Paypal’ın Türkiyeden Ayrılmak Zorunda Kalması Üzerine Birkaç Kelam

Bu yazımı ilk olarak Tuhaf Gelecek newsletterın 02.06.2016 tarihli bölümünde yayınladım. Eğer newslettera abone olmak ve daha önce yazdıklarımı okumak isterseniz buraya tıklayın.

Ülke olarak dünyanın geri kalanına kendimizi kapatma çabamız da tüm hızıyla devam ediyor. 30 Haziran gecesi düşen Paypal’ın Türkiye’de artık işlem yapamayacak olması da bunun en son örneği. Birçokları için belki hiç önemi yok, kendi sözüm ona “milli” yöntemlerini desteklemek (bkz. Vestel telefon satsın diye düzenleme yapmak) ya da başka planları olabilir. Ama böyle bir hareketinin nasıl etkileri olacağını hiç düşünmeden bu kadar aptalca hareket edebilmelerine gerçekten şaşırıyorum.

(Paypal’ın lisansının verilmemesinin temel sebebinin Türkiye verilerinin hepsini Türkiye’de sunucu açıp burada tutması gibi bir zorunluluğun getirilmesiyle açıklıyorlar. Buna benzer yaptırımlar genellikle Rusya vb ülkeler, o verileri devlet olarak kendi kontrolleri altında tutabilmek için talep eder. Bunun gibi zorlamalar genel olarak “splinternet” adıyla anılır ve küresel ve dağıtık internet yapısının devletler tarafından kontrol edilebilmesi için uydurulmuş bir yöntemdir. Örneğin bu yöntemi kullanarak aynı yaptırımlar yakında sosyal medya sitelerine ve kullandığımız diğer uluslararası araçlara da uygulanabilir ve bunların da Türkiye’den kullanılamaz hale gelmesine sebep olabilir.)

Sadece kendi adıma konuşacak olursam, benim hem birçok para kazanma yolum hem de harcamalarım riske girdi. Yurtdışına freelance olarak yaptığım işlerin büyük bir kısmı yalnızca Paypal üzerinden ödeme yapabiliyor. Yani bir daha bu yerlerle iş yapıp yapamayacağım meçhul. Bunun dışında bağımsız yayınlar ve projeler yapma planlarımın da büyük bir kısmı riske girdi. Yapsam bile bunlardan bir şey kazanmam şu noktada imkansıza yakın görünüyor. Bunun yanı sıra henüz durumun belirsizliği yaptığım birçok kültür harcamasını da bir daha yapıp yapamayacağım konusunu riske soktu. Bandcamp’ten sanatçı keşfetmek, yeni keşfettiğim yazarların self-published işlerini almak ya da yeni dergileri desteklemek gibi şeyleri bundan sonra yapabilecek miyim belli değil.

Bunun yanı sıra benim gibi yurtdışına freelance iş yapan birçok yazar, çevirmen, sanatçı vb.; şu an Youtube üzerinden geçimini sağlayan Türkiyeli Youtuberlar; indiegogo ile yeni projelerine destek arayanlar; yurtdışıyla iş yapan birçok küçük ve orta boy işletmeler şu an ne yapacak belli değil. Dünyanın en güvenli para alışverişi yollarından birisini ülkede iş yapamaz hale getirmek nasıl bir zekanın işi bilmiyorum. Dünyanın geri kalanının haberi bile olmadığı ve bu yüzden güvenmeyeceği yolları kullanmamızı mı belkiyorlar acaba? Alternatifler var, yerliler var diyenler acaba dünyanın geri kalanını da bunları kullanmaya zorlayabileceklerini mi düşünüyorlar?

Elbette bu değil durum. Arka planda yatan fikir her şeyin şu ülkenin sınırları içerisinde kalması ve belki de en sonunda dünyanın geri kalanıyla tüm ilişkimizin kopması. Zihinlerinin derinlerine işleyen aptal milliyetçilikleri tüm bunların sebebi aslında. Yabancı olan her şeye hiç kafa yormadan yapılan düşmanlık, dünyanın geri kalanını sürekli küçümseyip düşman görürken kendisi hiçbir şey üretmeme hali ve tüm bunlara rağmen dünyadan kopmadan bir şeyler yapmaya çalışanları zerre umursamayan zihin yapısının eseri bunlar. Kendileri ve çevreleri böyle şeylere hiç ihtiyaç duymadığı için ülkenin geri kalanının da kendileri gibi olmasını bekledikleri için oluyor bunlar.

Herhalde bizlerden de bekledikleri zerre kültür ve bilgi birikimi olmayan, kendini geliştirmeyi gereksiz gören ve dünyanın geri kalanıyla tek ilişkisi başkalarının parasını yiyerek yurtdışında tatil yapmak olan kütüklere dönüşmemiz. Bunu bir de güzel bir milliyetçilik sosuna bularsak tadından yenmez zaten. Kimin ihtiyacı var kültürün ve sanatın gelişmesine, yaratıcı insanların kendilerine fırsatlar yaratmasına ya da onların aklına bile gelmeyecek şeyleri düşünüp yaratmasına. Kendi kendimize Kuzey Kore gibi takılır, tüm dünyanın bize hayran olduğunu ve kıskandığını zanneden şizofrenik bir rüyada yaşamaya devam ederiz nasılsa.

Kripto Savaşlarında Yeni Cephe: Apple vs FBI

Teknoloji gündemini takip edenler, geçtiğimiz hafta içerisinde Apple ile FBI arasında başlayan yasal savaşı duymuşlardır. Duymayanlar için özeti: FBI, San Bernandino saldırılarını gerçekleştiren kişilerden birisinin iPhone 5c’sini ele geçirdi ve istihbarat için içindeki bilgilere erişmek istiyor. Ancak giriş kodunu bilmedikleri ve belirli bir miktar yanlış denemeden sonra tüm verilerin silinmesi ihtimali olduğu için de Apple’dan telefonu bir nevi ‘hacklemesini’ ve verileri onlar için erişilebilir hâle getirmesini istiyor.

