[Akademik Terörist] Beynimi Yiyen Birkaç Sorun

Bu aralar bitirme tezimi tamamlamaya ve savunma gününe hazır olmaya çalıştığım için kafamı kaldırıp da başka şeyler yapmaya pek vakit bulamıyorum. Ancak tüm bu süreç içerisinde çok sık karşıma çıkan ve beni ciddi bir şekilde dertlendiren birkaç konuya (şimdilik) kısaca bir değinmek ve en azından bu konuda kafamda birikenleri bir dökmek istedim.

* Tez çalışması sürecinde kendime biraz Türkçe kaynak bulabilmek ve en azından buradaki felsefe camiasının bu konularda neler yazdığını öğrenmek için ciddi bir çaba harcadım. Ancak Türkçe kaynaklarda güncele dair tartışmalarla ilgili bir şeyler bulmak şöyle dursun, denk geldiğim makalelerin çoğu “X’in A hakkında fikirleri” ve “Y’de B Sorunu” şeklinde özetlenebilecek şeylerdi. Bu X’lerin ve Y’lerin hemen hepsinin on (ve hatta yüz) yıllardır ölü olduğunu da belirteyim.

* Bunun yanı sıra denk geldiğim Türkçe çalışmaların büyük çoğunluğunda ve İngilizcelerin bir kısmında sadece başka filozofların fikirlerini özetlemek ya da onları alıntılayıp durmak gibi bir sorun da var. İnsan ister istemez merak ediyor, acaba bu insanların hiç kendi fikirleri yok mu? Kimse bu sorunlara dair yeni fikirler ortaya atmıyor mu? Yoksa yeni bir şeyler söylemekten/tartışmaktan korkuluyor mu?

* Bir de Türkçedeki felsefeci – filozof meselesi var. Burada hem yukarıdaki sorun hem de benim gözümde bir tür “kutsallaştırma” sorunu var gibi ama buna da ayrıca bir değinmek gerekiyor.

* Sadece belli filozoflara ya da “ideolojilere” (felsefi akımlar ya da fikirlere değil, ideolojilere) takılıp bunları tekrar ederek ve bunları eleştirenlerin kellesini almaya çalışarak felsefe yaptıklarını zannedenler cephesi var ki, onlarla çok ağır laflar hazırlıyorum.

* Bir de Türkiye’de son zamanlarda patlayan “İslam Felsefesi”, “Din ve Felsefe” modası var. Bunun bir moda mı yoksa dayatma mı olduğu ve dinle felsefenin yan yana gelmesiyle oluşacak hastalıklı mutasyonları bir yana bırakırsak; bunların Türkiye’de başka hiçbir felsefe bölümü bırakmamaya doğru ilerlediğini hissediyorum. Örneğin yüksek lisans ve doktora için araştırma görevlisi kadrosu baktığımda, bunlardan başka kadrosu olan bölüm/okul görmek mucizeye eşdeğer hâlde gibi.

# # #

Aslında bunlar son birkaç gün içerisinde en çok aklıma takılanlar. Bir yandan bunların hiç birinin yeni veya felsefe camiasına özgü olmadığını biliyorum ama bir yandan da “Bari felsefeciler böyle olmasın!” demekten de alamıyorum kendimi.

Ortada sorun çok fazla ve galiba bunlardan asla tam olarak kurtulamayacağız. Ama bu sorunlara karşı ses çıkartmak ve “Şu yaptığınıza bir bakın!” demek de şart. Tezimi teslim edip lisanstan kurtulduktan sonra bu blogda ilk görecekleriniz de sanırım bunlar olacak.

Siz ne düşünüyorsunuz bu konularda? Benzer şeylerle karşılaşan (illâ felsefe alanında değil, her yerde olabilir) var mı? Yoksa bunları kafaya takan ve bunlardan rahatsız olan sadece ben miyim?

[Akademik Terörist] Open Access Button

Genellikle akademisyenlerin ya da akademik araştırma yapanların başına sıkça gelen bir durum vardır: Konunuzla alakalı başkaları ne yazmış ya da nasıl tartışmalar olmuş diye internette araştırma yaparken birden ilginizi çeken bir başlık görürsünüz. Tam da aradığınız makale karşınıza çıkmıştır. Ancak makaleyi okumak için linke tıkladığınızda, karşınıza sizden para isteyen bir sistem çıkar ve tüm hayalleriniz suya düşer. Buna “paywalla çarpmak” denilir.

