaki örgütlenme yapılarına göre, yeni bir devrimci hareket ayakta kalacak ya da düşecektir. Kendi bütünlüğünün en sonuncu kıstası, asıl şeklinin, kendi özsel tasarımıyla uyumluluğuna –son yüzyılın, proletaryan devrimleriyle gölgelenen, İşçi Konseyi’nin mutlak ve uluslararası gücüne – bağlıdır.  Var olan toplumun temelleriyle, hiç bir uzlaşma mümkün olamaz –mülk üretimi sistemiyle; ideolojinin bütün kılıklarıyla, Devlet’le ve boş zamandan ayrılarak dayatılan işbölümüyle.

Eski devrimci hareketin üzerine kurulduğu kaya, kuramın, pratikten ayrılmasına dayanıyordu. Yalnızca, çatışmanın kritik anlarında, proletarya bu ayrımı aşabildi ve gerçeği görebildi. Bir koşul olarak, ilke ‘İşte Rodos, Haydi Atla’ [Hic Rhodus, hic non salta] olmuş gibi görünüyor. Ama ideoloji, her ne kadar ‘devrimci’ olsa da, her zaman hâkim sınıfın hizmetindedir; yanlış bilinç, düşmanın beşinci sütununun varlığını ortaya çıkaran alarm sinyalidir. Yalan, yabancılaşma dünyasının, en temel ürünü ve devrimlerin, en etkili katilidir: eğer, devrimci bir örgüt, taktik olarak toplumsal doğruyu kendisine bulaştırmışsa, onun devrimci kariyeri sona erer.

İşçi Konseyi’nin, bütün olumlu unsurları, gerçekleşmelerini amaç edinmiş bir örgütte zaten olmalıdırlar. Leninist örgüt kuramının bütün kalıntılarıyla savaşılmalı ve hepsi, yerle bir edilmelidir.1905’teki, Rus işçiler tarafından, Sovyetlerin kendiliğinden yaratımı, o yıkıcı kuramın pratik bir eleştirisiydi, her ne kadar Bolşevikler, işçi-sınıfı kendiliğindenliğinin,‘sendika bilinci’nden ileriye gidemeyeceğini ve ‘bütünlük’ü asla yakalayamayacağını iddia ettiyseler de. Bunun, Parti’nin kendisinin Devrimin ‘başına’ yerleştirilmesi için proletaryanın başının ezilmesinden başka bir anlamı yoktu. Aynen Lenin’in insafsızca yaptığı gibi, eğer proletaryanın kendisini özgürleştirme kapasitesini bir defalığına göz ardı ederseniz, o zaman, devrim-sonrası bir toplumun bütün unsurlarını düzenleme kapasitesini inkâr edersiniz. Böyle bir bağlamda, ‘Sovyetlere Güç’ sloganının, Sovyetlerin, Parti’ye boğun eğmesinden ve şu andaki silahlı kitlelerin ‘Devlet’in yerine, Parti Devleti’ni yerleştirmelerinden başka bir anlamı olmaz.

‘Sovyetlere Güç’, halen var olan slogandır, ama artık Bolşeviklerin sonradan akıllarına gelen düşüncelerinden birisi değildir. Eğer istenilen bütün dünya ise, proletarya sadece devrim oyununu oynayabilir, çünkü işçilerin gücünün –ve genelleştirilmiş ve tamamlanmış özyönetiminin [autogestion]- tek şekli hiç kimseyle paylaşılamaz. İşçilerin kontrolü, bütün otoritenin feshedilmesidir: coğrafik ya da başka türlü, hiç bir sınırlandırmaya tabi tutulamazlar: herhangi bir uzlaşma, bu feshetmeyi, teslimiyetçiliğe götürür, “İşçilerin kontrolü, çatışmanın aracı ve sonucu olmalıdır: çatışmanın, hem amacı, hem de yeterli şeklidir”.