İşte sorun da tam olarak burada başlıyor. Teknik olarak iPhone’ların hemen hepsi ekran kilidini açmak için kullandığınız kod ile tamamen şifrelenmiş durumdadır ve dışarıdan herhangi birisinin bu verilere erişmesi, bu kodu bilmedikleri sürece imkansızdır. Her ne kadar iCloud yedekleri kıyasla daha ulaşılabilir olsa da, FBI iCloud parolasını bilerek ya da bilmeyerek resetlediği için oradan erişmeleri de söz konusu değil. Diğer türlü elle deneme yapmaya çalışmak aptalca uzun sürecek bir işlem ve brute force kullanmak istediğinizdeyse Apple’ın ard arda yanlış denemelerde süreci yavaşlatan bir ek koruma mekanizması var. Üstelik telefon kullanıcısı aktifleştirdiyse, belirli bir sayıda denemeden sonra telefon içerisindeki tüm verileri silebilir. FBI’ın Apple’a ihtiyaç duyma sebebi de tam olarak bunları devre dışı bırakarak telefonu tüm saldırılara açık bir hâle getirmesine ihtiyaç duymaları.

Ancak Apple, birçok haklı gerekçeyle bunu yapmayı reddediyor. Bunların başında, Apple’ın kullanıcılarına, özellikle Edward Snowden’ın sızdırdığı belgeler sonrasında, onların güvenliğini korumak için her şeyi yapacaklarına dair verdiği söz geliyor. Apple her ne olursa olsun kullanıcılarının bilgilerini herhangi bir kişi ya da kuruma erişilebilir hâle getirmek istemiyor. Çünkü bu telefon için yapacakları arka kapının aynı modeldeki tüm telefonlara direkt olarak uygulanabilir, diğer modellere ise kolayca uyarlanabilir olacağını biliyorlar. Apple’ın bu konuda ciddi olduğunu biliyorduk ancak kimi iddialar Apple’ın bahsettiğimiz ihtimali de devre dışı bırakmak için çalışmaya başladığını söylüyor.

İkinci ve daha önemli kısım ise, aslında tüm bunların FBI, NSA ve ABD hükümetinin geçtiğimiz yıllarda başlattığı İkinci Kripto Savaşları’nın bir parçası olması. Burada amacın sadece bir iPhone’u açıp içindeki bilgilere erişmekten çok daha fazlası olduğunun hemen herkes farkında. Zaten şu anda asıl savaşılan konu da bu.

Bunun ne kadar ciddi bir durum olduğunu ilk başlarda anlamak güç gelebilir. Ancak şu şekilde düşünün. Şimdiden biliyoruz ki eğer bu davada FBI lehine bir karar çıkarsa, FBI’ın bu telefonun hemen ardından bu kararı örnek göstererek açtırmak istediği yüzlerce iPhone daha var. Ayrıca bu karar ile yine Android telefonları açmaları için Google’ı da zorlayabilecekler. Bir süre sonra bu bir adım daha da ileri gidecek ve ABD’deki birçok farklı kurum bu örneklere dayanarak aynısını isteyecek. Bir sonraki aşamada ABD’yi örnek göstererek diğer büyük ülkeler ve ardından onları örnek göstererek (“Onlara yapıyorsanız bizim neyimiz eksik?”) tüm devletler şirketlerden bu hakkı talep etmeye başlayacak.

En başta söylediğimiz gibi tüm bunlar, kullandığımız cihazların bilinen bir güvenlik açığı olması sayesinde mümkün oluyor. Bu da demek oluyor ki aslında hepimiz güvensiz cihazlar kullanıyoruz. Ve devletlere bu açığı istismar etme hakkını vermek (ya da onlara istismar edebilecekleri özel bir açık sağlamak) de bizim bu güvensiz cihazlara mahkum kalmamız anlamına geliyor. Ve eğer kullandığımız cihazlar güvenli değilse, bu açığı başka birilerinin istismar etmesi de an meselesi demektir. Çünkü yazılım ve kriptografi dediğimiz şeyin içerisinde bir şey gizlemek mümkün değil, eğer orada bir yanlış varsa bunu herkes görebilir ve herkes kullanabilir.

Bunun anlamı şu: Eğer devletlere gözü kara güveniyorsanız ve onların istedikleri zaman telefonlarımızı ve bilgisayarlarımızı kurcalama hakkı olduğunu düşünüyorsanız, bunu herkesin istediği gibi yapabilmesini de savunuyorsunuz demektir. Çünkü sadece devletlerin kullanabileceği ve başka kimsenin asla bulamayacağı/kullanamayacağı bir arka kapı matematiksel olarak mümkün değil. Ne kadar iyi saklasanız bile en fazla bulunmasını biraz geciktirebilirsiniz. Devletlerin yasal izin alarak dahi olsa böyle bir hakka sahip olmalarını istemek hem onların size hiç haber vermeden ve diledikleri şekilde bunu yapmalarına hem de kötü amaçlı birçok başka insanın da bunu yapmasına izin vermek olduğunu unutmamalısınız.


Yukarıda son yıllarda yaşadığımız süreci İkinci Kripto Savaşları olarak andım. Çünkü buna çok benzer gelişmeleri 1990’lı yıllarda yine yaşamıştık. O zamanlarda Bill Clinton’ın başında olduğu ABD hükümeti, her türlü kriptografi aracını ve yazılımını ordu silahı olara tanımlamak ve bizlerin kullanmasını engellemek istemişti. Eğer o zaman başarılı olmuş olsalardı, şu anda internet ve bilgisayarlar tamamen güvensiz bir alan olacaktı ve şu anda yapabildiğimiz birçok şeyin yapılması imkansız olacaktı (dijital bankacılık, güvenli iletişim, sansürü atlatmak…). Ancak o dönemde bilgisayar teknolojileri ve yazılımlar çok daha özgür olduğu için bunu başaramadılar ve bir süre sonra da yenilgiyi kabullendiler.