İşin daha acı yanıysa, bu parayı sizden ne o akademisyen istemektedir ne de onun çalıştığı üniversite. O parayı, bu çalışmaları yayınlandıkları başka yerlerden toplayıp bir araya getiren bir şirket istemektedir. Genellikle de aldıkları o paradan üniversitelere ya da akademisyenlere pek bir şey vermemektedirler. Yine de o parayı kendilerine vermenizi isterler. Hatta bu konuda o kadar acımasızlaşırlar ki, Aaron Swartz‘a yaptıkları gibi, “okuyamayacağınız kadar çok” makale indirdiğiniz iddiasıyla size dava açıp hayatınızı zehir edebilirler.

Open Access Button, bu duruma dikkat çekebilmek ve sizi bu paywalllardan kurtarmak için ortaya çıkartılan bir proje. Siteye girip kendinize özel Open Access Button’unuzu alıp tarayıcınıza ekliyorsunuz ve ne zaman bir paywalla çarparsanız, bu butona tıklayarak hem çarptığınız paywallu bildiriyor hem de o makaleye ücretsiz erişmenin bir yolu olup olmadığına bakıyorsunuz. Bu sayede tepkinizi dile getirirken, kendinizi akademiyi sömürmeye çalışan şirketlerin bir kısmından kurtarma şansınız da oluyor.

Proje hakkındaki detaylı bilgiye ve kendinize özel Open Access Button’unuza buradan ulaşmanız mümkün. Bu arada proje sürekli geliştiriliyor ve daha da güzel bir hâle getirilmeye çalışılıyor. Aklınıza bir fikir gelirse ya da bir hata yakalarsanız, sitede verdikleri yollardan veya Twitter’dan çekinmeden bildirin.

[Akademik Terörist] #ÜniversitelerdePolisOlmasın

İfade özgürlüğünün ve akademik özerkliğin teminatı polis üniversitelerde.
İfade özgürlüğünün ve akademik özerkliğin teminatı polis üniversitelerde.

Dürüst olmam gerekirse böyle bir hashtag kullanmak zorunda kalmamız, ülkede akademiye ve üniversitelere bakışın ne kadar acınası olduğunun göstergesi. Ancak bunu şimdilik bir kenara bırakıp üniversitelere polis girerse neler olabileceğine bir bakalım.

* * *

Türkiye’deki üniversitelerde zaten akademik özerklik dediğimiz şeyin pek esamesi okunmuyor. Rektörleri bile cumhurbaşkanının atadığı bir yerde başka türlü olmasını pek bekleyemeyiz zaten. Ama üniversitelere polisin girmesi, akademik özerkliğin gelecekte de imkansızlaşmasına neden olacaktır. Kafamda canlanan senaryo hemen hemen şöyle:

*Üniversitelere polisin girmesiyle birlikte elbette tepkiler gösterilmeye başlanacak. Bu tepkiyi gösterenlerin büyük kısmı öğrenciler, belki bir miktar akademisyen, çok büyük bir sürpriz olursa birkaç rektör olacaktır. Üniversitelerde saçma sapan olaylar yaşanacak, polisler her alana girmeye çalışacak ve zaten pek de mevcut olmayan akademik yapı büyük zarar görecektir.

*Polise gösterilen tepkiler ve yapılan eylemler devlet tarafından bir fişleme aracına dönüştürülecek. Polis üniversite içerisinde her alana müdahale ederek insanları kışkırtacak ve bu insanların fişlenip akademiden uzaklaştırılmasını sağlayacak. Bu sayede hem akademi içerisinde bir temizlik yapılmış olacak hem de geri kalanların gözü korkutulacak.

*Bu korkutma ve fişleme sistemiyle üniversitelerdeki ifade özgürlüğü ayaklar altına alınacak. Akademilerin özgür ve serbest yapısı (ki bu da Türkiye’de pek mevcut değil zaten) tamamen silinmeye başlanacak. Buna karşı çıkmaya çalışan tüm akademisyenler (ve hani bir ihtimal de rektörler) üniversite içerisindeki polislerin yardımıyla, saçma bahaneler eşliğinde üniversitelerden temizlenecek.

