Bir Kaybedenler Muhabbeti (YeniHarman Mart 2011)

Bir Kaybedenler Muhabbeti by Bela Presente

NOT: Buradaki metin, YeniHarman’da yayınlanan hali değildir, kayıttakilerin birebir düzenlenmeden yazıya döküldüğü halidir. O halinde zaten fazla yok eksik var, o yüzden bu daha iyidir, okuyacaksanız bunu okuyun; dinleyecekseniz de muhabbet yukarıda işte tıklayın.

Ayrıca Kaan, Mehmet Ada ve Şenol’un görselleri reportare.com‘un onlarla yaptığı röportajdan alınmıştır. Araya reklam da girelim bari, gayet güzel bir iş çıkartmakta olan bir sitedir kendileri, takibe almanızda fayda var. Şenol’un röportajını okumak isterseniz buraya, Kaan ve Mehmet Ada’nın röportajı için de buraya tıklayın.

Bela: Filme karar verme aşamasından, filmin hazırlanması aşamasından başlayalım o zaman…

Mehmet Ada: Şunu bi kapatır mısın kayıtdışı konuşmak istiyorum (Kahkahalar)

Kaan: Şimdi, nasıl başladı, Mehmet’le başladı, o anlatsın o zaman.

Mehmet Ada: Programa konuk olduğum bir akşam bundan film olur, güzel film olur dedim.
Bu herifin anlattığı bir hikayeye dayanarak, ondan sonra ben bunun senaryosunu yazıcam dedim.
2000 yılıydı galiba, 99 yılıydı… Olayın başladığı sene 99’du, Arabian Nights yeni bitmişti, gelmiştim ben,salonda konuşmuştuk meseleyi, Kent Fm’in… böyle başladı.

Bela : Yani arada bir on sene bekleme süreci geçti…

Mehmet Ada: Evet bir on sene kadar bekleme süreci geçti.

Bela: Aslında bunu Tolga Örnek’e sormak isterdim ama sende biliyorsundur belki, Tolga Örnek Hititler’i, Gelibolu’yu ve Devrim Arabaları’nı çekti… Kaybedenler Kulübü’nü niye çekti ? İster istemez milletin dikkatini çekiyor bu…

Mehmet Ada: Evet, isabetli bir soru. Kaybedenler Kulübü’nü, Devrim Arabaları’nı yaptığımız zaman Tolga benim bir senaryo yazıp yazmadığımla çok ilgilendi, ben de bir senaryom var ama ilgini çekeceğini sanmıyorum dedim. Sen bir gönder ben bakayım yine de, dedi. Senaryoyu okuduktan sonra hemen ofise çağırdı beni, hemen gel konuşalım dedi. Orda şimdi şeyin çok büyük etkisi var aslında, tam bu programın yapıldığı yıllarda Tolga Amerika’daydı ve Amerikada -hala daha devam ediyor bildiğim kadarıyla , o yıllarda tam bir fenomen haline gelmiş bir Howard Stern çılgınlığı vardı. Filmi de yapılmış bir Howard Stern çılgınlığı. O senaryo onunla çok denk düştü kafasında, bunu konuştuk da…

Kaan: Araya gireyim o arada biz programı yaparken Amerika’da yaşamış, Amerika’dan internet üzerinden dinleyen sınırlı sayıda da olsa dinleyicimiz vardı. Onlar çok benzetiyorlardı zaten Howard Stern şovuna.
Biz anlamıyorduk onu tabi, çünkü filmi…

Şenol: Abi Howard Stern’ün ne olduğunu da söyleseniz şimdi onlar internette arama derdine giricekler…

Kaan: Amerikalı götün teki işte radyo programı yapan bir herif.