Şu anda bu savaşı hiçbir şekilde hasar almadan atlatmamız daha zor görünüyor. Çünkü birçoğumuz kullandığı teknolojilerde kendisini tamamen büyük şirketlere ve onların tamamen kapalı sistemlerine emanet etmiş durumda. Hatta daha da açık bir şekilde, şu anda bu konuda beş büyük şirketin; Google, Apple, Facebook, Amazon ve Microsoft‘un eline bakmak zorundayız. Herkes tüm verilerini onlara emanet ettiği ve onların bunları koruyacağına güvendiği için aldığımız risk çok daha büyük. Birinden birinin pes etmesi durumunda bile eğer o şirkete güvendiyseniz savaşı kaybettiniz demektir. ÖRneğin hiçbir Microsoft kullanıcısı, Bill Gates’in FBI’ı bu konuda destekleyen açıklamalarından sonra cihazlarına çok fazla güvenmemeli.

Bu yüzden de aslında şu anda özgür yazılıma hiç olmadığı kadar çok ihtiyacımız var. Çünkü özgür yazılımın doğası bu tarz müdahaleleri ve saldırıları tamamen etkisiz hâle getirebilecek güce sahip. Eğer bilgisayarınız özgür bir yazılım ile şifrelendiyse buna herhangi bir şirkete mahkeme emri göndererek uzaktan açtırmak gibi bir şansları olmuyor. Elbette büyük şirketlerin yazılım geliştirme konusundaki güçleri tartışılmaz ve daha güvenli sistemler üretebilmeleri de mümkün ama bu aynı zamanda sizi hiç tanımayan bir insana arkanızdan asla iş çevirmeyeceği konusunda güvenmek gibi bir şey. Eğer gündelik hayatınızda böyle bir şey yapmıyorsanız, artık o hayatın bir parçası olan bilgisayar ve telefonlarda neden yapasınız?


Sonuç olarak şu anda Apple’ın FBI’a karşı verdiği mücadele oldukça değerli ve savunulması gereken bir hareket. Her ne kadar asla Apple cihazların içini tam olarak açıp öğrenemeyecek olsak da, Apple’ın bu konuda kullanıcıları için savaşmayı göze alıyor olması onlara diğer şirketlerden kıyasla biraz daha fazla güvenilebileceğinin bir göstergesi. Bu tutumlarını ne kadar sürdürürler orası bilinmez ama yine de açık bir şekilde böyle bir savaşı göze almalarını takdir etmemek haksızlık olacaktır.

Ancak Apple bu savaşı kazanacak olsa bile bunun burada biteceğini beklemek saflık olur. Başta ABD olmak üzere bütün devletler, vatandaşlarının güvenliğini kendilerininkinden aşağıda görmekte ve kendilerini korumak adı altında tüm vatandaşlarını gözetlemek (hatta ABD gibi büyük bir ülkeyse tüm dünyayı gözetlemek) için her şeyi yapabilecek durumdalar. Şirketleri kendi ürünlerini hacklemeye veya daha güvensiz hâle getirmeye zorlamak bunun sadece bir kısmı. Ve bu savaş henüz durulacak gibi de görünmüyor. Bu yüzden özel hayatına saygı duyan her teknoloji kullanıcısının da bazı ek önlemler almayı düşünmesi şart.

Görsel Kaynak: Dusinteractive

On Newsletters

Don’t know if this is a real thing but I might be addicted to newsletters. Maybe it’s something about the format itself or it’s just I’m mostly following people I really enjoy reading pretty much everything they write. But there might be something more about it.

Something about the newsletters makes it more sincere, makes me want to read it without any interruption and with all focused on. Even some books can’t get that much attention from me.

My guess, it’s related to relationship newsletters creates between writer and the reader/follower. It’s not like a social network follow. I don’t want to miss any installment or any sentence. I asked the writer to send me these anytime they wrote something. And send it directly to me. I guess it feels more direct than anything else because we feel our inboxes are our most private zones online and inviting someone to access there anytime they want to share something with us feels different than anything else.

And it feels kind of free and open, like blogs. You can do anything you want, any way you want. No one can limit what you can do or kick you out just because you tried something. It makes people become more interested in newsletters because they think it’s something new (it’s not) and blogs are dead (it’s not).


I was experimenting with the newsletter format for some time in Turkish and one of my 2016 resolutions (which I kept in my notebook and, honestly, a bit lazy to turn it into a blog post) was use this format more actively. I want to see what can I do with this format. Also I really want to gain the habit of writing regularly and more (especially in English) so creating an English newsletter too seemed like a good idea.

If you can read Turkish, my regular newsletter called Tuhaf Gelecek is out every Sunday evening (according to Turkey’s timezone, GMT+2) and you can subscribe here: http://tinyletter.com/tuhafgelecek

And if you can read English, my English newsletter experiment Weird and Deadly Interesting is here: http://tinyletter.com/weirdanddeadlyinteresting Hoping to send the first episode in this month and hope to make it regular soon.


On the name “Weird and Deadly Interesting”: For some time, I was thinking about how to describe what I’m interested as a writer and couldn’t find any short description for it. I was not focused on couple topics that have marketable names. I’m always an interdiscipliner, needs a bit weird, after the really interesting and dangerous. I never liked splitting the world into pieces which everyone acts like they’re not touching each other. I wanted to see and write about the world, as a whole. And when I looked at the world with these eyes, this name describes what I see.