*Bu plan başarılı bir şekilde işlerse birkaç sene içerisine üniversiteler tamamen temizlenmiş ve otoritelerin emrine hazır hâle getirilmiş olacak. Üniversitelerin yapısına ve eğitim şekillerine istedikleri gibi müdahale edebilecek, kendi kârları için istedikleri değişiklikleri yapabilecekler; çünkü üniversitelerde buna itiraz edebilecek kimse kalmamış olacak, hepsi ya akademi dışında ya da korkudan susmuş hâlde olacaklar.

* * *

Belki birçok başka sebebi daha olabilir bunun ama polisler ve üniversite kelimelerini aynı cümle içinde duyunca aklıma ilk gelen senaryo bu oldu. Düşününce isteyebilecekleri ve yapabilecekleri bir şeye de benziyor.

Her şeyi bir yana bırakırsak, akademilerin gerçekten akademi olabilmesi ihtimalini canlı tutabilmek için bile buna karşı çıkmak lazım. Hoş, karşı çıkmak istemeyenlerin zaten böyle bir derdi yok ama onlara da diyebilecek bir şeyim yok zaten.

[Akademik Terörist] What Can I Do Sometimes?

1077804_715013698524730_636488839_o

Bazen bir şeyler görürsünüz ve yorum yapmak bile gelmez içinizden. “Ne desem boş artık” diyip her şeyi bir kenara bırakmak istersiniz. İşte tam olarak o anlardan birini yaşıyorum.

Akademik Terörist’in bu saatten sonra devam etmesinin ne kadar anlamı var diye düşünüyorum açık açık. Akademik Terörist’i başlatırken içten içe akademinin hâlâ düzeltilebilecek bir konumda olduğunu, henüz bir şeyler söylemek için geç olmadığını düşünüyordum. Şu noktadan sonra Türkiye’de akademi diye bir şey kaldığına bile inanmakta zorlanıyorum.

Zorlama cümleler kurup şu manzarayı eleştirmeye çalışmamın pek de bir anlamı yok. Çünkü bir şeyleri eleştirebilmem için onun bir şekilde mantık çerçevesine oturtulabilmesi gerekir. Bunun değil mantıkla, herhangi bir zeka kırıntısıyla bile uzaktan yakından alakası yok.

Fikrini Savunmayı Bilmek

Ülkemizdeki akademik ortamın yavanlığıyla, sorunlu ruh hâliyle ortaya çıkmış bir blogda elbette bunun birebir göstergesi olan bir örneği görmezden gelmeme imkan yoktu. Bir çok konudaki bu sorunlu hâl gibi, bu olayla da çok daha net anlayacağımız üzere akademisyenlerimizin büyük kısmı da fikirlerini nasıl savunabilecekleri konusunda da aynı yavanlıkla hareket ediyorlar.

Konumuz Marmara Üniversitesi’ndeki “Bilim Türler Arası Evrimi Neden Kabul Etmiyor?” başlıklı sempozyum. Sempozyumun başlığından ve içeriğine dair elimizdeki bilgilerden de anlaşılacağı üzere yaratılışçılık temelli ve bunu bilimselleştirmeye çalışan bir çaba. Sempozyumun kabullerinin ya da çabasının elbette bilimsel tutarlılığı ya da gerçekliği olmadığı gözle görülebilir bir konu. Ancak tartışmanın konusu bu olmaktan çoktan çıkmış durumda.

Bir grup akademisyen ve evrim savunucusu insan, akademik tavıra ve ifade özgürlüğü dediğimiz duruşa hiç yakışmayacak bir tavırla bu sempozyuma tepki göstermeye başladılar. Bu tepkiler önce sempozyum için facebook’ta açılan event’in kapatılmasına neden oldu. Ancak istedikleri bundan çok daha fazlasıyldı, sempozyumun komple iptal edilmesini istiyorlardı ve bunun için bir imza metni ortaya koydular (metin için tıklayınız). Metin net bir şekilde söz hakkı tanınmaması, yaratılışçıların susturulması gibi talepler içeriyor.