Mehmet Ada: Dinleyicilerinin büyük bir kısmı nefret ettikleri için dinleyen…

Kaan: Çok küfür eden,sınır tanımayan… Ama ilk bakışta, ilk kaba bakışta görünen ortak nokta toplumun genel değer yargılarını zorlayan hatta yıkmaya uğraşan pervasızlıkta programlar olması olabilir. Yani derine inmeden ilk bakışta bu yüzden bi benzetme olabilir ki Tolga da bu süreci yaşadı tahmin ediyorum. Ön prodüksiyon başladığında yani program yapımcıları ve bir takım fanlarla, fan demeyelim de programda kendine bir karakter oluşturmuş dinleyicilerle konuştukça aslında biraz daha derinde bir durum olduğunu, biraz da şaşırarak farkettiğimi gördüm. Önemli bir nokta var Mehmet’in yazdığı senaryo, program devam ederken yazılmaya başlamış bir senaryoydu ve biraz benim zorlamamla da olsa program bittikten sonraki bir dönemi konu alıyordu, yani program bitiyor ve üstünden zaman geçiyor ve yurtdışından gelen biri peşine düşüyor gibi, biraz polisiye , biraz aşk hikayesi şeklinde karmaşık bir olay örgüsü ve geriye doğru programı yeniden keşfetmesi gibi bişeydi, aslında birazda hoş bir öngörüymüş bizim için şimdi bakınca…

Mehmet Ada: Şimdi aslında bu Kaybedenler Kulübü’yle birçok ortak özelliği var yani, çok sahne taşıyor oradan buraya ama merkezinde yine ortak bir nokta var. Orada anlatılmak istenen şey, programın ait olduğu yerin dışından birinin bakışıyla programın felsefesinin nasıl anlaşıldığı, nasıl göründüğüydü, yani hiç o taraklarda bezi olmayan birinin programı dinledikçe nasıl o hayatın içine girdiği , bunu nasıl benimsediği ve aslında yaşadığı hayatın boş taraflarını nasıl görebildiğini merkez alıyordu o senaryo. Bu senaryoda da aynı şeyler var aşağı-yukarı , Zeynep’in tribi bu aslında hani.

Kaan: Çok temel bir öz olarak değişen bişey yok, fakat radyocular gözükmesin ve sonrasından geri gelsin denen kurgu –ki bu Mehmet bunu bitirdikten sonra altıkırkbeş sinema serisinden de bu haliyle yayınlandı ilk senaryo, ve tükendi. Kısa sürede, belki çok kısa sürede değil ama kısa sürede, 2002 yayın tarihi… hani tükendi. Tolga bu senaryoyu okudu, ve önerisi –ki çok yerinde bulduk, belki bu kadar çok zaman geçtiği için üzerinden, radyocuları ve radyoyu merkez alan bir senaryoya dönüştürerek yazmak istedi. Mehmet ve ben onayladıktan sonra oturup iki-üç ay içerisinde senaryoyu birlikte bu hale getirdiler, diye biliyorum ben, o süreci ikiniz yaşadınız.

Bela: Yani kitabı daha önce o senaryoyu, ilk halini , basılmış halini okuyanların aslında o okuduklarını görmeyeceği anlamına geliyor ?

Mehmet Ada: Evet, alakası yok hatta o anlama geliyor.

Bela: Öyle bir beklentisi olanlar biraz hayal kırıklığı yaşayacak izlerken.

Mehmet Ada: Evet vardır heralde, sonuçta kaç kişiyse o beşyüz kişiyse de…

Kaan: Bin kişi civarı.

Mehmet Ada: Bin kişi mi… O bin kişi civarı onu bekleyecektir ya da bişeyler bulmaya çalışıcaktır. Dediğim gibi bir takım birebir sahneler var, bu senaryoya kurgunun izin verdiği noktalarda adapte edilmiş, ama bu senaryo o senaryo değil, bu filmde o film değil, alakası yok.

Bela: Radyo kayıtlarını bir şekilde internetten dinleyenler vs. doğal olarak şöyle bir beklentiye de düşüyor, anlatılanlar birebir gerçek mi diye…

Mehmet Ada: Filmde anlatılanlar mı? Şimdi bu bir belgesel değil öncelikle onu söyleyeyim

Bela: Bir de Tolga Örnek’in yönetmeni olması belgeselmiş izlenimi uyandırdı millette, bunu farkettim.