I first heard the “deadly interesting” from Bruce Sterling, at one of his talks. And it hit me like a lightning. Maybe it’s somehow related to where I live, where I’m looking the world from. But when I added this to weird, it really summed up the world from my eyes.

Anyway, if you’re interested in receiving my English newsletter you can click here and subscribe.


As a bonus, I want to recommend some of my favourite newsletters which definitely worth inviting them in to your inbox. With no particular order:

If you have a newsletter or know a newsletter that you think I might be interested, feel free to recommend via email or just post a comment below.


Updated at 18:05:
Latest Orbital Operations Warren sent while I was finishing this, reminded couple more newsletters I already subscribed and also had some really good recommendations which I subscribed immediately. I added those to the list above.

Tor Project’in Yeni Lideri Emektar Dijital Aktivist Shari Steele Oldu

Sansürü aşmak için kullandığımız Tor Browser’ın ve yakın zamanda çıkan mesajlaşma uygulaması Tor Messenger‘ın bizlere ulaşmasını ve daima güncel kalmasını sağlayan, kâr amacı gütmeyen bir organizasyon olan, Tor Project’ten haberler var. Uzun ve detaylı bir araştırmanın ardından, Tor Project yeni Yönetim Kurulu Başkanı’nı bulduğunu bugün gönderdiği basın açıklamasıyla duyurdu. Tor Project’in yeni yönetim kurulu başkanı Shari Steele oldu.

Shari Steele, dijital aktivizm ve dijital haklar konusunda yirmi yıldan daha uzun süredir mücadele eden birisi. Kendisi bildiğimiz anlamda internet yokken bile dijital haklar için mücadele ediyordu demek mümkün. Bunun yanı sıra Steele EFF’in (Electrnoc Frontier Foundation) 15 yıl boyunca Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yapmış ve Nisan 2015’te bu görevini devretmişti. Son 15 yıl boyunca EFF’in yaptığı birçok işte imzası bulunmakta.

Tor Project’in kurucularından birisi olan ve bir süredir Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini üstlenen Roger Dingledine, görev değişimiyle ilgili “Tor’un teknik yanı dünyanın en kalitelilerinden birisi, şimdi Shari’nin bize Tor’un organizasyon kısmını da mükemmel hâle getirmemiz için yardım edecek olması  heyecan verici. Bizim insanları yönetmesini bilen, kâr amacı gütmeyen bir organizasyonun nasıl işlediğini bilen ve bağışçılarla bağlantıları güçlü olan bir lidere ihtiyacımız vardı. Tor sivil özgürlükler için mücadele eden organizasyonlar ailesinin bir parçası ve bu adımımızla Tor, bu ailenin önemli bir parçası olduğunu gösterecektir.” şeklinde konuştu.

Shari Steele de Tor Project’in yönetimini üstlenmenin kendisi için ne kadar önemli olduğunu, birçok büyük adım atabileceklerini söyledi.

“Tor Project dijital dünyada haklarımızı korumaya çalışan bir sürü harika teknoloji meraklısından oluşuyor. İnternet özgürlüğü STK’sı inşa etmede ve büyütmedeki tecrübelerimi Tor’un operasyonel anlamda daha verimli hâle gelebilmesi için kullanabilecek olduğum için çok memnunum. Tor’u daha büyük, güçlü ve sürdürülebilir hâle getirmek ve bu hareketi büyütmek gibi bir fırsatı değerlendirmemem imkansızdı.”

Steele’in çalıştığı süre boyunca EFF birçok önemli işe imza attı. 2004 yılında Tor’u kanatları altına aldılar ve birçok konuda destek oldular. EFF’in Teknoloji Departmanı’ı Steele’in önderliğinde kuruldu ve şu anda birçoğumuzun kullandığı HTTPS-Everywhere ve Privacy Badger gibi projeler bu ekip tarafından üretildi. Ayrıca fon bulma ve ekonomik destek sağlama konusundaki başarıları da şu anda ekonomik anlamda daha özgür hâle gelmeye çalışan Tor Project için oldukça önemli katkılar sunacaktır.

Tor Project’in kurucuları olan Roger Dingledine ve Nick Mathewson ise kısa vadede bu geçiş dönemine yardımcı olacaklar ve ardından yalnızca yönetim kurulu üyeleri olarak çalışacaklar. Bu sayede her ikisi de eskiden olduğu gibi Tor’un teknik kısmında daha aktif olarak çalışmaya dönebilecekler.

Tüm bu gelişmeler umuyoruz ki hem Tor ekibi hem de Tor kullanıcıları için çok daha iyi bir dönemin başlamasını sağlayacak. Tor’un yönetimsel anlamda daha aktif ve düzenli bir tempoya girmesi her konuda daha rahat hareket edebilmelerini sağlarken, yönetimin daha düzenli bir hâle gelmesiyle teknik kısma daha fazla ağırlık verip kullanıcıları için daha güzel projeler ve uygulamalar çıkarabilecekler.

Tor Project ekibini ve Shari Steele’i tebrik ediyor ve kendilerine bugünden itibaren başlayan bu yeni dönemde başarılar diliyoruz.

RE: THROWING YOURSELF DOWN A MEMORY HOLE by @warrenellis

Warren Ellis wrote this short post on his blog Morning Computer today:

http://morning.computer/2015/12/throwing-yourself-down-a-memory-hole/

finishing it with saying “Today I remain undecided.  How about you?”. Considering that I was thinking about similar issues for some time (Turkish speaking readers can check this), decided to give it a shot.


First, I’m doing the same thing (downloading all my tweets) in regular basis, because it’s an important archive for me and I don’t want to trust anyone with something important for me. That’s why I’m trying to move my Tumblr infodump/lifelog to my own servers. No one other than me really cares what’s important for me, especially some corp from US.

About deleting what I shared regularly, I’ve tried that when I was using Facebook. While it seemed useful at first, it started to become meaningless after a while, because all of these was already getting buried and forgotten most of the time. And it was making things hard when it comes to download the archive because I had to keep every archive I’ve downloaded every time.