Dünyanın topyekûn bir eleştirisi, gerçekçiliğin ve devrimci bir örgütlenmenin garantisidir. Sadece, devrimci olarak paketleyip ve satıp, baskıcı sosyal bir sistemin varlığına, burada ya da başka bir yerde hoşgörü göstermek, everensel baskıcılığa göz yummaktır. Toplumsal hayatın herhangi bir yerindeki yabancılaşmanın karşı konulamaz olduğunu kabul etmek, kişinin kendisini, her koşul altında, billurlaştırmadan vazgeçmesi anlamına gelir. Özet olarak, İşçi Konseyi’ne sahip çıkmak yeterli değildir; somut terimlerle söyleyecek olursak, bunun anlamı mülklerin ve dolayısıyla proletaryanın feshedilmesidir. Sahte uyumsuzluklarına rağmen, bütün var olan toplumlar, mülklerin mantığı ile idare edilirler –ve mülk, onların, öz-idare sahibi olma rüyalarının temelidir. Bu ünlü fetişleştirme, halen topyekûn bir özgürlüğün, toplumsal hayatın serbestçe yaşanması karşısındaki en temel engeldir. Mülklerin dünyasında, dışsal ve görülmez güçler, insanın hareketlerini yönetir; açık açık algılanabilinen amaçlara yöneltilmiş otonom bir hareket mümkün değildir. Ekonomik kanunların gücü, doğal olanlarının görüntüsünün yerini alabilme yeteneklerine bağlıdır, ama bu aynı zamanda, onların güçsüz oldukları anlamına da gelir, çünkü onların etkilenimleri, sadece ‘yaratılmaları için gerekli olanların bilinç yoksunluklarına’ bağlıdır.

Pazarın, merkezi bir tek ilkesi vardır –kendisini yaratanların kontrolünün ötesindeki bilinç dışı ve amaçsız oluşumu kurarak, özü yok etmek. Özyönetimin devrimci çekirdeği, bu ilkeye saldırıdır. Özyönetim, bütün varoluşluyla birlikte bilinçli bir harekettir. O, sadece, kişinin kendisine yabancılaşmasını, kendi özsel sağ kalışını (kapitalist çemberle bağdaşlaşmak) kendisinin düzenlemesi anlamına gelen, pazarın, işçiler tarafından kontrol edilmesi durumu değildir. İşçi Konseyi’nin görevi, zaten var olan dünyanın özyönetimi değil, onun mütemadi niteliksel değişimi olacaktır. Mülk ve onu kanunları (insanın kendisini üretmesinin tarihindeki o uçsuz bucaksız sapak) yeni bir toplumsal müdahale şekliyle aşılacaktır.

Özyönetim ile modern toplumdaki en temel ayrımlardan bir tanesinin sonuna gelindi – gittikçe saflaştırılan emek ile edilgenlikle tüketilen ‘boş zaman’. Mülkün ölmesinin, gerçek anlamı, emeğin bastırılması ve yeni bir tür serbest faaliyet ile yerinin değiştirilmesidir. Bu koşulsuz amaç olmadan, Sosyalizm Ya Da Barbarlık [Socialisme ou Barbarie] ya da Emeğin Gücü [Pouvoir Ouvrier] gibi sosyalist gruplar, ‘insanileştirme’ talebi içinde konumlanmış emeğin yeniden yapılandırılmasının peşine düştüler. Bir ‘Ütopya’ olmanın çok ötesinde, bu koşulsuz amacın bastırılması, pazarla olan ilişkilerin çözülmesindeki ilk koşuldur. ‘Serbest zaman’ ve ‘İş Saatleri’ arasındaki gündelik bölünme, yabancılaşmış hayatın o tamamlayıcı sektörleri, mülkün kullanım-değeri ve değişim-değeri arasındaki iç çelişkinin ifadesidirler. Tüketici fikrinin yükselmesiyle güçlenen o tek çelişkinin, mülk ideolojisinin, en güçlü noktası haline gelmiştir bu çelişki. Onu yerle bir etmek için işin terk edilmesine dayanan hiçbir strateji işe yaramaz. Tarih, kullanım-değerinin ve değişim-değerinin ötesinde, insanların kendi faaliyetlerini kendi iradeleri ve bilinçlerinin nesnesi haline getirdikleri ve kendilerini de bu yarattıkları dünyada görmeye başladıkları yerde ve zamanda başlar. İşçi Konseyi’nin demokrasisi, önceki çelişkilerin çözümlenmesidir. ‘Bireylerden bağımsız var olan her şeyi’ imkânsız kılar.

Devrimci tasarı nedir? Onu yapan insanlar aracılığıyla tarihin bilinçli hâkimiyetidir. Modern tarih, bütün geçmiş tarih gibi, sosyal pratiğin ürünüdür, insan faaliyetinin bilinçdışındaki neticesidir. Totaliter kontrol çağında, kapitalizm kendi dinini üretti: gösteri. Gösterinin içinde, ideolojinin kendisi, etimizin eti haline geliyor ve burada, bu dünyada gerçekleşiyor. Dünyanın kendisi, tepe taklak yürüyor. Ve Marks’ın kendi zamanında yaptığı, ‘dinin eleştirisi’, şimdiki zamanın içinde yapılacak gösterinin eleştirisinin bir eleştirinin, en temel önkoşuludur.