Mehmet Ada: Evet ama sonuçta bunun senaryosunda benim dikkat ettiğim şey dramatik yapının, bir filmin dramatik yapısı nasıl olması gerekiyorsa öyle olması gerektiğine çok fazla inanarak yazılmış bir senaryoydu yeni senaryo. Eskisi biraz daha esnekti, biraz daha alternatif bir işti, ama bu hani tam böyle giriş-gelişme-sonuç bölümleri çok keskin ayrılmış olan, izleyiciyi sıkmayacak şekilde, çok dağıtmadan konuyu, hani her boktan bahsedelim kafasına girmeden oldu. Yeni senaryo üzerinde ilk çalışmaya başladığımızda yine herşeye dalalım şeklinde başlayıp da hiçbirşeyin içinden çıkamayınca, çok majör şeyleri alıp, sadece onları tutmak zorunda kaldık. Dolayısıyla bu bir belgesel değil, içindeki herşey gerçek olaylardan ama adapte edildi buraya, bir filmin içinde olması gerektiği gibi bir hale sokuldu. Atıyorum, radyo programı aslında bu kadar marjinal değildi de biz onu öyle göstermeye çalıştık gibi bir durum yok yani. Hatta biraz sakinleştirmeye çalıştı Tolga bu anlamda, mesela çok daha sertleşebilirdi ama o kadar uç noktalara olumlu ya da olumsuz anlamda gitmemeyi tercih etti yönetmen olarak.

Bela: İnternet üzerinden olsun, gazeteler üzerinden olsun -eleştiri de demeye dilim varmıyor ama- şu tarz şeyler dönmeye başladı ortalıkta, hani hiç cevap vermediniz, belki hiç cevap vermek istemiyorsunuz ama sorayım dedim yine de “İkinci bir Fight Club mı geliyor? Türk işi bir Fight Club mı? Yeni nesil Tutunamayanlar mı?” vari sözler söyleniyor.

Kaan: Bunların hepsi doğru referanslar aslında, ama bunların hiçbiri değil. Çünkü program zaten öyleydi, benim programı yapan olarak, programın dibinde çok fazla Oğuz Atay olduğunu söyleyebilirim çünkü Oğuz Atay beni çok etkilemiş bir yazar, bunun çok şey bir hikayesi var ben Oğuz Atay’la tanıştım. Ortaokuldayken bir mühendislik firmasında yaz aylarında çalışıyordum, yaptığım işte o zamanki bilgisayar teknolojisi bu devasa, odayı kaplayan bant, IBM bilgisayarlar vardı. Bilgisayar satın alınabilir bir şey değildi ve teknik üniversitede vardı ve bu kart delerek data giriliyordu ve programlarda o kartlardaydı zaten, ben bu kartları firmadan teknik üniversiteye taşıyordum. Babam da teknik üniversite mezunuydu, hala daha görüştüğümüz , hatta o dönem danışmanlığımızı yapan Günay Özmen’in odasına gittim, ben de mühendisim, inşaat mühendisiyim 13 yıl yaptım. Günay Özmen’in odasına gittim sonuçları beklerken, bir gün sürüyordu aşağı-yukarı normal bir binanın çözülmesi o bilgisayarlarda. Günay Özmen ile Oğuz Atay aynı odayı paylaşıyordu, ben girdim odaya , beni sevdiler falan filan bilmem ne. Daha sonra teknik üniversiteye girdim İnşaat Fakültesine 111 nolu amfide okudum ilk seneyi ve o yıllarda Oğuz Atay’ı okurken 111 nolu amfide geçen Tutunamayanlardaki bölümü okuduğumda darmaduman oldum zaten.

Şenol : Peki o dönemde bir diyalogunuz oldu mu bu tanışma faslı haricinde Oğuz Atayla?

Kaan: Benim başımı okşadığını söyleyebilirim, ben küçük, sevimli,kızıl saçlı bir çocuktum o zamanlar.

Şenol: Yeterliydi diyorsun?