I was trying to find a way to build myself a “calmer internet” for some time, because of the very similar reasons. Most of the things we call internet today is a total mess and they’re doing everything possible to turn these into something more useless. While we need more stuff to curate the information flowing, we get more stuff makes all these more impossible to control. Because, let’s make it clear, advertisers wants it that way.

What should we do now? When I’ve started using internet, what I fall in love with it was conversation and the limitless information I can consume whenever I want, however I want. But we somehow let this controlled by Google, Facebook, Twitter and others. While they did a lot good at first, they’re now letting the control to the advertisers and governments. And that’s why I can’t leave my blog and other sites I’ve build. I prefer having this conversation from blog to blog and at the comments instead of Twitter. I know that it won’t reach a lot of people but same goes for tweets and Facebook posts too. And I prefer writing a blog post instead of 20-of-234 style Twitter rants.

Maybe we have to remember how to use blogs and developers start to think about something other than “Twitter for X”, “Uber for Y”, “Spotify for Ğ” and useless IoT toys.

I don’t really have a blueprint for what I want, but I have a name for what I need: Distributed Invisible Network of Monasteries.

And yet I’m still undecided about what and how to do it. So I’m passing Warren’s question to you: How about you?

Sakin İnternet

Biraz sakinleşmeye ve buna bağlı olarak teknolojiyi ve interneti kullanma şeklime çeki düzen vermeye niyetlenmem aslında uzun bir zaman öncesine dayanıyor. Ama bunu yapmaya başlamak için yeterli motivasyonu bulmam biraz uzun sürdü.

“Calm Technology” akımını keşfettiğimden bu yana kafamın içinde dolanan fikirler vardı. Bunun üzerine internetin merkeziyetsizliğini koruma içgüdümü ve aslında internette kullandığımız birçok şeye başkalarının sahip olmasının getirdiği korkuyu da ekleyince kendimle ve çalışma düzenimle ilgili kimi değişiklikler yapmaya karar verdim. Elbette bir de son zamanlarda Warren Ellis’in bu konudaki fikirlerime destek çıkan şeyler yazmasının da motive olmamda katkısı var.

Elbette bu değişiklikleri tetikleyen en önemli şeylerden birisi de daha verimli çalışmak istemem. Kendim için sakin bir internet organize edip kontrolü ele alma ihtiyacı duyuyordum açıkcası. Diğer türlü başkalarının kontrolündeki sosyal ağların ve bitmek bilmeyen bir koşturmacanın içerisinde kayboluyormuşum hissini yaşamaya başlamıştım açıkcası. Özellikle Twitter gibi mecraların soluklanmaya hiç fırsat tanımayan ortamları darlamaya başlamıştı. Bu yüzden biraz kenara çekilip sakinleşmenin, bir nefes almanın iyi bir fikir olduğuna karar verdim. Ayrıca yapmam gereken ve yapmak istediğim birçok iş birikmişken (hepsiyle ilgili haberler yakında) gerçekten farklı bir çalışma düzenine ihtiyacım olduğunu fark ettim.

Peki nasıl olacak bu? Daha doğrusu ne değişecek?

En başta, bundan sonra daha fazla yazacağım ama bu yazdıklarım Twitter gibi yerlerde değil, kendi mecralarımda olacak. Bunların başlıcaları:

Bunların yanı sıra kendime bir bilgi deposu da oluşturdum. Eskiden Tumblr’ı bu amaçla kullanıyordum ama hem organize etmesi ve içinde bir şeyler bulması kolay olduğundan, hem de gerçekten herşeyiyle benim kontrolümde olduğundan dolayı ayrı bir yere taşımaya karar verdim. Çünkü böyle konularda hiçbir şirkete güvenmeye gelmez. Eğer takip etmek ya da oraya neler yığdığımı görmek isterseniz kendisi burada ve üst menüdeki “A Weird Notebook” linkinde.

Ayrıca sosyal ağlarda kıyasla daha az zaman geçireceğim. Kimi şeyleri otomatiğe alacağım, yani hesaplarımdan her paylaşım olduğunda internet başında olmayabilirim. Elbette Twitter’da mentionları ve DM’leri takip ediyor olacağım ama yine de eğer bana ulaşmak isterseniz en sağlıklı yol email olacaktır. Bu konuda ihtiyacınız olan her türlü bilgiyi anasayfada bulabilirsiniz.


Uzun lafın kısası: Bundan sonra daha sakin internet kullanacağım; daha az gevezelik yapıp daha çok üreteceğim. Yukarıdaki linkler (özellikle blog ve newsletter) mutlaka takibe almanızı tavsiye edeceğim yerler.

RE: Spotify but for the Titanic: A Proposal for the Future of News and Publishing by @zeynep

Zeynep Tufekci wrote “Spotify but for the Titanic: A Proposal for the Future of News and Publishing” yesterday to offer an alternative for online media to save themselves from the invaisive and disturbing advertisement models. She offers Spotify-like system for journalists to make money and create a stable enviroment.

This all sounds really good at first glance but there are some really big issues (at least for me) I can’t wrap my head around.

  • Centralization Problem: We don’t want Facebook, Google or other stacks become more powerful, especially when it comes to publishing. But creating a place for all journalism has to deal with all the problems about centralization. For example, who’s going to make the big decisions like who will be the part of this or not? Are they going to censor stuff? If so, how will they decide what to censor or not? Will this system promises us to give everyone a place or will there be limits?
  • Power of Big Media: Spotify-for-Journalism will surely help a lot for mainstream media channels. But they’re going to have lots of power in this system, according to alternative ones and I’m 100% sure that they’re not going to use it for what’s good for all. How this system will stop it and create a balance between them?
  • Making Money: We’ve already seen that Spotify doesn’t really works for indie or alternative musicians to make sone decent money, and not even really gives something decent for mainstream ones, but they already earn well. And we all know that the media who needs money is the alternative or small ones. And this system only helps the big ones, at some point at least. I don’t think something like that will help us to save diverse and free media. Only makes sure the big ones will stay alive one way or another. And to be honest, they already have enough plans for themselves to save itself.