Öncelikle dürüst bir şekilde belirtmem gerekiyor ki bu hastalıklı bir tepkidir. Kesinlikle akademisyenlikle, tartışma ahlakıyla alakası olmayan ve sansür mekanizmasının değiştirilmiş bir biçimidir. Benzer hareketler kendilerine karşı başka gruplardan geldiği zaman ifade özgürlüklerinin kısıtlandığını hiç çekinmeden yüksek sesle dile getirenlerin, şimdi onlara aynı şekilde tepki vermeye çalışması ise açıkca komik duruma düşmektir. (Bu bağlamda Murat’ın yazdığı güzel bir yazı için: MÜ’deki Yaratılışçı Sempozyum Bu yazıda yapılabilecekler üzerine oldukça mantıklı tavsiyeler verilmiş. Ben de aynılarını tekrar etmemek için sadece durumun ve tavrın bir analizini yaparak bir katkı sağlamayı tercih ettim.)

Söz konusu sempozyumun bilimsel olarak geçerli olmayan fikirleri olduğunu belirtip bunu çürütmektense susturmaya çalışmanın karşınızdakilerden korktuğunuz izlenimi verdiğini göremiyor musunuz? “Bilimsel değil diyorlar ama bizim fikirlerimizi çürütmeye de cesaret edemiyorlar, demek ki haklıyız.” şeklinde bir algı yarattığını göremeyecek kadar mı yaptıklarınızı sorgulamadan hareket ediyorsunuz?

Yoksa bunlar tamamen sizin de tartışma ahlakından, bilimsel çürütme yöntemlerinden uzak olduğunuzu ve o şekilde hareket etmektense sansürcülerin yöntemlerini tercih etmeyi yeğleyeceğinizi itiraf etme biçimiz mi?

İmza metnini hazırlayan arkadaşlar, şöyle dürüst ve tarafsız bir şekilde hazırladığınız metne bakın. Ve düşünün, sizin evrim üzerine hazırlığını yaptığınız bir sempozyum için böyle bir kampanya başlatılmış olsa ne hissederdiniz? Eğer size karşı bilimsel argümanlarla gelmek yerine böyle bir yolun tercih edilmesi işinize gelecekse, bilimsel bir tartışma yapmaktansa konuyu kabile savaşlarından farksız bir yapıda sonuca vardırmak size doğru bir yol gibi geliyorsa tamam. Devam edin böyle.

Ancak haberiniz de olsun, bu yaptıklarınızın ne akademisyenlikle ne bilim yuvası dediğiniz akademiyle ne de söz konusu kendinizken savunmaktan bir an olsun çekinmediğiniz ifade özgürlüğüyle zerre alakası yok. Diğer insanlara, sadece kendisi çalıp kendisi oynamak isteyen bir grup fikir holiganı izlenimi vermekten de başka bir işe yaramıyor bu yaptığınız.

17.04.2012 – EK 1 (15:00 civarı)

Ek yapma sebebim Murat’ın yazısına cevaben Nevzat Evrim Önal’ın yazdıklarıdır (http://evrimkarsitisempozyumiptaledilsin.blogspot.com/2012/04/universite-bilimsel-dusuncenin-topluma.html?showComment=1334655820639#c5491373848856636553)

Murat’a verilen cevap açıkcası komik. Bir anda tartışma ortamının oluşmasını ve baskının değil fikirlerin sözünün geçmesini isteyenler üniversitelerin tabutuna çivi çakanlar olarak ilan edilmiş. Üstüne üstlük esefle kınanmışız.

Peki neden bu kınama? Destekçiniz olmadığımız için mi? Sizin fikirleriniz yerine baskı ve sansür yolunu kullanmanıza taraftar olmadığımız için mi? Aklınız alıyor mu bunu?

Gerçekten sormak istiyorum; tüm bu paradoks ve çelişkili dediğiniz durumu bir akademisyen olarak alanında ve akademiye yakışır bir şekilde gösterip bu yanlışı akılcı bir şekilde göstermek dururken “Sizi konuşturmayız” tavrınızın sebebi nedir? Baskıya baskıyla karşılık vermenin ne zaman çözüm getirdiği görülmüştür?