Kaan: Eli saçıma değdi yani… Tabi şeylerde çok etkiledi beni mesela Bir Bilimadamının Öyküsü’nde anlattığı Mustafa İnan’ın hayatıdır o. Orada geçen adamlardan biri Günay Özmen’dir, ben yıllarca Günay Özmenle aynı odada çalıştım. Birsürü hikaye dinledim Oğuz Atayla ilgili ondan. Mehmet de tanıştı, Şenolda her Perşembe görüyor kendisini . Dolayısıyla böyle geçmişte beni çok etkilediğini söyleyebilirim ama , bu bir etkileşim sonuç itibariyle. Fight Club’ı seyrettiğimde ise bir yılbaşı gecesiydi. Heralde ilişkimizin sonuna yaklaştığımız bir dönem olmalı ki sevgilimle sinemaya gitmekten daha iyi bir çözüm bulamadık, ondan sonra aa girdik filme Fight Club’ı seyrettik, ben çok memnun kaldım, salondaki tek kadın benim hatundu. O dikkatimi çekti.

Bela: Aslında Fight Club benzetmesindeki eksik nokta da şu galiba, daha Fight Club yazılmamışken bile bu radyo programı vardı ortada.

Hep bir ağızdan : Bravo bravo bravo.

Kaan: Dolayısıyla yani bunlar doğru referanslar. Ama bizim aslında bizim etkilendiğimiz, bizim dertlendiğimiz, bizim dışa vurduğumuz bir sürü şey bir sürü yeraltı yazarı olarak tanımlanabilcek bu adamların romanlarında, öykülerinde, filmlerinde yer buldu yani aynı kuşağın adamlarıyız yani Tarantino Silver Surferla ilgili bir film yaptığında biz Silver Surfer’ları biriktirmiştik. Kimin kimden etkilendiği değil yani hepimiz Silver Surfer’dan etkilenmişiz. Dolayısıyla bu bir benzeşim değil belki aynı kültür, aynı rahatsızlıklar… Dolayısıyla ben bir sürü filmi, Tarantino’nun olsun işte Fight Club olsun, şuanda adını sayamayacağım…

Mehmet Ada: Kent hayatının yalnızlaştırdığı insanlarla ilgili her türlü hikaye bizim referansımız kabul edilebilir.

Kaan: Dolayısıyla hani bir sürü çok iyi işi de hassiktir biz bunu yapabilirmişiz aslında bana dedirten, ulan biz zaten nerdeyse bunu yapmışız zaten lanet olsun bir 400-500bin dolarımız yokmuş dedirten bir sürü şey yaşadık. Dolayısıyla bu referansların hepsi doğrudur, ama Kaybedenler Kulübü kendi kozasını örmüş,Kadıköy’den beslenmiş, Kadıköy’ü beslenmiş daha doğru söylemek gerekirse ve orda belki bir Fight Club kafası yaratmış bir program oldu yani sonra… o gece pompa yaptık karıyla, ondan sonra sonrası sanırım Atatürk’e benzediğini iddaa ettiği bir Fransız herifle Singapur’a yerleşti. Tip olarak. Bütün mavi gözlü ve sarı saçlı adamlar Atatürk’e benziyor biliyorsun belirli bir kuşak için.

Bela: Öyle bir ilgisi varsa Danimarka’ya gidebilirmiş aslında.

Kaan: Danimarka’ya gitse bütün Danimarka’ya vermek zorunda kalırdı diye düşünüyorum. Neyse ki Singapur’a yerleşti orda pek boynuzlamamıştır herifi öyle düşünüyorum, çok severim kendisini hala daha bu arada, Mehmet de hala daha görüşür kendisiyle.

Bela: Aslında şimdi soracağım sorunun cevabını vermenizi özellikle istemiyorum ama , sırf muhabbeti dönsün diye sorucam , filmi izleyenler şu meşhur sorunun cevabını alabilecekmi? (Kahkahalar)

Şenol: Görsel olarak mı? Adamı görüceklermi şeklinde?

Bela: Onu soran çok var, ya da direk şöyle sorayım “kim lan bu erol egemen?”