Those are the ones comes to my mind at the first place. We all want writers, journalists and everyone works in this area gets paid but I’m not really sure if this is the way we should choose. I’m sure that advertisement isn’t the one but maybe we should look for some way that also makes sure that we’re not creating another “for every X you’ll need” stuff. We need to find a way that will save us from centralization. If we’re not offering newspapers or magazines to merge together to save themselves, we shouldn’t do that on internet too. We need more and diverse stuff, not everything in one place things. That’ll only help who’s already powerful right now.

Sansür Çaresizlerin Son Sığınağıdır

Artık her gün aldığımız haberlerin bir parçası hâline geldi sansür. TİB o kadar verimli ve hevesli çalışıyor ki, Dağ Medya ile DİHA ve Besta Nuçe’nin yeni adreslerini engellemek için haftasonu bile çalışmışlar. Şu anda toplam engelli websitesi sayısını kesin olarak bilemiyoruz ama Engelli Web‘in istatistiklerine göre rakam 82396.

Peki sansür için harcanan bu akıl almaz enerji nereden geliyor? Neden sansürü bu kadar seviyorlar ve ilk fırsatta buna koşuyorlar? Gelin isterseniz sansür ne demek ve aslında sansürü bir çözüm olarak görenlerin aklından neler geçiyor bir bakalım.


Sansür en basit hâliyle çaresizliğin ifadesidir. Sansürü bir çözüm olarak gören kişi veya kurumlar, aslında bu şekilde çaresiz olduklarını bize anlatırlar. Sansürledikleri bilginin karşısında durmalarının imkansız olduğunu söylerler bize. Çoğu zaman bu çaresizlik de bu bilginin aslında kendi söyledikleri yalanlarla çelişmesi veya onların otoritelerini sarsmasıdır. Ancak buna sebep olan kişilere bir yasal yaptırım uygulayamayacakları için çaresizlikle onu susturmaya ve görmezden gelmeye çalışırlar.

Sansürleyen, sansürlediği şeyden korktuğunu da açık etmiş olur. Evet, çünkü insan sadece korktuğu şeyi görmemek ve görünmez kılmak için ciddi bir çaba harcar. Düşünün, çoğu insan korktuğu şeye bakamaz ya da bakmamak için çaba harcar. Korktuğu şeylerin gözünün önünde olmasını istemez. Sansür de bunun sistematik hâlidir. Korktuğunuz şeyi sansürlersiniz ve artık sizin önünüze çıkmaz. Ya da siz öyle olacağını zannederek kendinizi rahatlatırsınız.

Sansür aynı zamanda bir şeyler yapıyoruz havası vermeyi amaçlar. Bu sayede de yukarıda bahsettiğim çaresizliği ve korkuyu gizlemeye çalışırlar. Birileri otoritelerini sarsacak ya da onların korkmasına sebep olacak bir bilgi yaydığında “Bakın susturduk onları” diyebilirler bu sayede. Ya da çocuklara gerçekten tehdit oluşturan sorunları kökten çözmek yerine “Çocuklarımızı korumak için hepsini sansürledik” diyebilirler. Her zaman işe yaramaz bu ama o otoriteyi kabul etmiş kesimleri ciddi derecede memnun eder.

Sansür, en temelinde başarısız bir reddetme çabasıdır. Sansürlemek, bir noktada o şeyin asla varolmamasını istemektir. Ve bir kere varolduğunda da onu görünmez kılarak yokmuş gibi davranmaya devam etmeye çalışmaktır. Ancak Streisand Effect her yerde karşımıza çıkar ve bu reddetme çabasının hüsrana uğramasına neden olur. Çünkü sansürlemek, onun varlığını ve önemli bir şey olduğunu da kabul etmek demektir; bu önemli şeye karşı çaresiz olduğunuzu da belli eder. Bu da aslında sizin görmesini dahi istemediğiniz insanların bunları görmek için daha fazla çaba harcamasına ve bundan zevk almasına dahi sebep olabilir. Sansürleyerek varlığını reddetmeye çalıştığınız şeyin daha da büyümesine sebep olursunuz.

Ama tüm bunların yanında, sansür toplumu kutuplaştırmanın da temel bir aracı. Bugün Zeynep Tüfekçi’nin yazdığı bir tweet bunu çok iyi özetliyor aslında. Türkiye’deki internet sansürü, toplum içerisinde farklı bilgi kaynaklarından beslenen ve bu yüzden derin bir şekilde ayrışan iki gruba dönüşmekte. Bir tarafta tamamen devletin baskısı altında olan ya da onun propagandası için gönüllü çalışan yayınlardan beslenen ve sansürden etkilenen insanlar, diğer tarafta ise interneti temel seviyenin üzerinde kullanmayı mecburen öğrenen ve bu sayede sansürlenen kaynaklara da erişebilen insanlar. Elbette bu iki grubun haber aldıkları kaynaklar arasındaki keskin fark, onların da dünyayı nasıl gördüğünü ve anladığını etkiliyor. Mevcut siyais iktidarın kamplaşmayı kendisi için bir koz olarak gördüğünü de düşünecek olursak, sansürün belki de onlar için işe yarar olduğu tek nokta bu.


Bunlar yalnızca bir solukta aklıma gelenler. Üzerine düşündükçe çok daha fazlası da çıkacaktır. Ancak yalnızca bunlar bile sansürün temelde işe yaramaz ve hastalıklı bir eylem olduğunu anlamamız için yeterli olacaktır diye düşünüyorum.