Devrim problemi, yeniden, somut bir mesele haline geliyor. Bir tarafta, teknolojinin ve maddesel üretimin devasal yapıları; öteki tarafta ise, daha da derinleşerek büyüyen bir tatminsizlik. Burjuvazi ve Doğulu mirasçıları, bürokrasiyi; eski düzenin korunmasına olan bağımlılıklarından dolayı, geleceğin şiirinin temeli olacak olan kendi aşırı gelişmişliklerinin içinden tasarlayamazlar. Sadece bir hile bilirler, Sermaye’nin ve dolayısıyla da proletaryanın birikimi hilesini –kendi hayatı üzerinde hiçbir kontrolü olmayan ve de bunu bilen bir insan olarak proletaryanın. Yeni proletarya, burjuva dünyasının zenginliklerini miras alır ve bunu kendi tarihsel şansı olarak kullanabilir. Onun görevi, bu zenginlikleri değiştirmek, yerle bir etmek ve bir insan projesi olarak kurmaktır: doğanın ve insan doğasının, insanın kendisi tarafından topyekûn tahsisi.

Gerçekleşmiş bir insan doğası, gerçek tutkuların ve onların memnuniyetinin sonsuz çarpımıdır. Bu arzular, devrimci bilinçaltının en karanlık köşelerine sıkıştırılmış ve sadece kendi sunumunun, rüyasal deliliğinde gerçekleşmiş olan bugün ki toplumun hayat damarlarıdırlar. Eğer insan ihtiyaçlarını gerçekleştirmek istiyorsak, mülk toplumunun bütününü, gösterinin kendisini yerle bir etmeliyiz. Sistemin gücünü korumak için her gün imal ettiği bu sahte-ihtiyaçları ve yanlış tutkuları terk etmeliyiz.

Modern tarihin özgürleştirilmesi ve onun istif edilmiş kazancı, sadece bastırdığı güçlerden doğabilir. On dokuzuncu yüzyılda, proletarya, zaten, felsefenin mirasçısıydı; şu anda ise, modern sanatın ve gündelik hayatın ilk bilinçli eleştirisinin mirasçısı durumunda. İşçi sınıfının, kendisini yok etmesiyle, sanat ve felsefe gerçekleşecek. Dünyayı dönüştürmek ve hayatın yapısını değiştirmek, proletarya için aynı şeydir –bir sınıf olarak yerle bir edilişinin, gerekliliğin şu andaki saltanatının çözülüşünün ve özgürlük dünyasına erişiminin şifreleridir bunlar. En azami düzenlemeler olarak, yabancılaşmış bir gerçeklik tarafından dayatılan bütün davranış şekilleri ve değerlerinin serbest bir şekilde yeniden yapılanmasına ve radikal eleştirisine sahiptirler. Tek bilgi sahibi olduğu sır, tarihin kurgulanışında ortaya çıkarılan yaratıcılığa, her anın ve olayın serbest icadına ait olandır: Lautréamont’un ‘herkes tarafından yapılan şiir’ [poèisie faite par tous] tanımı –devrimci kutlamanın başlangıcıdır. Proletaryan isyan, ya bir festivaldir ya da hiçbir şey değildir; devrimde, aşkınlık yolu, sonuncu durak olarak, erdemin sarayına doğru gider. Saray sadece bir akılcılığı bilir: oyunu. Kurallar basittir: can çekişen bir ölümü planlamaktansa, yaşamak ve engellenememiş arzulara kendini bırakmak.


i Çevirmen Notu: Petits Cadres, herhangi bir kolektif ya da örgütlenmede (sivil ya da olmayan), özellikle iletişimi sağlamakla görevli ve de gönüllü olarak çalışan insan anlamına gelir.

ii Cevirmen Notu: Ukase, Rus Hükümetinin fermanları anlamına gelir. Her ne kadar, Rus Devrimi’nden önce, Petro zamanındaki fermanlara verilen isim olsa da, Debord eleştirel olarak, Lenin ve sonrasındaki dönemlerdeki, uygulamaların, Devrim’den öncekilerden, pekte farkı olmadığını vurgulamak istiyor.

  • § Sanırız okuyucu için metnin tümünde varolan bir takım “yabancı” marka isimlerinin yerine “milli” markaları koymaları ve zamanımıza adapte etmeleri çok zor olmayacaktır:)