Kaan: Bizde arıyoruz yıllardır kendisini,filmde gözüküyor , ben filmi seyretmedim daha, Mehmet seyretmiştir büyük ihtimalle. (Kahkahalar) Benim Tolga’ya bir sözüm var, ben 23 Marttaki gösterimde seyredicem, 23 Mart’ta Kadıköy’de bir özel gösterim yapıcaz kendi aramızda, kendi aramızda derken hani bilet alan giricek arkadaşlardan. Ben ilk defa orda seyredicem dolayısıyla Erol Egemen’in kim olduğunu bu arkadaşlar çözdüyse bende o gün öğrenmek için orda olucam.

Bela: O zaman mikrofon birazda Mehmet’e yaklaşsın.

Mehmet Ada: Iıı şu cihazı bir kapatır mısın? (Kahkahalar) hep bunu demek istemiştim . Evet… Evet yani diğer soruyu alayım. Bu soruya cevap vermeyeceğim.

Bela: Cevap verirsek başımıza büyük işler açılabilir, sonunda Erol Egemenden bahsedeceğiz.

Mehmet Ada: O bitmez o, isterseniz sırf ondan bahsedelim öyle bir röportaj olsun.

Bela: Onu daha sonra yaparız belki. Set süreci, çekim süreci, senaryonun düzenlenme süreci… Bunlara gelecek olursak?

Mehmet Ada: Şimdi senaryonun hazırlanma süreci benim için çok keyifli bir süreçti aslında. Bu Kaybedenler Kulübü diye bastığımız kitapta da filmin öyküsü kitabında da aslında çok detaylı anlatılıyor.

Bela: O zaman ucundan verelim sadece.

Mehmet Ada: Yoo hani kitapta anlatılıyor burda anlatmayalım gibi bir derdim yok benim, senaryo süreci hem çok profesyonel oldu, tam bir filmin hazırlık aşamasında yapılması gereken şeyler yapılırken bi yandan, bi yandan röportajlar yapılırken aşırı duygusal ortam oluştu. Benim gözlediğim bu süreçte –başından senaryodan çekim sürecinin, özellikle çekimin bitişine kadar, ondan sonra sakinleşti ortam, bir sanki doksanlar havası esti böyle ortamda yani bizim bulunduğumuz ortamda ben öyle bişey hissettim, tekrar program yapılıyormuş, devam ediyormuş ve o yıllarda yaptığımız şeyler neyse onları yapıyormuşuz havasına girdik hepimiz. Bence filmin kalitesini çok etkiledi bu atmosfer, yani onun peliküre taşınmasını sağladı. Çekim sürecini ben çok bilmiyorum ben senaryo sürecinin sonuna kadar içindeydim, seti 3-4 defa ziyaretim oldu, o sıralarda gördüğüm şeyler ama genellikle Tolga’dan aldığım bilgilerden, etraftaki insanlardan aldığım gözlemlerden öyle bir atmosfer, öyle bir duygu sezdim.

Bela: Doksanlara döndük derken bu aralar çokda fazla, hatta internette tekrar bir şehir efsanesi yaratma yoluna giden “Program tekrar mı yapılıcak? Ve ya tekrar yapılması gibi bir niyet mi var?” dedikoduları dönüyor. Öyle bir şey olursa hani diyelim herhangi bir radyo geldi tekrar yapın bunu dedi?

Kaan: Valla Tayyip tepedeyken programın yapılabileceğini sanmıyorum, bunu göze alacak genişlikte bir kıçı olan bir radyo sahibi kaldığını sanmıyorum bu ülkede. Eğer o genişlikte kıçı olan bir radyocu varsa memnun oluruz yani biz, hiç itirazımız yok, 24 yaşını geçtik içeriz de.

Bela : Bunu da açık bir teklif olarak koyalım o zaman. Biraz da programın yapıldığı döneme dönelim.