“Üniversitelerde sadece bilimsel tartışmalar yürütülür.” Evet, aynen öyle olur. Sizin yaptığınız ise bilimsel bir tartışma ortamını akıllıca kullanıp bu savlarını çürütmek (ki bilimsel olarak bunu yapamamanız imkansız) iken kalkıp tamamen saldırgan ve bilimsellikle, tartışma ahlakıyla alakası olmayan bir yöntem izlemektir.

Bu yaptığınız, devletin üniversiteler üzerinde gücüyle baskı kurup fikirleri kendi yararına dönüştürme çabasından farksızdır. Siz de akademik rütbeleriniz ve gücünüzle sizin yararınıza olmayanı görmezden gelmeye çalışıyorsunuz. Çok rahat bir şekilde onun bilimsellikle alakası olmadığını gösterebilecek yığınla yolunuz dururken.

Haklıyken haksız durumuna düşmeye bu kadar hevesli oluşunuza anlam veremediğimi tekrar belirtip akademide baskıyla ve zorla yapılmaya çalışılan her şeye karşı olduğum gibi, bu tavrınıza da karşı olduğumu bilmenizi isterim.

17.04.2012 – EK 2 (15:45)

Bu ekin sebebi bana ulşatırdıkları mesaj. Mesajı paylaşıp cevabını da öyle vermek daha makul geldi. Aynen elime ulşatığı şekliyle;

“Merhaba Murat,

arkadaşının blogu yazısını okudum. Bence bizim işaret ettiğimiz noktalara hiçbir şey dememiş sadece bağlamsız bir özgürlük söylemi geliştirmiş.


Ama yazmamın nedeni; face event sayfasının kapatılması ile (ki bizim doğru bulmadığımız bir şekilde oldu) üniversitede böyle bir şey yapılamaz diyenlerin aynı kişiler olduğunu söylemesi. Blog de iletşim adresi göremediğim için sana yolluyorum. İLteri misin?”

Öncelikle düzeltmeyi yapalım, facebook event’i konusunda tamamen gözleme dayalı bir yorum yapmıştım. İmzacıların kimler olduğu hakkında bir fikrim olmadığından sadece olay sürecini paylaşmak adına yazılmış bir detaydı. Bu noktanın netleşmesine sevindim.

İşaret ettiğiniz noktalara bir şey dememe noktasına gelince, zaten evrimin haklılığı ya da bilimselliği konusunda bir tartışma söz konusu değil burada. O konuda aynı fikirleri paylaştığımız ortada. Sizin işaret ettiğiniz noktadan çok işaret ediş şeklinize ve bunu uygulamanıza dair bir yorum yazısıydı bu zaten. Meseleyi bilimsel bir tartışmadan, gelen karşı argümanları çürütme çabasındansa onu susturup kovma istediğinize. Bu yüzden yazıyı yazdım, bunun gibi olaylar yüzünden de bu blogu kurmuştum zaten.

Bilimsel kuramlar, teoriler karşı argümanlarını çürüttükçe güçlenen ve sağlamlaşan şeylerdir. Argümanın şekline takılarak onu yok saymak sadece görmezden gelmeyi ve başkalarının kaçtığınızı düşünmesine neden olur. Bu bağlamda sizin yaptığınız evrim teorisini güçlendirmek için elinize geçen fırsatı değerlendirmek yerine kaçak güreşerek onu zayıflatmaya neden oluyor. Benim sorunum da bu noktada zaten. Bilimselin gücün karşı argümlarıyla savaşabilmesinden gelir, onları oyun sahasının dışına kovup görmezden gelerek değil.

Bu arada aşağıdaki blog postlarımdan biri ya da birkaçında mail adresim olacak. Oralardan bana ulaşmanız mümkün.

Selamlar.


(NOT: Durumun gelişme şekline ve bu yazının yazılmasından sonra olabileceklere göre, bu yazının devam etmesi de ihtimal dahilindedir.)