Türkiye’de hükümetin politikaları ve devletin geçmişten bu yana gelen ve artık geleneği hâline dönüşen sansür ve baskı politikalarını düşündüğümüzde, artık sansüre maruz kalmak onur verici bir durum ve o sansürün kanıtları da bir madalya gibi gururla taşınacak şeyler hâline geldi. Sansürü korkutmak ve susturmak için yapanlar bunu aklında tutsa iyi olur; korkutmak bir yana, artık gurur duyar hâle geldik sansürlenince.

Yine de bu sansürler yüzünden toplumun önemli bir kesimine ulaşmak/onların bu kaynaklara ulaşması zorlaşıyor. Bu yüzden de bu konuda bilgili ve yetenekli olan insanların üzerine ciddi bir sorumluluk düşüyor. İnsanlara sansürü aşmanın ve istedikleri her kaynağa özgürce ulaşmanın yolunu göstermek bir zorunluluk. Ancak bunu yaparken, önümüze gelen en “kolay” veya “ucuz” yolları seçmemeli, tavsiye ettiklerimizin ne olduğuna dikkat etmeliyiz. İnsanları sansürden kurtarmak isterken, onları gözetimin lanetli ellerine bırakmak ya da cihazlarının ve kendilerinin güvenliklerini tehlikeye atmak hatasına düşmeyelim. Bu yüzden de güvenli bir şekilde sansür atlatmanın yollarını anlatan kişilere ve kaynaklara ulaşın, onların önerilerini dinleyin. Kem Gözlere Şiş ve Gözetim Meşru Müdafaa bu konuda size birçok tavsiye ve rehber sunuyor.

Diledikleri kadar sansürlemeye, susturmaya, ortada olan gerçekleri halının altına süpürmeye çalışabilirler. Ve tüm bunların boşa çıkartıp gerçeği özgür kılabiliriz. Yeter ki gerçekten bunu isteyip bunun için çaba harcansın.

NSA’in Google’ı: XKEYSCORE

Snowden belgelerinin tüm dünyaya yayılmasını sağlayan gazeteci Glenn Greenwald’un da kurucuları arasında olduğu haber sitesi The Intercept, bugün NSA’in en büyük projelerinden birisi olan XKEYSCORE hakkında 48 yeni gizli belge ve bunlar üzerine oldukça önemli bir analiz yayınladı.

The Intercept’in yayınladığı belgeler geçmişten 2013 yılına kadar geliyor ve hem XKEYSCORE isimli sistemin nasıl çalıştığını hem de hangi amaçlarla kullanıldığını ve kullanılabileceğini açık bir biçimde gösteriyor. Ortaya çıkan manzara ise kesinlikle korkutucu. NSA, topladığı tüm özel verileri rahatça analiz edip kullanabilmek için kendi Google’ını kurmuş demek, abartılı bir benzetme olmayacaktır.

XKEYSCORE Nedir?

XKEYSCORE, adını ilk kez 2013 yılında Guardian’ın yayınladığı Snowden belgelerinde duyduğumuz bir NSA projesi. Bu projenin amacı, internette istihbarat amacıyla kullanılabilecek her türlü bilgiyi toplayan, organize eden ve analistlerin gerek duyduklarında Google’da arama yapar gibi bu bilgilere ulaşabilecekleri bir altyapı oluşturmak. Belgelerden görüldüğü kadarıyla da bu proje büyük anlamda başarıya ulaşmış.

Belgelerden görülebildiği kadarıyla, XKEYSCORE sistemine bağlı olarak 700’den fazla sunucu bulunmakta ve bunlar dünyanın farklı noktalarına yayılmış durumda. Bu kaynak noktalardan bir kısmı Japonya, Avustralya, İngiltere gibi diğer devletler tarafından yönetilmekte; diğerleriyse ağırlıklı olarak CIA’in kontrolünde bulunmakta. Bu sunucuların hepsi, fiber optik kablolar üzerinden topladıkları verileri NSA’in ABD’deki analistlerine istedikleri her an ulaştırabilme kapasitesine sahip.

XKEYSCORE, internet üzerinden birçok farklı veriyi toplayabilme ve organize edebilme kapasitesine sahip. Yalnızca normal internet trafiklerini toplamakla kalmıyor, bunun yanı sıra VoIP görüşmelerini (Skype vb.), akıllı telefonunuzun sızdırabileceği her türlü veriyi, websitelerinin hakkınızda topladığı analiz bilgilerini (çerezler, analytics verileri vb.), sosyal medya profillerinizi ve hatta yeterince güvenli korunmuyorsa kişisel mesajlaşmalarınızı ve şifrelerinizi bile toplayabilmekte ve bunları organize ederek istedikleri herkesin profilini oluşturabilmekte.

Sistem birçok anlamda Google ve Facebook büyük internet şirketlerinin kullandığı profilleme sistemlerine benzemekte, hatta onların topladığı verileri de alıp kullanmakta. Ancak NSA bununla yetinmiyor ve çalabildiği her türlü özel veriyi de toplayarak veritabanının bir parçası hâline getiriyor.

XKEYSCORE’un kapasitesi ve yöntemleri yalnızca bilgileri toplama ve arşivleme ile sınırlı değil. Tüm bunların yanında bunları kullanarak kolayca istedikleri mail hesaplarını, forum hesaplarını veya benzerlerini hackleyebildikleri de belgelerde öne çıkan detaylar arasında. Üstelik bunu ne kadar ‘kullanıcı dostu’ bir şekilde yapabildiklerini ve herhangi birinin bu programları kullanmayı öğrenmesinin bir haftadan kısa sürebileceğini de söylüyorlar.

Bu sistem, yalnızca NSA ve ABD devleti tarafından kullanılmıyor. ABD’nin istihbarat ortağı olan “Beş Göz Devletleri”; İngiltere, Avustralya, Yeni Zellanda ve Kanada da tüm bu verilere erişebilme ve ihtiyaç duyduklarında kullanabilme yeteneğine sahip.