Kaan: Tayyip yoktu o dönemlerde, Tansu vardı. Geniş kalçalıydı, hızlı hareket edemiyordu Tayyip kadar, yani aslında çok büyük bir fark yoktu, çok fazla o dönemde Tayyibin yetiştiği parti iktidardaydı ve bir tür yine bu dönemki gibi baskı oluşturmaya çalışıyorlardı, biz çok fazla tehdit aldık, ölüm tehtidi aldık işte radyo çıkışında arabalar gelip fotoğraflar çektiler, flaşlar patladı falan ama Dolapdereli bir taksici grubu bizi koruma görevi üstlendi işte Çakal Yılmaz, Sütçü Osman… Piç Osman’ın Dolapdere’deki yıkama yerindeki tayfaydı bunlar. Bir gün indik radyonun tam karşısında duruyor bir taksi, ona bindik. Siz kaybedenler misiniz? dedi, evet dedik. Sonra bize birer bira uzattı, sonra beni Acıbadem’e, Mete’yi de Maltepe’ye bıraktı. Ondan sonra genellikle şeyi check ederlerdi eğer radyonun önünde motor duruyorsa beklemezdi Çakal Yılmaz, ama motor yoksa beklerdi, ama radyonun civarında yatarlardı müşteriye, radyo yoksada taksinin önünde ufak bir çilingir sofrası hazırlarlardı bize.

Şenol: Aslında siz istemsizce politikleşiyorsunuz, politikleştiriliyorsunuz. Sonuçta ortada baskı kuran bir rejim varsa, siz de muhalif konumuna düşüyorsunuz.

Kaan: Yani, ister istemez. Bu durumda da bazıları bizi gebertmek isterken bazıları da bizi korumak istediler. Neyse ki kadınlar hep bizimle yatmak istediler, neyse ki…

Mehmet Ada: Bir de hani şöyle bir dönemdi, radyo dinleme alışkanlığı diye bir şey vardı, facebook olmadığı için. Televizyon izler gibi, akşma evine gidip, odasına geçip radyosunu dinleyen ciddi bir kitle vardı.

Kaan: Belki hala vardır bilemiyoruz ama sonuçta bu biraz da teenage ile sınırlı, hani ailesiyle salonda oturmayıp odasına geçen…

Bela: Gerçi onlarda şimdi bilgisayarın başına geçiyor.

Kaan: Yani, belki de bilgisayardan dinliyorlar. Ama belki de esas mesele o büyüyü yaratacak bir radyo şovu olursa tekrar, insanlar bunu günün herhangi bir saatinde dinlemek isteyeceklerdir.

Mehmet Ada: Şuandaki televizyon yıldızlarının tümü o zamanlar radyocuydu, hani gerçekten sıkı radyocular vardı o anlamda söylüyorum. Şimdi neredeyse radyo programı bile kalmadı doğru düzgün, radyolar playlistler çalıyor, sen de hangi playlist kulağına yakınsa onu dinliyorsun. Ama aslında işin özü muhalif durmakta, umursamamakta, bunu dersem başıma bir iş gelir mi diye düşünmemekte. Böyle bir programı 1940ta da yapsan, 2025te de yapsan kitleni bulursun yani.

Kaan: Temel nokta biraz umursamamakta. Dinleyici müşterim kafasındaysan zaten bir bok olmaz. Bizim hiç dinlenmek gibi bir derdimiz olmadı, zaten çok dinlendiğimizi farkettiğimizde de çok şaşırdık.

Mehmet Ada: Ben çok iyi hatırlıyorum o şok dönemini mesela, ilk röportaj taleplerinin gelmeye başladığı. Hani kim dinliyor ki lan kafasında başlayıp, çok dinlenmeye başladığını farkettiğinizde de bunu bozmamanız çok büyük başarı.

Kaan: Yani çok da değişen bir şey yok aslında. Benim zamanımda Cenk Koray mı ne kafayı sayılarla bozmuş bir dallama vardı o kutu açıyordu, bugün de Acun kutu açıyor. Türk milleti hep kutu açtırıyor, kutusundan çıkana razı oluyor. Yani değişen pek de bir bok yok memlekette, medya alıcı anlamında da ama bütün dünyada bu böyle heralde. Yani bu çark hala dönüyor, özellikle Amerika’da, hala dönmeye devam ediyor heryerde. Feleğin çarkı…

Mehmet Ada: Ben ona çomak sokarım. (Gülüşmeler)

Kaan: Yani genel olarak radyo hakkında, program hakkında söylenecekler bunlar. Filmi de daha izlemediğim için film hakkında da pek bir şey söyleyemiyorum, belki Mehmet birşeyler daha der ama söylenebilecek herşeyi söylediğimizi düşünüyorum.