“Açık Akademik Model” Üzerine Bir Giriş

Akademi olmaması gerektiği yönde oldukça hızlı gidiyor. En başında ise kendi yarattığı yönteme ve şekle ihanet halinde. Özellikle TC için -gerçi buradaki durumu ne derece “akademi” olarak adlandırabileceğimizden de şüpheliyim ama- durum fazlasıyla acınacak halde, bu kesin.
Aslında bu konuda benzer bir tartışma yakın zamanda Radikal gazetesi üzerinden dönmüştüiancak ben yazıya her ne kadar o tartışma ekseninde başlamış olsam da daha bağımsız olarak ilerleyeceğim. Çünkü o tarz ‘sohbet’lerden zerre hazzetmiyorum. Ayrıca yazının kapsamı ilerledikçe daha da genişledi ve o konuyu biraz aştı.
Bu yazının temelini bir kavram üzerine kuracağım ve sonrasında da önümüzdeki konulara bu kavram ekseninde bakacağım: açık akademik model. Ne olduğunu ya da nasıl Bir şey olduğunu az çok biliyorsunuzdur sanırım. Bilmeyenler için kısaca özetlemek gerekirse; açık akademik model, araştırma sürecinin katkıda bulunmak isteyen herkese açık olduğu ve en başından itibaren ilgili veya bu konuda tutkulu olan herkesin katkı sunabileceği, test edebileceği ve elde ettiği sonuçlarla sürece müdahele edebileceği yöntemdir, kısaca günümüz bilimsel araştırmalarının hemen hepsinin yapıldığı şekil. Bunun temel yöntem olmasının sebebi de, birçok özelliğini bir yana bırakırsak, sağlıklı bilgi ve üretim için en doğru yol olduğunun ortada oluşudur.
Çünkü bu modelde kapalı kapılar ardında hiçbir şey yoktur, kimsenin dayatması yoktur, otorite söz konusu değildir, sansür yanından bile geçemez. Gerçek anlamıyla bilimin yapılabilmesi için en uygun koşulları verir. Diğer yoldan gitmeye kalkarsanız elde edeceğiniz manastır döneminden fazlası olmayacaktır.
Söz konusu model bilimsel eğitim için de aynı derecede geçerli bir yöntemdir. Eğitim süreci boyunca herşeyin geliştirmeye, eleştiriye açık olması; ortamda herhangi bir hiyerarşinin (hoca-öğrenci, profesör-araştırma görevlisi gibi) bulunmaması ve yardımlaşma ve karşılıklı birbirini geliştirmeye dayalı bir eksende yürüyen eğitim şekli. Tıpkı bilimin ve bilginin üretimindeki en doğru yol olduğu gibi, onun öğretilmesinde ve paylaşılmasında da en sağlıklı yoldur.ii
Eğer sözünü ettiğimiz konu; akademi, bilim, bilgi gibi kavramları içeriyorsa burada herhangi bir otoritenin, bilgi mülkiyetinin varlığından bahsetmemize zaten imkan olamaz. Akademi, bilgiyi manastırlardan, iktidarlardan kurtarmak ve özgürce üretebilmek için ortaya çıkmış bir yapıyken, onun tekrar iktidara teslim edilmesi bir yana, onun içerisinde bir iç-iktidar yaratılmasına bile izin verilmemelidir. Bilgi güçtür elbette, ancak bu gücün kişisel çıkarlar için kullanılması da en hafif tabirle ona ihanettir.
Tüm bunların ardından tekrar en başta sözünü ettiğimiz tartışmaya dönecek olursak aslında cevabı çoktan verdiğimi görürsünüz. Bir takım bilgi iktidarlarının, ellerindeki gücü kaybetme korkusundan ibarettir aslında herşey. “Usta-çırak” gibi dalga geçilecek derecede komik -başka bir laf kullanmayı çok isterdim ama…- bir fikrin akademide nasıl bir yeri olduğunu düşündüklerini hala aklım almıyor. Bilimde neyin ustalığından bahsediliyor acaba? Her an gelişmesi ve değişmesi gereken bir süreçte usta olmak ne demektir? Sadece isminin başında bir takım kısaltmalar yazması çok özel bir yetki veya zihin kapasitesinde inanılmaz bir gelişme mi sağlıyor? Özellikle de TC gibi cevap anahtarı doldurularak akademisyen olunan bir yerden bahsediyorsak eğer. Kimsenin akademiye birilerine çıraklık yapmak için gelmediği ortada -ki çıraklığı sizin nasıl yaptırdığınız da ortada.
Bu yüzden var olup olmadığı bile meçhul olan akademiye biraz nefes alanı açmamız gerekiyorsa en başta yapmamız gereken, bilginin tepesine oturarak sahte Babil Kuleleri yaratmaya çalışanlardan kurtularak başlamamız gerekecek. Akademinin ve onun evi olan üniversitelerin Babil Kulelerine değil, bilginin özgür kalmasına ihtiyacı var çünkü.
— A.A.S.
ii“Açık Akademik Model” hakkında birçok farklı kaynak bulabilirsiniz, ancak bana özellikle yardımcı olan Ayrıntı Yay.’dan çıkmış olan Pekka Himanen’in “Hacker Etiği” isimli kitabındaki ‘Akademi ve manastır’ bölümü oldu. İlerleyen yazılarda yerleri geldikçe kaynakları paylaşıp, bu serinin sonunda hepsini derlenmiş bir şekilde de ekleyeceğim.