İllüstrasyon: Blue Delliquanti ve David Axe Kaynak: The Intercept

XKEYSCORE’un Kapasitesi ve Şu Ana Kadar Yaptıkları

Belgelerden görülebildiği kadarıyla, XKEYSCORE sistemi 2009 yılından bu yana kullanımda ve mevcut en güncel belge 2013 yılına ait. 2009 yılındaki bir belgeye göre, 700’den fazla yerden toplanan verilerin hepsi sunuculara aktarılmakta ve bu verilerin hepsi ortalama 5 gün, metadatalarıysa 45 güne kadar tutulmakta. Ancak muhtemelen önemli görülen veya sistemde bir yere oturtulabilen veriler bundan çok daha uzun süre sunucularda saklanıyor.

Bu sistem bilindiği kadarıyla ABD dışında tüm dünyadan veri toplama ve analiz etme yetkisine sahip. Sistemi kullanan analistler her ne kadar ABD içerisindeki internet trafiğinde de bunu kullanabiliyor olsalar da, bundan kaçınmaları için özel olarak eğitiliyorlar.

Bu sistemi kullanarak yapılanlara dair her ne kadar kesin bilgiler olmasa da, ilginç kimi örnekler mevcut. Bunlardan en ilgi çekici olanı, Nisan 2013’te ABD Başkanı Barack Obama’nın bu sistemin mail trafiklerini okuma özelliğini kullanarak Ban Ki-Moon ile yapacağı görüşme öncesi onun neler konuşmayı planladığını öğrenmesi. BM Genel Sekreteri’ne karşı bile böyle bir şey yapılabildiğini düşünecek olursak, bu sistemin başka hangi amaçlarla kullanılmış olabileceğini tahmin etmek çok da zor olmayacaktır.

Bir diğer belge de bu sistemi kullanarak herhangi birisinin mail hesabına giriş bilgilerini çalmanın ne kadar kolay olduğunu gösteriyor. İlginç bir şekilde sunumda kullanılan örnek, İran hükümetine bağlı domainlere giriş yapanların hesap bilgilerini çalmak için ayarlanmış.

Belgelerde sistemin hangi amaçlarla kullanılabileceğini anlatan örneklerin bir sonu yok. Bu sistem hacker forumlarını takip etmekten, diğer ülkelerin istihbarat sistemlerinin neleri araştırdığını öğrenmeye; sizin parolalarınızı kullanarak kim olduğunuzu öğrenmekten, bir ülkedeki tüm açığa sahip cihazları tespit etmeye kadar birçok farklı amaçla kullanılabilmekte.


Her ne kadar NSA, The Intercept’e yaptığı açıklamada bu sistemi sadece “belirlenmiş hedeflere” karşı kullandığını ve hepsinin ABD yasalarına uygun olduğunu söylese de; hiçbir şekilde sınırlanmamış ve herhangi bir kontrol mekanizmasına sahip olmayan bu sistemin keyfi ya da gizli olarak birçok farklı amaçla kullanılabileceği ortada. Beş Büyük Devletin ve en başta NSA’in elinde böyle tehlikeli bir silahın bulunması, hem dünyadaki diğer devletlere hem de biz normal vatandaşlara karşı çok büyük bir tehdit.

Kaynaklar

The Intercept’in detaylı makalesine buradan ulaşabilirsiniz. Ayrıca The Intercept’in yayınladığı belgelerin arşivine de buradan bakabilirsiniz.

Yazarın Notu: The Intercept’in XKEYSCORE üzerine ikinci bir makalesi daha yayınlanacak. Bu sırada biz de belgeleri daha detaylı bir şekilde inceleyeceğiz ve bir devam makalesi daha yayınlayacağız.

A Compilation to Understand GamerGate

Yakın zamanda GamerGate saçmalığı üzerine bir yazı yazmayı planlıyorum ancak o sırada hem benim bilgilenmemi sağlayan ve yazıda kullanacağım kaynakları bir araya toplamak, hem de konuyu merak edenlerin ya da derli toplu okumak isteyenlerin işine yarayacak bir kaynak oluşturmak için böyle bir derleme yapmaya karar verdim. Yeni yazılar, videolar buldukça bu listeyi güncelleyebilirim.

Ve eğer merak ediyorsanız şimdiden söyleyeyim: Evet, ben de olması gerektiği gibi anti-GamerGate’im. Nedenini yazıyı yayınlayınca öğrenirsiniz.

(I’m planning to write a Turkish article about GamerGate bullshit soon but before that, I want to compile my resources at one place. I hope this post will be helpful for anyone who wants to read some sane articles about GamerGate. I may update this list if I can find more.

And just in case, if you’re wondering: Yes, of course I’m anti-GamerGate.)

#Gamergate Trolls Aren’t Ethics Crusaders; They’re a Hate Group – Jennifer Allaway

The Only Thing I Have To Say About Gamer Gate – Felicia Day

Gamergate Goons Can Scream All They Want, But They Can’t Stop Progress – Laura Hudson

List of ethical concerns in video games (partial) – Leigh Alexander

Gamergate is loud, dangerous and a last grasp at cultural dominance by angry white men – Jessica Valenti

“Women Are Being Driven Offline”: Feminist Anita Sarkeesian Terrorized for Critique of Video Games

My Thoughts This Morning on GamerGate – John Scalzi

Gamergate Is Running Out of Heroes – Andy Baio

The ultimate weapon against GamerGate time-wasters: a 1960s chat bot that wastes their time – Ian Steadman

Recommendations from Uğurcan:

In Defense of Gamers – Peter Frase

Your Princess Is in Another Castle: Misogyny, Entitlement, and Nerds – Arthur Chu