Mehmet Ada: Yani çok da söylenebilecek bir şey yok aslında film hakkında da, bir senaryo yazdım, çekildi 25 Mart’ta hep beraber izleyeceğiz. Ama şunu söyleyebilirim, kurgusal anlamda müdahele kısmında her iki senaryoda da yaptığım mesela birinci yıl ve dördüncü yıl geçmiş hikayeleri tek bir hikaye veya ardarda yaşanmış gibi yazdığımız oldu.

Şenol: Bu mecburiyet değil mi abi? Yoksa film olmaktan çıkar.

Mehmet Ada: Yani, o zaman radyo programı olur. Ki mesela benim aklımdaki birçok program başlı başına bir film olabilir. Kitaba da yazdığım Arı hikayesinden mesela tek başına bir film olabilir, çok da acayip bir şey olur… Yapsak mı acaba? (Gülüşmeler)

Kaan: Bir de Kaybedenler Kulübü filmiyle ilgili Altıkırkbeş’in lull serisinden bir kitap çıkartmaya karar verdik, filmden biraz önce çıkacak. Bununla birlikte aynı dönemde Bahama Kuşkusu isimli yerli edebiyat serimizinde ilk kitapları geliyor. Bunların tanıtımı için de 4 Mart’ta özel bir gecemiz olacak, Can Gox birşeyler çalacak, Nejat, Yiğit felan birşeyler okuyacak, efsane underground grup Fox Street Band bizim içni özel bir performans yapacak…

Şenol: Evet bunu ayrıca vurgulamamız lazım, Türkiye’de underground blues punk tarzında en iyilerdir ve gerçekten yeraltını takip edenler bilir onları, uzun zamandır performans vermiyorlardı ama bizi kırmadılar neyse ki özel bir performansları olacak.

Bela: Cavit’te buradayken filmin müzikleri hakkında da biraz bilgi koparalım.

Cavit: En başta şunu söyleyim, filmde tarz olmayan müzik yok. Rock’n roll, jazz, blues, erotic jazz, ambient, tango, surf rock… Yani filmde çalan her müzik tarz.

Şenol: Yani özgün bir müzik yaptınız?

Cavit: Aynen, Yeni Türkü kıvamında ilerliyoruz. (Kahkahalar) Atmosfere uygun olması açısından çok uğraşıldı müziklerde, mesela dram sahneleri için daha atmosferik müziklerden gidildi, bir cami sahnesi vardı orada sufi müziği kullandık. Müzik olan 37 sahne var ve herbirinde farklı çeşitler söz konusu. Bırak Türkiye’yi dünyada böyle bir emsal yoktur.

Bela: Yavaştan bağlama kısmına geçelim o zaman, herkes kafa göz dalabilir.

Kaan: Şimdi biraz yayınevinden bahsetmek lazım, sonuçta içinde bu kadar kitap olan ilk film olacak. Filmin ana mekanlarından birisi yayınevi ki birçoğu orada yaşandı o olayların. Bu açıdan da enteresan olacağını düşünüyorum. Oyuncular hakkında birşeyler söylemek lazım…

Bela: Onu hatırlattığın iyi oldu, senin bir programda söylediğin bir laf vardı. Birgün filme çekilirse bunlar beni Al Pacino oynasın diyordun. Şimdi Nejat oynuyor, tatmin etti mi bu açıdan seni Nejat?

Kaan: Al Pacino’dan daha yakışıklı olduğunu söyleyebilirim herifin. Ama Al Pacino yaşlandı, role oturmayacaktı o yüzden yoksa ısrar edebilirdim. Zaten onu konuştuk biz Mehmet’le.

Cavit: Al Pacino’yla mı konuştunuz, Mehmet’le mi?