Baudrillard da kim ki zaten?

Türkiye’de zaten akademilerin, akademisyenlerin etliye sütlüye dokunmadan sadece maaşları ve egoları için çalışmalarına fazlasıyla alışmıştık. Her ne kadar böyle bir terbiyesizliğe alışmış olmamız bizim için bir ayıp olsa da, daha büyük bir ayıpla karşı karşıya olduğumuz için şimdilik onu başka bir yazıya bırakıyorum.

Bundan birkaç gün önce İzmir’deki belediye meclis toplantılarında bir tartışma yaşanmış. Kısaca özetlemek gerekirse belediyenin Baudrillard’ın 3. ölüm yıldönümü için yaptığı anma etkinliklerinin bütçesi AKP tarafından abartılarak mevcut belediyeye karşı bir saldırı aracı olarak kullanılmış. Yalnız AKP grup sözcüsü Rıza Evcim‘in şu cümleleri bizi esas ilgilendiren nokta: “Jean Baudrillard’ı anma etkinliği için de 40 bin lira harcanmış. Bu Fransız düşünürü kim tanıyor? Neden biz etkinlik düzenliyoruz? Lütfen bu parayı arkadaşlarınız arasında toplayıp belediyeye iade edin. Yoksa iki elimiz yakanızda.” Konu hakkında daha detaylı bilgiyi buraya tıklayarak alabilirsiniz.

Bu aslında Türkiye siyaset tarihinde çok alışık olduğumuz bir tavır: cahiliyetin yüceltilmesi.Buna dair birçok örneği birazcık araştırmayla görebilirsiniz. Birçok örneğini gördüğümüz bu olaylara karşı hiçkimsenin ses çıkartmıyor oluşunu da birçok kez gördük ve genelde bu tarz hikayelerin sonu ya cahiliyeti yüceltenlerin cahillerden destek toplamasıyla ya da unutulup gidilmesiyle son buluyor.

Peki özellikle bu habere dair soruyorum; yüzyılın en önemli filozoflarından biri olan Baudrillard’a karşı yapılan “Kim ki lan bu?” düzeyindeki terbiyesizliğe karşı akademiler ne yapıyor ya da ne yaptı? Hiçbir açıklama, hiçbir ses çıktı mı? Ya da çıkarmayı düşünen var mı? Yoksa yine biz maaşımızı alır, egomuzu büyütür, gerisine karışmayız tavrıyla devam etmeyi mi düşünüyorsunuz?

Sosyologlar, felsefeciler, siyaset bilimciler; yüzyılın en önemli insanlarından birine karşı yapılan bu terbiyesizliği sindirmeye bu kadar mı hazırlar? Bu kadar mı umursamaz haldesiniz? “Sosyal” bilimleri sadece sınıflara, amfilere kapatmaya bu kadar mı hazırsınız?

Eğer durum böyleyse ben tüm akademiyle bağlantımı koparmaya hazırım. Çünkü böyle bir duyarsızlıkla, böyle bir körlükle ne akademi akademi olabilir ne de sosyal bilimler dediğimiz şeyi icra etmemiz mümkün olabilir. Ve ben kişisel olarak söyleyecek olursam felsefeyi maaş için yapmak istemiyorum. Ve maaş için felsefe, sosyoloji… yapanlardan da öğrenebileceğim birşey olduğuna inanmıyorum.