Kaan: Mehmet’le, ne gerek var Al Pacino’yla konuşmaya, hem ne konuşacağım onunla. Nejat iyi o konuda, zaten Nejat gelip rolü zorla almış, Tolga’nın anlattığına göre. Gerçi Mehmet onları daha iyi biliyor o anlatsın o süreci.

Mehmet Ada: Nejat, Kaan rolü için castingi bitirdi resmen. Açıkcası benim aklımda daha farklı isimler vardı, ben onların üstüne gittim. Ancak Luisa’nın ısrarı vardı Nejat konusunda ve ona da senaryoyu yolladık ama ilk yollananlardan değildi mesela Nejat. Ama okuyup çok hızlı bir şekilde geri dönüş yaptı bize ve bu mesele kapanmıştır, Kaan’ı ben oynayacağım, başkası oynarsa da arıza çıkartırım dedi. Şimdi bu her yönetmen için çok ikna edici birşeydir, eğer çok özel bir sebep yoksa, o rolü bir zencinin oynaması felan gerekmiyorsa böyle gelen bir adamı hiçbir yönetmen geri çevirmez. Yiğit’de bu kadar sert olmasa da benzer bir şekilde geldi bize, cast görüşmesine kılığından konuşmasına kadar Mete gibi gelmiş olması ve rolü almakta ısrar etmesiyle rolü o şekilde aldı. Gerçi bunları Tolga cevaplasa daha iyi olurdu ama biraz onun yerine konuşuyorum artık. Bence gayet rollerinin hakkını verdi ikisi de ama her izleyende farklı tınlayacaktır bu. Mesela internette görüyorum, keşke Kaan’la Mete seslendirseymiş de kadar giden yorumlar var. Düşünmeden de edemiyorum hani kafayla yazdınız bu yorumları diye ama bir yandan da bir samimiyet var bu yorumlarda.

Kaan: Bunu bir sürü tanıdığımız insan da söyledi sana. Ama bu programı bilenler için bir rahatsızlık yani. Fakat Nejat o kadar iyiydi ki, fragmanlardan birini internette izlerken bir an benim sesim mi bu diye düşündüm.

Mehmet Ada: Benim Nejat’ta ilk edindiğim gözlem, bu adam Kaan karakterine farklı bir yorum getirecek ve bu ne Kaan ne de Nejat’ın kimliği olacak şeklindeydi. Ama Kaan’ı bu kadar iyi özümsemiş, tonlamalarına kadar böyle iyi çalışmış olmasıyla bence harika bir iş çıkardı Nejat.

Şenol: Peki Nejat’ın programın dinleyicilerinden biri olmasının da bir etkisi var mı?

Mehmet Ada: En başta o var zaten. Programın başından beri çok sıkı bir dinleyici ve rol öncesinde de bunların üstünden geçmiştir diye düşünüyorum. … Rıza Kocaoğlu çok müthiş bir iş çıkarttı filmde.

Bela: Onu gördüğüme çok sevindim ben.

Mehmet Ada: Aynen, o beni oynadı zaten.

Şenol: Peki memnun musun Rıza’dan?

Mehmet Ada: Memnunum, fazlasıyla memnunum.

Kaan: Rıza’nın işi kolaydı ama hep oturarak oynadı zaten…

Şenol: ve yiyerek. (Kahkahalar)

Kaan: Şenol’da kendini oynadı filmde.

Bela: Peki sen memnun musun kendinden?

Şenol: Pek oynamadım bile. Bu da Nejat’la ilk oynayacağımız sahnede, Nejat’ı asiste edeceğim yerde Nejat’ın beni kenara çekip “Abi Kaan’la yayınevinde, sokakta, barda ne yapıyorsan, benimle onu yap. Sadece sana oynama diyorum” demesiyle ve bunu çok güzel bir şekilde demesiyle alakalı. Ben bunu duyunca da gerçekten de oynamadım, aynen olduğum gibi, karşımda Kaan Abi varmış gibiydim. Yoksa benim oyunculukla alakam yok.

Kaan: Bizden bu kadar o zaman; umarız vatana millete hayırlı olur.

Leave a Reply